Varsayalım ;
Altmış yaşlarında bir adam. Sırtına boş bir sepet bağlamış, burnu yere değecek gibi öne eğik, güçlükle yürüyor. Yanından biri geçecekken duruyor, elini uzatıyor ve ağzından mırıltıya benzer, ne olduğu anlaşılamayan sözler çıkıyor. Boynu bükük, ağlamaklı, yardım istiyor.
Fotografçı A, çantasına davranıyor hemen. Hızla çıkartıyor gözü gibi koruduğu kamerasını ve 300 mm lik tele objektifi takıyor. “Mutlaka çekmeliyim bunu, kaçırmamalıyım“ diye geçiriyor içinden ve uzak mesafeden ard arda basıyor deklanşöre.
Kucağında iki-üç yaşlarında bir çocuk, çıplak ayak, kir pas içinde bir kıyafet, merdiven başında oturmuş, boynunu bükmüş, hayli genç bir insan. Zor duyulur bir sesle yardım istiyor.
Fotografçı B, dikkatle bakıyor bu insana, ama ilgilenmiyormuş gibi davranıp, geçip gidiyor yanından.
Fotografçı A ise, aynı kişiyi görür görmez, uzaktan tele objektif yardımıyla her cepheden ve bir çok yüz ifadesiyle bolca çekiyor.
Lokantalardan, iş merkezlerinden, bürolardan, kamu / özel bütün işyerlerinden her gün akşama doğru poşetler içinde sokağın bu amaca yönelik olarak ayrılmış bölümlerine bırakılan çöplerin içinden, sadece atık kağıtları ayıklayıp alan (boşa gitmesi ihtimali çok yüksek olan atık kağıtları ekonomiye kazandıran) çocukları izliyor Fotografçı B, uzun süre. Sonraki günler sürekli bu çocuklarla ilgileniyor. Selamlaşıyor, sohbet ediyor. Son derece kayda değer bir yaşam alanı bulduğu kanaatine varıyor bir zaman sonra. İlk zamanlar çekinip sohbet etmekten kaçınsalar da kağıt toplayıcısı çocuklar, samimi bir insan olduğunu sezinleyince yakınlık göstermeye başlıyorlar Fotografçı’ya. Fotografçı B, “kağıt toplayıcısı” çocuklarla öyle içli dışlı oluyor ki aradan epeyce bir zaman geçtiğinde, kağıtları depoladıkları yerlere gidebiliyor, sohbet ediyor onlarla uzun uzun, sofralarında bulunuyor, çaylarını içiyor. Ve hiç beklemediği biriyle tanışıyor bu sohbetler sırasında. Bir genç kız. O’ nun varlığı konuyu hem daha çok renklendiriyor, hem de daha ilginç kılıyor. Kağıt toplayıcı bir kız alışılmadık bir şeydir çünkü. Kağıt toplayıcısı dendiğinde bu işi yapacak kız çocuğu hiç kimsenin aklına gelmez çok büyük bir olasılıkla. Aralarında gerekli güven bağının oluştuğuna emin olduktan sonra, onlarla ilgili belgesel bir çalışma yapmak istediğini / foto röportaj gerçekleştirmek istediğini söylüyor ve kabul görüyor. Zamana yayarak, uzun soluklu bir çalışmaya girişiyor Fotografçı B. Bir yıl sonra, övgüye değer “kağıt toplayıcıları belgeseli” ni tamamlıyor. Bununla da yetinmeyip kız çocuğunun “portrelerini” özel olarak çalışıyor. En fazla dikkatini çek şeydir, o koşullarda dahi kız çocuğunun, her gün kıyafetlerini değiştirmesi, saçlarını farklı şekillere sokarak güzel görünmeye çalışması. Yaptığı portrelerde bu özel ayrıntıyı önemsiyor fotografçı. Kız çocuğunun doğasındaki bu baskın dürtüyü / güzel ve çekici görünme isteğini belirgin kılan, öne çıkartan ama yaşadığı koşullara, yani kağıt toplama alanlarıyla, atık kağıt depolarındaki yaşama koşullarına da vurgu yapan portreler yapıyor.
Fotografçı A; duvar diplerinde sızıp kalmış ayyaşları, dilenenleri, simitçileri, sokak başlarını tutmuş araba park ettirenleri, işportacıları, ayakkabı boyacılarını, çakmaklara gaz dolduranları, velhasıl günün önemli bir kısmını sokakta geçiren ve yaşamlarını sokaklardan sağlayan birbirinden farklı, birbiriyle ilgisiz bir çok insanın uzaktan tele objektifle görüntülerini kaydediyor. Bunu yaparken de hiç biriyle diyalog kurmuyor. Çekim için izin istemiyor ( “görüntü hırsızlığı” diye adlandırılan ve fotografçıların bir bölümünce eleştirilen yöntem ).
Fotografçı A’ nın çektiği her fotograf bir insan fotografıdır. Fotografını çektiği insanların hiç biriyle ilgili en ufak bir bilgisi yoktur. Sadece gördükleriyle ilgilenmiştir. Gördüğünü o anda tespit etmiştir. Kişinin özeline dair hiçbir şey sunamamıştır.
Fotografçı A’ nın sokak çalışmalarının toplu sonuçlarına “belgesel” bir çalışmadır, denebilir mi ?
Kimine göre, “kaba, basit, zayıf, sıradan “ bir belgesel çalışmadır. Kimine göre de, “iyi bir belgesel” çalışmadır.
Fotografçı A’ nın her fotografına bir “portre” dir denebilir mi ?
Kimine göre, “evet” denebilir, kimine göre de “hayır” denemez.
Fotograf : Tekin ERTUĞ
Ancak unutmamalı ki Fotografçı A’ nın çabaları da; herhangi bir yerin (kentin) belli bir tarih aralığı (örneğin; 2000 – 2002 yılları arası olsun) içinde sokaklarında yaşayan, yardıma muhtaç ya da çalışmaktan kaçınan (önemli bir sosyal doku söz konusu) asalak insanlarının ciddi bir belgeselidir ve gelecek on yıllarda / yüz yıllarda bu görüntü kayıtları çok önemli olabilirler. Bu çalışmaları sırasında Fotografçı A’ nın, insanların görüntülerini kaydederken belki de en fazla dikkat etmesi gereken şey, o insanları, yaşadıkları ortamlarla / mekânlarla birlikte (sokaklar, sokakta bulunan diğer şeyler) kaydetmek olmalıdır (en önemlisi fotografını çektiği insanlarla diyalog kurup, onlardan izin almalıdır) Bununla birlikte fotografları çekilmiş olan insanların üç beş kuşak sonraki torunları için, bu fotograflar büyük büyük babalarının ya da büyük büyük annelerinin çok kıymetli birer portresi olarak kabul görebilir. Sultan Abdülhamit’in fotografçılara bolca para vererek İstanbul’un her köşesini ve Anadolu’ nun bir çok yerinin fotograflarını çektirip arşivletmiş olmasının bu gün ne kadar önemli olduğunu hatırlayalım (1). Saray mensuplarının ve saraya yakın çevrelerin o dönem çekilen fotograflarının yanı sıra, İstanbul’ da yaşayan bir çok zat ve hatta mahkûmların fotograflarının bu gün çok önemli dokümanter niteliği bulunduğunu ve bunların bir çoğunun oldukça iyi kişisel portreler olabileceğini kabul etmek gerekir. Fotografçı A ve onun gibi köşe bucak insan ve mekân fotografı çeken diğer fotografçıların arşivlerinin de gelecekte çok önemli olabileceği sadece bir varsayım değildir.
Deleuze ve Guattari’ den şu cümle, anlatmaya çalıştığımız şeyin önemini beyan eder gibidir. “Sanat saklar ve dünya üzerinde kendini saklayan tek şeydir….sanat saklar, kendinde kendini saklar …”(2).
Böyle çabaların hiç birini önemsiz görmemeli, küçümsememeli, aşağılamamalı. Her şeyin daha iyisi elbette ki her zaman beklenmeli ve önemsenmelidir de. Ancak yapılan “iyi” lerin de “daha iyileri” nin her zaman yapılabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Bununla birlikte, aksi yönde bir tutum içerisine girip bir başka tuzağa da düşmemeli fotografçılar. “Postmodern sanatçılar, modern sanatçılardan farklı olarak, ...kendilerini popülerleştirecek bir izleyici kitlesine sahip olmakla ve sanatçı olarak hak ettiklerine inandıkları üne ve karizmaya kavuşmakla ilgilenirler.” (3) Sanat kaygısının ötelenmesi ve popüler bir fotografçı olma isteğinin öne çıkması ile ilgili olarak işaret edilen olumsuzlukları da belleklerinin bir köşesinde saklı tutmalıdır fotografçılar. “Popüler kültürün, insanları kabalığa ve yabanıllığa ittiği için duygusal olarak yıkıcı olduğunu, insanların gerçeklikle baş etme yeteneklerini engellediği için zihinsel olarak yıkıcı olduğunu, insanların yüksek kültüre katılma olanaklarını azalttığı için de kültürel olarak yıkıcı olduğunu” iddia eder Herbert J. Gans.(4)
İncelemeye değer bulduğumuz iki örnek çalışmaya dönersek ;
Bu iki örnekte en fazla dikkate değer şey,iki fotografçının konuya ilgi gösterirken kaygılarının birbirinden uzak olmasıdır. Bu yaklaşım farklılığının nedenlerini ise her iki fotografçının geri planında aramak lazım. Moritz Geiger’ in “Estetiğe giden yol temelde bizim kendi estetik yaşamımızdan geçer…Eğer estetik yaşam yoksulsa, sahteyse, estetik dışı ilgilerle besleniyorsa…” (5) diye sürdürdüğü açıklama tam da bu noktaya parmak basmaktadır. Fotografa konu olan insanların hepsinin birbirinden farklı olmaları gibi, fotografçılar da birbirlerinden her bakımdan çok farklıdırlar. Hangi fotografçının estetik yaşamının daha zengin (ya da yoksul) olduğu, yaklaşımında ve konuya ilgi gösterirken taşıdığı kaygıda ortaya çıkmaktadır.
Fotografçı B’ nin “kağıt toplayıcıları” nasıl bir belgesel çalışmadır ? diye sorsak, öyle sanıyorum ki hemen herkes “çok tutarlı, çok iyi bir belgesel”dir diye yanıtlayacaktır.
Fotografçı B’ nin yaptığı “kağıt toplayıcısı kız çocuğunun portreleri” için de olumsuz herhangi bir söz söylemek pek olası değildir.
Örnek olarak ele alınan iki fotografçının da fotograflarının teknik olarak ortalamanın üzerinde bir yeterliliğe sahip olduğunu varsayıyoruz (ışık, kontrast, alan derinliği, kompozisyon, keskinlik, ton ve leke dağılımı..vb).
“Güzel bir portre gerçekleştirmek, modelin iç duyarlılıklarını ortaya çıkartmak demektir” (6). Bu cümleyi belleğimizin bir köşesine kaydetmeliyiz.
Fotografçı A’ nın Fotografçı B’ ye göre eleştirilebilir tarafı (ya da tercihi / bilinçli yaklaşımı); belgeselini yaptığı insanlarla diyalog kurmaması (elbette ki zordur diyalog kurmak, ancak imkânsız da değildir), her bir insanın veya aynı şeyi yapanların tümünün geri planlarını bilmemesi, nasıl bir ilişkiler zinciri (hiyerarşik düzen) içinde olduklarını irdelememesi, “ne yer ne içerler, nerede yatar kalkarlar, kendileri için yarattıkları (ya da birilerince düzenlenmiş) hayat tarzı nasıldır ve neden öyledir ?” gibi sorulara cevap aramamasıdır.
O ilişkiler ağını çözebilse ve içine girip özdeşleşebilseydi, Fotografçı B’ nin çalışmalarındaki tutarlılık Fotografçı A’ nın çalışmaları için de geçerlidir denebilirdi.
“Portre” yapmak son derece zordur. Çünkü bir insanı tanıyabilmek, sanıldığı kadar kolay değildir. Parmak izlerindeki farklılık veya göz retinasındaki benzemezlik kadar, duygu ve düşün alanında her bir insan diğer insanlardan ayrı düşmektedir. İnsanın kendisine has duyarlılıklarını fark edebilmek, zayıflıklarına tanık olmak, güçlü yanlarını sezinlemek tahminlerin çok ötesinde zordur. Kapalı bir kutudur insan. Bilinmezleri çok fazladır. Portre yapmak ne kadar zor ise, insanın kendi portresini (özportre) yapması da bir o kadar zor ve hatta mucize gibidir.
Nasıl yapılır o halde portre ?
Buna verilebilecek en kestirme yanıt şu olabilir. “Önemli addedilebilecek bir özelliğinden ya da en önemli olduğu sanılan özelliğinden (baskın olan herhangi bir “şey” ) ele alınabilir insan ve ondan yola çıkarak portresi yapılabilir “. (7)
Lev Nikolayeviç Tolstoy’ un itirafları buna örnek olabilir ;
Tolstoy itiraflarında,“Savaşta insanları öldürdüm, insanları düelloya zorladım…yalan, hırsızlık, her çeşit şehvet, sefahat, ırza geçme, öldürme,…işlemeyeceğim suç yoktu….On yıl böyle yaşadım. Yazarlık çalışmalarına işte o sıralarda başladım, hem de kibirden, çıkarcılıktan, gururdan. Hayatımda yaptığım şeyleri yazarlığımda da yaptım”, (8) demektedir.
“Dünya Klasikleri” arasında yerini almış çok önemli edebiyat yapıtlarının altında imzası bulunan yazarın, o gün portresini yapacak olan bir ressamın ya da fotografçının, O’ nun okuyucuları nezdinde gizli kalmış ve ancak itiraflarıyla ortaya çıkmış olan bu geri plan içinde hiç olmazsa küçük bir ayrıntıyı bilmesi, önemli bir ip ucu olabilir ve tutarlı bir portre ortaya çıkarmasına yardım edebilirdi.
Bir başka önemli başyapıtın (Don Kişot’un), yazarı Miguel de Cervantes’ in portresini yapmayı düşünen kişinin, yazarın hayatına dair önemli ve özel bilgileri kısmen dahi olsa bilmesi beklenir. Cervantes, Türklerle yapılan İnebahtı Deniz savaşında sol elini kaybetmiştir. Osmanlı’ ya esir düşmüş ve beş yıl Cezayir’ de yaşamıştır. Don Kişot’ u da hapishanede kaleme almıştır (9). Böyle bir bilgi portreyi yapacak sanatçı için son derece önemli bir veridir. Aynı zamanda yazarın, roman kahramanı Don Kişot’ aracılığıyla yaptığı ince göndermeleri derinlemesine kavraması gerekir ki ortaya tutarlı bir portre çıksın.
Sokaktaki insanları konu alırken, sıradan (gibi görünen) insanlara bir bakış yollamıştık. Her ne kadar sıradan gibi görünseler de, her bir insanı tek tek ve yakından izlediğinizde her birinin kendine özgü üstü örtülü, sıra dışı yaklaşımlarına tanık olursunuz muhakkak. Bu yoksa bile, sıra dışı özlemleriyle karşılaşabilirsiniz.

Özellikle sıra dışı kişilikleri örnekliyor olmamızın nedenine gelince;
Sıra dışı kişiliklerin; kendilerine has, kendileriyle özdeşleşmiş, oldukça sivrilmiş ve hemen herkesçe bilinen özellikleri vardır. “Mimar Sinan” adı geçtiğinde, herkes “çağının en önemli mimarlarından biri ve Osmanlı’ nın en önemli mimarı” diye aklından geçirecek ve eserlerini hatırlayacaktır. “Yunus Emre” dendiğinde O’ nun “derviş” hali çağrışacak ve belki de şiirlerinden bir mısra düşecektir bellekten. “Hoca Nasreddin” den söz edildiğinde, Anadolu’ nun bilinen en nüktedan insanı şöyle bir gözler önünde canlanacaktır. Böyle sıra dışı kişilikleri de hemen hepimiz tanımaktayız. “Dede Korkut” u biliriz çoğumuz. ”Cengiz Han” ı, “Attila” yı, “Fatih Sultan Mehmet” i biliriz. “Piri Reis” haritasını çağrıştırır, “Barbaros” un Kaptan-ı Derya olduğunu hatırlarız. Proust’u, Gogh’u, Ducamp’ı eserlerinden biliriz.
Ancak bildik birilerinden söz edersek, bir portreyi zihnimizde nasıl geliştirebileceğimizin ip uçlarını daha kolay anlaşılır kılabiliriz. Sıra dışı bireyler bildik birileridir her zaman. Öyle sanıyorum ki bu metni okuyacak hemen herkes burada adı geçen insanlar hakkında kısmen dahi olsa bilgi sahibidir. Hepimizin ortak olarak bildiğimiz kişiliklerden söz ederek, aslında, birlikte fikir yürütüyor olacağız. Örnek vermek üzere seçilen kişiler, metni okuyacağı varsayılan insanların tanıdığı, fikirlerini ve duruşunu bildiği, eserleri hakkında fikir sahibi olduğu, hakkında yorum yapıp fikir yürütebileceği, portresini zihninde kurgulayabileceği insanlar olmalıydı. Biz de bunu yapmaya çalıştık. Tolstoy, Cervantes gibi önemli tarihi kişilikler, insanlık tarihinde kendi özgün yerlerini sımsıkı kavramış ve neredeyse bütün yazılı metinlere konu olmuş, sanata yakın duran hemen herkesin belli ölçülerde isimlerini bildiği, hakkında bir şeyler okuduğu insanlardır.

Ekstrem birkaç örnek daha ele alarak “portre yapma” çabasının içerisine (zihinlerimizde) bir miktar daha girmeyi deneyelim;
Belli bir politik çizgi (başkalarının istediği politik çizgi) ile örtüşmediği için bir sanat yapıtına “İyi Sanat” değil, “Kötü Sanat” dır denemeyeceğini, böyle bir bağlantı kurulamayacağını (sanat insanları için en önemli tartışma konularından birine parmak basmıştır) savunan çağın önemli düşünürlerinden Walter Benjamin (1940 da) 48 yaşında intihar etmiştir (10). Hristiyanlığı “veba” olarak tanımlayan Friedrich Wilhelm Nietzsche (11) 36 yaşında iken intihar etmiştir. Çağdaş entelektüelin ilk örneği kabul edilen Rotterdam’ lı Erasmus (12)’ un yakın dostu Thomas More’ un, (Kral VIII. Henry’ i kilisenin lideri olarak görmeyi reddettiği, Protestanlığı eleştiren kitaplar yazdığı, Kral’ a bağlılık yemini etmediği için) kafası vurdurulmuştur (13).
Bu üç ekstrem örneğe bakalım bir an için. Walter Benjamin, Nietzsche ve Thomas More. Söylemleri ve duruşları bu ölçüde belirgin insanların portrelerini yaparken şüphesiz, onların, uğruna (ortalama bir insana göre) kendi yaşamlarına mahvettikleri ve en nihayet bu uğurda hayatlarını kaybettikleri söylemler ve duruşlar en belirgin ip uçları olacaktır. Portresi yapılacak kişi hakkında bu kadar belirgin, bu kadar sivri ve elle tutulur veriler varsa eğer, portreyi yapacak sanatçı, bu belirgin özellikleri dolaylı ya da açık bir şekilde renk ve tonlarla, çizgilerle, ışıkla ve bir takım nesnelerle fotografın içine yerleştirecektir. Modelin giysilerini, içinde yer alacağı mekanı,o mekanda yer alacak nesneleri tasarlayıp düzenleyebilir fotografçı. Modelin duruşunu, bakışını, kullanacağı aksesuarları ve yüz ifadesini, O’ nun ruh halini iletecek şekilde kaydedebilir. Bütün bu savlar, söz konusu kişiler yaşıyorlarsa ve fotografçı onların portrelerini yapmak üzere gerekli diyalogu kurabilmiş ise geçerlidir.
Ama eğer yaşamıyorlarsa ?!
Büyük bir savaşçı olarak, sanatçı ya da bilim insanı olarak, yönetici ya da dini lider olarak tarihe geçmiş bir şahsiyeti baş kahraman yapan sinema filmleri yapılabiliyor, tiyatro eserleri ya da romanlar yazılabiliyorsa ! O kişi hakkında şiirler yazılıp besteler yapılabiliyor, heykeli dikilebiliyor, tabloları yapılabiliyorsa..! fotografçı da portrelerini yapabilir, diye düşünmekten alamıyor insan kendini. Çünkü,“düşünmek, yaşama egemen olmak için yapabileceğimiz tek denemedir” (14). Hatta “üzerinde düşünme” nin de ötesine geçerek,“yapabilir elbette” demek, abartılı bir iddia değildir.
Teatral olarak yapabilir !
Portresi yapılacak insanın yüzü, bedeni mutlaka fotografın çerçevesi içinde yer almalımıdır ?
Bu soruya vereceğiniz yanıt sizin bu konuya ilişkin yaklaşımınızı belirleyecektir. Her konuda olduğu gibi bu konuda da her insan kendisine özgü bir tutum belirleyebilir.
Eğer bir fotografçı;
“Bir insanın gerçek görüntüsü fotografın içinde yer almadığında, yapılan fotograf, o insanın portresi sayılamaz” diyorsa, söz konusu fotografçı için portre fotografı hakkındaki doğru yaklaşım, bu yaklaşımdır. O taktirde, “hayatta olmayan birinin portresi de yapılamaz” iddiası doğacaktır.
Bir başka fotografçı;
“Bir insanın portresini yaparken, o insanın kendisinin mutlaka fotografın içinde bulunması gerekmez. Gereğinde o kişiyi bir başka kişi rol olarak üstlenebileceği gibi, fotografın çerçevesi içinde herhangi bir insan yer almayabilir de. Bir takım nesneler, eşya ve aksesuarlar, renk ve tonlar,çizgiler ve özel efektlerle o insanı anlatmak (portresini yapmak) mümkündür ” derse, söz konusu fotografçı için portre fotografı hakkındaki doğru yaklaşım, bu yaklaşımdır. Bu taktirde, “hayatta olmayan bininin de portresi yapılabilir” sonucuna varılacaktır.
Jose Ortega Y. Gasset, “Sevgi Üstüne” adlı yapıtında “ Salome’ in Portresi” başlıklı bir metin kaleme almıştır. Beş sayfadan oluşan anlatımında, Salome’ e ilişkin inanılmaz bir portre çıkartmıştır ortaya. Hem Salome hakkında ekstrem bilgiler sunmuş, davranışlarını irdelemiş ve hem de kendi yorumunu katmıştır. (15)“ Gasset’ in kaleme aldığı metin gibi, herhangi bir fotografçı da Salome’ in portresini yapabilirdi” diye aklından geçirmek, ”deli bir cesaret, çılgın bir söylem” olarak değerlendirilebilir ve böylece o mecraya doğru atak yapmaktan alıkoyabilir insanı. Ama Sartre’ ın, “hiçbir şey olanaksıza ulaşmaya çalışan, sonra da büyük bir yenilgiye uğrayan delice bir cesaretten daha perişan olamaz. İlk önce gurur gelir, dipten ve derinden; çılgınlığın içinde büyüyüp geliştiği zaman ona “deha” diyebiliriz (16)” şeklindeki vurgusu ise, fotografçıları yüreklendirebilir.
Birbirinden ayrı duran, hatta zıt gibi görünen yaklaşımlardan hangisinin daha tutarlı olduğu tartışılabilir elbette, ama herhangi bir yaklaşımı tümüyle reddeden bir tutum içinde olmak doğru değildir.
Herhangi bir “şey” in fikri, “şey” in kendisinden farklı bir “şey” dir. Üstelik A bireyinin “n” nesnesiyle ilgili fikri de B bireyinin o nesneyle ilgili fikrinden hayli farklı olabilir (17). Bir şeyin nesnesiyle, o nesnenin içine gömülmüş olan “tema” yı (ya da gizlenmiş olan mesajı) birbirinden ayrı düşünmek gerek. Bir insanı ele alırken; duygu ve düşünce gibi soyut şeyleri, bedenle bir arada ele alabilecekleri gibi, bunları birbirlerinden ayrı da düşünebilir sanatçılar.
Nitekim ;
Metnin sonunda bir kişinin (modelin) üç ayrı fotografını bulacaksınız. Bunlardan biri modelin kendi çalışmasıdır. Kendisini açıklamasıdır. Bir “özportre” dir. Diğer ikisi ise aynı kişinin iki ayrı fotografçı tarafından yapılmış “portre” leridir. Göreceksiniz ki bir insanın (kendi kendisini yorumlaması da dahil olmak üzere) üç ayrı kişi tarafından yapılan portreleri, birbirlerinden çok farklıdır. Portre yapılırken, ne fotografçı ne de model birbirlerinden ayrı veya biri diğerinden üstün düşünülemezler. Biri diğerinden daha önemli ya da önemsiz değildir.
Portre yapmanın bir ayağı, portresi yapılacak kişi (model) ise, diğer ayağı da şüphesiz portreyi yapacak kişi (fotografçı) dir. Biri üzerinde kafa yorarken, diğeri yok sayılırsa, ortaya konacak görüşler eksik kalacaktır. Bunlardan biri, “yorumlanan” ise, diğeri “yorumcu” dur. Fotografçı konu aldığı her şeyi yorumlayan kişidir. Fotografçı bir kişinin portrelerini yaparken, o kişiyi kendi analizlerine dayanarak, kendi yorumu doğrultusunda sunacaktır.
Dolayısıyla;
Bu noktada fotografçının birikimi, donanımı ve konuyu içselleştirmesi, sezgileri…vb. nitelikleri önem kazanmaktadır…“kendi kendini hayranlıkla seyredebilme tutkusuna kapılmıştır”(18) belirlemesiyle örtüşen bir tutum içinde değilse ve “modanın planlanmış eskimenin mantığı olduğunu” (19) kavramış ise, moda rüzgârlarından etkilenmiyorsa, kendi özgün üslubunu geliştirmeye (adaydır) çok yakındır fotografçı.
“Erdem bilgidir, tümcesi, Sokrates’ in yinelemekten hiç usanmadığı bir tümcedir ve yinelemekte de yerden göğe kadar hakkı vardır” (20). Çünkü her şeyin yolu bilgiden geçmektedir. Enis Batur’ un, “Schönberg’ in 110 yıl önce bestelediği bazı parçaları, bu gün müzik dünyasının içinde olmayanların anlaması halâ çok güç” (21) şeklindeki tespiti, fotografçılar için de rehber bir tespit niteliğindedir. Bilgi en önemli hazinedir herkes için. Bilgi fotografçıyı geliştirir ve adım adım yukarı doğru taşır. Bilgilerini artırarak, donanımı zenginleştirir ve böylece kendine özgü bir üslup geliştirmenin eşiğine yaklaşır fotografçı. Özgürleşmenin yolu da bilgiden geçmektedir. “Özgürlük” adı verilen kavram zihinde olup biten bir durumdur günümüzde. Özgür bir zihne erişebilmişse fotografçı, bilgileriyle ulaştığı eşiği atlayacak ve sezgilerinin de yardımıyla kendi üslubunu / tarzını oluşturmayı ve böylece “kendine has” olmayı, “özel” olmayı keşfedecektir.
Portresi yapılacak kişi (model) lerin kendilerine özgü, sivrilmiş önemli bir özelliklerinin bulunması ne kadar önemli ise, onların portresini yapacak fotografçıların da kendilerine has bir tarzlarının olması o kadar önemlidir. Kendi üslubunu geliştirmiş ve ortaya koyabilmiş bir fotografçının yapıtları, bu nitelikleriyle ortalamadan ayrılacaklardır ve dolayısıyla “sıra dışı” oldukları söylenecektir. Bu durum, ortalamadan ayrılmayan, belli özel bir üslup çerçevesinde yapılmamış portre çalışmalarını önemsiz kılmaz elbette ki. Her çalışma kendi içinde özel bir tutarlılığa sahiptir. Ancak sıradışı insanlar gibi, sıradışı çalışmalar da diğerlerinden ayrıcalıklı hale gelirler. Onlardan söz ederken,“sanat yapıtı” ya da “sanat eseri” diye söz edilmesine şaşırmamak gerekir.
Her ne kadar bilgi aracılığıyla özgürleşmenin kişiyi kendine özgü kılacağını söyledi isek de, bireyin hiçbir zaman özgür olamayacağını savunan görüşler de; (“Orwell’ in 1944’ de yazdığı bir paragraftan; En büyük hata, insanın özerk bir birey olduğunu hayal etmektir…güya yaşadığınız gizli özgürlük bir saçmalıktan ibarettir, çünkü düşünceleriniz hiçbir zaman sizin düşünceleriniz değildir.”) (22) , öyle kolayca yabana atılır türden görüşler değildir.
“İyimser” ya da “kötümser” bütün görüşler bir yana; heykel ya da sinema filmi, şiir, roman, tiyatro eseri veya bir beste…,ya da fotograf. Her ne olursa olsun bireyin kullanacağı dil, önemli eserlere imza atma şansı herkesin ki kadar vardır. Çokça emek, sağlam sinirler ve epey bilgi-beceri gerektiren fotograf uğraşısının karmaşıklaştığı, düğümlendiği bir an gelir de ; “Ne yapıyorum ben ? Neden bu kadar emek veriyorum ? Ne işe yarıyor bu yaptıklarım ? Bunca emek, bunca çaba ne için ?” gibi sorular sormasına yol açarsa kendi kendisine fotografçının (yorgun düştüğü ve karamsarlaşıp tıkandığı zamanlar olacaktır). Böyle karamsar zamanlar da geçici dönemlerdir, bunu hatırlayıp hiçbir zaman heyecanını yitirmemelidir.
“29 Ocak 1948‘ de New York’ lu ressam Barnett Newman elli üçüncü doğum gününde, sonradan ilk resmi olarak anılacak yapıtı tamamladı. 41cm x 70 cm boyutlu bir tuval üzerine yapılmış yağlı boya bir tablo. Daha önce de resim yapmıştı elbette. Resim 3 adını verdiği bu resimde kendi sanatındaki mucizeyi keşfetti…”.(23). Koşullar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın (her fotografçının hayatında böyle sıkıntılı dönemler olabilir), heyecanını yitirmemelidir fotografçı. Newman’ ın orta yaşı aştıktan sonra keşfettiği mucizeyi, O da keşfedebilir.
Merhum Nüzhet İslimyeli’ yi doksanlarında iken atölyesinde, inanılmaz güzellikteki suluboya tablolarını nasıl heyecan duyarak yaptığını izleyen herkes, gelecekte yapabileceği çalışmaları düşlediğinde daha iyimser olurdu büyük bir olasılıkla.
Fotograf yolculuğu için kolları sıvayan bir insanın, kullandığı dilin gerekli kıldığı teknik yeterlilik üst düzeyini sağlamış olması çok önemli bir avantajdır. Ustalık çok önemlidir gerçekten. Bu bağlamda; ışığı iyi kullanma, çizgileri ve tonları doğru yerleştirme, doku, hareket, kontrast, netlik / billurluk, keskinlik, sadeleştirme, ton / renk ve leke dağılımındaki tutarlılık, denge, iyi bir baskı…,gibi teknik yeterlilik, ayrıcalık (üstünlük) kazandıracaktır fotografçıya.


Teknik yeterliliği (ustalığı) bir kenara bırakırsak; ortaya konan eserin içine sıkıştırılmış ya da gizlenmiş bir iletisi bulunması, yeni ufuklar açması ve felsefi derinliği olması…,gibi diğer üst ögeler ise, yapılan fotografı ortalamadan ayırabilir ve bir sanat eseri olduğu yolunda olumlu eleştiriler almasını sağlayabilir.
Fotografçının, yeterli deneyim ve ustalığa sahip olduğunu, portrelerini yapacağı kişiyi çok iyi inceleyip, onun üzerine hayli şaşırtıcı ve derinliği olan bir kurgu gerçekleştirmek için gerekli hazırlıkları bitirdiğini varsayalım. Portresini yapacağı insanla iletişim kurmak üzere harekete geçtiğinde, daha ilk görüşmede portresi yapılacak kişi, “ekipmanınız nedir ?” diye olmadık bir soru sorarsa, kendinden sonraki herkesi aşağılar bir edayla…! Yapmayı arzu ettiği şey hayli zora girecektir. “Üç tane orta ve büyük format, beş tane küçük format kameram, iyi bir karanlık odam (bu günkü koşullarda bilgisayar,tarayıcı, photoshop…vb), iki agrandizörüm var” dediğinde şansı artacak, “bir tane 35 mm (küçük format) amatör kameram var” dediğinde şansını yitirecek midir ? Bazı durumlarda “ne erdem, ne çok çalışmak ne de nezaket işe yarar, insanın çok şanslı da olması gerekir”(24). Kimi zaman fotografçıların da şansa çok ihtiyacı olacaktır.
Portre çalışacak fotografçının karşılaşacağı önemli problemlerden birini daha böylece irdelemiş oluyoruz. Tanınmış (medyatik) bir fotografçı olunmaması durumunda yeterli ilgiyi görememek, hatta kimi zaman küçümsenmek gibi sıkıntılar doğabilecektir. Portre yapmak bu bağlamda ve başka bir çok nedenden dolayı oldukça zordur.
Bütün bu problemleri görür gibi çağdaş İspanyol Filozofu Ortega Y Gasset; “Emin olduğum tek şey belirsizliktir. İnsan kazanımlarının hiç biri kalıcı değildir.” deyip kötümser havayı bir kat daha artıracak ve hemen ardından, “İç dünyasına strateji çekilme yapmadıkça, düşünce nöbette beklemedikçe insan yaşamı olanaksızdır” (26) diyerek de, fotografçıyı daha ileri gitmeye teşvik edecek ve hayatının baştan aşağı “sanat” olmasını önerecektir adeta.
Öyle sanıyorum ki hemen her fotografçı Derrida (Ortaokul öğrencisiyken, Cezayir Alman işgali altında olmadığı halde,Yahudi olduğu için okuldan sürülen öğrencilerden biridir) (26), Gasset, Sartre, Nietzsche, Heidegger, More, Joyes, Foucalt, Camus , Bassie Smith, Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Dizzy Gillespie, John Coltrane, Şakir Eczacıbaşı, Ara Güler, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Nedim Gürsel, Mehmet Aksoy, İbrahim Çallı…, gibi alanlarında hayli öne çıkmış (edebiyatçı-yazar, ressam, heykeltıraş, müzisyen, filozof…vb) insanların portrelerini yapmaktan büyük keyif alırdı . Kimlikleri belirgin, söylemleri, çabaları, eserleri ve duruşlarıyla kendilerini toplumun önemli bir kesimine hissettirmiş olan insanların portrelerini yaparken, yola çıkış noktaları önceden belli gibidir. Bu çıkış noktası, o kişilerin iyice sivrilmiş ve onlarla adeta özdeşleşmiş yönleridir.
Buna belirlemeye ilişkin bir örnek vermeyi deneyelim şimdi de;
Yüzyüze görüşüp, uzun sohbetlere yelken açmadıkça ne kadar tutarlı bir öngörü olur bilememekle birlikte, Çetin Altan’ın portresini (yazılarından yola çıkarak), düşündüğümde; vazgeçilmezleri arasında birinci sırayı aldığını sandığım (“bizim emektar pancar motoru” dediği) eski tip daktilo makinası, fonda muhakkak yeri bulunan Köyceğiz’ in günlük ağaçları, bir kadeh şarap, ağızlığa takılı bir sigara ve bütün bir dünyayı çözümlemiş bilgeliğin yansıttığı zarif çizgileri ile tebessümlü, hoş sohbet yüz ifadesi. Bu işte, benim Çetin Altan Portrem. (Sürç- i lisan ya da kusurlu bir ifade var ise bağışlamasını ve bunu acemiliğimize yormasını diliyorum sayın Çetin Altan’ ın).
Ara Güler ve Şakir Eczacıbaşı’ nın portrelerini yapmayı düşünecek bir fotografçı, muhakkak ki ustaları fotograf makinaları ve ekipmanları ile bir arada tasarlayacaktır. Büyük bir ihtimalle ustaların kendileriyle neredeyse özdeşleşmiş, üsluplarını / tarzlarını ortaya belirgin bir şekilde koyan büyükçe bir ya da birkaç fotograflarının da görüntü içinde yer almasını düşünecektir. Fazıl Say, Güher ve Süher Pekinel kardeşler gibi piyano virtüözlerinin portrelerini tasarlarken her fotografçı parmaklarını piyanonun tuşları üzerinde ve hızlı, coşkulu hareketler içerisinde ve orkestra ile birlikte görmeyi tahayyül edecektir. Bağlama virtüözü Arif Sağ’ ı bağlamasıyla ve erişilmesi güç bir coşku içinde, İlber Ortaylı’ yı Osmanlı dönemi “minyatür” leri ve deri ciltlerle kaplı duvarlar dolusu eski kitapların bulunduğu raflar önünde, Emre Kongar’ ı son derece zarif ve şık kıyafetlerinin içine giydiği yeleği ve fularıyla, Doğan Hızlan’ ı papyonuyla ve bütün duvarları kitaplarla dolu bir mekânda kitapları arasında düşünmek ve bu veriler üzerine portrelerini tasarlamak doğal kabul edilmelidir.(*)
Ancak, isimleri geçen bu insanların portrelerini, onlarla uzun yıllar bir arada yaşamış, yakın dostluklar kurmuş ve çeşitli koşullarda birlikte zaman geçirmiş, sohbet etmiş, tartışmış, çatışmış (fikir bazında) ya da yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş insanlar yapmayı düşünselerdi, nasıl düşünürlerdi acaba ? Dışarıdan ve oldukça uzaktan bakan bizler gibi mi düşünürlerdi ? Yoksa bizlerde oluşan kanaatlere göre adı geçen kişilerle özdeşleşmiş gibi görünen “şey” ler, onlar için söz konusu bile olmaz mıydı ?
Ne kadar iyi tanıyor olursanız olun ve ne kadar iyi analiz ettiğinizi düşünürseniz düşünün, portresini tasarladığınız kişinin duygularını, düşüncelerini, düşlerini...gene de eksik kalacak ve hatta önemli ölçüde yanılgılar içerebilecektir. Ne zaman ki o kişilerin “günlük” leri veya “itirafları” ı (Örneğin ; Tolstoy ve Puşkin) yayınlanır, işte o zaman bilinmeyenler su yüzüne çıkar. Ancak böyle yazılar bile insanı yanıltabilir. İtiraflarda veya günlüklerde yazılı olan şeylerin en azından bir kısmının doğru olmaması ihtimali de her zaman vardır.
Bütün bu karmaşık olgular, sanatçıyı çıkmaza sokuyor gibi görünmekle beraber, gerçekte durum bambaşkadır. Herhangi bir çıkmaz söz konusu bile değildir. Sanatçının tek müracaat yeri “doğa” dır. Sanatçının “doğa” yı çözümlemiş olması, insan doğasına ilişkin keşfini tamamlamış olması ve bireye ilişkin analizlerini “insan doğası” hakkındaki engin bilgileri üzerine kurması gerekir. “…doğa, bir sanat yapıtı…okunacak bir yapıt, bir metin olarak görülür. Yeryüzü diyor Schelling, “çok ayrı çağların parçalarından ve rapsodilerinden bir araya gelmiş bir kitaptır…”…Doğa dediğimiz şey bir şiirdir, gizemli mucizevi yazının içinde saklı bulunan şiir….Ama bu dil herkese açık değil, tersine gizemli, gizli bir dildir. O, onu okumasını bilenin, yani filozofun önünde ancak açık olarak bir dildir” (27). İnsan da diğer her şey gibi doğanın ayrılmaz bir parçasıdır. “İnsanın doğası, doğanın dışında değildir”.(28) Mucizeyi başka bir yerde aramak gerekmez. Doğa ! Her şey orada. Keşif orada gerçekleşmeli.
Ve “Russo’ ya göre; doğa hali, hiçbir yerde olmadığı gibi, şimdi biçiminde düşünülebilecek bir zaman da değildir. Hiçbir zaman şimdi olmamış bir geçmiştir sözü edilen” (29).
“Günlük” ya da “İtiraf” tan söz etmişken, biçim itibariyle onları çağrıştıran, edebi niteliği de oldukça yüksek, birbirini tamamlayan iki köşe yazısından geniş bir özet aktararak, “portre” ve “özportre” konusuna başka bir yerden bakmanızı sağlamaya çalışacağım.
“Bu, kesinlikle eroini bırakmak gibi bir şey. Hakikaten de vücudunuza bir şeyler oluyor. Biri sizi terkediyormuş gibi bir his. Çok sevdiğiniz biri gidiyor ve bir daha gelmeyecek gibi... Sigara ile çekilmiş o kadar çok “fotografım” var ki hayatta, sigarasız halimi hatırlamıyorum bile...Sigara içmeyince insan ot gibi hissediyor kendini. Sigara içmeyen insanları hiç kendime yakın hissetmedim ki!...biz düşünen, kafa patlatan az gelişmiş ülke çocuğuyuz ya, o sebepten sigara içilecek doğal olarak....Şu anda bir tane sigara içmek, bir tane sigara içmeyi meşrulaştırmak için inanılmaz karmaşık argümanlar geliştiriyorum kafamda. O kadar zavallı bir durum ki bu. “Bir sigara için bütün krallığım!”...”(30) Diğer bir yazısında sürdürür sigaraya ilişkin söylemini şiirsel üslubuyla Ece Temelkuran.”...“Greta Garbo, başını hafifçe arkaya atıp, en öldürücü alaycı gülümsemesiyle bakar izleyenlere. Bir bukle düşer sağ gözünün üzerine. Filtresiz sigarasından bir nefes çekmiştir bu arada....Rita Hayworth, uzun, siyah ağızlığıyla sigarasını yakması için uzanırken bir beyefendiye, kaldırıp gözlerini az yukarıya, gözlerine bakardı adamın....Ava Gardner, dumanı en yoğun çıkarabilen kadındı herhalde. Duman, ağzının önünde kesif bir bulut oluşturur, sanki bir süre, öylece yeryüzünün önünde kalırdı. Ava Gardner hep dumanın arkasından görünürdü...Ressam Frida Kahlo, parçalandıkça cinsiyetsizleşmiş bedeninin tamamıyla çekiyordu herhalde dumanı...Virginia Woolf, yazı odasına çekildiğinde, bir önceki günden kalan sigarasını yakarken herhalde berbat bir kömür tadı geliyordu ağzına önce...Düşünmekle, yazmakla, kafa tutmakla, efkârla, “delikanlı kadın” olmakla bu kadar birleştirilince sigara...”(31)
İşte portre için gerekli olan “ipucu”, bu yazılarla, çok net bir şekilde iletiyor kendisini.
“Sigara !”
Ece Temelkuran’ ın portresi (hoş karşılayacağını ve bağışlayacağını ümit ediyorum) sigarasız nasıl düşünülür bu durumda ?!. Çok önemli sosyal bir olguyu da irdeliyor yazısında Ece Temelkuran. Geçmiş dönemlerin en ünlü kadın sinema yıldızlarının hemen hepsi sigara ile hatırlanıyor filmlerden. Daha dün, vazgeçilmez bir aksesuar gibi hayatın içinde, yemek içmek kadar elzem ve günlük yaşamın bir parçası iken sigara, bu gün her şey tersine dönüyor ve sigara bırakma kampanyaları ile yasaklamalar başlıyor, hatta cezalar öngörülebiliyor. Yaşam tarzları altüst olabiliyor, görüşler umulmadık ölçüde değişebiliyor, önemle sahiplenilen kavramlar terkedilip yerlerini yenilerine bırakabiliyor.
Winston Churcill’ i hep elinde bir puro ve fötr şapkasıyla hatırlarız, çok eski (S/B) film görüntüleri ve gazete fotograflarından, Aktör Humphrey Bogart’ ı dudakları arasında filtresiz sigara olmaksızın hatırlayan kimse yoktur büyük bir olasılıkla. Merhum Attila İlhan’ ı hiç çıkartmadığı şapkasından hatırlayacağız her zaman. Yağlı boya tablolarını yapmak istesek öyle sanıyorum ki zihinlerimizde yer etmiş olan bu aksesuarları kullanırız mutlaka.
“Modern anlamda bilimsel düşünen ilk kişi” olarak kabul edilen ve aynı zamanda “kötülüğün taşıdığı üstünlüğü görmüş, Copernicus’ la birlikte şeytanın danışmanları arasında yerini almıştır” diye itham edilen (1469-1547) Niccolo Machiavelli (32), ile “kilisenin tahakkümüne karşı verilen mücadelenin öncülüğünü üstlenmiş” ve “Deliliğe Övgü, adlı eserinde; dünyanın tekeri dönüyorsa bunun ancak irrasyonal ve delice arzular sayesinde gerçekleştiğini” savunan (1466-1536) Desiderus Erasmus (33)’ un, o çağda ressamlarca yapılmış olan portrelerinde, ne bu düşüncelere, ne bu gün haklarında yazılanlara ve ne de kendi yazıp çizdiklerine dair herhangi bir ip ucu bulamayabilirsiniz. Sadece giyim kuşamları, yüz ifadeleri, kullandıkları aksesuarlar varsa bile bu portrelerde, yaklaşık beş asır sonraya ulaşabilmiş olmaları mucizesi o portreleri çok değerli kılar. Ressamlar her ne kadar modellerinin talepleri doğrultusunda çizimlerini gerçekleştirseler de, yüz ifadesine bile olsa kendilerinin katabileceği herhangi bir çizgi ya da ton, ressamın yorumunu ve dolayısıyla o kişiyle ilgili fikrini bizlere taşıyacaktır. Öte yandan portresi yapılırken müdahale edip, kendi istekleri doğrultusunda ressamı yönlendirdiğinde bile, kişi kendi tutumunu, bakış açısını, kendisiyle ilgili bir arzuyu iletmektedir ki bu durum bile o portreyi önemli hale getirecektir. Bu iki varsayımı da bir kenara bırakalım, bir an için. Portresi yapılmış olan bu iki insanın (insanlık tarihinde önemli yerleri vardır), sadece yüzlerinin fiziki görüntüsünü ve hiç olmazsa giyim tarzlarını yansıtması bile çok önemlidir bu gün. Çok önemli belgesel değeri vardır artık bu portrelerin.
Bu bağlamda, “en iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderili’ dir” diyen ve Kızılderilileri dağlardan inmeye ve teslim olmaya mecbur etmenin yegâne yolunun onları açlığa mahkûm etmek olduğunu, bu nedenle de yaban hayvanlarının tümünün öldürülmesi gerektiğini söyleyerek, Buffalo katliamına yol açan General Sheridan’ (34) ın herhangi bir üniformalı fotografı bile belgesel niteliğinden dolayı bu gün artık önemli bir portre olarak kabul edilebilir. Buna mukabil, beyazların yüzbinlerce Buffaloyu öldürüp sadece kürklerini aldıktan sonra etlerini çürümeye bırakmalarına, milyonlarca ağacı kesip ormanları yok etmelerine, bütün arazileri çitle ve dikenli tellerle çevirmelerine, suları kirletmelerine ve zorla topraklarını ellerinden almalarına anlam veremeyen ve barış içinde bir hayat yaşıyorken kendilerini savunmak için savaşmak zorunda kalan Goyatlay (Geronimo) ve Yotanka Tatanka (Oturan Boğa)...,gibi daha bir çok Kızılderili liderinin Amerikan arşivlerindeki fotografları da, aynı nedenden dolayı oldukça önemlidirler.
Bizler bu fotograflara “portredir” ya da “portre değildir” desek ne çıkar. Hiçbir hükmü yoktur aslında söyleyeceklerimizin. Bu güne ulaşabilen yegâne portreler Amerikan arşivlerindeki bu fotograflardır.
“Böylelikle diyor, Sartre, ...yaratılan yapıt, başkalarının gözünde kesin nitelikte olmasına karşılık, bizim gözümüzde sürekli erteleme durumundadır. Şu çizgiyi, şu tonu, şu sözcüğü her an değiştirebiliriz; böylece bize kendini asla bitmiş olarak dayatmaz. Bir ressam çırağı ustasına şunu sormuştu; yaptığım tabloyu ne zaman bitmiş olarak düşünmem gerekiyor ? Usta ona şu yanıtı verdi; ona baktığında şaşırıp, ben mi yaptım bunu, dediğin zaman”(35).
Birey, yerel toplumsal ölçekte ya da evrensel ölçekte herhangi bir yönüyle tanınan, bilinen biri ise; ilk bakışta öne çıkan özelliği, davranışı esas alınarak, buna giyim-kuşam ve aksesuarlar ile uygun mekân da eklenince portresi kolaylıkla yapılabilir gibi görünecektir. Sıradan bir insanın portresi ise daha zor gibidir. Nepal’ e belgesel çekimler için gidildiğinde seyyahın yanında yük taşıyan Şerpa’ nın böyle belirgin, kendine has bir özelliğini bulmak oldukça zordur. Hemen hepsinin yaşama bakışı, yaşam biçimleri ve yaptıkları şeyler aynıdır. Aralarından birisinin bulundukları yaşam alanı içerisinde fotografı çekildiğinde, bir bakıma hepsinin ortak bir portresi yapılmış olacaktır. Çekilen bu fotograf hepsinin ortak hikayesini yansıtacaktır. Ancak aralarından özellikle bir kişi seçilerek portresi yapılmak istediğinde, O’ nu diğerlerinden ayıran önemli bir özelliğini veya yaşamındaki önemli bir özeli, kendine has hikayesinin bulunup çıkartılması gerekir. Bu da uzunca bir zaman aralarında bulunmayı ve dostluklar kurmayı zorunlu kılar. Görüldüğü üzere sıradan gibi görünen bir insanın portresini yapmak sanıldığı kadar da kolay değildir. Böyle bir değerlendirme bizi doğal olarak şöyle bir sonuca götürecektir. Sıradışı insanların portrelerini yapma(zihinde hazırlamak,kurgulamak) nın, sıradan insanların portrelerini yapmaktan daha kolay olduğu sonucuna götürecektir. Çünkü sıradışı insanların kendilerine has çok belirgin, sivri özellikleri vardır. Kaba bir bakışla böyle bir sonuç çıksa bile, ayrıntılı bir bakış bu sonucu reddeder. “Birey ne kadar sıradışı biri ise, muhtemelen o kadar da karmaşıktır, ne kadar sıradan görünüyorsa, muhtemelen o kadar da yalındır.”
Çok önemli bir diğer şeyse; zamanın akıp geçmesiyle birlikte değişimdeki sürekliliğin, bundan önce yaptığınızı ya da düşündüğünüzü, bundan sonra bozması, yenilemesi ya da geçersiz kılmasıdır. İnsanların hem fiziki görünümleri değişmekte, hem de tutum ve davranışları. Arzuları, heyecanları, düşleri, beklentileri, bakış açıları değişmekte sürekli insanların, ömür sürdükçe.
Genç ve başarılı bir boksörün, ringde maç yaparken veya salonda hırsla ter dökerek çalışırken portresini yapabilirsiniz. Ancak yaşı ilerlemiş, boksu bırakmış, ancak geçmişte çok başarılı olmuş bir boksörün portresini yaparken, geçmişinden en önemli iz olarak eldivenlerine, madalya ve kupalarına yer vermekle birlikte, dingin ve ağır bir atmosfer oluşturmak daha uygun olabilir.
İlerleyen zaman, yaşamdaki bir çok şeyi hızla değiştiriyor. Yeni şeyler eskilerin yerini alıyor. Kağıt toplayıcısı çocukların o bildik koşulları, yerini yenisine devretmekte. Şimdilerde taşıyıcı kısmı özel olarak dizayn edilmiş iyi durumda kamyonetlerle kağıt toplanıyor. Kamyonetler çok eski değil, son derece temiz ve tertipli. Oysa derme çatma el arabalarıyla toplanırdı atık kağıtlar. Kağıt toplayıcılar şeffaf naylon eldivenler kullanıyorlar. Ağızlarını ve burunlarını steril bezlerle kapatıyorlar. Tertemiz şortlu, tişörtlü, şapkalı, sandaletli kağıt toplayıcıları var şimdilerde. Bambaşka bir çehre çıktı ortaya artık.
Son zamanların özellikle politikadaki moda deyimi ile, “bu fotografı iyi okumak” lazım. Evet, bu fotografın iyi okunması lazım. Burada belki cümlenin anlamı,“portrenin doğru okunması” dır. Yeni bir portre çıkmıştır ortaya. Yirmi ya da otuz yıl sonra Şerpa’ lar yük taşımayı sürdürecekler mi acaba ? Yoksa o yaşam biçiminin yerini yenisi mi alacak ? Şerpa, halâ o sıradan, yalın Şerpa’ mı olacaktır ? Sigarayı tümden bıraktı ise yazarımız, yıllar sonra portresi halâ sigara içtiği günlerdeki portre mi olacaktır ? Fotografçıların bütün bu hengâmeyi iyi okumaları, analizlerinin yanına önemli ölçüde sezgilerini de koymaları gerekmektedir.
“…Yaratıcı yazarların kendileri,…her insanın bir şair olduğu ve son insan yok olana dek son şairin yok olamayacağı konusunda güvence verirler (36) …yaratıcı yazar …, …büyük ölçüde duyguyla donattığı bir düşlem dünyası yaratır.” (37) Freud’ un bu sözleri, “yazar” kavramıyla birlikte bütün sanat dallarına ( fotografa da ) bir göndermedir aynı zamanda.
“Yaratıcı fotografçı” nın düşlem dünyasına bir yolculuk yapmaktı bizimkisi de.
“ Georg Haym’ ın mısralarıyla tamamlayalım yazımızı (38);
Nedir ki yaşam
Koyu bir karanlık içinde
Bir an görünen kısacık bir ışık
Bir gelip bir kaybolan “
Haym’ ın yorumu, bütün insanlara ve daha çok da sanat insanlarına uyarı gibidir.“Kısacık bir ışık !”. “Sanat eseri, gizemli ve gizli bir biçimde sanatçıdan doğar. Ondan yaşamını ve varoluşunu kazanır”(39). Sanatçılara, yaşam aralığının bir yanıp bir sönen anlık bir ışıktan farklı olmayacak kadar dar bir zaman olduğunu ve özlerindeki “gizemli ve gizli” yaratımı ortaya koyabilmeleri için çok da vakit bulunmadığını işaret eder gibidir Haym.
Birkaç da soru ekleyelim (kafa karışıklığına yol açmak için değil, araştırmaya ve tartışmaya yol açmak için) ;
“ Birden fazla insanın, içinde yer aldığı bir fotograf, portre fotografı sayılabilir mi ? “


“ Fotoröportaj, aynı zamanda portre midir ? “
“Bir kentin portresi yapılabilir mi ? “
“Her portre, aynı zamanda belgesel bir çalışma mıdır ? “
“Herhangi bir eşyanın portresi olabilir mi ?”
“Bir çizgi karakterin portresi yapılabilir mi ?



Kaynakça ve Notlar :
(*) İsimlerini yazdığım insanların beni hoş görmelerini ve bağışlamalarını diliyorum. Hepsi de kendi alanında öne çıkmış, saygın birer kimliğe sahip çok özel insanlar. “Portre” ye ilişkin bu metni okuyacağını sandığım fotografçıların ve sanat çevresinden diğer insanların da yakından tanıdıkları isimleri örneklendirmenin isabetli olacağını düşündüm.
1) Abdülhamit’ in Kamera Gözü (Makale) – Elif Şafak, Zaman Gazetesi, 07.08.2005
2) Felsefe Nedir – G. Deleuze - F. Guattari, Çev. Turhan Ilgaz, S.146
3) Sanatın Sonu – Donald Kuspit, Çev. Yasemin Tezgiden, Metis Yayınları, S.71
4) Popüler Kültür & Yüksek Kültür – Herbert J. Gans, Çev. Emine Onaran İncirlioğlu, YKY, S. 54 - 55
5) Estetik Anlayış - Moritz Geiger, Çev. Tomris Mengüşoğlu, Remzi Kitabevi, S. 17
6) Fotograf Sanatı - Edouard Boubat, Çev.M. Nejat Özcan, İnkilapYayınları.
7) Geniş Bilgi için. Objektifin Öte Yanı (Portreleri Çalışırken III), Ebru Tekerek Ertuğ,- Tekin Ertuğ, www. fotografya. gen. tr , sayı 19
8) İtiraflarım - Lev Nikolayeviç Tolstoy, Çev. Orhan Yetkin, Kaknüs Yayınları, S.16
9) Cervantes’ in Koluna Ne Yaptın ? (Makale)-Elif Şafak, Zaman Gazetesi.24.03.2006 Miguel de Cervantes - Vikipedi, Özgür Ansiklopedi (İnternet)
10) Estetize Edilmiş Yaşam , Walter Benjamin – Sunan; Ünsal Oskay, Der Yayınları, S.9
11) Modernliğin Sonsuz Duruşması – Lezsek Kolakowski, Çev. Selahattin Ayaz, Pınar yayınları S.67
12) Lezsek Kolakowski, (a.g.e.) S.69
13) Sanatın ve Sosyolojinin Ruh Hali – Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, S.75
“Sol Ada“ ve Robinson Olayı (Makale) – Aycan Saroğlu, Akşam Gazetesi, 25.07.2007
Vikipedi, Özgür Ansiklopedi – İnternet
14) Kıyıdan -“Sigarasız Yazı” (Makale) , Ece Temelkuran, Milliyet , 05.01.2005
15) Sevgi Üstüne – Jose Ortega Y. Gasset, Çev. Yurdanur Salman, YKY, S. 114 -118
16) Estetik Üstüne Denemeler-Jean Paul Sartre,Çev. Mehmet Yılmaz,Doruk Yayıncılık,S. 24
17) Anglo - Sakson Felsefede Bilgi Görüşleri - Harun Rızatepe, Etik Yayınları, S.163
18) Fotograf Sanatı – Edouard Boubat, Çev. M. Nejat Özcan, İnkılap yayınları, S.75
19) Post Modernist Kültür-Steven Connor , Çev. Doğan Şahiner ,YKY, S.284
20) Sokratik Hümanizm – Lazslo Versenyi – Çev. Ahmet Cevizci, Sentez Yayınları, S.89
21) 20. Yüzyılda Sanat - A. Çoker , İ. Usmanbaş, F. Edgü, U. Tanyeli, B. Pirhasan, E. Batur, İ. Kasapoğlu, Sel Yayıncılık, S.37
22) Olumsallık, İroni ve Dayanışma - Richard Rotry, Çev. Mehmet Küçük - Alev Türker, Ayrıntı Yayınları, S.248
23) Sanat ve Estetik - Peter de Bolla, Çev. Kubilay Koç, Ayrıntı Yayınları, S.29
24) Jean Paul Sartre (a.g.e.) – Çev. Mehmet Yılmaz, Doruk Yayıncılık, S.15
25) İnsan ve Herkes (El Hombre Y La Gente ) Jose Ortega Y Gasset - Çev. Neyire Gül Işık, Metis Yayınları
26) Başkalık Deneyimi – Zeynep Direk, YKY, S.188
27) Kuram - Eylem Birliği Olarak Sanat (Schelling Felsefesinde Bir araştırma) – Ömer Naci Soykan, Kabalcı Yayınları, S.17
28) Spinoza - Solmaz Zelyut Hünler, Paradigma Yayınları, S.26
29) Başkalık Deneyimi - Zeynep Direk, YKY, S.103
30) Kıyıdan – “Sigarayı Bırakma Yazısı” (Makale), Ece Temelkuran, Milliyet, 03.01.2005
31) Jose Ortega Y Gasset – (El Hombre Y La Gente ) İnsan ve Herkes, Çev. Neyire Gül Işık, Üçüncü Basım , Metis Yayınları
32) Serüven Çağı (Rönesans ) Filozofları – Giorgio de Santillana, Çev. İbrahim Yıldız-Aydın Gelmez, Adapa Yayınevi, S. 102-128
33) Serüven Çağı (Rönesans ) Filozofları – Giorgio de Santillana, Çev. İbrahim Yıldız-Aydın Gelmez, Adapa Yayınevi, S. 132-144
34) Kalbimi Vatanıma Gömün - Dee Brown, Çev. Celal Üster, E Yayınları, S. 182
35) Sanat Yapıtı – Beatrice Lenoir, Çev. Aykut Derman, YKY, S.17
36) Sanat ve Edebiyat - Sigmund Freud, Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın, Payel Yayınevi, S.125
37 ) Sanat ve Edebiyat - Sigmund Freud, Çev. Dr. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın, Pavel Yayınevi, S.126
38) Heidegger - Paul Hühnerfeld, Çev. Doğan Özlem, Paradigma, S.76
39) Sanatta Ruhsallık Üzerine - Wassily Kandinsky, Çev. Gülin Ekinci, Altıkırkbeş Yayıncılık, S.133
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.