e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
İşte bir fare!...Telaşla üzerime doğru geliyor!… Ondan korkmuyorum. Ama o, benden korkarak başka bir yer aramak için, tekrar geldiği yere domuzdamlarının arasına giriyor. Tek geçit yeri benim sığarak geçemediğim makinelerin çalıştığı yer. Bir fare daha başını uzatmış bana bakıyor. İrili ufaklı hepsi bir arada. Fırsat buldukları anda oradan kaçmak niyetindeler. Kendilerine özgü sesler çıkartarak, dar alanda telaşla dönenip duruyorlar. Sanırım içgüdüleri onlara buradan bir an önce kaçmalarını söylüyor. Dar geçitte, göçüğün içindeki kırık direklerin arasına doğru bedenimi sıkıştırarak boşluk oluşturuyorum. Bir kaç tane fare, cesaretlenerek bacaklarımın arasından açtığım boşluktan içeri giriyor. Çizmelerimin dibinden gözden kayboluyorlar. Korkarak geriye kaçan farelerden biri daha çalışan makinelerin üzerinden ivedi şekilde savuşup emniyetli yerlere doğru kaçıyor. Boşuna dememişler “Batan gemiyi önce fareler terk eder” diye. Nasılda anlayamamıştım ayağın göçmek üzere olduğunu! Uzun zamandır göçmemek için direnen, bizim ise bir an önce göçmesini beklediğimiz ayak arkası göçüyordu artık….Oluşan göçüğün basıncı, yeni kaldırılan sarmaları ve altına vurulan direkleri kırarak, ayağın göçmesini kolaylaştırıyordu. Üst kısımlarda oluşan göçükteki taş ve kömür yığının yanıma gelmesi uzun sürmedi. Artık ayak içinde direnen ağaç kalmamış olacak ki, hiçbir çam direğinden çatırdama ve kırılma sesi gelmiyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Baba direklerden birine sarıldım.Yüreğim daralıyordu. Üst kısımlardan akarak gelen ince kömür postası bacanın ağzını kapatmaya başlamıştı. Direğe sarılmış öylece duruyordum. *** -Bu direk olmasa yağan karlar evimizi çökertir mi baba? -Evet, diyor babam . Onun adı ‘baba direk’, çatının bütün yükünü o çeker. Çatıyı tutar, fırtınalara karşı direnir, bizi korur. -Sen de babasın ama direk değilsin, diyorum. Katıla katıla gülüyor. -O evimizin, ailemizin direği, diyor annem. Sonra yatağa yatırıyor beni. Düşümde, babam ile birlikte, köyümüzün üst kısmında bulunan çamlığa doğru çıkıyoruz. Babam, çam ağaçlarına bakıyor. -Bunun budakları çok, bundan maden direği olmaz, diyor. Bu çok kalın, bundan da olmaz. Bu da çok ince. Aha, işte bu! Lifli bir çam. Bükülür, eğilir, ama kırılmaz. -Bundan maden direği olur mu baba? diyorum. -Evet,diyor. Gösterdiği ağacın dibine işiyorum. Ne kadar da işiyorum ama!.. Sidik, ağacın köklerinden aşağı çimenlere doğru şarıl şarıl akarak küçük bir dere oluşturuyor. -Hadi kalk yiğidim, diyor annem. Altını ıslatmışsın, üzerini değişelim. Üstüm başım su içinde kalmış, babamın yatağını ıslatmışım. Utanıp sıkılarak yataktan kalkıyorum. Annem ile aramızda bir sırrımız daha oluyor. 2 Çaresizlik ve korku içerisinde yüreğim yerinden dışarı doğru fırlayacak sanki.! Belimden aşağısı tamamen ıslandığı için, üşüme ve titreme nöbetleri tüm vücudumu sarıyor. Boruların ek yerlerinden çıkan, canavar düdüğünü andıran sesleri duymaz oluyorum artık. Şimdi korkularımla yüzleşme zamanı. Sağıma soluma bakıyorum. Yukarıdan gelen postanın içinde direk ve kamalar gözüme ilişiyor. Bunlarla bulunduğum yerin tahkimatını yaparak emniyetimi sağlamlaştırmaya çalışıyorum. Havasız kalmadığım sürece şimdilik emniyette sayılırım. Karşılaştığım ilk şoku yavaş yavaş atıyor, “yapabileceğim bir şey var mı?” diye düşünmeye başlıyorum. -Yukardaaaan!, kimse varmıııı? Ses çıkmayınca, bu sefer aşağıya doğru, çalışan makinelerin başında bulunan düğmecilere bağırmak geliyor aklıma. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. -Düğmecileeer!... Sesimi benden başka duyan olmuyor. Birden lambam aklıma geliyor. Sanki ocak lambam bedenimin bir parçasıydı. Ben var oldukça o da var olacak düşüncesi kendiliğinden aklıma yerleşmiş. Oysa onun bataryasına şimdi ne kadar çok ihtiyacım var!. Tıpkı aşağıdan yukarıya doğru gelen hava gibi. Sarıldığım şu baba direkler gibi. Lambamı baretimden çıkartarak, baca içerisindeki makinenin üzerinden ileriye doğru tutuyorum. Lambamın ışığının, sönük de olsa sesimden daha ileriye uzanacağını biliyor, uzun süre sağa sola sallıyorum. Görebildiğim, oluşan göçüğün büyüklüğüydü. Korkarak dehşete kapılıyorum. “Acaba” diyorum, benim kaderim de, babamın kaderi gibi mi olacak? * * * “ Haberi gelmeden, acısı yüreğime çöktü!” demişti, annem. Sonra, köy yerini tuhaf bir sessizlik kaplamıştı. Köyümüzden iki kişinin göçükte kaldığını öğrenmiştik; ama kim olduklarını, acının hangi evleri vurduğunu bilemiyorduk. Zifiri karanlık bir gecenin içinde yanan el fenerleri ve çıra ateşleri, evler arasında uzun bir süre telaşla gidip geldiler. Biz çocuklardan uzak köşelerde kimlerin öldükleri, kimlerin yaralandıkları konuşuldu. Göçüğün olmadığı yerde çalışan işçilerin evlerinde gizli bir sevinç vardı. En sonunda meraklı bir çocuğun dayanamayıp, anneme söylemesi ile Babamın ve Satılmış Amcamın ölmüş olduklarını öğrendik. Satılmış Amca, bizim evin az ilerisinde oturuyordu. Babamı ve onu, arkadaşlarının taşıdıkları iki salın üzerinde köyümüze girerlerken gördüğümüzde, annemle birlikte koşarak önlerini kesmiştik Ortalık bir yangın yerine dönmüştü. Daha önceleri de buna benzer birkaç cenazeye tanık olmuştum. Annem, tıpkı onlar gibi ağıt yakıyor, bağırıp, yırtınıyordu. Çok zor zapt edebilmişlerdi. Kocaanam ile sarılıp ağlaşıyorlardı. Kocaanam,“Gitti!, gitti, evimizin direği gitti!” “Ocaklarımız şenlenmeden söndü!” “Ah kara yazgılı gelinim benim!”.diyerek uzun süre yas tuttu. Babamın ve Satılmış Amcanın cenazeleri köy meydanından alınarak mezarlığa getirilmişti. Mezarlıkta açılan çukura gömülüp de, üzerindeki tahtalara atılan toprağın çıkardığı gümleme sesleri beynimin en uç köşelerinde hala durur. Korkulu anlarımda bu gümleme sesleri zaman zaman karşıma çıkar. * * * Elimdeki kazma ile hava borusuna güm, güm vuruyor, gümleme seslerinin ayak içindeki yansımasını dinliyorum. Ne gümleme seslerine cevap veren var, ne de bağırtı ve çağırtılarıma…. Göçük aniden kapatmadığı için yukarıda çalışanların kaçmış olabileceklerini düşünüyorum. Uzun süredir tiz sesiyle öten stim borusu(hava) göçük postası ile tamamen kapandığından sesini kesmiş, ortalığa sessizlik hakim olmuştu. Şimdi tek bir devinim vardı; o da, ara sıra tavandan düşen kaya parçaları ile sarma ve direklerin basınç altında ezilmelerden dolayı çıkardıkları çatırtı ve kırılma sesleri. Altımdaki kömürü çeken makineler de bir süredir durmuş, yukarıdan akan ince kömür postası ayağımın üzerine doğru yığılmaya başlamıştı. Sonumun geldiğini artık biliyor şuursuzca alt tarafa ve yukarıya doğru bağırıyorum. 3 “Yukardaaaan!, aşşağıdaaaaan!. Kendi ses tonumun bu kadar acınmalı olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Gür bağırıp çağırmam, gücümün tükenmek üzere olduğunun kanıtıydı aslında.
Lambamın ışığını idareli kullanmam gerekiyordu; ama korkuyordum. Gözümün görmemesi beni çılgına çeviriyordu. Çaresizce bağırıyordum. Kendi bağırtılarımı kendim dinliyordum. Uzun süredir öylece bekledim.Yok!. Bir şeyler yapmam lazımdı. Öyle kolay teslim olmaya niyetim yoktu. Yukarıdan akan kömür, ayaklarımın altını sürekli dolduruyordu.Gömülmemek için çizmelerimi yukarı doğru çekiyordum. Çizmelerimi çektiğimde oluşan boşluk anında doluyordu.Yukarıdan akıp gelen ince kömürlerin önü kesilmezse, akan posta beni boğacak görünüyordu. Boşalan geniş alana doğru lambamı tuttum. İki metre yüksekliğinde olan kömür damarı, yalancı tavanın boşalması ile dört metrenin üzerine çıkmıştı. Yalancı tavan taşı herkesi aldatmış, çavuşundan, müdürüne kadar hepimizi alaya almıştı!. Hepimiz onu, ana tavan taşı sanmıştık Oysa onun arkasında daha da kalın olan ikinci dilim kömür ışıl ışıl sırıtıyordu. Üst kotlarda sıkça görülen bu durum alt kotlarda hiçte görülmemişti. Milyonlarca yıl önce kurgulanan kalleş bir oyunun oyuncağıydım sadece. Ana tavanda şimdilik kırılmalar, çatlama ve patlamalar durmuştu. Yıkılan dörtlük sarmalardan birkaçını tavana dikleyerek arkasını doldurabilirsem, yukarıdan akıp gelen postayı durdurabilirdim. Lambamın cılız ışığı da beni terk etmek üzereydi. Göçüğün içerisinden çıkardığım iki sarmayı tavana sabitleyerek arkasını doldurmam zor olmadı. Baba direğin dibine giderek yapmış olduğum tahkimatın altına büzüldüm. Yukarıdan koparak gelen kömür ve taş karışımı posta, yapmış olduğum kapağın arkasındaki kamalara güm güm vuruyordu. Tıpkı babamın mezar tahtalarına atılan toprağın çıkardığı sesler gibi. * * * Gümleme duyuyorum beynimin içerisinde. En uç noktadaki ölüm ile yaşam arasındaki ince çizginin üzerinde var olma mücadelesi veren, her canlının hissedebileceği duygular içerisindeyim. Kimi zaman bağırıp çağırıyor; kimi zaman da, korkup içime çekiliyorum. Birileri benim dışarı çıkmadığımı anlayacaktır. Lambanedeki lambamın yerinin boş olduğu görülünce, lambane şefi, ocak şefimi arayacak. Sonra ikisi birden, üst kata çıkıp çamaşır sepetlerine bakacaklar... “Bu deyyus gelmemiş!” diyerek, telaşla sağa sola koşuşturacaklar. Önce mühendislerine, sonra İşletme Müdürüne rapor edecekler. Müdür, onlara sayıp söyleyecek. “Tam da eve gidecekken bu da nereden çıktı” diyenler olacak. Kuyu dibine telefon edip troley motorunu hazır bekletecekler. İkinci vardiya işçileri içeri girmeden, çavuşlar ve mühendisler, suçluluk duyguları içerisindeki sendikacılarla birlikte önceden ocağa girip cesedimi çıkarmaya gelecekler... Onlarla birlikte bir de bizim köyün dürzüleri gelecek. Ama onlar motordan önce yürüyerek, koşarak gelecekler. Birbirlerine söverek, sayarak koşacaklar. Kimisi “Ayağın başından erkenden çıkmış olabilir! diye düşündük.” diyecek; kimisi de, “Ayağın dibine göçük olmadan çok zaman önce gitmişti, çıkmış olduğunu düşünmüştük!” diyerek, arkasına saklanacakları cümleler bulacaklar. Ama biliyorum ki hiç birisi kendini affetmeyecek... İşte! beklenen son gerçekleşmeye başladı galiba!. Ana tavan çatırdayarak, kendini bırakacağını haber veriyor. İri kayalar ara ara düşmeye başladı. Hazırlıklı olmalıyım. Son bir kez daha babadireğe ve üzerindeki tahkimata bakıyorum. Kötü sayılmazdı, çivi ile çakılmış gibi duruyordu ama, tavan taşından kopacak iri kayaların yuvarlanarak altına sığındığım direği yerinden oynatması durumunda hiç şansım kalmayacaktı. 4 Ayak harekete geçmişti artık. Kütleme ve gümleme sesleriyle, toz duman içerisinde ileri geri gidip geliyordum. Tavan taşının büyük bir gürültü ile kendini bırakması sonucu bulunduğum yerden daha aşağıya yuvarlandım. Oluşan şiddetli basınç beni yere yıkmış, üzerim taş ve kömür postası ile kapamak üzereydi. Son bir gayretle kendimi gömülmekten kurtarmak için ayağa kalkmak istedim ama kalkamadım. Ceketimin kolu taşın altına sıkışmış, ayağa kalkmama engel oluyordu. Postanın içerisinde yarı gömülü durumdaki ceketimi çıkarmam kolay olmadı. Sonunda başardım, kendimi babadireğin yanına attım. Üzerime yuvarlanan taşlardan hatırı sayılır darbeler yemiştim, ayaklarımda ve kollarımda ağrılar duyuyordum. Aniden oluşan havanın basıncıyla kulak zarımı da zedelemişti. Bu kömür tozu da niye çökmüyordu ki? Boğazımın içi, burnum, ince tozlarla sıvalıydı. Sık sık boğazımı temizleme ihtiyacı duyarak, göğsüm yırtılırcasına öksürüyorum. Bulunduğum yerdeki patırtı ve gürültü iyice azalmıştı.Son demlerini yaşayan lambamın cılız ışığını ayağın içerisine doğru tutunca, burnumun dibine kadar gelen yağlı kesme taşlar ile göz göze geldim. Sanki beni kapatıp üzerime yığılacak gibiydiler. Ayağın orta sarmaları tamamen kapatmış olmalıydı. Şimdi de benim altına saklandığım direğin üzerindeki yalancı tavan taşı kendisini koyuvermeye başlamıştı. Sarsıntıdan aralanan kamaların arasından, ince kesmeler halinde taşlar düşüyordu. Oluşan boşlukları kırık kamalarla kapatırken, tavan bir başka yerden patlıyordu. Patlayan yerlerin arkasında ezilerek toz haline gelen kömür, taşlarla birlikte bulunduğum boşluk alanı dolduruyordu. Bir evin çatısı gibi sağlam olduğunu düşündüğüm tavan, her bir taraftan patlıyordu şimdi. Kendini koyuveren yalancı tavan taşı, oluşan basınç ile kendini tutmaz olmuştu artık. Bir süre önce üst tarafımda oluşan basınç şimdi benim bulunduğum yerde, güvendiğim baba direğin yanında oluşuyordu. Önce yalancı tavan düşecek, ardından onun arkasına sinen ikinci kömür dilimi inecek, onun ardından da ana tavan taşı düşecekti. “Tamam! bu sefer sonum belli!. havasızlıktan, boğulmaktan kurtulamayacağım!. İnce kömür, göçükten önce canımı alacak!” diye düşünüyorum. Babadirek de kömür postasının içerisine benimle birlikte gömülmeye başladı. Tavandan kopan kömür parçaları kafamı koruyan barete vurup yere düşürdü. Arkasından gelen kömür kayalarının çıplak kafama vurmasına engel olamıyordum. Başımı korumak için ellerimle kafamı tuttuğumda; ellerime, parmaklarıma vuran kömür kayalarının darbeleriyle parmaklarım uyuştu. Bir süre sonra kollarım kalkmaz, parmaklarım tutmaz olmuştu. Bereket versin ki, kömür bloklar halinde düşmüyordu.Yoksa boynum her an kırılabilirdi. İri kömür kayaları beni yere seriyor; ben de ince kömür postasının altına gömülmemek için gayret gösterip bir hacıyatmaz gibi tekrar ayağa dikiliyordum. Gücüm kuvvetim tükenene kadar pes etmeyeceğim. Tepemdeki kömür kayaları ile olan ilişkim kedinin yakaladığı fareyi yemeden önceki oyununu andırıyordu. Yüzlerce yıldır yerin yedi kat altında oynanan, kimsenin izleyemediği bu tek kişilik oyunu zoraki oynuyor, kömürün bedelini zifiri karanlık bir sahnede ödemeye çalışıyordum. Ana tavan taşı ile yüz yüzeydim artık. Bu sefer kaçarı yoktu. Tamamen teslim olup, umudumu kesmek üzereydim. Aldığım darbeler sonucunda üstüm başım yırtıklar içinde kalmış, ağzımdan ve burnumdan kan gelmeye başlamıştı. Kollarım artık beni koruyamıyor, ayaklarım vücudumu zor tutuyordu. Başımın üzerinden ve yanlardan gelen postayı çiğneyerek, açılan boşluğa doğru iyice yükseliyordum. Azrail beni kendine doğru çekiyordu işte! Ayağın üst kısımlarında bir kırılma daha olursa, kırılmanın etkisi ile burası da yerle bir olur ben de kayaların altında ezilirdim. Ayağımın altındaki posta çoğaldıkça sürekli yukarı doğru yükseliyordum.Başım tavan taşına vurunca onun beni yendiğini düşündüm. Önce tavan taşını tutarak ellerimle çatlakların durumunu kontrol etmeye çalıştım. Çatlaklar, derin olmasa bile yine de güvenli değildi.. Sonra boyum sığmaz oldu. Çömelerek beklemeye başladım. Acıyan ayaklarımı ileri uzattım. Bir süre sonra bacaklarım yığılan postaya gömülmeye başladı. İri taşlarla çevremi örmeye çalışıyordum. 5 Ördüğüm taşlar, arkalarında oluşan basınçla biraz daha bana doğru sıkıştı.. Ayaklarımı ve gövdemi boylu boyunca uzatarak, başımdaki bareti ağzıma doğru kapattım. Artık ağzımın içerisine kömür girmiyordu. Bir ışığa doğru var güçümle koşmaya çalışıyorum. Ayaklarımın altındaki toprak kayıyor. Işığın ucunda babamı görüyorum. “Gelme! Gelme!” diyor. Satılmış Amca bana görünmemek için saklanıyor, “Git!” diyor. “Git!” daha çok gençsin!” Yeşil çayırlarda hoplayıp zıplıyor, soğuk derelerden kana kana buz gibi sular içiyorum. Davulların eşliğinde halay çekiyorum, Satılmış Amcanın kızına doğru koşuyorum. Ilık bahar esintisine doğru ağzımı açıyorum. Gözümü açtığımda, ağzımın içindeki kömür tozlarını tükürürken buluyorum kendimi. Altımdaki kömür yavaş yavaş inmiş, kömür yığıntısının içerisine gömülen havalandırma borusundan gelen uzak kazma sesleri yok olan umutlarımın habercisi olmuştu. Bir mucize gerçekleşiyordu. Üzerinde çömelerek durabildiğim posta ağır ağır altımdan kaymaya başlamıştı. İnce bir yerden içeri havanın girdiğini hissedebiliyordum. İçeri dolan hava ile kendime geliyordum şimdi… Tozlu havayı derin derin solumaya başladım. Soludukça öksürüyordum. Öksürük sesimi işittiklerinden mi! Yoksa tamamen tesadüf mü bilmiyorum, öksürükten sonra hava borusundaki tıklamalar çoğalmıştı. Belki benimde hava borusuna vurmamı bekliyorlardı. Ama benim yerimden kalkarak boruya vurmaya dermanım yoktu. İçim geçip gitmiş, gücüm, kuvvetim kaybolmuştu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor, bağıramıyordum. Boğazımın içi acıdığından, sadece kesik kesik öksürüyor, öksürükle birlikte ağzıma gelen pelteyi ağzımdan dışarı tükürüyordum.Yaşıyor olduğumu bir şekilde onları haberdar etmeliydim. Bilsinler ki kör olası karanlık yerden kurtulmak için onları bekliyorum, beni bu kör kuyudan kurtarmak için elleriyle tırnaklarıyla yerin dibini kazarlar da beni buradan alırlar. * * * Zaman algılamam tamamen kaybolmuştu. Ne zamandır bu mezarın içindeydim bilemiyordum. Aşağılarda veya yukarılarda gösterilen bir gayret vardı mutlaka. Umutluydum. Duyu yetilerimi kaybetmediğimin farkındaydım.Çünkü düşündükçe acı çekiyor, bir canlının karşılaşabileceği en kötü şartları adım adım yaşıyordum. En azından ışığı gördüğümde onların işlerini kolaylaştırmak için gayret göstereceğimi biliyordum. Kör olası lambayı kömür yığınının içerisine attığım andan beri, zifiri karanlık daha da artmıştı sanki. Lambam yanımda iken, kendimi daha emniyetli hissediyordum. Keşke onu göçüğün içerisine atmasaydım da elimin altında dursaydı! Tarif edilemez bir karanlık!Bütün geceler bir araya gelse böyle bir karanlık yaratamazlar. Karanlık gözlerimi tutuyor, gözlerim ağrıyor..Tavan taşının durumunu merak ediyor, gözlerimi kocaman kocaman açarak bir şeyler görmeye çalışıyorum. Gerçek karanlık bu olsa gerek! Karanlık gözüme batmış gibi gözlerim ağrıyordu. Bedenim ile düşüncelerim ayrışıyorlar sanki. Yüzümü avuçlarımın içerisine alıyor, bedenimle birlikte baş başa kalıyordum. Sonunda parmaklarımın arasından bir ışık görür gibi oldum. Gerçek olup olmadığını ancak hastane yatağında kendime geldiğimde algılayabilmiştim. Oyun bitmişti...
Alaaddin Kara :
1958 Zonguldak doğumluyum. İnsanlar doğduğu kente benzermiş derler. Ben de kentimle bütünleştiğimi düşünüyorum. Tüm eğitimimi bu kentte aldım. Burada yaşıyor, kendimi burada geliştiriyorum. Sekiz senedir fotoğraftan haz alarak onunla uğraşıyorum. Siyah beyaz çalışmalardan kendimi alamıyor, analog makinamla, kafa göz yararak fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım.
Yer Altında Ortaoyunu

Yukarıdan koparak gelen göçük postası, önce tüm boşluğu kapattı. Sonra ayağımın yanındaki metal olukların üzerinde sürtünerek ileri doğru hareket eden çelik kanatların üzerinde , karanlık bacanın derinliklerine doğru, tavanı tutmaya çalışan çarpık ve kırık direklerin arasında kayboldu. Sürekli akan göçük postası, bacanın içini dolduramıyor, bende boğulmaktan şimdilik kurtuluyordum. Fareler gibi makinenin üzerinden sürünerek çıkmak istiyor, ancak çıkamıyordum. Göçükten gelen iri taşlar bacayı tıkadığı için, bacanın içerisine sığmak mümkün olmuyordu. Sırt sırta vermiş iki baba direğe güvenerek, altına büzülmüş sonumu bekliyordum. Kömür damarı askıda duran taştan ayrılarak kendini koyuvermiş, tavan kesmesi ile birlikte patır patır düşüyordu. Kömür yığınının altında kalan hava borusu delinmiş hava püskürtmeye başlamıştı. Fışkıran havanın ortalığa yaydığı ses, kulaklarımı tırmalayarak beynimin içinde yankılanıyordu. 


Ayağın üst sarmalarında, çoğu aynı köyden arkadaşlarım çalışıyordu. İçlerinde benim gibi sıkışıp kalan var mı diye, yukarıya doğru bağırmaya başlıyorum.



* * *
Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.