Merhaba sevgili Fotoritim okurları,
Bu sayımız ile birlikte, hazırlayabildiğim için kendimi şanslı gördüğüm bir köşeye başlıyoruz. Her ay değişik konuları işlemeye çalışacağım bu bölümün, keyifle okuyacağınız bir köşe olmasını ümit ediyorum…
Sevgilerimle…
Levent Yıldız
Sayın Gültekin Çizgen’in kitaplarında belirttiği ve bir anlamda Türk Fotoğrafı için çıkış yollarından biri olarak sunduğu; “Fotoğraf koleksiyonculuğunun ülkemizde yaygınlaşması ve bu koleksiyoncuların sayısının artması”, zaman zaman benim de aklıma takılan bir husustur. Henüz ülkemizde stok fotoğrafçılığı, basın fotoğrafçılığı, stil-life fotoğrafçılık vs. oturmamış iken ve bu alanlarda ihtiyaç sahibi olan fotoğraf alıcıları nitelikten ziyade, “en ucuz yapana yaptır” politikasını güderken, sanat fotoğrafları alıcılarının sayısını arttırmak ve onlara Türk Fotoğrafını arz etmek nasıl olacaktır? Sanatçı bir profesyonel ise ve yaptığı bu işten para kazanmak zorunda ise bu çıkmazın bir şekilde ve ivedilikle aşılması, tam anlamıyla çözümler bulunmasa bile denenmesi, zorlanması ve kafa patlatılması gereklidir.
Sanırım bu konuda sayfalarca yazılabilir, günlerce konuşulabilir, çeşitli alternatifler üzerine açılımlar yapılabilir. Ama ne yapılırsa yapılsın şu bir gerçektirdir ki; tam zamanını fotoğraf üretimine ayırabilen, alt yapısı sağlam, yetenekli, donanımlı Türk Fotoğrafçılarını yetiştirebilmek, sayısını arttırmak, önlerine çalışma, üretme, kendilerini ve çağlarını en bağımsız şekilde fotoğrafları ile anlatma imkanı sunabilmek için; fotoğrafı satmak gereklidir.

Mitch Dobrowner
Dünyada fine-art adı verilen bir fotoğraf-fotoğrafçılık türü giderek artmakta. Bunlarla ilgili galeriler, dergiler, kitaplar ve internet siteleri iyice çoğalmış durumda. Artık teknoloji çağında yaşadığımız için, dışarıda yapılanların ülkemize gelmesi, girmesi ve yaygınlaşması yıllar almıyor, birkaç günde olabiliyor… Stok fotoğrafçılığından farklı olarak bu tür fotoğraf üzerine çalışanlar, yani fine-art fotoğrafçıları nü’den doğa’ya kadar pek çok fotoğraf alanında üretimler yapıyorlar ve fotoğraf alıcılarının takip ettikleri dergilere, galerilere ve internet sitelerine girmeye çalışıyorlar. 250 usd’den 2.500 usd’ye kadar çeşitli ebatlarda pek çok fotoğrafa bu şekilde ulaşmak mümkün. İçlerinde tarihi niteliği olan çalışmalarda mümkün, bazılarını artık hayatta olmayan fotoğrafçıların mirasçıları, eşleri, çocukları, akrabaları pazarlıyorlar. Bu tür çalışan fotoğrafçıların binlerce fotoğraftan oluşan portfolyoları da yok. Değişik denemeler, akımlar ve stiller ile kendilerine özgün portfolyolar yaratmışlar. Toplasan 30-40 fotoğrafı geçmeyecek ama ciddi manada başarılı fotoğrafları üzerinde kemik bir portfolyo oluşturmuşlar. Ve bunların baskılarını satarak para kazanmaya çalışıyorlar.

Black and White dergisi bu işin siyah beyaz fotoğrafları üzerine çıkan yabancı bir dergi. Alıcılar ile fine-art fotoğrafçılarını buluşturuyor. Zaten orada yer alan fotoğrafçıların sitelerine girip bakıldığında da fotoğraflarının baskılarının satışlarına ulaşmak ve alış-veriş yapmak mümkün. Bu tarz siteleri bazı fotoğrafçı dostlarımız da yaptılar. Başarıya ulaştıklarını sanmıyorum. Günümüz ekonomilerinde bir ürünü yapıp, satmak için önce bunu bir “ihtiyaç” haline getirmek gerekiyor. Yanı alıcıyı tabiri caiz ise uyarmak. Bir fotoğraf ticareti oluşturmak. Orta ve üst gelirli ailelerin evlerine fotoğrafı bir dekorasyon, meraklısına da bir biriktirme aracı olarak sunabilmek için, hatta fotoğrafı bir hediye aracı yapabilmek için bunun ekonomik pazarı planlanarak, oluşturulmalı. Resimlerin, fotokopiler ile çekilmiş bilmemkaçıncı kopyaları, kuşe kağıtlar ile çerçevelenip, evlere, işyerlerine, mağazalara girebiliyor ise bunun yerini orijinal baskıları ile fotoğraflar alabilir, alabilmeli, neden olmasın?...


Her ay dergimizde tatlı bir heyecan yaşanıyor: gelecek sayının kapağını tespit etmek… Öncelikle o ay dergimizde yer alacak konulardaki fotoğraflardan, kapak için uygun olduğuna inandıklarımızı tespit edip, Fotoritim ekibimizin seçimine sunuyoruz… Yaklaşık 9-10 kapak içinden bir seçim yapılıyor. Bu basit bir olay olarak görülebilir ama bizim gibi sadece heves, aşk ve paylaşım için çıkarılan bir dergi için bu tür idoller çok önemli. Seçilen kapak etrafında oluşan bir coşku ve gelecek sayının o kapakta suret bulan hayali…

Bazen de enteresan şeyler olabiliyor. Mesela Mart sayımızın kapağı hemen hemen hiç oy almazken, bir arkadaşımızın bu çok iyi olurdu demesi ile herkesin tekrar baktığında, doğru bu olmalı demesi ile seçildi. Bu ayki sayımızın kapağı ise adeta rakibi olmadan seçildi. Sevgili Mustafa Demirbaş’ın, fotoğraf değerlendirmeleri “çocuk ve oyun” köşemize gönderdiği çalışmalarından birisi, bizi çok etkiledi. İçinden adeta elle tutulur bir duygu taşıyordu gözlerimize. Tereddütsüz olarak bu dendi. Bu sıcacık kapağın tüm okurlarımızın da içini ısıtmasını dileyerek, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nızı kutluyorum… Mustafa Demirbaş’a da bize verdiği coşku için teşekkür ediyorum…
Dünya sinemalarında fotoğrafçılar bazı fimlerde konu olmuşlardır. Sizin için American Photo dergisinin sunduğu bu filmlerden 5 tanesini derleyip sunmak istedim. Bu 5 film bir fotoğrafçı çevresinden dönen olayları anlatmanın yanı sıra sinema tarihini kült filmleri arasında sayılan eserler. Seyretmedikleriniz var ise film satın almaya gittiğinizde aklınızın bir köşesinde olsunlar.

Fotoğrafçı L.B. Jeffries, bir araba yarışını görüntülerken kaza geçirerek bacağını kırar. New York'taki apartman dairesinde zorunlu tatili sırasında arka penceresinden komşularını seyrederek zaman geçirmektedir.
Jeff, yine bir seyri sırasında komşusunun, karısını öldürdüğünden şüphelenir. Olayı araştırmaları için fotomodel sevgilisi Lisa ve hemşiresi Stella'dan yardım ister.
Gerilim türünün usta yönetmeni Alfred Hitchcock'tan türünün klasiği olarak kabul edilen bir başyapıt...

Michelangelo Antonioni’nin 1996 yılında yaptığı bu başyapıtı, canlı Londra’nın çarpıcı atmosferinde geçmektedir. Hiç gülmeyen ve seks , sanat, iş , ilişkiler, haplar ve olaylar gibi kısa ömürlüci şeylere tutkun bir moda fotoğrafçısını David Hemmings canlandırmıştır.Gerçek bir esrar kucağına düştüğünde güvenilir gerçek için kanıt aramaya başlar fakar bunu tahmininden daha güç bulur. Esrarengiz bir kadını canlandıran Vanessa Redgrave’in çaresizlikle birşeyleri saklamaya çalışması , Hemmings’in önyargısız alanında, sadece olağanüstü bir olay gibi daha görünür. Bu on yılın anahtar filmlerinden biridir ve hala rahatsız edici ve devam eden bir serüvendir.

Moda yayıncısı Maggie Prescott fotoğrafçı Dick Avery'den yeni bir yüz bulmasını ister. Yepyeni ve çok farklı bir model! Dergi ekibiyle birlikte şans eseri çekim yapmak için gittikleri Greenwich Village'daki bir kitapçıda çalışan Jı'yu kimse farketmez. Oysa bu kitap kurdu, "entel" kızın eşi bulunmaz havası ve güzelliği Dick'in gözünden kaçmamıştır.
Dick Maggie'yi ikna eder. Jo'yu da Paris'te yeni koleksiyonlarla yapacakları moda çekimlerinde modellik yapmak üzere kandırır ve yola çıkarlar. Elbette genç kadını Paris'e gelmeye iten asıl sebep bu sanat şehrinin onu çekmesidir, modellik ise, ödenmesi gereken küçük bir bedel ve biraz macera. Ancak Jo burada giderek içindeki kadını keşfederken, Dick de güzel kıza aşık olmaya başlayacaktır.
Yönetmen Stanley Donen ve Audrey Hepburn'ü bir kere daha buluşturan Funny Face, aslında Gershwin'in ünlü Broadway müzikalinden uyarlanmış bir film. Başrol oyuncusu Fred Astaire'in bu müzikalin de yıldızlarından olması hem ilginç hem de yerinde bir tesadüf.

Laura Mars’ın Gözleri, başrollerini Faye Dunaway ve Tommy Lee Jones’in paylaştığı ve Irvin Kershner tarafından yönetilen bir 1978 korku filmidir. Senaryo John Carpenter tarafından yazılan Gözler adlı spekülasyon bir metinden uyarlanmıştır ve Carpenter’ın ilk büyük stüdyo filmidir. O dönemde Barbara Streisand ile çıkan yapımcı Jon Peters,senaryoyu aktristin yıldızını parlatmak amacı ile satın aldı ama Streisand hikayenin müstehcenliğinden ötürü oynamamaya karar verdi.Rol, Network’te performansı ile Oscar ödülü kazanacak olan Faye Dunaway’e verildi.
Laura Mars (Faye Dunaway) cinayet ve ölümü tasvir eden grafik çalışmaları ile tanınmış başarılı bir moda fotoğrafçısıdır. Arkadaşlarının ve meslektaşlarının cinayet hayallerini katilin gözünden görüldüğü şekilde denemeye başlar. Polis müfettişi John Neville (Tommy Lee Jones) ile birlikte hayallere anlam vermeye çalışır. Hayaller sıradaki kişinin kendisi olduğunu anladığında korkutucu bir hal alır.

Yüzbaşı Willard komutasındaki bir ekip, Kamboçya'da kendisini tanrı sanan ve yerlilerden bir ordu kurmuş eski bir yeşil bereliyi öldürmek üzere yola çıkar...
Joseph Conrad'ın "Karanlığın Kalbinde" kitabından karısının notlarından da faydalanarak Francis Ford Coppola tarafından sinemaya uyarlanan film, sinema tarihinin en ünlü savaş filmlerinden biri olarak kabul ediliyor.
(Kaynaklar : American Photo Magazine, beyazperde.com, imdb.com, wikipedia.org)
Kişisel olarak fotoğrafa merak duymaya ve çekmeye başladığım ilk günlerden bugüne, aşağıda verdiğim örneklerdeki uyarılar ve söylemler ile karşılaştım;
- Bir fotoğraf kendini anlatmalı..
- Fotoğrafa isim verilmesi, izleyeni etkiliyor ve yönlendiriyor, bu yüzden isimsiz diyorum…
- Fotoğrafın altına şiir, öykü vs. yazmayın lütfen…
- Fotoğrafçının çektiği fotoğrafı ile duygusal bağı olmamalı...
Evet, bunlar doğru söylemler ve yönlendirmeler idi. Halen de aynı fikirdeyim “öz” olarak. Çünkü karşımıza kötü örnekler çıkıyordu, sözüm meclisten dışarı basit bir deniz ve martı fotoğrafının altında insanlar kendilerinden geçiyor, şiirler, şarkılar, türküler yazılıyor, fotoğrafçı da bir süre sonra kendini kaptırıyor ve bir çekiyorum ağbi millet aşka geliyor durumu doğuyordu. Şaka bir yana, fotoğrafının gelecekte nerede, nasıl ve ne olacağını bilmek imkansız. Belki de fotoğraf diye bir şey kalmayacak. 20-30 megapiksellik kareler içinden alınabilinen dijital video kayıtları çıkacak. Bir sokağı gezerek videoya kaydedeceksin ve sonra evde, içinden fotoğrafları seçip, ayıklayacaksın. Fotoğrafçının “bakma, görme” kavramı sona erecek, “O an” denilen tabir geçerliliğini yitirecek. Olabilir mi? Bilemem ama fotoğrafın tarihsel ve teknolojik geleceğini bilmek, kestirmek imkansız. Bunu önceden kestirebilen ve iyi takip eden kişiler avantajlı duruma geçecekler. Fotoğrafçılık yerini belki de “görüntü seçiciliği” ne bırakacak. Eskiden kibrit kutusu gibi bir karta bin fotoğraf yüklenecek dense, muhtemelen deli gözü ile bakılırdı, diyene…

Peki bu bilinmez gidişat içinde, fotoğrafın ileride diğer sanatlarla birleşme olasılığı olabilir mi? Müzik ile zaten uzun yıllardır fotoğrafın bir flörtü ve birleştirilmesi mevcut. Bunu kimse inkar edemez, müziksiz bir fotoğraf gösterisi düşünülemez bile. Peki bu bağlamda fotoğraf, edebiyat ile yani yazım ile birleşemez mi?

Muhakkak daha evvelden de yapıldı, Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz ama dergimizde foto-öykü ve foto-hikaye çalışmaları için aylık olarak devam edecek “EİF-En İyi Fotoğrafım – Foto Öyküleri” etkinliğini başlattık. İstedik ki, fotoğrafçının fotoğrafı ile ilgili bir öyküsü varsa anlatsın, kendinin bu fotoğrafı ile olan duygusal bağını ifade etsin, kendi yapamıyor ise o fotoğrafına yazılan yorumları, öyküleri, şiirleri aktarsın, isterse teknik olarak kendini başarılı gördü ise bunun tecrübesini paylaşsın. Ve gördük ki; aslında fotoğrafçının en iyi fotoğrafı başkaları tarafından en beğenilen fotoğrafı değil. Hikayesi öyküsü olan fotoğrafçısı ile bağı olan fotoğraflar bambaşka. Eğer fotoğraf iyi değilse altına ne kadar başarılı yazıları yaz havada kalıyor. Bu farklı bir kimyasal birleşim, formülünü tutturmak gerekli. Fotoğrafın yazım ile sunulması ne fotoğrafı zedeliyor ne de izleyecisini. Bu belki fotoğrafın geleceği değil ama denenmesi, yapılması ve aktarılması gereken bir konu. Bir farklı bir çalışma. Güzel örneklerle güzel bir arşiv oluşturacağımıza inanıyoruz.
Toplumun yakın tarihteki değişimine bakıldığı zaman, tüketim ve hızlı yaşam sürecine girişte (veya kapılış da denebilir), çok hızlı bir kabuk değişimi gösterdiğimizi söylemek mümkün. Bu süreç bireyleri tüketim çılgını ve güya dünyaya yüzünü dönmüş insanlara dönüştürürken, daha üst taraflara çok farklı değişimler olduğu muhakkak. Tabii buralardaki değişimler, tozu dumana katar şekilde olduğu, ekseri halktan da saklandığı için, neler olup bittiğini anlamak biraz zor oldu. Öngörüleri ve aydın kişilikleri ile buralardaki olayları çözenler ise ezilip gittiler ne yazık ki.
Değişimler hep sancılıdır, yaralar, derin izler açarlar, acı verirler o günün insanına. Bazen de bir değişim, dönüşüm olduğu pek algılanmaz, ne olacak bu hal? diye düşünülüp, tartışılırken çoktan olan olmuştur ve geri dönüşü pek yoktur. Köşe başlarını tutmuş, muslukların başında oturanlar bu değişimlerden elbette önce rahatsızlık duyarlar ama onların çok hızlı bir muhakeme yetenekleri vardır, Allah vergisi (!)... Ya hemen buna ayak uydururlar ya da saklar ve tu kaka! derler, demekle de kalmaz herkese dedirtirler.
Makro değinimlerden sonra mikro olarak fotoğraf dünyamıza girelim isterseniz?... Elinde viski kadehleri, ağızlarında (muhtemelen en son sergi çekimleri için gittikleri ya da giden arkadaşlarından binbir rica ile getirttikleri) Küba purolu, stüdyolarında ne işe yarayacağını önce kendilerinin de pek bilmediği sap, saman konularında çekilmiş onbinlerce diası, negatifi, kartı olan sergi, kitap, kürsü ve saygı sahibi fotoğrafın patronları elbetteki bu değişimleri çok yakından biliyor, izliyor ve görüyorlardı.
Önce kulaklarından şakaklarına yayılan bir kızarma hasıl oldu, elleri titredi, viski bardaklarındaki buzlar birbirine vurarak çınladılar... Ne olmuştu? Renkli fotoğraf hızla yayılmaya başlamıştı. Renk, fotoğrafın kompozisyon unsuru olmuştu, renkli baskı hızla yayılıyordu. Tüm dünyanın fotoğraf alıcıları, renkli fotoğraf arıyorlardı artık. Biranda sap, saman kolleksiyonlarından 2 bin, 3 bin fotoğraf elenmişti.
Purolarından hızlı bir nefes aldılar ama duman gelmedi, sönmüştü, kızarıklık burunlarına kadar indi... Bu ikinci gelişme purolarını parmakları arasında kırdıracak kadar sert ve haşindi. Dijital fotoğrafçılık ortaya çıkmış, negatifi, filmi ve onla kayıt yapan analog makineleri ortadan kaldırmaya başlamıştı. Ufff!.. Artık tüm alıcılar raw, mp gibi acayip acayip şeyler arıyorlardı. Tüm kolleksiyon uçup gitmek üzereydi. O koskoca ofis, çelik raflarda ağzına kadar dolu dialar, herşey ama herşey sanki yok gibiydi. Yeller esiyordu.

Teknoloji çağı başlamıştı, artık sanat akımları bir günde dünyanın her yerine ulaşıyordu. Kürsülerden ve musluklardan girmiyordu onlara sorarak tüm değişimler. Foto-röportaj, deneysel fotoğraf, seri fotoğraf, belgesel fotoğraf, basın fotoğrafçılığı ..... ne kadar da zordu bunlara yetişmek... Gençler hem teknoloji hem de hayalgücünün sınırlarını zorlayan projelerin peşlerine düşüyorlardı.
Renkliye karşı çıkmışlardı, sonra dijitale, aydınlık odayı yasaklamışlardı, proje yapmayı ise tekellerine almışlardı. Ama yapıyordu başkaları. Ne yapacaklarını şaşırdılar. O gün batımları, tekneler, sümüklü köy okulu çocukları, harmanda çalışan işçiler, çatlak toprak vs.vs. fotoğrafları pek bir anlam ifade etmiyordu artık. Gençler tinerci çocuklarla, grevdeki işçilerle, karlı yollardaki kamyonlarda, tır şöförlerine hizmet (!) veren 5.sınıf genelevlerde çalışıyor, kimsenin girmeye cesaret edemediği mahallelere giriyor, çabalıyor, tırmalıyor emsali görülmemiş şeyler ortaya çıkartıyorlardı. En azından deniyor, görüyor ve hızla öğreniyorlardı. Bir vaha gibi fışkırıyordu ülke.. soyut, deneysel, belgesel, hatta o canına ot tıkadıkları, aşağıladıkları basın fotoğrafçılarından bile projeler geliyordu arkası arkaya... Yurt dışına fotoğraf öğrenmeye gidiyordu gençler, dudak büküyorlardı. Gizli gizli yakası kalkık pardesüleri ile sergilerine gidip bakmaktan da geri kalmıyorlardı ama. Bunların hiçbiri kendi yetiştirdikleri fotoğrafçılar değildi ki? Nereden çıkmıştı bunlar, salgın bir virüs gibi?.. Ya yakında fotoğraf alıcıları bu tür fotoğrafları aramaya ve almaya başlarlarsa? Bir anda panikledi...
Oysa ne güzeldi her şey... Manzaralar, ağaçlar, kuşlar, böcekler, tarlalar, denizler, göller, siyahı beyazı, hızla uyum sağladıkları renklisi ile her şey. Çömlek yapan adam anlatmıyor muydu herşeyi? Ne gerek vardı bunlara?.. Nerden çıkmıştı?... Çok sıkıldı... Daraldı...
Keşke dedi keşke, Kore Savaşı, bir yolunu bulup gitseydim, Kıbrıs Savaşı, aslında x gazetesinden teklif de gelmişti, neden gitmedim ki? İmralı, Yassıada, Sivas mitingi, Güneydoğu keşke keşke gitseydim... Narin kelebek fotoğraflarına baktı, sonra 70’li yıllarda çektiği Pamukkale çalışmalarını çıkardı, Ana Britannica güzel para vermişti bu çalışmalara dedi... Kapımı çalmıyorlar artık... Puro kutusuna uzandı, boştu, “ne çabuk bitti bu lanet şey” diye söylendi... Klavyesinin başına oturdu ve yazmaya başladı: “ Her önüne gelen proje yapıyor yahu !!! “...
Yaşayan fotoğraf efsanelerinden Josef Koudelka'nın "Retrospektif" adlı sergisi, Pera Müzesi'nde halen devam ediyor. Henüz gitmediniz ise 13 Nisan 2008 tarihine kadar açık kalacak bu muhteşem sergiyi mutlaka gezin. Sergiyi gezenleri Pera Müzesi'nin satış reyonunda hoş bir süpriz de bekliyor: Serginin Kataloğu. 136 sayfalık kataloğun, 48 sayfası sanatçı ile ilgili yazılan yazılara ve geniş bir röportaja ayrılmış. Diğer bölümlerde ise sergiye paralel olarak; Başlangıçlar, Tiyatro, Çingeneler, İşgal, Sürgünler ve Kaos başlıkları altında portfolyo fotoğrafları yer alıyor. Katalog, Koudelka'nın bir biyografisi ile sona eriyor. Satış fiyatı 50,00 YTL. 
Bir de süprizimiz var, bu sayımızdaki "EİF-En İyi Fotoğrafım" katılımcılarından bir okurumuz, dergimizden bu sergi kataloğunu kazanacak.
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
04 Ekim 2008 MERSİN FOTOĞRAF DERNEĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
06 Ekim 2008 ORHAN HOLDİNG 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"