Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > MAYIS 2007 SAYISI > Alaaddin Kara : Yer Altında Ortaoyunu
Alaaddin Kara : Yer Altında Ortaoyunu

Alaaddin Kara :

1958 Zonguldak doğumluyum. İnsanlar doğduğu kente benzermiş derler. Ben de kentimle bütünleştiğimi düşünüyorum. Tüm eğitimimi bu kentte aldım. Burada yaşıyor, kendimi burada geliştiriyorum. Sekiz senedir fotoğraftan haz alarak onunla uğraşıyorum. Siyah beyaz çalışmalardan
kendimi alamıyor, analog makinamla, kafa göz yararak fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım.


















Yer Altında Ortaoyunu

İşte bir fare!...Telaşla üzerime doğru geliyor!… Ondan korkmuyorum. Ama o, benden korkarak başka bir yer aramak için, tekrar  geldiği yere domuzdamlarının arasına giriyor. Tek geçit yeri benim sığarak geçemediğim makinelerin çalıştığı yer.  Bir fare daha başını uzatmış bana bakıyor.  İrili ufaklı hepsi bir arada. Fırsat buldukları anda  oradan kaçmak niyetindeler. Kendilerine özgü sesler çıkartarak, dar alanda telaşla dönenip duruyorlar.  Sanırım içgüdüleri onlara buradan bir an önce  kaçmalarını söylüyor.


 

Dar geçitte, göçüğün içindeki kırık direklerin arasına doğru  bedenimi sıkıştırarak boşluk oluşturuyorum. Bir kaç tane fare, cesaretlenerek bacaklarımın arasından açtığım boşluktan içeri giriyor. Çizmelerimin dibinden gözden kayboluyorlar. Korkarak geriye kaçan farelerden biri daha çalışan makinelerin üzerinden  ivedi şekilde savuşup emniyetli yerlere doğru kaçıyor. Boşuna dememişler “Batan gemiyi önce fareler terk eder” diye. Nasılda anlayamamıştım ayağın göçmek üzere olduğunu! 

 

Uzun zamandır göçmemek için direnen, bizim ise bir an önce göçmesini beklediğimiz ayak arkası  göçüyordu artık….Oluşan göçüğün basıncı,  yeni kaldırılan sarmaları ve altına vurulan direkleri kırarak, ayağın göçmesini kolaylaştırıyordu. Üst kısımlarda oluşan göçükteki taş ve kömür yığının yanıma gelmesi uzun sürmedi.

 


Yukarıdan koparak gelen göçük postası, önce tüm boşluğu kapattı. Sonra ayağımın yanındaki metal olukların üzerinde sürtünerek ileri doğru hareket eden çelik kanatların üzerinde , karanlık bacanın derinliklerine doğru, tavanı tutmaya çalışan çarpık  ve kırık direklerin arasında kayboldu. Sürekli akan göçük postası, bacanın içini dolduramıyor, bende boğulmaktan şimdilik kurtuluyordum. Fareler gibi makinenin üzerinden sürünerek çıkmak istiyor, ancak çıkamıyordum. Göçükten gelen iri taşlar bacayı tıkadığı için, bacanın içerisine sığmak mümkün olmuyordu. Sırt sırta vermiş iki baba direğe güvenerek, altına büzülmüş sonumu bekliyordum. Kömür damarı askıda duran taştan ayrılarak kendini koyuvermiş, tavan kesmesi ile birlikte patır patır düşüyordu.  Kömür yığınının altında kalan hava borusu delinmiş hava püskürtmeye başlamıştı. Fışkıran havanın ortalığa yaydığı ses, kulaklarımı tırmalayarak beynimin içinde yankılanıyordu.

 

Artık ayak içinde direnen ağaç kalmamış olacak ki,  hiçbir çam direğinden çatırdama ve kırılma sesi gelmiyordu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Baba direklerden birine sarıldım.Yüreğim daralıyordu. Üst kısımlardan akarak gelen ince kömür postası bacanın ağzını kapatmaya başlamıştı.  Direğe sarılmış öylece duruyordum.

 

     ***

 

-Bu direk olmasa yağan karlar evimizi çökertir mi baba? 

 

-Evet, diyor babam . Onun adı ‘baba direk’, çatının bütün yükünü o çeker.  Çatıyı tutar, fırtınalara karşı direnir, bizi korur.

 

-Sen de babasın ama direk değilsin, diyorum. Katıla katıla gülüyor.

 

-O evimizin, ailemizin direği, diyor annem. Sonra yatağa yatırıyor beni. Düşümde,  babam ile birlikte, köyümüzün üst kısmında bulunan çamlığa doğru çıkıyoruz. Babam, çam ağaçlarına bakıyor.

 

-Bunun budakları çok, bundan maden direği olmaz, diyor. Bu çok kalın, bundan da olmaz. Bu da çok ince.  Aha, işte bu! Lifli bir çam. Bükülür, eğilir, ama kırılmaz.

 

-Bundan maden direği olur mu baba? diyorum.

 

-Evet,diyor.

 

Gösterdiği ağacın dibine işiyorum. Ne kadar da  işiyorum ama!.. Sidik, ağacın köklerinden aşağı çimenlere doğru şarıl şarıl akarak  küçük bir dere oluşturuyor.

 

-Hadi kalk yiğidim, diyor annem.  Altını ıslatmışsın, üzerini değişelim.

 

Üstüm başım su içinde kalmış, babamın yatağını ıslatmışım. Utanıp sıkılarak yataktan kalkıyorum. Annem ile aramızda bir sırrımız daha oluyor.

 

                                                              2                                                                                                                     

 

Çaresizlik ve korku içerisinde yüreğim yerinden dışarı doğru fırlayacak sanki.! Belimden aşağısı tamamen ıslandığı için, üşüme ve titreme nöbetleri tüm vücudumu sarıyor. Boruların ek yerlerinden çıkan,  canavar düdüğünü andıran sesleri  duymaz oluyorum artık. Şimdi korkularımla yüzleşme zamanı.

 

Sağıma soluma bakıyorum. Yukarıdan gelen postanın içinde direk ve kamalar gözüme ilişiyor. Bunlarla bulunduğum yerin tahkimatını yaparak emniyetimi sağlamlaştırmaya çalışıyorum. Havasız kalmadığım sürece şimdilik emniyette sayılırım.  Karşılaştığım ilk şoku yavaş yavaş atıyor, “yapabileceğim bir şey var mı?” diye düşünmeye başlıyorum.                                      

 


Ayağın üst sarmalarında, çoğu aynı köyden arkadaşlarım  çalışıyordu. İçlerinde benim gibi sıkışıp kalan var mı diye, yukarıya doğru bağırmaya başlıyorum.

 

-Yukardaaaan!, kimse varmıııı? Ses çıkmayınca, bu sefer aşağıya doğru, çalışan makinelerin başında bulunan düğmecilere bağırmak geliyor aklıma. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

 

-Düğmecileeer!... Sesimi benden başka duyan olmuyor.

 

Birden lambam aklıma geliyor. Sanki ocak lambam bedenimin bir parçasıydı. Ben var oldukça o da var olacak düşüncesi kendiliğinden aklıma yerleşmiş. Oysa onun bataryasına  şimdi ne kadar çok ihtiyacım var!. Tıpkı aşağıdan yukarıya doğru gelen hava gibi.  Sarıldığım şu baba direkler gibi. Lambamı  baretimden çıkartarak, baca içerisindeki makinenin üzerinden ileriye doğru tutuyorum. Lambamın ışığının, sönük de olsa  sesimden daha ileriye uzanacağını biliyor, uzun süre sağa sola sallıyorum. Görebildiğim, oluşan göçüğün büyüklüğüydü. Korkarak dehşete kapılıyorum. “Acaba” diyorum, benim kaderim de, babamın kaderi gibi mi olacak? 


 

                       * * *

 

“ Haberi gelmeden, acısı yüreğime çöktü!” demişti, annem. Sonra, köy yerini tuhaf bir sessizlik kaplamıştı. Köyümüzden iki kişinin göçükte kaldığını öğrenmiştik; ama kim olduklarını, acının hangi evleri vurduğunu bilemiyorduk. Zifiri karanlık bir gecenin içinde yanan el fenerleri ve çıra ateşleri, evler arasında uzun bir süre telaşla gidip geldiler. Biz çocuklardan uzak köşelerde kimlerin öldükleri, kimlerin yaralandıkları konuşuldu. Göçüğün olmadığı yerde çalışan işçilerin evlerinde gizli bir sevinç vardı. En sonunda  meraklı bir çocuğun dayanamayıp, anneme söylemesi ile Babamın ve  Satılmış Amcamın ölmüş olduklarını öğrendik.

 

Satılmış Amca, bizim evin az ilerisinde oturuyordu. Babamı ve onu, arkadaşlarının taşıdıkları iki salın üzerinde köyümüze girerlerken gördüğümüzde, annemle birlikte koşarak önlerini kesmiştik Ortalık bir yangın yerine dönmüştü. Daha önceleri de  buna benzer birkaç cenazeye tanık olmuştum. Annem, tıpkı onlar gibi ağıt yakıyor, bağırıp, yırtınıyordu. Çok zor zapt edebilmişlerdi. Kocaanam ile sarılıp ağlaşıyorlardı. Kocaanam,“Gitti!, gitti, evimizin direği gitti!” “Ocaklarımız şenlenmeden söndü!” “Ah kara yazgılı gelinim benim!”.diyerek uzun süre yas tuttu.


 

Babamın ve Satılmış Amcanın cenazeleri köy meydanından alınarak mezarlığa getirilmişti. Mezarlıkta açılan çukura gömülüp de, üzerindeki tahtalara atılan toprağın çıkardığı gümleme sesleri beynimin en uç köşelerinde hala durur. Korkulu anlarımda bu gümleme sesleri zaman zaman  karşıma çıkar.

 

                       * * *

 

Elimdeki kazma ile hava borusuna güm, güm  vuruyor, gümleme seslerinin ayak içindeki yansımasını dinliyorum. Ne gümleme seslerine cevap veren var, ne de bağırtı ve çağırtılarıma…. Göçük aniden kapatmadığı için yukarıda çalışanların kaçmış olabileceklerini düşünüyorum.  Uzun süredir tiz sesiyle öten stim borusu(hava) göçük postası ile tamamen kapandığından  sesini kesmiş, ortalığa sessizlik hakim olmuştu. Şimdi tek bir devinim vardı; o da, ara sıra tavandan düşen kaya parçaları ile  sarma ve direklerin basınç altında ezilmelerden dolayı çıkardıkları çatırtı ve kırılma sesleri. Altımdaki kömürü çeken makineler de bir süredir  durmuş, yukarıdan akan ince kömür postası ayağımın üzerine doğru yığılmaya başlamıştı. Sonumun geldiğini artık biliyor şuursuzca alt tarafa ve yukarıya doğru bağırıyorum.

 

 

                                                                       3

 

“Yukardaaaan!, aşşağıdaaaaan!.  

 

Kendi ses tonumun bu kadar acınmalı olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Gür bağırıp çağırmam, gücümün tükenmek üzere olduğunun kanıtıydı aslında.  
                            

Bu şartlar altında ne kadar dayanabilirdim bilemiyorum. Lambamın ışığı da su koyuvermeye başlamıştı. Her akşam lambahaneye bakımı yapılsın diye bırakmama rağmen, uzun süredir arızası giderilmemişti.  

 

Lambamın ışığını idareli kullanmam gerekiyordu; ama korkuyordum. Gözümün görmemesi beni çılgına çeviriyordu. Çaresizce bağırıyordum. Kendi bağırtılarımı kendim dinliyordum.

 

Uzun süredir öylece bekledim.Yok!. Bir şeyler yapmam lazımdı. Öyle kolay teslim olmaya niyetim yoktu. Yukarıdan akan kömür, ayaklarımın altını sürekli dolduruyordu.Gömülmemek için çizmelerimi yukarı doğru çekiyordum. Çizmelerimi  çektiğimde oluşan boşluk anında doluyordu.Yukarıdan akıp gelen ince kömürlerin önü kesilmezse, akan posta beni boğacak görünüyordu.  Boşalan geniş alana doğru lambamı tuttum.  İki metre yüksekliğinde olan kömür damarı, yalancı tavanın boşalması ile dört metrenin üzerine çıkmıştı. Yalancı tavan taşı herkesi aldatmış, çavuşundan, müdürüne kadar hepimizi alaya almıştı!. Hepimiz onu, ana tavan taşı sanmıştık Oysa onun arkasında daha da kalın olan ikinci dilim kömür  ışıl ışıl  sırıtıyordu. Üst kotlarda sıkça görülen bu durum alt kotlarda hiçte görülmemişti.  Milyonlarca yıl önce kurgulanan kalleş bir oyunun oyuncağıydım sadece.

 

Ana tavanda şimdilik kırılmalar, çatlama ve patlamalar durmuştu. Yıkılan dörtlük sarmalardan birkaçını tavana dikleyerek arkasını doldurabilirsem, yukarıdan akıp gelen postayı durdurabilirdim. Lambamın cılız ışığı da beni terk etmek üzereydi.

 

Göçüğün içerisinden çıkardığım iki sarmayı tavana sabitleyerek arkasını doldurmam zor olmadı.  Baba direğin dibine giderek yapmış olduğum tahkimatın altına büzüldüm. Yukarıdan koparak gelen kömür ve taş karışımı posta, yapmış olduğum kapağın arkasındaki kamalara güm güm  vuruyordu. Tıpkı babamın mezar tahtalarına atılan toprağın çıkardığı sesler gibi.

 

                                   * * *

 

 

Gümleme duyuyorum beynimin içerisinde. En uç noktadaki ölüm ile yaşam arasındaki ince çizginin üzerinde var olma mücadelesi veren, her canlının hissedebileceği duygular içerisindeyim. Kimi zaman bağırıp çağırıyor; kimi zaman da,  korkup içime çekiliyorum. Birileri benim dışarı çıkmadığımı anlayacaktır. Lambanedeki  lambamın yerinin boş olduğu görülünce, lambane şefi, ocak şefimi arayacak. Sonra ikisi birden, üst kata çıkıp çamaşır sepetlerine bakacaklar...  “Bu deyyus gelmemiş!” diyerek, telaşla sağa sola koşuşturacaklar. Önce mühendislerine, sonra İşletme Müdürüne rapor edecekler. Müdür, onlara sayıp söyleyecek. “Tam da eve gidecekken bu da nereden çıktı” diyenler olacak.  Kuyu dibine telefon edip troley motorunu hazır bekletecekler. İkinci vardiya işçileri içeri girmeden, çavuşlar ve mühendisler, suçluluk duyguları içerisindeki sendikacılarla birlikte önceden ocağa girip cesedimi çıkarmaya gelecekler... Onlarla birlikte bir de bizim köyün dürzüleri gelecek. Ama onlar motordan önce yürüyerek, koşarak gelecekler. Birbirlerine söverek, sayarak koşacaklar. Kimisi “Ayağın başından erkenden çıkmış olabilir! diye düşündük.” diyecek; kimisi de, “Ayağın dibine göçük olmadan çok zaman önce gitmişti, çıkmış olduğunu düşünmüştük!” diyerek, arkasına saklanacakları cümleler bulacaklar. Ama biliyorum ki hiç birisi kendini affetmeyecek...

 

İşte! beklenen son gerçekleşmeye başladı galiba!. Ana tavan çatırdayarak,  kendini bırakacağını haber veriyor. İri kayalar ara ara düşmeye başladı. Hazırlıklı olmalıyım. Son bir kez daha babadireğe ve üzerindeki tahkimata bakıyorum. Kötü sayılmazdı, çivi ile çakılmış gibi duruyordu ama,  tavan taşından kopacak iri kayaların yuvarlanarak altına sığındığım direği yerinden oynatması durumunda  hiç şansım kalmayacaktı. 

 

 

                                                                              4

 

Ayak harekete geçmişti artık. Kütleme ve gümleme sesleriyle, toz duman içerisinde ileri geri gidip geliyordum. Tavan taşının büyük bir gürültü ile kendini bırakması sonucu bulunduğum yerden daha aşağıya yuvarlandım. Oluşan şiddetli basınç beni yere yıkmış, üzerim taş ve kömür postası ile kapamak üzereydi. Son bir gayretle kendimi gömülmekten kurtarmak için ayağa kalkmak istedim ama kalkamadım. Ceketimin kolu taşın altına sıkışmış, ayağa kalkmama engel oluyordu. Postanın içerisinde yarı gömülü durumdaki ceketimi çıkarmam kolay olmadı. Sonunda başardım, kendimi babadireğin yanına attım. Üzerime yuvarlanan taşlardan hatırı sayılır darbeler yemiştim, ayaklarımda ve kollarımda ağrılar duyuyordum. Aniden oluşan havanın basıncıyla kulak zarımı da zedelemişti.                                                        

 

                                                              

Bu kömür tozu da niye çökmüyordu ki? Boğazımın içi, burnum, ince tozlarla sıvalıydı.     Sık sık boğazımı temizleme ihtiyacı duyarak, göğsüm yırtılırcasına öksürüyorum.  Bulunduğum yerdeki patırtı ve gürültü iyice azalmıştı.Son demlerini yaşayan lambamın cılız ışığını ayağın içerisine doğru tutunca, burnumun dibine kadar gelen yağlı kesme taşlar ile göz göze geldim. Sanki beni kapatıp üzerime yığılacak gibiydiler. Ayağın orta sarmaları  tamamen kapatmış olmalıydı.

 

Şimdi de benim altına saklandığım direğin üzerindeki yalancı tavan taşı kendisini koyuvermeye başlamıştı. Sarsıntıdan aralanan kamaların arasından, ince kesmeler halinde  taşlar düşüyordu. Oluşan boşlukları kırık kamalarla kapatırken, tavan  bir başka yerden patlıyordu. Patlayan yerlerin arkasında ezilerek toz haline gelen kömür, taşlarla birlikte bulunduğum boşluk alanı dolduruyordu. Bir evin çatısı gibi sağlam olduğunu düşündüğüm tavan, her bir taraftan patlıyordu şimdi.  Kendini koyuveren  yalancı tavan taşı, oluşan basınç ile kendini tutmaz olmuştu artık.  Bir süre önce üst tarafımda oluşan basınç şimdi benim bulunduğum yerde, güvendiğim baba direğin yanında oluşuyordu. Önce yalancı tavan düşecek, ardından onun arkasına sinen ikinci kömür dilimi inecek,  onun ardından da ana tavan taşı düşecekti. 

 

“Tamam! bu sefer sonum belli!.  havasızlıktan, boğulmaktan kurtulamayacağım!. İnce kömür, göçükten önce canımı alacak!” diye düşünüyorum.

 

Babadirek de kömür postasının içerisine benimle birlikte gömülmeye başladı. Tavandan kopan kömür parçaları kafamı koruyan barete vurup  yere düşürdü. Arkasından gelen kömür kayalarının  çıplak kafama vurmasına engel olamıyordum. Başımı korumak için ellerimle kafamı tuttuğumda; ellerime, parmaklarıma vuran kömür kayalarının darbeleriyle  parmaklarım uyuştu.

 

Bir süre sonra kollarım kalkmaz, parmaklarım tutmaz olmuştu.  Bereket versin ki, kömür bloklar halinde düşmüyordu.Yoksa boynum her an kırılabilirdi. İri kömür kayaları beni yere seriyor; ben de ince kömür postasının altına gömülmemek için gayret gösterip bir hacıyatmaz gibi tekrar ayağa dikiliyordum. Gücüm kuvvetim tükenene kadar pes etmeyeceğim. Tepemdeki kömür kayaları ile olan ilişkim kedinin yakaladığı fareyi yemeden önceki oyununu andırıyordu.  Yüzlerce yıldır yerin yedi kat altında oynanan, kimsenin izleyemediği bu tek kişilik oyunu zoraki oynuyor, kömürün bedelini zifiri karanlık bir sahnede ödemeye çalışıyordum.

 

Ana tavan taşı ile yüz yüzeydim artık. Bu sefer kaçarı yoktu. Tamamen teslim olup, umudumu kesmek üzereydim. Aldığım darbeler sonucunda üstüm başım yırtıklar içinde kalmış, ağzımdan ve burnumdan kan gelmeye başlamıştı. Kollarım artık beni koruyamıyor, ayaklarım vücudumu zor tutuyordu.  Başımın üzerinden ve yanlardan gelen postayı çiğneyerek, açılan boşluğa doğru iyice yükseliyordum. Azrail beni kendine doğru çekiyordu işte! Ayağın üst kısımlarında bir kırılma daha olursa, kırılmanın etkisi ile burası da yerle bir olur ben de kayaların altında ezilirdim.   


 

Ayağımın altındaki posta çoğaldıkça sürekli yukarı doğru yükseliyordum.Başım tavan taşına vurunca onun  beni yendiğini düşündüm. Önce tavan taşını tutarak ellerimle çatlakların durumunu kontrol etmeye çalıştım. Çatlaklar, derin olmasa bile  yine de güvenli değildi.. Sonra boyum sığmaz oldu. Çömelerek beklemeye başladım.  Acıyan ayaklarımı ileri uzattım. Bir süre sonra bacaklarım yığılan postaya gömülmeye başladı. İri taşlarla çevremi örmeye çalışıyordum.    
 

                                                                           5

 

Ördüğüm taşlar, arkalarında oluşan basınçla biraz daha bana doğru sıkıştı.. Ayaklarımı ve gövdemi boylu boyunca uzatarak, başımdaki bareti ağzıma doğru kapattım. Artık ağzımın içerisine kömür girmiyordu.

 

Bir ışığa doğru var güçümle koşmaya çalışıyorum. Ayaklarımın altındaki toprak kayıyor. Işığın ucunda babamı görüyorum. “Gelme! Gelme!” diyor. Satılmış Amca bana görünmemek için saklanıyor, “Git!” diyor. “Git!” daha çok gençsin!”  Yeşil çayırlarda hoplayıp zıplıyor, soğuk derelerden kana kana buz gibi sular içiyorum.   Davulların eşliğinde halay çekiyorum, Satılmış Amcanın kızına doğru koşuyorum. Ilık bahar esintisine doğru ağzımı açıyorum.    

                                                     * * *

 

Gözümü açtığımda, ağzımın içindeki kömür tozlarını tükürürken buluyorum kendimi. Altımdaki kömür yavaş yavaş inmiş, kömür yığıntısının içerisine gömülen havalandırma borusundan gelen uzak kazma sesleri yok olan umutlarımın habercisi olmuştu. Bir mucize gerçekleşiyordu. Üzerinde çömelerek durabildiğim posta ağır ağır altımdan kaymaya başlamıştı. İnce bir yerden içeri  havanın girdiğini hissedebiliyordum. İçeri dolan  hava ile kendime geliyordum şimdi…

 

Tozlu havayı derin derin solumaya başladım. Soludukça öksürüyordum.  Öksürük sesimi işittiklerinden mi! Yoksa tamamen tesadüf mü  bilmiyorum, öksürükten sonra hava borusundaki tıklamalar çoğalmıştı. Belki benimde hava borusuna vurmamı bekliyorlardı.  Ama benim yerimden kalkarak boruya vurmaya dermanım yoktu. İçim geçip gitmiş, gücüm, kuvvetim kaybolmuştu. Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyor, bağıramıyordum. Boğazımın içi acıdığından, sadece kesik kesik öksürüyor, öksürükle birlikte ağzıma gelen pelteyi ağzımdan dışarı tükürüyordum.Yaşıyor olduğumu bir şekilde onları haberdar etmeliydim. Bilsinler ki  kör olası karanlık yerden kurtulmak için onları bekliyorum,  beni bu kör kuyudan kurtarmak için elleriyle tırnaklarıyla yerin dibini kazarlar da beni buradan alırlar.

 

                             * * *

 

Zaman algılamam tamamen kaybolmuştu. Ne zamandır  bu mezarın içindeydim bilemiyordum. Aşağılarda veya yukarılarda gösterilen bir gayret vardı mutlaka. Umutluydum. Duyu yetilerimi kaybetmediğimin farkındaydım.Çünkü düşündükçe acı çekiyor, bir canlının karşılaşabileceği en kötü şartları  adım  adım yaşıyordum. En azından ışığı gördüğümde onların işlerini  kolaylaştırmak için gayret göstereceğimi biliyordum.


 

Kör olası lambayı  kömür yığınının içerisine attığım andan beri, zifiri karanlık daha da artmıştı sanki. Lambam yanımda iken, kendimi daha emniyetli hissediyordum. Keşke onu göçüğün içerisine atmasaydım da elimin altında dursaydı! Tarif edilemez bir karanlık!Bütün geceler bir araya gelse böyle bir karanlık yaratamazlar.  Karanlık gözlerimi tutuyor, gözlerim ağrıyor..Tavan taşının durumunu merak ediyor, gözlerimi kocaman kocaman açarak bir şeyler görmeye çalışıyorum. Gerçek karanlık bu olsa gerek! Karanlık gözüme batmış gibi gözlerim ağrıyordu. Bedenim ile düşüncelerim ayrışıyorlar sanki. Yüzümü avuçlarımın içerisine alıyor, bedenimle birlikte baş başa kalıyordum. Sonunda parmaklarımın arasından bir ışık görür gibi oldum. Gerçek  olup olmadığını ancak hastane yatağında kendime geldiğimde algılayabilmiştim. Oyun bitmişti...  


Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.

Yorumlar - Comments
Toplam 8 yorum, 1-8 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
sevgili Alaaddin hocam, dia gösterimi ve ardından ocak çekimlerini de gördükten sonra sizin fotograflarınızın ne kadar anlamlı oldugunu takdir etmemek safdillik olur... ellerinize,gözlerinize ve yüreginize saglık... selam ve saygılarımla.... iyi ki tanıdım sizi...
Fahrettin Şankaynağı
eklemiş - adds | 04 Mayıs 2007 Saat - Time 15:08
Sevgili Alaaddin Dostum,

Öykücü yanının, fotoğrafçı yanın kadar güçlü olduğunu gösteren bir dosya olmuş. En içten duygularımla tebrik ediyorum. Bütün çocukluğum böyle öyküleri ibrebir yaşayanların ağzından duyarak geçti. Hiç ocakta çalışmadığım halde şimdi ben de yaşadım. Eline sağlık.

Babam ocaklardan malülen emekli idi pnomokonyoz ve akciğer hastalığından öldü. Abimin yeraltında kolunu kırıldı, kafası iki vagon arasında kaldı ama kurtuldu. Bir dini bayram zamanı hastanede onu bekledim. Bu hikayeler bizim hikayemiz yani. Daha önce ben de yazmayı denedim ancak yayınlama cesareti bulamadım. İçinde çalışan, yaşayan biri olarak senin bunu yapman beni çok mutlu etti. Bugüne ve geleceğe birakılmış büyük bir belgesel.

Tüm emekçiler adına saygılarımla.
Mustafa Eyriboyun eklemiş - adds | 08 Mayıs 2007 Saat - Time 11:54
Sevgili Mustafa, 2005 yili Zonguldak Kent Bienali`nden sonra ben bunu kendime bir misyon edindim...

Akademisyen, tarihci, madenci ya da Zonguldak` li degilim... Ama giden, duyan, goren, yasayan  biri olarak, artik "bilen biriyim" ...

O mekani yasayip da bunu hissetmemek... imkansiz... Alaaddin` den rica ettim, kirmadi sagolsun... Siz de dilediginiz zaman -yeter ki- gonderin... Hikayeler sizden yayinlamasi bizden olsun :)

Sevgi ve saygilarimla....
Faika Berat Pehlivan eklemiş - adds | 08 Mayıs 2007 Saat - Time 12:10
madencilerin hayatını fotograflarla yansıtmanın basarısı kadar yazmış oldugunuz yazı ilede bunu göstermiş oldunuz
tebrik ederim başarılarınızın devamını dilerim
seher başogul eklemiş - adds | 09 Mayıs 2007 Saat - Time 15:18
Hi! Nice site!
value eklemiş - adds | 15 Kasım 2007 Saat - Time 11:54
bizlerin o çok ağır şartlarda çalıştığı alın terinin sular seller gibi aktığı maden ocaklarını tüm dünya ve bizlere devletin sırtına <kanbur< gözüyle bakanlara gösterdiğiniz için size şahsım ve tüm emekçiler adına teşekkür eder saygılar sunarım.
ramazan gül eklemiş - adds | 15 Nisan 2009 Saat - Time 17:23
Sevgili Alaaddin Bey,
Çok güzel bir yazı olmuş tebrik ediyorum. Başarılarınızın devamını diliyorum.
Yavuz AYHAN eklemiş - adds | 23 Ocak 2011 Saat - Time 10:18
ilk okuduğum madenci hikayesi hatta ilk okuduğum meslek hikayesi diyebilirim. aslında madencilik bir meslek değil yerin 7 kat altında hayatla oynanan bir ip cambazlığı. "orada kimse var mı?" sözünün acılığını en derinden hissettirdiniz bana. yaşamla ölüm arasında en kısa farkı hissettim. böyle bir eser yazdığınız için sizi gerçekten kutluyorum.
Cihan Danacı eklemiş - adds | 08 Şubat 2012 Saat - Time 21:25
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.