Ben gurbetçi bir yörenin çocuğu olarak dünyaya geldikten sonra, 7 yaşında okumak için anam tarafından, gurbette çalışmaya gitmiş olan babamın yanına, İstanbul’a yollandım. İlk ve orta tahsil hayatım İstanbul’da geçti. Orta okuldan sonra yatılı okumak için öğretmenlerim tarafından seçilerek İstanbul Erkek Öğretmen Okulu’na gönderildim. Böylece öğretmenlik mesleğini seçmiş oldum. 2 yıl İstanbul’da, 1 yıl da İstanbul Öğretmen Okulu’ nun kapatılması ile Edirne’de okuyarak ilkokul öğretmeni olarak hayata atıldım.
Ortaokul sıralarındayken resim derslerine ilgim çoktu ve iyi notlar alıyordum. Bu ilgim öğretmen okulunda daha da belirginleşti. Daha doğrusu sanatın her dalıyla ilgileniyordum. Sinemaya gittiğimde iyi çekilmiş kareler, afişler dikkatimi çekiyordu. Hatta o yıllarda Türkiye’de yaşayan Avusturyalı Fotoğrafçı Othmar’ın siyah beyaz çekilmiş kartpostal fotoğrafları da ilgimi çekerdi. Okulda bazı arkadaşlarımızda kutu şeklinde basit fotoğraf makineleri vardı ve ilgi duyuyordum. Edirne’de okuduğum son sınıfta karanlık oda ekipmanları ile de karşılaştım. Babası fotoğrafçı olan bir arkadaşım, eğitsel kollarda, bu ekipmanları faaliyete geçirdiğinde, karanlık odada ki o sihirli olay, ışığı gören beyaz kağıtların karalarla belirginleşmesi benim şuur altımda büyük izler bıraktı. Fakat o, orada kaldı.
Bir gurup arkadaşımızla resimde ileri idik ve resim öğretmenimiz bizi, resim öğretmeni olmamız için teşvik ediyordu. Fakat ben biraz da ailevi sebeplerle ilkokul öğretmeni olmayı tercih ettim. Çünkü, annem köydeydi, babam da 40 yıl gurbette çalıştıktan sonra köye dönüyordu. Ben de ara sıra tatillerde köye gidiyordum. Onların bana ihtiyacı olduğunu düşünerek ilkokul öğretmeni oldum.
1936 – 1946 yılları arasında o günkü İstanbul’u yaşadım. İstanbul’un o eşsiz tarihi ve doğal güzelliği ile beslendim. Bunlar, ilerde ki sanat yaşamımda beni şekillendiren başlıca etkenlerdi.
Erzincan – Kemaliye’nin Başpınar Bucağı’ nda 1 yıl, beş sınıflı tek öğretmenli okulda öğretmenlik yaptım. Bir şans eseri tesadüfi olarak, kura ile buraya tayin edilmiştim. Köyüme de yaya olarak 6 saat uzaklıktaydı. Fakat Fırat’ın karşı yakasında, dağlık, ulaşılması zor bir yerdi. Çok sıkıntı çektim ve o yıl içerisinde yüksek tahsil yapmaya karar verdim. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim- İş Bölümü’ne giren arkadaşlarımla da mektuplaşarak, resim öğretmeni olmak için, ders yılı sonunda başvurdum ve sınaıvlara girip kazandım. Artık benim için yeni bir hayat başlıyordu. İsteyerek sanat eğitimli bir yol seçiyordum.
Yıl 1948, artık o günkü adıyla Gazi Eğitim Enstitüsü (Bugünkü Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi) öğrencisiydim. Sınıfımız 20 kişiydi. Sanat derslerimiz içinde fotoğraf derslerinin de oluşu benim için bir sürpriz oldu ve çok sevindim. Fotoğrafın alt yapısı olan plastik sanat eğitimlerinin yanında, fotoğrafın sanat ve teknik kısımlarını da öğreniyorduk. Çok değerli hocalarımız vardı. Ressam Refik Epikman, Malik Aksel, Ferit Apa bunların arasındaydı. Fotoğraf ve grafik hocamız ise, o yıllarda Almanya’da fotoğraf üzerine ihtisas yapmış ve yurda sanat fotoğrafçılığı anlayışını getirmiş olan Şinasi Barutçu idi. Şinasi Bey’ den çok şey öğrendim. Fotoğraflarından etkilendim. Okuldaki makinelerle çalışmak zor olduğu için ve ders dışı zamanlarda sıra gelmediğinden bir fotoğraf makinesi almaya karar verdim. Fakat nasıl alacaktım, param yoktu ki. Zaten babam da köye dönmüştü, harçlık da gelmiyordu. Arkadaşlarıma ve hemşehrilerime durumu açtım. Onlardan borç buldum. Edindiğim paraya, 90 liraya 6x6 12 pozluk agfa fotoğraf makinesi aldım. 
1949 yılındaydık, artık çok mutluydum. Makinemle bazen gezilerde arkadaşlarımın fotoğraflarını çekerek harçlığımı çıkarıyordum. 3 yılım, sanat kültürü ve becerisi kazanarak geçti. Resim öğretmeni olarak Gümüşhane Orta Okulu’na tayin oldum. Fakat burada iki ay kaldım ve askerliğimi yapmak üzere yedek subay okuluna Ankara’ ya geldim. Eğitimden sonra asteğmen olarak Kars Şahnalar sınır taburuna kura çektim. Yaz dönemiydi, Kars doğal güzellikleri ve tarihi ile oldukça cazip bir yerdi. Yörede, siyah beyaz bir çok fotoğraf çektim. Orada kendim bir tab kutusu yaparak çektiğim fotoğrafları kontak tab yaptım. Subay arkadaşlara fotoğraf kursu verdim.
Fotoğrafta ilgi alanım, doğal ve kültürel mirastı. Zaten vahşi bir doğanın çocuğu idim ve ilk fotoğraflarımı köyümde çekip arkadaşlarımla paylaşmıştım.
Yedek subaylığım 6 ay sürdü. Tekrar kura ile öğretmenliğim Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesi Resim Öğretmenliği’ne çıktı. Doğrusu sevindim, memleketime de yakındı.
Diyarbakır’da ki öğretmenliğim oldukça mutlu geçti. Diyarbakır, o yıllarda surlar içinde, dışarıya taşmamış, tarihi bir şehirdi. Tarih Öğretmeni Fahrettin Kırzıoğlu ile yörede ki Artukoğulları ve Selçuklulardan kalma tarihi yerlerin fotoğraflarını çektim.
O zamanlar resim de yapıyordum. 2 tablom da devlet sergilerinden Kültür Bakanlığı tarafından satın alındı. Elime geçen parayla, o zamanın en iyi fotoğraf makinelerinden
Artık daha çok fotoğraf çekiyordum. Çevremdeki tarihi, sosyal ve kültürel değerleri çekiyordum. Bir yıl sonra kadromu Diyarbakır Öğretmen Okulu’na aldırdım. Çünkü ben de öğretmen okulu mezunuydum ve orada çalışmak benim için daha verimli olacaktı. Okulda eğitsel kollar da vardı. Ben de fotoğrafçılık kolunu kurdum. Okulun bir fotoğraf makinesi vardı, fakat agrandisör yoktu. Agrandisör hem pahalıydı, hem de bulunmuyordu. Elime geçirdiğim Zeis- İkon marka eski körüklü bir makineyi agrandisör olarak kullanabilirmiyim diye düşündüm. Bir kaide yaptırdım, iki bakır tası kalaylatarak ampül kutusu yaptım. Velhasıl basit bir agrandisör imal ettim. Büyütmeleri agrandisör alıncaya kadar onunla gerçekleştirdim.
Diyarbakır hayatım 6 yıl sürdü. Bu yıllarda çok fotoğraf çektim. Ama değerlendirmek mümkün olmuyordu. Resim ve fotoğraf çalışmalarımdan oluşan bir sergi açtım. Şinasi Barutçu beni öğretici filmlere almaya söz vermişti, fakat olmadı.
1959 Kasım'ında Ankara Öğretmen Okulu’na naklim çıktı. Artık istediğim bir şehre gelmiştim. Sanat çevreleri ile buluştum. Resim yapmaya devam ediyordum. Şinasi Bey’in kurduğu Türkiye Amatör Fotoğraf Kulübü çalışmalarına katıldım. Diyarbakır’da iken arkadaşlarım, Ankara’ya gitme geçinemezsin diyorlardı. Nitekim öyle oldu. Yenimahalle’de 200 liraya bir ev tuttum. Maaşımda 4000 lira olmuştu. Geçim sıkıntısı yaşamaya başladım. Eşim çalışmıyordu, oğlum Aykut 7 yaşında, Artuk’da 2 yaşındaydı. Boş zamanlarımda bir şeyler yapmam, para kazanmam gerekliydi. Resim satılmıyordu, fotoğraf satılmak bir yana götürüyordu birde.
Bir gün Anafartalar Caddesi’nde yürürken Diyarbakır’da tanıştığım bir subayla karşılaştım. Kendisi sivildi. Ben emekli oldum dedi. Diyarbakır’da yüzbaşı rutbesi ile askerlik derslerine giriyordu. Fotoğraf makinesi vardı. Bende kendisine fotoğraf çekimi ve tabıyla ilgili bir hayli yardımcı olmuştum. Diyarbakır’dan Bolu’ya atanmış, aradan 3-4 yıl geçmişti. Bir daha da görüşmemiştik. Ben de buraya tayin oldum dedim.
O yıl 27 Mayıs 1960 ihtilali olmuştu. Bizim yüzbaşı, binbaşı olmuş, ihtilalde gizlice Menderes’ in fotoğraflarını çekip, menfaat temin etmesinden dolayı, emekliye sevkedilen subaylar listesine o da dahil edilmiş. Ben bir foroğraf ajansı kurdum, gel ortak olalım dedi. Ben de düşüneyim dedim. Ertesi gün buluştuk ve konuştuk. Anafartalar Caddesi’nde bir büro tutmuş. O yıllarda Ankara’nın gözde eğlence yeri ve gece kulübü olan Ankara Palas ve Orduevi’nin fotoğraf işlerini yapacağız dedi. Fakat, ben istifa etmem dedim, ders dışı zamanlarda ve akşamları çalışacaktım. Böylece ortak olduk. 
Önceleri sıkıntı çekmekle birlikte işler iyi gidiyor, para kazanıyorduk. Geceleri bir gün ben, bir gün o karanlık oda çalışması yapıyor ve gece kulübünde eleman çalıştırıyorduk. Ben de geçim sıkıntısından kurtulmuştum. İşler iyi gidip, 2-3 eleman çalıştırınca, aradan 9 ay geçtikten sonra bana ayrılmayı teklif etti. Yapacak bir şey yoktu. Çünkü öğretmendim ve hiçbir müeyyidem de yoktu. Ortaklıkta koyduğum cihazların cüzi bir bedelini alarak ayrıldım. Bu iş, benim profesyonel olarak para kazandığım ilk olaydır ve çok da gücüme gitmiştir. Bana fotoğraf piyasasında ki işleri öğretmiştir.
Daha sonra eşimin üzerine bir büro tutup Türkocağı Düğün Salonu ve Kent Otel’in fotoğraf işlerini yürüttüm.
Artık yönümü çizmiştim, fotoğrafla uğraşacaktım. Resmi de bırakmıştım, çünkü zaman ayıramıyordum. 1960-1970 yılları arasında bu işlerle uğraşırken rahatlamış, fotoğraf seyahatlerime de başlamıştım. O yıllarda bankalar yüksek tirajlı, Türkiye fotoğraflarında oluşan takvimler yapıyorlardı. O takvimlerde birkaç isme rastlıyordum. Bunlar; Ara Güler, Sami Güner, bazen de Othmar’ dı.
Fakat alışılmış isimler öne çıkıyor, bir tane bile dia satamıyordum. Birgün Etibank’a uğradım. Genel Müdür Muavini Necmi Salihoğlu, biz fotoğrafları seçtik. Yalnız bir eksiğimiz var, Kayseri'de Hunat Hatun Külliyesi’ni basmak istiyoruz, sende var mı, dedi. Bende yok ama, gider çekerim dedim. Çek getir bakalım dedi. Otobüse atlayıp gidip çekip geliyor, banyo edip gösteriyordum. Üçüncü gidip gelişimde istenilen diayı çektim. Bu benim yayınlanmış ilk çekimim oldu. ve beni ateşledi. Bu arada 6x6 mamiya marka makine satın aldım. Boş zamanlarımda artık seyahatlerimi sıklaştırdım. Turizm Bakanlığı'da Türkiye’yi tanıtıcı dialar alıyordu. Artık bize Türkiye’nin güzelliklerini, tarihini, kültürünü fotoğraflamak düşüyordu. Türkiye’nin fotoğrafları yoktu. Sadece 
Öyle seyahatlerim oldu ki bu yöreler ilk defa benim objektifimle tanıştı. Her fotoğrafın arkasında bir hikaye yatar. Burada hepsinden bahsetmem imkansız. Bazı ilginç olanlardan bahsedeceğim. Bunlardan biri çok popüler olan Yedigöller’ dir. Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Başkanı Orman Mühendisi Hasan Asmaz’dan Bolu civarında sonbaharı çok renkli Yedigöller diye bir yer olduğunu duymuştum. Bir sonbahar günü buraya gitmeye karar verdim. Yanıma hemşehrilerim Yusuf Ziya Ademhan ve İbrahim Aktaş’ı da aldım. Arabam yoktu. Otobüsle Bolu’ya gidip, oradan bir vasıta bulup Yedigöller’e ulaşacaktık. Bolu’ya vardığımızda, yolun çok kötü olduğunu, vasıta bulamayacağımızı, ancak ciple gidilebileceğini söylediler. Çaresizlik içindeydik. Ademhan’ın gazeteci kimliği aklıma geldi. Orman Müdürü’ne çıkmasını, gazeteci olduğunu, Yedigöller’in fotoğraflarını çekerek, röportaj yapacağını söylemesini önerdim. Nitekim bu iş tuttu. 
Bize Orman İdaresi bir cip ve şoför tahsis etti. Ertesi sabah erkenden yola çıktık. Yol çok bozuk, tam bir orman yoluydu. Yer yer çukurlara battık, ite kaka yolları tamir ederek binbir güçlükle akşam, 10 saatte Yedigöller’e vardık. Zaten daha yollarda, o sonbahar renkleriyle çarpılmıştık. Fakat Yedigöller’e indiğimizde hayranlığımız bir kat daha arttı. Sanki bir rüyalar ülkesine gelmiştim. Yerler rengarenk yorgan gibi, gökyüzüne doğru uzanan ağaçların renk armonisi, sulara vuran akisleri insanı sarhoş ediyordu. Işık epey azalmıştı, yumuşak bir ışık vardı. Kontrastlık erimiş, renkler bir tül halinde birbirine geçiyordu. Vakit geçirmeden sehpamı kurarak, ışık iyice azalıncaya kadar uzun pozla çalıştım. Ertesi günde bütün gölleri dolaşarak doyuma ulaştım ve döndük. Bu seyahatten sonra arkadaşım Yusuf Ziya Ademhan da fotoğrafa başladı. Böylece Yedigöller'in ilk renkli fotoğraflarını ben çekmiş oldum. O yıl bir çok takvimde yayınlandı ve tanınmaya başladı.
Gece işleri de devam ediyordu. Fırsat buldukça da seyahatlerim sürüyordu. Bu arada slaytlarımı TRT bir takvim yaptı ve bir çok fotoğrafım konserlerde fonda kullanıldı.
1966 yılında bakanlık tarafından Almanya’ya meslek okullarında inceleme yapmak için gönderildim. Bir yıl süreyle fotoğraf meslek okullarında, iş okullarında ve fotoğraf yüksek okullarında inceleme yaptım ve seminerlere katıldım. Renkli fotoğraf baskısı ve film banyoları üzerinde ihtisas yaptım. Döndüğümde daha donanımlı idim. Bir de mamiyanın objektifi değişken, iki gözlü refleks yeni modelini almıştım. Benim yokluğumda işleri eşim yürütmüş, beni aratmamıştı.Artık işlerin patronu o olmuştu. Ben de daha rahat hareket ediyordum, seyahatlerde gözüm arkada kalmıyordu. Tek eksiğim bir arabaydı. Otobüsle gidip gelmelerde, yollarda gördüğüm konuları çekemediğim için çok üzülüyordum. İstediğim yerde durup, istediğim yere gitmek, ancak bir araba edinmekle olacaktı. 
Neticede gücümüzün yettiğince kullanılmış bir araba aldım. Artık tatillerde istediğim yere gidebiliyordum. Marmaris, Bodrum, Yedigöller, Kemer gibi bugün turizmin gözbebeği olan yerler henüz tanınmıyordu. Yolları yoktu, buralara gitmek başlı başına bir macera idi. Bu yörelere gittim ve birçok fotoğraf çektim. Artık banka takvimlerinde ismim ön plana çıkmıştı. Turizm Bakanlığı’nda fotoğraflarım afiş oldu. Ankara’ da afiş olmuş fotoğraflardan açılan sergide Sümela afişim en beğenilen afiş oldu.
Bu arada Necmettin Külahçı, oğlum Aykut ve Necmettin’in yeğeni ile çıktığımız Hakkari, Cilo dağları ile Van, Doğu Beyazıt, Erzurum, Rize, Trabzon, Ankara’ya dönüş gezimizden bahsetmek istiyorum. Bu gezi bir ay sürdü. Bu gezide başımızdan bir çok olay geçti. Bunlardan birkaçını anlatacağım. Önce Muş civarında köy çocukları arabayı taşladı, ön cam kırıldı. O yıllarda geçtiğimiz şehirlerde cam bulmak imkansızdı. Camsız Hakkari’ye ulaştık. Cilo Dağları’na çıkmak için, iki katır, bir kılavuz ve 20 günlük erzakla birlikte hazırlığımızı yaptık. Zap Suyu kenarında kamp kurduğumuz bir jandarma karakolu yakınında akşam eşya ve makinelerimizin dökümünü yaptık. Benim makinem Mamiya C33 ortalıkta yoktu. Sabah Hakkari’yi birbirine kattık. 
Kumandan yanımıza bir astsubay verdi ve fotoğraf çektiğimiz yerleri dolaşmaya başladık. Yol kenarındaki bir köyden geçerken, bir çocuğun elinde bir vida olduğunu gördüm. Çocuğa sorduğumuzda, köylünün birinin elinde dürbün gibi bir şey gördüğünü söyledi. Köylünün evine gittik, makineyi getirdi. Kontrol ettim, makine çalışıyordu. Büyük bir sevinç yaşadım. Bir makinem daha vardı. Ama esas çalıştığım bu makinemdi. Çünkü 3 objektifi vardı. Meğer ben orada durup fotoğraf çektikten sonra, makineyi bagajda ki çantasına koymadan, bagajın üzerine koyup gazlayıp gitmişim. Makine orada düşmüş.
20 gün süren dağ yolculuğumuz, yolları kaybetmemiz, uçurumdan yuvarlanmam, yaşama yeniden dönmem önemli olaylardı. Bizi en çok üzen olay; konakladığımız bir zomada (zoma, göçerlerin davarlarını otlatmak için kurdukları kıl çadırlardan oluşan konak yeri) yol göstermesi için yanımıza aldığımız kılavuzun, Sat Gevaruk Gölü’nü gördüğümüzde heyecanla fotoğraf çekmeye koyulduğumuz sırada, aliminyum kutulara heveslenerek, 10 adet doldurduğumuz filmleri alıp ortadan kaybolmasıydı. Bu seyahatte ben 
Gözüme orada baktırdım, kör olma tehlikesi vardı. Çok şükür cam kırıkları temizlendi. Gözüm bantlandı. Aykut bizi Erzurum’a kadar götürdü. Ondan sonrasını İkizdere üzerinden, tek gözle Rize'ye kadar ben götürdüm. Yollar topraktı ve çok bozuktu. Yaz olduğu için camsız üşümüyorduk. Uğradığımız yerlerde cam bulamamıştık. O vaziyette Ayder’e vardık. Niyetimiz Kavran Yaylası’na varıp, Büyük Kaşkar’ın fotoğraflarını çekmekti. Kavran’a araba yolu yoktu. Daha önceki yıllarda ben Ayder’e gelmiş, ilk defa buralarda fotoğraflar çekmiştim. Arabamızı orman işçilerinin çalıştığı bir barakanın yanına parkettik. Yürüyerek 2 saatte Kavran’a vardık. 
Hava sisliydi ve hafif yağmur çiseliyordu. Geceyi Kavran’da geçirdik ve bir yayla evine konuk olduk. Sabahleyin Kaşkar’a doğru yola çktık. Bize 4-5 saat yürümemiz gerektiğini söylediler. Hava yine sisli ve kapalıydı. Bir hayli de ıslanmıştık. Sisten çevreyi göremiyorduk. Geriye dönelim derken birden bulutların arasından, bir dağ sivrisi gördük. Sevinmişken yine kayboldu. Beklemeye başladık. Fakat bir taraftan da üşüyorduk. Ateş yakmaya çalıştık, ama her şey yaştı, başaramadık. Fotoğraf çekemeden geri döndük. Gezimizde böylece bitmiş oldu.
Bu ve buna benzer olaylar, 58 yıla varan fotoğraf yaşamımda çoktur. Her fotoğrafın arkasında bir hikaye vardır.
1970’li yıllarda Türkiye’ de fotoğrafın, hem popülaritesi yoktu, hem de kültürel ve sanatsal alanlarda fotoğraf çeken insan sayısı 10 kişiyi geçmiyordu. Slayt çekmeyi ve ne olduğunu fotoğrafçılar bilmezdi. Çok zor şartlarda çalışmalar yaptım. Tunceli, Erzincan, Munzur Dağları’nda buna benzer maceralı seyahatlerim oldu. Daha çok Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz’in bilinmeyen güzelliklerini duydukça oralara seyahatlerim oldu. Bu arada PTT İdaresi 52 ilin slaytlarının çekilmesi için bir ihale açmıştı. Bu ihaleyi kazandım. 
Önce Karadeniz’den başlayarak Doğu Anadolu İllerini çektim. Ektachrome banyo kitlerimi de yanıma aldım, otel odalarında film yıkadım. Neticelerini garantiye aldım. Sonra Ege ve Akdeniz’i dolaştım. Bu işi 2 ay gibi bir sürede başarıyla bitirdim. Arşivim için de bir çok dia çektim. Takvimlerde artık Sıtkı Fırat imzası ağırlıkta oluyordu. Bu arada gece işlerini de bıraktım. Türk Traktör Fabrikası, Meysu, M.K.E., Kavaklıdere, Akman gibi firmaların fotoğraf çekimlerini yaptım.
Ankara Öğretmen Okulu’nda 14 yıl resim hocalığı yaptım. Bu süre içerisinde de eğitsel kol faaliyetlerinde fotoğraf kursları açtım. Öğretmenlik mesleğimin son yıllarında mezun olduğum Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü Öğretim Üyesi olarak fotoğraf derslerine girdim. Türkiye’ de o yıllarda fotoğraf ders olarak sadece Gazi Eğitim’de vardı.
1977 yılında Ankara’da “Memleketim” isimli renkli ve siyah beyaz, metrelik fotoğraflardan oluşan fotoğraf sergimi açtım. Gültekin Çizgen’in çıkardığı Fotoğraf Dergisi’nde portfolyom yayınlandı. Sergiyi İstanbul'da da açtım. Bu yoğun çalışmalar içerisinde, hocalık ve fotoğraf etkinlikleri beni yoruyordu. Meslekte 25. yılımı da doldurmuştum. Ya hocalık ya da serbest fotoğrafçılığı seçecektim. Kararım fotoğraftan yana oldu ve emekliliğimi isteyerek hocalıktan ayrıldım. Amacım bir renkli fotoğraf laboratuvarı kurmaktı. Türkiye’de artık yoğunluklu olarak renkli çekiliyordu, fakat Ankara’da tek bir laboratuvar faaliyetteydi. İşleri yetiştiremiyordu. Bunun için 1978 yılında Köln’de Fotokino' ya gittim. Bir laboratuvar için, bütçeme göre alacağım cihazları tesbit ettim. Zira sermayem emekli param ve bir miktarda birikimimdi. İthalatın serbest olmadığı işçi permisi ile getirebileceğim bu makineleri, iki yıl içinde bir sürü mücadeleden sonra ithal edebildim.
1980 yılında Moda Çarşısı birinci katında Fıratcolor’u kurdum. Oğlum Aykut’la birlikte çalışmaya başladık. Yoğun bir taleple karşılaştık. Resim öğretmeni olan ikinci oğlum Artuk’da ders dışı zamanlarda yardıma geliyordu, yine de işleri yetiştiremiyorduk. Artık amatörler tamamen renkli çekiyorlardı. Fıratcolor, fotoğrafın çekim sonrası hizmetlerinde büyük bir boşluğu doldurmuştur. 1983 yılında bugünkü yerimize taşındık ve Fıratcolor gelişerek büyüdü. Türkiye’nin kaliteli iş üreten sayılı laboratuvarlarından biri oldu. Artık oğullarım Aykut ve Artuk işleri üstlenmişlerdi. Ben sanatsal çalışmalara yoğunluk vermeye başladım.
1983 yılında Hayat Dergisi’nde Lütfi Özgünaydın’ın yaptığı, Türkiye’de
“Doğu Karadeniz’in Güzellikleri” sergimi açarak, Karadeniz’in tanınmasını ve gündeme gelmesine ön ayak oldum. Bu sergi, Rize, Trabzon, Bolu illerinde tekrar edildi.
Birkaç yıl sonra “Güneşin Doğduğu Yer Türkiye” sergisini Ankara’da açtım. Bu sergiler büyük boyutlu 70 adet fotoğraftan oluşuyordu. Aynı sergiyi İstanbul' da da açtım. Bu sergilerim büyük ilgi gördü ve yurt dışına açılmamı sağladı. 1987 yılında Türk Tanıtma Vakfı’ nın, Türk Haftası için Çin’de düzenlediği, geniş kapsamlı organizasyonda ben de Türkiye sergisi ile yer aldım. Sergi Pekin Devlet Galerisi’nde, devlet protokolü ile açıldı, 20 gün açık kaldı. Büyük ilgi gördü. Böylece Çin Kültür Bakanlığı ile dostluk kurdum. Daha sonraki yıllarda Çin’e gidiş kapılarım açıldı. Nitekim 2 yıl sonra, Çin’e tekrar giderek 15 gün süreyle, değişik eyaletlerde gezdirildim ve fotoğraflar çektim. Dönüşümde “Efsaneler Ülkesi Çin” adı ile Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde bir gösteriyle birlikte sergi açtım.
Bu arada yurt dışı sergilerim, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Malezya, Kuveyt gibi ülkelerde devam etti. Daha sonra Moskova’da açılan Türk fuarı kapsamına dahil edilerek orada da sergilendi.
Sergilerim Dışişleri Bakanlığı’nın dikkatini çekmiş olacak ki, Almanya’da Lubec ve Studgart’da sergi açmam istendi. Cumhuriyet’ in 75. yılı dolayısı ile Balkan Ülkeleri’ne gönderilerek Romanya, Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk’ta Türkiye sergilerimi açtım. Bu sergiler olurken gittiğim ülkelerde, tabi fotoğraf da çekiyordum. Fakat bunların dışında 90 ve 2000 li yıllar arasında, Agfa, Kodak ve Fuji gibi firmaların promosyon gezileri ile Amerika, Brezilya, Arjantin, Tayland, Singapur, Avustralya, Güney Afrika, Fas, Mısır, Umman gibi ülkelere seyahatlerim oldu. Fotoğraf dünyasında ki gelişmeleri takip ettim. Ülkemin de fotoğrafik yönden çok zengin olduğunu bir kere daha anladım.
1996 yılında Kültür Bakanlığı’nca “Selçuklu Sanatı” isimli kitabım basıldı. 1999 yılında Çin Halk Bakanlığı Cumhuriyetinin 50. kuruluş yılı münasebetiyle çıkaracakları “Yabancı Fotoğrafçı Gözü İle Çin” (Focuc One China) prestij kitabına fotoğraf çekmek için çağrıldım. Çin’e tekrar giderek Çin’in önemli eyaletlerinde Dünya mirasına dahil, çok önemli yörelerinde fotoğraflar çektim. Bu fotoğraflar Çin prestij kitabında yayınlandı. Sonraki yıllarda Çin Sanat Fotoğrafçıları Federasyonu tarafından iki defa uluslararası fotoğraf festivallerine davet edilerek sergi açtım. Ülkemi temsil ettim. Bir defasında Faruk Akbaş’ı da beraberimde götürdüm. Bu arada birde Dışişleri bakanlığınca Tokyo Büyükeliçiliğinde sergi açmak için Japonya’ya davet edildim. Sergiyi seçkin bir davetli topluluğu ile birlikte Japon prensesi açtı. Japon fotoğrafçıları ile tanışma, birlikte fotoğraf çekme fırsatı doğdu.
2003 yılında, 50 yıllık çalışmalarımdan seçtiğim fotoğraflardan oluşan “Güneşin Doğduğu Yer Türkiye” prestij kitabımı çıkardım.
Türk Dünyası’ na Hizmet Ödülü Tüyap tarafından, yılın duayen fotoğrafçı ödülleri, TÜTAV tarafından Türk fotoğrafına ve Türkiye’ nin tanıtılmasına katkılarımdan dolayı plaket, bu yıllarda aldığım ödüllerdir.
2005 yılında “Yurttan ve Dünyadan Yansımalar” adı ile fotoğrafla 55. yıl isimli retrospektif sergimi açtım. Kültür Bakanlığı tarafından bir onur plaketi ile ödüllendirildim. Aynı isimle bir de kitabım basıldı. Bu sergi İzmir ve İstanbul da da açıldı. Aynı yıl Çin Elçiği’nin isteği ve finansmanı ile Milli Kütüphane’de “Sıtkı Fırat’ın Gözünden Çin” sergisi, Çin Başbakan Yardımcısı’ nın Türkiye’yi ziyareti sebebi ile açıldı. Bu sergiyi, bu yıl Kemaliye’de ve Dışişleri Sanat Galerisi’nde tekrar ettim.
Etkinliklerim, çalışmalarım 58 yıldır devam ediyor. Bir ömür fotoğrafla yattım, fotoğrafla kalktım. Tabi her şeyi yazmak mümkün değil, ortaya koyduklarım, düşünüp de yapamadığım, çekmek isteyip de çekemediğim çok fotoğraf var. Çünkü fotoğraf bitmiyor. Bugün fotoğraf sanatı içerisinde etkinlik yapan 1950 sonrası kuşağında fotoğrafa başlayan ilk insanlardan biriyim. Resmi bıraktım, fotoğrafla da sanat yapılır düşüncesi ile fotoğrafa yöneldim. O gözle fotoğraf çektim. Sağlığımı da doğa severliğime ve fotoğraf seyahatlerime borçluyum, diyebilirim. Çok seyahat ettim. Onbinlerce kare fotoğraf çektim. Fotoğrafçılar kütüphanesi isimli serideki kitapta yer aldım. Bir çok dergide, televizyon programlarında portfolyolarım yayınlandı. Ömrüm olursa, kafamda daha bir çok proje var. Şu anda memleketim olan Erzincan’ ın Kemaliye İlçesi için bir prestij kitabı çalışmam var, yakında basılıyor. Şu sırada birde Sanat Kurumu tarafından yılın fotoğraf sanatçısı seçildiğimi öğrendim. Sağolsunlar lütfetmişler, hep Ankara'da idim ama demek ki bu güne kadar görülmedim. Bu yılki Jüriye teşekkür ederim
Sahnenin gerisinde olan ve bana destek olan, oğullarım Aykut, Artuk ve kızım Aysu ve rahmetli olan eşimin başarılarımda katkıları büyüktür. Onlara teşekkür ve şükran borçluyum.
Son olarak şunu söylemek istiyorum. Bugün fotoğraf teknolojisinde devrim oldu. 150 yıllık geleneksel film banyo, baskı olayı bitti. Fotoğraf hep varolacak fakat biraz da sanal alemde yaşayacak ve artık yalan da söyleyecek. Bence işin heyecanı kalmadı. Çünkü artık çekimden film banyo baskısına kadar yaşadığımız heyecan yok. Anında banyo bir saniyelik heyecan, çekmekte kolaylaştı, çek çek sil. CD lere kaydet, sakla nereye kadar göreceğiz ama bana sorarsanız basılmayan fotoğraf, fotoğraf değildir. Herkesin fotoğraf çekmesini tavsiye ederim. Çünkü çevreye ve dünyaya başka bir türlü bakar, çok şey öğrenirler. Bu işe gönül verenlere tavsiyem ise şu olacak; fotoğraf makinesi bir araçtır, tıpkı ressamın boya ve fırçası gibi, onun arkasından bakmak önemlidir. Şu sıralar fırsat buldukça resim de çalışıyorum. Belki bir sürpriz sergi ile karşınıza çıkabilirim. Çünkü fotoğrafçılığa ilk başlayanlar da ressamlardı.

Hepinize bol ışıklı günler dilerim…
Sıtkı FIRAT
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı
Ulusal Yarışmalar
National Photo
Contests Under TFSF Patronage
12 Mayıs 2008 1. EFOD FOTOĞRAF YARIŞMASI "Su İçin(de) 3 Çığlık"
19 Mayıs 2008 BEYŞEHİR ULUSAL FOTOĞRAFÇILAR BULUŞMASI FOTOSEL MARATONU
22 Mayıs 2008 TÜTEN TUR FOTOĞRAF YARIŞMASI "En Güzel Tatil Fotoğrafını Ben Çekerim"
26 Mayıs 2008 AKADEMİ ALBÜM ULUSAL FOTOĞRAF PROJE YARIŞMASI
16 Haziran 2008 BÜYÜKÇEKMECE BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünden Bugüne Köprüler"
30 Haziran 2008 DENİZ TİCARET ODASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Denizde Yansımalar"
31 Temmuz 2008 ADALAR KÜLTÜR DERNEĞİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Adaların Sesi"
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"