e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Güney Hollanda’da Breda’da St.Joost Academy’de fotoğraf eğitimi aldım. Çok güzel bir okuldu, 2000 yılında bitirdim. 4 yıl sürdü, iyi hocalardan eğitim aldım ve bana serbestlik tanıyorlardı. Sırt çantamı alıp, otostopla ülke ülke fotoğraf çekmeye gidiyordum.
Çalışmalarınızda siyah beyazı tercih etmenizin sebepleri nelerdir ?
Başlangıcından beri tüm fotoğraflarımı insanların üzerine çektim, her zaman insan oldu fotoğraflarımda.
Siyah beyazı tercih etmemim sebebi; stil. Fotoğraf ustalarından bugüne gelen bir tarz. Onlardan görerek devam ettiriyorum, bunun dışında fotoğrafıma farklı bir etki bırakması gibi bir beklentim yok. Siyah beyazın yanı sıra renkli fotoğraf da çekiyorum. Sevdiğim şey insanların duygularını anlatmak, bunun ötesinde renkli olsun veya siyah beyaz olsun diye bir düşüncem yok. Sevdiğim bir tarz idi ve uyguladım sadece.
Hangi marka/model fotoğraf makinesi kullanıyorsunuz?
Canon AE1, Lecia M6, Lecia M7 ve en son olarak Pentax 67. Sıklıkla Pentax’ı kullanıyorum ve orta format çalışıyorum.
Karanlık oda çalışıyor musunuz?
Karanlık oda eskiden çok çalışıyordum ama artık kalmadı. Ben de herkes gibi artık Photoshop kullanıyorum ama Photoshop’u sadece basit düzenlemeler için kullanıyorum, fotoğrafta olan şeylere asla müdahale etmiyorum. Çünkü ben onu o şekilde çekmişim, o an öyle görüp öyle hissetmişim. Bunu değiştirmenin bir gereği yok, değiştirilirse o artık başka bir şey olur. Gerçek duygular çok önemli benim için, yoksa daha iyi bir fotoğraf yapayım diye Photoshop’ta değişiklik yapmakla uğraşmanın bir değeri yok. Bilgisayarın arkasında fazla durmayı hiç sevmiyorum aslında, o vaktimi fotoğraf çekerek geçirmek istiyorum.
Fotoğrafa okulda başladım daha evvelinde sadece resim çiziyordum. Okulda ilk yıl açık bir yıl geçiriyorsun, ondan sonra devam edeceğin bölümü seçiyorsun. Ben aslında grafik-tasarım bölümünü seçiyordum ama hocalarım “ Ahmet, sen fotoğrafçısın, kesinlikle fotoğraf bölümüne gideceksin “ dediler. Kabul ettim bu tavsiyelerini ve fotoğraf bölümüne geçtim, gördüm ki kendim için gerçekten de doğru yolu seçmişim, çok heyecan aldım fotoğraftan.
Hem Hollandalı hem de Türk'sünüz, bunun hikayesini bize anlatır mısınız?
Babam Türk, annem ise Hollandalı idi, ben Hollanda’da doğdum. Annem ve babam daha sonra anlaşamayıp ayrıldılar, ben annemin yanında büyüdüm. Babam, Zonguldak’lıydı, dedem ve diğer aile bireylerim ise G.Antep yöresindeydiler. 1999 yılından beri Türkiye’deydim ve Türkçe’yi burada öğrendim. Deprem ve sonrasında Türkiye’de çalıştım.
İki kültürün arasında olmak kolay bir şey değil. Türkiye’de de herkes bir yerlerden bir yere göç etmiş vaziyette. Herkes farklı yerlerdeler. Hollanda’da bana soruyorlardı; “İsmin Ahmet Polat, ama çok iyi Hollandaca konuşuyorsun, bu nasıl oluyor, yabancı olmalısın “, ben de dedimki , Türk’üm ben demek ki J Tabii bunu kabul etmek güzel de, Türk olmak ne demek? Bir sembol mü? Bir duygu mu? Bir psikolojik durum mu? Bunun üzerinde çok durdum ve araştırdım. Duygular, ilişkiler, akrabalarım, davranışları, tarih hep bunları anlamak istedim. Son 7 yıl bunların üzerinde uğraştım.
Fotoğrafçının her fotoğrafında kendinden bir şeyler vardır. Bunlarda duygularıdır. İster istemez kendini yansıtırsın fotoğraflarına. Nesin, ne yapıyorsun, ne hissediyorsun, ne düşünüyorsun, bunlar bir şekilde fotoğrafının içine girer, fotoğrafına bakan kişiler bunları alırlar. Her şey birbirine bağlıdır. Öte yandan da fotoğrafına her bakan bu duyguları alamaz elbet, bazıları alır, bazıları yüzeysel bakar, bazıları teknik olarak bakar. Ama ben inanıyorum ki, insanlar bilerek veya bilmeyerek bu hissi alacaklar fotoğraflarımdan.
Sergimi gezip fotoğraflarımı görenlere aktarmak istediğim, o fotoğrafları çekerken insanlarda yakalamaya çalıştığım duygulardır. Ben fotoğraf çekerken o küçük ayrıntıları, insanların düşüncelerini, hislerini yakalamaya çalıştım. Bence bunlar, yani fotoğraflarıma giren insanların hikayeleri görülebiliyor, izleyenler tarafından. Zaten benim içinde önemli olan tek şey bu.
En son Edirne’ye Romanlar ile ilgili fotoğraf çekmeye gittim. Bir “iş” olarak gitmiştim. Ancak fotoğraf çekerken benim için insanlar çok önemli, onlarla konuşmalı, bir şeyler paylaşmalıyım. O anda işte serbest çalışmaya başlıyıveriyorum. Kendimle onlar arasında bir ortak nokta bulmaya çalışıyorum. Kendime soruyorum “ Ben, bu insanları anlıyor muyum? Anlamıyor muyum? “ . Dijital fotoğrafın yaygınlaşması ile artık herkes fotoğraf çekebiliyor, en azından bir şeyler ortaya çıkartıyor. Ama “ O an” denen şey var ya ? O, çok önemli. Çünkü hayatta her anda bir şey oluyor ve bir şey değişiyor. Ve o anlar her seferinde farklı bir şeyler anlatıyor. Empati , meraktan kaynaklanan empati burada işin içine giriyor. İnsanlar günümüzde sevmedikleri işlere gidiyorlar, çalışıyorlar. Fotoğrafı da bu şekilde yapanlar var. Sadece “iş” olarak düşünerek.
Beğendiğiniz Türk fotoğrafçıları kimlerdir?
En beğendiğim Türk fotoğrafçısı Tamer Yılmaz oldu. Bir moda fotoğrafçısı. Çalışmalarına bakınca nasıl bir insan, nasıl bir sanatçı olduğunu görebiliyorum.
Hollanda ve Türkiye'yi fotoğraf eğitimleri yönünden karşılaştırır mısınız?
Hollanda’da “ dijital mi, analog mu ? “ veya “ fotoğraf sanat mıdır? “ tartışması yok. Ama burada takılı plak gibi bunları konuşanlar var halen. Dünya dönmeye hızla devam ediyor, biz de arkasından koşmaya. Türkiye genç bir ülke ve fotoğrafçılık eğitimi alanların sayısı az. Bilgi Üniversitesi’nde 1 yıl eğitim verdim ve gördüm okullardaki eğitimi az çok. Her şey Avrupa'daki gibi olsun istenirken, işler kopyala-yapıştır olmuş adeta. Bir şeylerin aynısı olabilme çabası var. Ama bunlar çoktan eski kalmış işler. Ve bunun tamamen kopyalama olarak tam anlanmadan yapılması üzücü.
Sen böylesin ben böyleyim, ben sana bildiklerimi öğretirim ama sen bunları senin bildiği gibi yapmalısın, sen ben olmamalısın. Çünkü biz farklıyız. Ders verirken, hoca olarak böyle düşünüyorum. En doğru benim, benim gibi ol denmesi, dominant bir hocalık yapılması kolay ama zayıf bir şey. Herkes kendi yolunu kendi çizebilmeli ve çizmeli.
Kayapınar köyünde gerçekleştirdiğiniz çalışmanızdan da bahseder misiniz?
Türkler göç eden bir millet ama bu göçlere hep birlikte ayrılmadan gitmişler hep. Bir köy her beraber gidiyorlar. Yurt dışına gidenler de bu şekilde. Tam olarak arada kalıyor sonrasında da. Eskisi gibi yaşamaya çalışıyorlar, bazıları iki dil konuşuyorlar ama iki kültür arasında kalıyorlar, bu gerçekten de çok zor bir durum. Nüfusunun yarısından fazlası Hollanda’ya göç etmiş Kayapınar köyünde, yaşlılar ve çok gençler dışında kimse kalmamıştı. Köyün gücü kalmamıştı, ilerleme imkanı kalmamıştı yani geleceği kalmamıştı. “Evim, rüyalarımı bıraktığım yerdir “ ismini koydum bununla ilgili sergime.
Herkes buradan bakınca, Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da bir şey var zannetti. Para var zannetti. Evet, para vardı ve gittiler, 20 yıl 30 yıl çalıştılar, sonunda para oldu ama rüyalar? Hiçbir şey kalmadı, hayat kayboldu. Rüyaları Türkiye’de idi, gittiklerinde onları bıraktılar, bitti.
Dünyanın en önemli fotoğrafçılık kurumu olan ICP’nin (International Center of Photography – Uluslararası Fotoğraf Merkezi) düzenlediği 22. Infinity Awards’ta "Genç Fotoğrafçı" ödülünü kazanan ilk Türk-Hollandalı fotoğrafçıdır, Ahmet Polat.
1978’de Kuzey Hollanda’da küçük bir şehir olan Roosendaal’de doğan Ahmet Polat, Hollanda Breda’da St.Joost Academy’de fotoğraf eğitimi aldıktan hemen sonra, Türk ve Hollandalı bir ailenin Hollanda’da büyüyen çocuğu olarak, kendini tanıma, köklerini araştırma yolculuğuna başlamak üzere, duvar boyayarak kazandığı parayla Türkiye’ye gelip ailesinin fotoğraflarını çekti. Birçok sorusuna yanıt bulmaya ve ailesiyle iletişim kurmaya çalışırken, 1999 Gölcük ve Yalova depreminin sonrasına tanık oldu. Depremi yaşayanların acılarını, çaresizliklerini, psikolojilerindeki değişiklikleri belgelemeye çalıştı. 2001 yılı Ağustos ayında depremi yeniden gündeme getirmek amacıyla "Depremi Düşünmek" başlıklı bir sergi düzenledi. Gaziantep’e giderek Türk akrabalarını buldu, hatta kendi adını taşıyan beş Ahmet Polat ile tanıştı, bir ay onlarla yaşadı, fotoğraflarını çekti. Güçlü geleneklere, yakın bağlara sahip bir ülkeyi ve kültürünü objektifle yakalayarak, geçmişini keşfetmeyi denedi. "Nereden geldiğini bilmelisin, yoksa eksik bir insan olursun ve içinde kocaman bir boşlukla yaşarsın." Kökeni hakkında yaptığı araştırmanın ardından Hollanda’daki Türklerin yaşam koşullarını araştırmak üzere yaklaşık 2,5 yıl süren uzun soluklu bir çalışmaya girişti. (2001-2003) Dordrecht Şehir Arşivi ve Hollanda kökenli kuruluşların desteğiyle Kayapınar Köyü’nden Hollanda’nın Dordrecht şehrine yıllar önce başlamış olan göçü, bu iki yerleşim özelinde metinlerle ve fotoğraflarla ele alan "Gurbetçi" başlıklı kitabı yayınlandı. Fotoğraflarında Hollanda’da Türk, Türkiye’de Hollandalı olmak üzerine yoğunlaştı. Kayapınar Köyü’nün bu çalışmadaki önemi ise Dordrecht’te yaşayan 5 bin Türk’ün yarısından fazlasının buradan göçmüş olması. Sonra iki kültürü birleştirmek ve yoksullara karşı önyargıları kırmak için Hollanda’da gettolardaki yaşamı bir sergiyle aktardı: "Evim Rüyalarımı Bıraktığım Yerdir". Lahey’in Transvaal bölgesinde yoğun olarak Türklerin ve diğer yabancıların yaşadığı bir mahalledeki restorasyon çalışmalarının insanların yaşamlarındaki etkisini fotoğrafladı. Transvaal Belediyesi’nin yenileme projesi kapsamında değişimi belgelemek için bu bölgede bir yılı aşkın bir süre yaşayarak çalışmalarını tamamladı.(2003-2004) Eski binaların yıkılıp yerine yeni binaların yapılmasına, insanların birbiriyle ilişki içinde olduğu semtlerin yok oluşuna, gençlerin asimile olmaya zorlanmasına, yabancıların zamanla bölgeyi terk etmeye başlamasına tanık oldu. Lahey Şehir Müzesi’nde "Old Country, New Country" başlığıyla sergilenen fotoğraflarını, değişimi yaşayanların ayağına götürmek amacıyla, iki büyük konteyner ile gezici bir sergiyle kamuya açık alanlarda sergiledi. 2005 yılında İstanbul’un Fener ve Balat semtlerinde UNESCO ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen iyileştirme programı kapsamında Balat ve Haliç’te yaşayanları görüntüledi. "Değişim Yönünde" başlığıyla kozmopolit bir bölgede değişen kentsel dokuyla birlikte insan dokusunun değişimini yansıttı çalışmalarında. Benzer değişim ve dönüşümler yaşayan Fener, Balat ve Transvaal’de çektiği fotoğraflar aracılığıyla, o bölgelerde yaşayanların gündelik yaşam biçimi ve mimariyle aralarındaki etkileşimi aktardı. 2006 yılında çalışmalarına farklı bir bağlamda devam etmek amacıyla, Türkiye sosyetesinin fotoğraflarını çekmeye başladı ve bu üretimini Galeri x-ist’te "Sadece Davetliler" başlığıyla sergiledi. Sosyetenin görünen özelliklerinden çok toplumsal yönüyle ilgilenen Polat, bu cemaatin görmediğimiz, bilmediğimiz farklı özelliklerini görüntüledi. Moda gösterilerinde, televizyon şovlarının sahne arkalarında, varlıklı insanların evlerinde fotoğraflar çekti: "Sosyeteyi tanımlamanın tek bir yolu yok, ancak uzak, sınırları olan bir yer olarak özelliklerinden söz edebilirim. Sosyete ile bağdaştırdığımız dış mekânlar içinde, örneğin doğum günlerinde, düğünlerde ya da partilerde yakaladığım anlarda sosyeteyi alışılan mercekten değil de, tüm bu öngörülerden arınmış, saf, genel ve hepimize özgü olan doğallıkla göstermeyi denedim. Onları oldukları gibi göstermek ve sosyeteye karşı beslenen önyargıları kırmak istedim." Henri Cartier-Bresson gibi görsel simetriyi yakalamaya ve öznesine haysiyetle yaklaşmaya dair olağanüstü bir içgüdüsü olan Ahmet Polat’ın çalışmalarında Orhan Cem Çetin’in de belirtiği gibi "çarpıcı samimiyet, insan doğasına ve toplumsal dinamiklere karşı duyduğu merak, fotoğraflarındaki insanlarla kurduğu güven ilişkisi" yansıyor. Fotoğraflarında çeşitli öyküler anlatan Ahmet Polat, projelerinde adım adım o ortamın yaşamını anlamaya çalışıyor. Öyküyü insanlarıyla inceliyor, yeniden yaşıyor, bakıyor, sorguluyor ve bir varoluş nedeni edinmek için fotoğrafını çekiyor. Yansıttığı yüzlerle, yaşam örgüsünü yeniden yakalıyor. Varolanın, geçmişinin, görüşlerinin, gündelik deneyimlerinin süzgecinden geçirdiği, saf ve dürüstçe paylaşma yolunu seçiyor. Gerçeği doğrudan değil, belli soyutlamalarla gösteriyor. Yaşamları kesitler halinde yansıtıyor ve parçaları, tamamlamak üzere izleyiciye bırakıyor. Böylelikle izleyicisine öykünün bir parçası olma ve algılayabilmek için daha derinden bakma olanağı sunuyor. Bu konuda son sözü kendisinin değil, fotoğraflarına bakanların söylemesini istiyor. "Bakmaya ve araştırmaya devam ettiğinizde yaşam size o kadar çok yeni şeyler sunar ki, bunlar hiç bitmez. Bana göre fotoğrafçılık, kişinin şahsi konumunu kullanması ve donduracağı saniyeyi iyice tasarlayarak mümkün olabildiğince dürüstçe seçmek anlamına gelir."
www.ahmet-polat.com
Ahmet POLAT Hakkında
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.