Merhaba,
Fotoritim dergimizde 2008 yılı içinde "EİF En İyi Fotoğrafım : Fotoğraf Öyküleri" başlığı altında okurlarımızdan fotoğraf ve öykülerini istedik. Yıl içinde çok ilgi gören bu etkinliğimize pek çok katılımcı okurumuz oldu ve doğrusu içlerinden seçimler yapmak bizi her seferinde çok zorladı...
Etkinliklerimizde yıl içinde en iyi fotoğraf ve öyküsü seçilen çalışmalardan bir demetini sizlere birarada sunuyoruz. Daha evvelden duyurduğumuz şekilde başarılı bulunan bu çalışmalardan, Yayın Kurulumuzca "Kırık Ayna" adlı çalışması ile Feyyaz Çetinel, 2008 Yılın EİF'i seçilerek, dergimizden bir ödül kazanmıştır. Kendisini kutluyor ve tüm katılımcı okurlarımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Sevgilerimizle,
FOTORİTİM
3 yaşındaki haliyle daha yürümenin tadına yeni varmış küçük ,çelimsiz bacaklar birkaç odalı köy evinde ordan oraya koşturuyordu. Sıra, evin en cezbedici yeri olan küçük loş mutfağa gelmişti. Ocağın üzerinde bir tencere, üstelik içinden sesler gelmekte... Her ses, her görüntü o yaşlar için ilk tecrübe, ilk deneyim. Ne var ki bazı ilkler sonun başlangıcı olabiliyor. Minik eller yılların acısını taşıyacağı fokurdayan makarna suyunu üzerine boca ediyor. Başın yüzde 60’ı, sağ kolun yüzde 50'si haşlanıyor.. Kübra’nın dramı aslında kendi olayından bir yıl önce babasıyla başladı. Yerel bir gazetede motosikletiyle dağıtım yapan baba bir akşam köy yolunda kaza geçirir. Bacağında içinden geçen sağlı sollu metal aparatlarla yatakta 8 ay geçirir. Bir çok ameliyattan sonra işsiz ,diğer bacağından kısa ve dönük bir bacak sahibi olarak kalakalır. Malülen emekli olması zaten fakirliğin verdiği ızdıraba eklenir. Babanın ameliyatlarıyla geçen sürede Kübra acısını hep içinde beklemekle geçirir. İlk zamanlarında İzmir’de koluna yapılan cerrahi müdahale sonrasında seneye kafa derisine gerdirme işlemi sözü boş çıkar. Doktor bir sene önce verdiği sözden cayar. Umutlar, hayaller bir balon gibi söner Kübra için. Sonrasında annenin hastalığı çıkar umudunun önüne. Beklemek, boyun eğmek zorundadır... Uzun bir tedavi ve ameliyatlardan sonra şükür ki anne sağlığına kavuşur. Bedenen ve ruhen zorluk belki de en fazla annenin üzerindedir. Onun sağlığı ve düşünme yetisidir aileyi ayakta tutan aslında. Evin direği,ana yüreği.. Geçen yıllar, artık farkına vardığı arkadaşlarının gülüşmeleri, alaycı ve korku dolu bakışları Kübra’yı içine kapatır. Doğru düzgün arkadaşı bile yoktur oyun oynayabileceği. Bazen içindeki acı, hırçınlık olup ablasında patlar. Her adımında sola eğilip kalkan babasının elini tutup hastane yollarını aşındırır. Şehirde tek olan estetik cerrah ilgilenir Kübra ile. İşlemler, tetkikler devam ederken doktorun tayini çıkar birden, gider şehirden.Yerine gelecek olan beklenir uzun süre, sonunda gelir. Aynı işler devam eder Kübra için aralıklı olarak. Ameliyat için hazırlık uzun sürer. Fakat bu doktor da birden başka bir şehire gider. Sanki gökten taş olup yağmakta zorluk. Her yeşeren filiz daha havayı solumadan koparılmakta... Hayal balonları bir bir patlamaktadır. Şükrü ve sabrı çok olan baba nasıl anlatsın küçük Kübra’ya olanları. Geceleri ağlayan gözler artık gündüzleri de durmaz. Günler,aylar üzüntü ve keder içinde geçerken baba akciğer kanserine yakalanır. Gerekli tedavi için İzmir ve İstanbul yollarını tökezleyen bacağı ile aşındırır. Fakirlik bir yandan, hastalıklar bir yandan dört kolla sarmalamış aileyi. Kübra için ağızdan çıkacak bir söz yoktur. O küçük haliyle bile susması gerektiğini bilir. Acılarını ilk zamanlardan beri paylaştığım bu aileyi ziyaretlerim mümkün olduğunca devam etti. Bu ziyaretlerimden birinde küçük odanın penceresi yanında kırık bir ayna gözüme ilişti. Kübra’nın aynası olmalı diye düşündüm... Soramadım. Kırık kalbiyle kırık bir aynada arıyor olmalıydı yüzünü. Gene hüzünlendim,duygulandım ama onun üzüntüsünün derinliğini bilemedim. Bu trajediyi bir fotoğraf karesinde bundan başka türlü anlatmak mümkün değil diye düşündüm. Kendi kaderini sessizce yaşamaya çalışan bu küçük yüreği kırık bir aynadan başka kim anlayabilirdi ki? 2006 yılının son aylarında yeni gelen estetik cerrah Kübra ile çok ilgilenir. Bir yardım kuruluşunun desteğiyle ameliyat masrafları karşılanır. Bütün hazırlıklar bir çırpıda yapılır. Ameliyat günü yaklaştıkça benim tedirginliğim had safhaya varmıştı. Acaba diyordum, acaba gene bir engel çıkar mı? Olmasın inşallah diyordum, olmasın da artık bitsin bu çile.. Ameliyata birkaç gün kala 2007 yaz aylarında doktorun tayini çıktı... İnanamadım. Dondum kaldım resmen. Şaşkınlığımdan bir şey düşünemez oldum. Bir şeyleri bir şeylerle bağlantılamaya çalışan beynim bir yere varamıyordu.. Ana yüreği nelere kadir o zaman anladım. İlişiği kesilmiş, telefonları iptal edilmiş doktor hanımı bulup kendi diliyle, haliyle, tavrıyla ikna etmiş. Nasıl oldu hala bilemiyorum.. Kübra son gün ameliyata girdi. Çok başarılı geçen bir ameliyat sonucunda deri altına konulan özel bir balonla arkadaki saçlı bölüm ön kısma kaydırıldı. Kafasında deri altında balonla iki ay geçirdi. Güzel günlerini düşünmekten çektiği acıları umursamadı. Kapanmayan yerleri bana gösterip mahsun gözlerle sorduğunda ona “saçların hele bir uzasın oralar da kapanacak, sen hiç merak etme” diyordum. O anda yüzünde daha önce hiç görmediğim gülümsemeyi yakalamıştım. Kübra şimdi 11 yaşında.Küçük bedenine sığdırdığı çok acısı var. Hayata çocukca bakış atmak için içinden gelen gülüşler aniden yok oluyordu yüzünde. Gördüğüm, en acı duyduğum duygusu da bu olmuştu zaten... Şimdi içten, konuşkan, daha sıcak... Gülmeleri daha uzun. Bin bir dertle yüklü hayatlar, farklı kaderler var bu dünyada. Bazen hayat bir fotoğrafa çekiyor insanı bazen de fotoğraf bir hayata... Her ikisinde de içine girebilmek önemli olsa gerek. Başlangıcı ve sonuyla bir fotoğraf karesinde anlatmaya çalıştığım bu yaşamı birkaç sözcükle geçiştirmem mümkün değildi. Ayrıntılar fotoğrafın içinden,kırık bir aynadan yansıyanlar... ÜZÜLMEZ İÇİN Elif Vargı Yerin altına giderken korkmuştum biraz. Üzülmez serisi içerisinde en çok sevdiğim fotoğraf bu galiba. Küçükken de fark etmiştim insanların arasında görünür/gelir-geçer sınırların olduğunu. Lokantaların çevresine dikilen masum otlar, dışarıdaki dilencilerin girmesini engellerken, içerde kalanların yemek yemesini sağlıyordu. Buradaki, demir parmaklık da beni madencilerden ayıran bir sınırdı. Onlar sıkış tıkış asansör sırası beklerken, bense olaydan uzak onları yakalamaya çalışıyordum. Aklımdan bir yığın düşünce geçiyordu. On dört baret, on dört ayrı hayat. O da sadece ve “sadece” bu kadrajın içerisinde olanlar için... Ya diğerleri? Gökyüzünden daha önce ben hiç ayrılmamıştım, halbuki ne kadar korkutucu bir şey(miş)! Onlarsa, her gün uzaklaşıyorlar ve buna “Geçmiş olsun” demelerinden anlıyorum akıllarından hiç çıkmadıklarını... Ölüm ve yaşam arasında bu kadar ince bir sınır mı var hakikaten kimsenin gör(e)mediği? Bu parmaklık mıydı bana onu düşündüren? Yoksa çektiğim fotoğrafı görünce mi okudum? Deklanşöre basıp, fotoğrafı çektiğim an zaten bir sınır çekmiştim çoktan madencilerle arama. Yaşam ve ölüm, fotoğraf ve hayat; çok da farklı değiller aslında... UYUYAN HAYALLER Mustafa Kara Urfa'dayız. Annem, babam, kardeşim vesaire… Akşamın bir vakti, herkes işten çıkmış eve dönme çabasında, biz ise şehre yeni inmişiz, merakla dolaşıyoruz, bir yandan da akşam yemeğine geç kalmamak için acele ediyoruz. Ben yine elimde makinem, fotoğraf çekme çabasındayım, ama ışığın gittiğinin ve annemlerin acelesinin farkında olduğumdan içimde bir burukluk. Zaten hep derim,”Fotoğrafçı yalnız olmalıdır ve yalnızlığın şahidi”. İşte tam bu cümle sonunda, bu fotoğrafın bana ne anlattığını ifade edeyim, evet, benim için fotoğraf, bu dünyanın yalnızlığına tanıklık etmektir, tıpkı bu fotoğrafımda olduğu gibi. Çalışmam, biraz titremiş de olsa, çektiğim en güzel “tanıklıktır” bana göre ve en sevdiğim… Öykünün neresinde kalmıştık, evet akşamın bir vaktiydi, kaldırımda bir simitçi gördüm kalabalığın arasında, ama farklı bir şey vardı, uyuyordu yavrucak. O an işte dedim, bir yalnızlık daha karelenmeyi bekleyen, ne kadar da masum, güzelce uyuya kalmış, kim bilir ne zamandan beri sokaklarda çalışıyor. Aslında şuan onun yerinde olup doyasıya kestirmek vardı, kalabalığı umursamadan. Şuan o yalnız, ben ise onun için bir kalabalığım içinde bulunduğu, diye düşündüm, kendimi kötü hissettim, yalnızlığımı özledim o an. Her ne ise, hemen yere uzandım, annemler beni unutmuş yürümeye devam ediyorlardı, fazla zamanımın olmadığını biliyordum. Kurguyu yapıp ayarlarımı düzenledim, amacım kalabalığın içinde çocuğu net ve sabit diğer öğeleri hareketli bir telaş içinde kılmaktı, amacıma da ulaştım gördüğüm kadarıyla, ama biraz titremişti poz ve kadrajı bir daha denemek istiyordum. İkinci pozu denemek için gözümü vizöre götürdüğümde, çocuk simitlerini düzeltiyordu. Sonra kuzenim geldi yanıma ve yakalayabildin mi dedi, neyi dedim, yanından geçen kadın çocuğu uyandırmak için hafifçe tekmeledi, dedi, hadi ya yok dedim, çektiğim pozu kontrol ediyordum, dedim. İrkildim, kalktım, kendimi çok yalnız hissettim... HAYATIMIN İLK FOTOĞRAFINI BÖYLE ÇEKTİLER İŞTE E.Ender Acar Dünya; erkek ve kadının birlikte paylaştığı bir yaşam alanı olmasına rağmen, öteden beri erkek merkezli bir hayat, erkeği yaşamın odağı olarak öne çıkarmakta ve kadını da erkeğin bakış açısına göre biçim almaya zorlamaktadır. Problem, erkeğin kendisini bu hayatın öznesi kabul edip, kadın da dahil, diğer her şeyi tanımlama hakkını ve gücünü kendisinde görmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü ek bir “erk” sahibi olmak diğer bir ifade ile “erkek” olmak, tanımlama yetkisini de peşinen elinde bulundurmayı gerektiren bir durum gibi algılanmaktadır. İşte bu duruma bizzat şahit oldum bu fotoğrafı çekerken her zaman hüzünlü ve bir yanı gülmeyen komşumuz Hayriye teyze bazen dalar uzaklara bakar öylece kalır her zaman pencerenin kenarında oturur ve hep o an fotoğrafını çekmeyi istemişimdir işte o gün geldiğinde yanına gittiğimde elinde gördüm bu fotoğrafı. Hayriye teyze olduğuna inanmak çok güçtü fotoğraftaki hüzünlü güzel kadının şimdiki Hayriye teyze olduğuna daha sonra kendiliğinden anlattı bu hüzünlü fotoğrafın öyküsünü: 40 yıl geçti aradan. Evleneceğin adam bu dediler öyle karar vermişler. İstemesek de ne haddimize. Öyle böyle dediler 40 yıl geçti aradan bari bir fotoğrafımız olsun dedim fotoğrafçı getirdiler nasıl da şaşkınım baksana hayatımın ilk fotoğrafı böyle çekildi işte ama baksana utancımdan başımı kaldırıp bakamadım bile. Çok kıymetlidir bu yüzden hep saklarım. Şimdi sorsan mutlu musun diye 40 yıl geçti aradan mutlu olsam ne olmasam ne Allah iki evlat verdi onlarla mutluyum işte… Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
Feyyaz Çetinel
Kolu için ileriki zamanlarda bir estetik operasyon daha geçirecek kısmetse. Zorluğun büyük kısmını atlattık ya buna da şükür diyoruz.


Yılın EİF Ödülü :
Feyyaz Çetinel - Kodak Easyshare SV710 7" Dijital Çerçeve
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi