
Fotoğraf eğitiminizi Amerika’da aldınız… Dışarıdan Türkiye’ye bakmak nasıl bir duygu, bunun fotoğraf için farklı şeyleri daha rahat görebilmek adına avantaj olduğunu düşünüyor musunuz?
Böyle bir projenin oluşmasına nasıl karar veriyorum? Bu projenin oluşumunu sağlayan bir yığın yapı taşı var elbette. Fotoğrafçı olmaya karar verdiğimde, büyük bir hevesle Hindistan’a gitmiştim. 3,5 aylık, sırt çantamla yaptığım bir seyahat idi. Fotoğraf eğitimimden önce, üniversiteden yeni mezun olduğum, fotoğrafı yarım yamalak bildiğim ama fotoğrafçı olmaya karar verdiğim bir zamandı. O zamanlar Hindistan; gidilmesi marjinal olan, bilinmeyen bir yer idi. Sabahları erken kalkıyor, fotoğraflar çekiyordum, çok keyifliydim. Ama ben o keyif ile geri dönemedim, son gün fotoğraflarım çalındı; 2.000 kare fotoğraf gitti. 
Belgesel fotoğrafçılık, bir proje üzerinde çalışmak olgusu sizde nasıl gelişti? Fotoğrafa bakış açınız nasıldır? Kendinizi ben belgeselciyim, ben portreciyim gibi adlandırabiliyor musunuz?
Fotoğrafa başladığınızda, her başlayan gibi bildik hataları yapıyorsunuz. Fotoğrafçılığınız çok daha sonra şekillenmeye başlıyor. Kendimi iyi fotoğraf çekiyor zannederken, New York’a gittiğimde kendimi geliştirmem, farklı bir şeyler yapmam gerektiğini gördüm. New York, fotoğrafla ilgili bana böyle bir sopa attı. 10 yıldır fotoğrafçılıkla uğraştığım halde fotoğrafçılık okuluna gitmeye başladım. Oraya gittiğimde, teknik olarak olmasa bile fotoğrafa bakış, fotoğrafı algılayış gibi konularda çok amatör olduğumu, eksik olduğumu görmüştüm. Gece okuluna yazıldım ve eksik gidermeye başladım. International Center of Photography, School of Visual Arts’da 3 yıl boyunca eğitimim sürdü.

Ve ortaya benim fotoğrafımda ben belgeselciyim, ben portreciyim, ben doğa fotoğrafçısıyım, ben fine-art çıyım gibi bir şey olmadığı çıktı. Benim fotoğrafımda “proje” vardır, bu projeye uygun fotoğraf tarzı vardır. Bu şekilde anlatmak istediğiniz şeyi anlatırsınız. Benim bir önceki projem poloraid tekniği ile yaptığım New York’daki sokak müzisyenleri hakkında idi. Bu proje çok olumlu tepkiler aldığım, müziği ve ambiansı anlatmak amacıyla fotoğraflara, poloraid ile müdahale ettiğim (ezdiğim, büktüğüm, değiştirdiğim, oynadığım) bir proje. Bu projemde ise fotoğrafın temeline dönerek, belgeci fotoğraf ve bire bir fotoğraflama tekniğini kullandım. Özetle, fotoğrafın bir araç olarak kullanılması taraftarıyım diyebilirim.

Türkiyedeki etnik gruplar, azınlıklar, kültürel farklı topluluklar üzerine pek çok fotoğrafçı çalışmalar yaptı. Kimileri çok derinlere inerek bunları anlattılar. Olayın tümüne baktığınız için avantajlı olduğunuzu düşündünüz mü ?Projeye başlamadan evvel bazı şeylerin tekrarını yapmış olma gibi bir tereddüt yaşadınız mı?
Asla, ne yapacağımı çok iyi düşünmüştüm. Bu işe başlarken hiçbir tereddüt yaşamadım. Elbette benden önce de bunları çekenler oldu, benden sonra da olacak. Ancak şu ana kadar yapılan çalışmalarda bakış açısı hep; memleketimin güzel insanları olmuş. Benim bakış açımla bu işe hiç bakılmamış. Zaten hiçbir fotoğrafın veya fotoğraf projesinin tekrarlanabileceğine inanmıyorum. Ben projeme başladığımda; “aman sakın kimseye söyleme, sen 5-6 yıl dağlarda gezerken, başka birileri ortaya çıkar, aynısını yaparlar“ dediler. Ama bu imkansız, aynısı yapılamaz. Aslında bundan sonra da herkes kendi bakış açısı ile bu konuda çalışsın istiyorum. Ben baktım ve adına “Ebru” dedim, başka birisi de baksın, ebru değil aşure desin, diğeri mermer desin… 
Portre çekerken stiliniz, kaygınız nedir? Neleri aktarmaya içine neleri almaya çalışıyorsunuz? Portre tarifiniz nedir?
Çevresel portre diyebilirim. Benim inandığım bakış açısı ile, portreye baktığınız zaman çevre ve mekanı görmelisiniz. Bunu çok iyi yapan Ara Güler ustadır. Onun fotoğraflarında insan belki az yer kaplar ama çevredeki her şeye hakimdir. Ben de insana çok yakın olmaya gayret ederim hatta bu yakın çekimlerde geniş açı çekim nedeniyle yüzün deforme olması konusunda eleştiriler de gelmiştir. Benim tercihim insana ne kadar yakınlaşırsam o kadar çok etkileşim kurabileceğim şeklindedir.

Proje esnasında video kayıtları da alma düşünceniz oldu mu ?
Başlangıçta görsel de toplama amacı ile kamera almıştım yanıma. 50 saatlik kayıt yaptım, ama böyle bir proje için yeterli değildi. Zaten şunu gördüm, birini yaparken diğerini yapamıyorsun. Bunu yaşayınca çekimi bırakmak zorunda kaldım projenin en başında. Gerekli finansal desteği bulur isek ileride belgesel olarak büyük bir proje de düşünebiliriz.

Bazı yerlere gittiğinizde tamamen bölgeden ayrılmış topluluklar olduğunu öğrendiğinizde geç kalmışlık hissi yaşadınız mı? Keşke bu projeye daha evvelden başlasa idim duygusu oldu mu?
Sizin dediğiniz kaybedilmişin hüznü. Bunu her yerde yaşıyorsunuz. Sanki o kaybedilen onların kaybettiğiymiş gibi ama aslında bizim kaybettiğimiz bunlar. Onlar, bizler diye bir şey düşünmediğim için, bu topraklardan giden, ayrılan ve yok olan her şey beni üzer, benim oldukları için. Bu projeye bu yüzden Ebru diyoruz. İçinden bir renk alıyorsun çünkü.

Bu gidişlerin göç, zorlama ve kendi hataları gibi pek çok nedeni var. Ekonomik nedenlerle göç edenlere bir şey diyemiyorum, daha iyi yaşam şartlarını umut etmek baskın oluyor elbette, gitmeden bilemiyorsun, yaşamadan emin olamıyorsun. Bu tüm insanlığın problemi aslında. Ekonomik olarak yer değiştirme herkesin yaşadığı bir şey, bunu tamamen etnik grupların yer değiştirmesine bağlayamazsınız. Bir dönem kendi dilinde eğitim alabileceğin okullar kapatıldı, bir dönem bazılarına ekstra vergiler çıkartıldı, bir dönem can, mal güvenliklerini kaybettiler. Bunların hepsi gitmek için bir sebep oldu, yani bazı kültürel kimliklerin farklı göç nedenleri oldu.

Projeye destekler ne zaman gelmeye başladı?
Projeyi 4 yıl olarak hedefledim, 7 yılda bitirdim. İlk başta bir tane sponsorumuz vardı, proje ortaya çıktıkça daha çok insan ilgilenmeye başladı. Tabii ortaya fotoğraflar çıkmaya başlayınca, bir şeyler gösterebilmeye başlayınca, işin yapılacağına olan inanç doğal olarak artıyor. Sadece dinlendiğinde gerçekten de ütopik bir proje idi. İşler ilerledikçe bu projenin tamamlanacağı görüldü. Yavaş yavaş destekler arttı ve kartopu gibi toplanarak gitti.

Fotoğrafladığınız gruplar arasında, Ebru desenine karışmamış renkler de var mıydı? Kendini soyutlamış olarak kendi içinde yaşayan?
İmkansız, mümkün mü böyle bir şey ? Kültürel topluluklarda bu imkansızdır, melezlik kültürün doğasında vardır. Kim biz karışmamışız, bir şeyden etkilenmemişiz, katıksızız diyorsa bu külliyen yalandır. Farkında olarak veya farkında olmadan, başkasının kültürünü geleneğini yaşıyorsun. Dünyada böyle bir şey mümkün değilken bu topraklarda nasıl mümkün olsun ? Bu etkileşim ve karışım işin güzelliği zaten. Öte yandan kapalılık ayrı bir olgu, en büyük örneği Aleviler. Son zamanlara kadar son derece kapalı yaşıyorlardı. Ben bu projeye başladığımda Semah törenleri dahi açık açık yapılabilen bir şey değildi. Yavaş yavaş bu ibadet açık yapılmaya başladı. 

Kırsal bölgelerde veya bazı topluluklarda “kadın” fotoğrafı çekmek zordur. Siz, nasıl yaptınız bu çekimlerinizi?
Benim için zor olmadı hiç… Hiçbir zaman, hiçbir yere yalnız gitmedim. Orada ilişkide olduğum aracılarla gittim. Paparazzi olarak değil, o insanların evine konuk olarak gittim. Mesela Karadeniz’e giderken, üç dört köyde direkt tanımasam da tanıdıkları vasıtası ile irtibat kurduğum beni bekleyen insanlar vardı. 
Kullandığınız ekipmanlar nelerdi?
Orta format kamera Contax kullanıyorum.
Bu projenizi siyah beyaz olarak düşündünüz mü? Renk bu projedeki çalışmaların ortak noktası mıydı?
Yok, hiç düşünmedim. Bir dahi olmam gerekirdi sanırım, bu projeyi siyah beyaz göremedim.

Bu proje sonrasında, Türk denince aklınızda ne canlanıyor?
Bu proje ile benim aklımda bir şey oluşmadı. Türkiye ise, çok farklı kültürlerin bir araya geldiği, o kültürlerin bir arada binlerce yıldır yaşadığı bir ülke. Kitabımda anlatılan 44 etnik grubu bir tanımın altına sokmak, tanımlamaya çalışmak zaten benim projeme ters düşen bir şey olur. Ben Türkiye Türklerindir diye yola çıktım, Türkler kimdir ? Bakmak istedim ve ortaya bunu çıkardım.

Etnik gruplar arasında benzerlikler, ortak yönler, aynı gelenekler gibi neler gördünüz, yaşadınız?
Hepsi ama hepsi düğününde halay çekiyor, bütün gruplar ibadetlerini ellerini havaya açarak yapıyor, adak adamak için ağaca çaput bağlıyor. Bunu anlatabilmek için tüm dinlere mensupları arka arkaya koydum, bu toprakların özelliği bu. Bunları kürt, azeri, yezidi olduğu için yapmıyor, 7.000 yıllık gelenekten gelen bir şey bu. Bunu bu ortak kültür sağlıyor, hepimiz misafirperveriz, hangi kültürün evine gitsen aynı şekilde ağırlanıyorsun, çay demlenip önüne geliyor. İşte Ebrululik budur, ortak davranma geleneği…

Ebru söylemi sadece ülkemize ait bir şey değil, bu tüm ülkelerde olan bir şey. Mesela 1900’lerin başında İtalya kurulduğunda, %8 İtalyanca konuşan vardı. Yeni millet yaratma sürecinden geçilerek bugünlere gelinmiş, Balkanlara bakınca da aynı şeyleri görüyorsunuz. Almanya bunu yaşıyor, bu sadece bize özgün bir şey değil görüldüğü gibi…

Bu projelere yabancıların ilgisinin çok olması neden kaynaklanıyor sizce?
Çok basit, yabancı dediğiniz insanlar çok kültürlülükten keyif alıyorlar, yaşamın tatları olarak görüyorlar. Bunları gördükleri zaman etkileniyorlar, sergide diyorlar ki; “bizde bu keyif yok ama sizde var, siz ise bunu saklamaya çalışıyorsunuz”. Minnet duyuyorlar.
Sergide bir kadın “45 gündür Türkiye’deyim ama bu sergi ile Türkiye’yi gördüm ve artık dönebilirim” dedi. Çünkü insanlar zannedildiği gibi denize, güneşe değil, insanları ve insanların yaşama tarzını görmeye geliyorlar. Her yerde güneş, deniz ve kumu bulmak mümkün ama köyde karpuzunun yarısını ikram eden insanları bulmak mümkün değil. Onları çeken bu. Farklı diller, farklı yaşam tarzları, farklı yemek kültürleri. Bunlar hayatın güzellikleri, hayata değer katan özellikler. İnsanların ortak bir olayda farklı davranışlar sergilemeleri müthiş bir şey. Dünyadaki toplumlar, cenaze törenlerinde yani ölümü karşılarken farklı davranışlar sergilerler; kimisi dövünür, ağıt yakar kimisi soğukkanlı karşılar, kimisi ise öbür dünyaya gitmeyi sevinç ile karşılar. 
Bundan sonra Ebru projesini neler bekliyor, nerelere gidecek neler planlandı?
Öncelikle Anadolu’yu dolaştırmak istiyoruz, 2008’de Frankfurt Kitap Fuarı kapsamında sergilemek istiyoruz. Şu an kesinleşmeyen ama zaman içinde farklı yerlerde de sunumları yapılacak. KİTAP Fotoğrafçıyla konusu arasında kendiliğinden oluşan etkileşimi belgelerken mümkün olduğu kadar varolanı yansıtmaya çalıştım. Hiçbir şeyin “sahnelenmemesi” ve fotoğrafların günlük yaşamın bir parçası olarak mevcut olan unsurları belgelemesi önemliydi. Ebru için beş yıl boyunca çekmiş olduğum yaklaşık on beş bin fotoğraftan üç yüz kadarını seçmek için çalışırken bunların her birini çekerken duymuş olduğum mutluluğu anımsadım. Bir ebruya benzettiğim manzaranın zenginliğinin ayrıntılarda, güzelliğinin ise bütünde yattığını fark ettim. Ve bu yolculuğun her anında değiştim, zenginleştim. Bu yolculuk benim için bir düştü. Düşümü gerçekleştirme imkânı bulduğum için kendimi çok şanslı addediyorum. Fotoğraflarım, ülkemin insanlarına duyduğum derin sevgi ve saygıyı yansıtabiliyorsa, bütün hırpalanmışlığı, hüznü ve ızdırabı içinde farklılıktan ve çeşitlilikten doğan güzelliği aktarabiliyorsa, insanların günlük yaşamları içinde görmüş olduğum, renkleriyle ışıltısı hiç de sıradan olmayan bir “ebru”yu fotoğraflayabildiğimi düşünüp kendimi “başarılı” addedeceğim. Yüz Dediğimiz… John BERGER Bu kitapta karşıma çıkan her şey –Attila’nın fotoğrafları, Attila’nın yedi yıl süren yolculuğu, karşılaştığı bütün insanlar, yüzlerini ona doğru çevirenler ve çevirmeyenler, yaşlılar, gençler ve yaşı olmayanlar, yumuşak tenliler ve teni yılların izini taşıyanlar, çantasını koyduğu bütün yerler, davet edildiği bütün evler ki kimse bir eve davet edilmeden giremez, girerlerse orası ev olmaktan çıkar, insanların omuzlarına sardığı yerler, sanki bu yerler birer pelerinmiş gibi, ve bir sonra gelecek olanı bekleyen terk edilmiş yerler, terk edilmiş denen çünkü kimse bekleyişin dakikalarca mı binyıllarca mı süreceğini bilemez, Attila’nın fotoğraf makinesinin belleğine aldığı binlerce kumaş, onlardaki nakışlar, boyalar, çiçekler, bir renk vermesi için seçilmiş, bir arzuya isim verir gibi, renk ve arzu birbirinden ayrılamaz, ilksel hikâyedir onlar, dövme onlara bir ses vermeden önce sesi olmayan bir hikâye, yüz bir başkasının saçlarına gömüldüğünde yüzdeki gözlerin bulduğu karanlığın adı olan Deq*, ve varolmasa hayvanlarda acıma duygusu olmayacak -ki vardır- tüm o acı, ve çizgi çizgi iz bırakan bütün acılar ki görü sahibi olanlar onları okuyarak geleceği söylerler, ayrıca dişlerin arasında bir taşla katlanılmış acılar, ve gürültülü kahkahalarla gelen rahatlama anları, kahkaha ki peşine düşülmüşlerin peşine düşenleri bütün bütüne değil şimdilik atlattığını söyleyen seslenişleridir, ve sonra bütün beklentiler, ümitler değil çünkü onlar ruha aittir, beklentiler ise bedene, bir üçüncü gözün ayırt edemeyeceği beklentiler ki onlar her şeyi tek bir arzuya sıkıştırırlar, bir fotoğraf makinesinin tetikleyebileceği hatıralara eşlik eden beklentiler, büyümedeki beklenti, sadece gözlerin ilettiği dile dökülmemiş bütün cevaplardaki buluntular, sonra kardeş yazarların yazdığı sayfalar, bu uzun yolculuğun ırmağında birer yüzücü olan bizler, dişlerimizin arasında kâğıt parçalarına karalanmış notlar taşıyan -bu kitapta karşıma çıkan her şey, her şey gidip Ebru adında tek bir hikâye kişisinde birleşiyor, Ebru bir düşünür, günümüzde yaşlı birinden çok bir çocuk olması muhtemel, Anadolu’yu bir uçtan ötekine yeniden yeniden kat ederken Empedokles okuyan biri, ki Empedokles iki bin beş yüz yıl önce Sicilya’da yaşayan bir hekimken varolan her şeyin ateş, su, toprak ve hava adlı dört akıllı unsurdan oluştuğunu ve, Aşk’ın ya da Kavga’nın önderliğinde, sürekli ya tek olmaya ya da çokluğa doğru bir çaba içinde olduğunu söylemiştir, ve işte bunun içindir ki her şey bütün farklılıkları ve benzerlikleri içinde ebediyen varolur ve varoluşları kutlanmalıdır. “Öfke’de değişik biçimler alırlar ve birbirlerinden ayrıdırlar. Ama Aşk’ta birleşirler ve birbirlerini arzularlar. Çünkü varolmuş, varolmakta ve varolacak olan her şey onlardan gelir - Ağaçlar boy atar, erkekler ve kadınlar Ve hayvanlar ve kuşlar ve suda yaşayan balıklar Hatta tanrılar, uzun ömürlü ve en çok saygıyı hak eden. Çünkü bunlar kendi başlarına varolur ve birbiri içinden geçerken Başkalaşırlar; birbirleriyle karışmaktır onları başkalaştıran.” * * Ebru’yu selamlıyorum. *Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ve Ermenilerin vücuda dövme nakşetme sanatı. **Empedokles, 21. Fragman. Sokrat Öncesi Filozoflar, Diels-Kranz B. İngilizceden çeviren: Fatih Özgüven Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (Metis Yayınları, 2007) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır. Ebruli Türkiye Sezen AKSU Sadece tek bir renk ne kadar yaşatabilir zenginliği, çeşitliliği ve onun nimetlerini? Bu tek renk ve aynılık, kimlik kazandırmak bir yana dursun, “hiç kimselik” vermekten başka ne işe yarayabilir? İşte bu nedenle Türkiye, kimliğini tanımlarken renklerine muhtaçtır. Türkiye, tüm renklerin birbirine karışırken yine de tek tek ışığını yayabildiği bir ebru eseri olmalıdır. Renkleri tek bir potada eritmeden de var edebilen ya da mozaik gibi her parçayı kendince uygun yere hapsetmeyen, her rengin özgürce gezindiği ve gezinirken bıraktığı muhteşem izlerden oluşmuş bir ebru eseri... Çünkü ebrulidir rengi. Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (Metis Yayınları, 2007) adlı kitaptan kısaltılarak alınmıştır. Attila Durak, 1967 yılında Gümüşhane'de doğdu. Fotoğraf sanatıyla üniversite yıllarında ilgilenmeye başladı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden mezun olduktan sonra bir yandan fotoğraf çalışmalarını sürdürürken bir yandan da NCR ve Leo Burnett firmalarında çalıştı. İstanbul’da "Eylül Caz Kulübü"nün işletmeciliğini de yapmış olan Attila Durak, 1996 yılında New York'a yerleşerek International Center of Photography, School of Visual Arts ve Hunter College Güzel Sanatlar Bölümü'ne devam etti. Fotoğrafları çeşitli gazete, dergi ve kataloglarda yayınlanmış olan Attila Durak, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal, Suriye, Ürdün, Mısır, Yunanistan, İspanya, Macaristan, İngiltere, Peru, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’nde belge fotoğrafı çalışmaları yaptı. Belgesel fotoğraf Attila Durak’ın ana ilgi alanı olmakla birlikte, deneysel fotoğrafın yaratıcılık açısından getirdiği sınırsız olanaklar bu tarza da ilgi duymasına neden oldu. Renk ve değişik baskı teknikleriyle yapmış olduğu deneysel çalışmalardan doğan ve New York’un sokak sanatçılarını konu alan Echoes of the Street adlı fotoğraf dizisi, Duggal Underground Gallery (New York, 2000), Galeri Artist (İstanbul, 2003), Siyah Beyaz Sanat Merkezi (Ankara, 2005), Galeri Orkun & Ozan (Antalya, 2005) ve Jazz Now Sanat Merkezi & Galeri’de (Bodrum, 2006) sergilendi. Geçmişte Ankara (Ankara, 1999) ve Hata-ograf (Dallas, 2000), Attila Durak’ın diğer kişisel sergileridir. Attila Durak’ın katılmış olduğu karma sergiler arasında İsimsiz Karma Sergi (Dallas, 1999), Gallery X tarafından sunulmuş olan Xtreme Xteriors (New York, 1999), Uluslararası Bağımsız Film & Video Festivali içinde İsimsiz Karma Sergi (New York, 1999), Avrupa Komisyonu Birleşmiş Milletler Delegasyonu tarafından düzenlenmiş olan Europe Day 2004 - Celebrating EU Enlargement through Art (New York, 2004) ve İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde düzenlenen 2005 Koleksiyon Sergisi (İstanbul, 2005) vardır. Ebru, 2007 yılının Haziran-Temmuz aylarında Binbirdirek Sarnıcı'nda sergilendi. Attila Durak halen İstanbul ve New York’ta yaşamakta ve çalışmalarını sürdürmektedir. Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
Röportaj : Levent YILDIZ
Sayfa Müziği : Kalan Müzik (Ebru Müzik Albümü)
www.attiladurak.com
www.ebruproject.com




Ebru-Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar kitabının satış bilgileri için lütfen tık'layınız :
Attila DURAK Hakkında


EİF En İyi Fotoğrafım
TFSF Onaylı Ulusal Yarışmalar
National Photo Contests Under TFSF Patronage
31 Temmuz 2008 ADALAR KÜLTÜR DERNEĞİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Adaların Sesi"
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"