
Dünya yeni bir yüzyılın kırılmasını tüm hızıyla yaşarken bizler değişen bu yeniçağda her şeyden biraz “izlenim” edinerek yaşıyoruz. Her gün elimize geçen gazete, kitap, dergiye göz atarken, aynı zamanda hem internette sörf yapıp hem de cep telefonlarına yanıt verip hayatımızı bir saatlik hatta bir dakikalık zaman dilimleri içine sığdırmaya çalışıyoruz.
Bütün bu fütiristik trafik sıkışıklığında ülkeler nerdeyse o hızda birleşiyor ve ayrılıyor. Sevinçler, hüzünler, öfkeler bir o kadar kısa ömürlü oluyor. Sanatın ve sanatçının sayısı bir o kadar hızlı artarken, bir dönemler sıkça kullandığımız “biz en gelişmiş çağda yaşıyoruz” lafı da şimdiden içi boş, nostaljik bir iddiaya dönüşüyor…
Biz sanatçıların ve bilimkurgucuların hayal güçleri ne kadar güçlü olursa olsun, geleceğin ancak çok küçük bir kısmını öngörebiliyoruz.
Örneğin bin yıl sonra Picasso’nun yaptıkları hala ilgi çekici ve sanatsal bulunacak mı? Kubrick gibi yönetmenlerin filmleri hala izlenilebilecek mi? Yahut Marilyn Monroe, Madonna, Elvis Presley gibi ikonlar tıpkı bugün ki gibi popüler kimliklerini sürdürebilecekler mi? İşte bu tam bir muamma…
Unutmamak gerek ki sanat daha 20.yüzyıla gelinceye kadar, (bırakın hayal etmeyi) bir “şey”in hatırlanması üzerine kuruluydu. Sanatın en önemli özelliği de toplumun en “değerli” gördüğü şeyi “doğru” olarak yansıtmasında yatıyordu. Bu yansıtmanın ve temsil etmenin amacı da, onu ölümsüzleştirmekti.
Oysa fotoğraf makinesinin icadı ile ilk defa “temsil” kavramının sanat alanında sorgulama süreci de başlamış oldu. Yani, sanatçının gördüğünü artık aynen yapıtına aktarması artık sanatsal bir uygulama olamazdı. Çünkü fotoğraf makinesi bunu son derece başarılı bir biçimde yapabiliyordu. O halde sanatçının işlevi artık fotoğraf makinesi ile aynı idi. Böylece beklide sanat tarihindeki en büyük kırılması yaşandı ve sanat o ağır gövdesinden, temsil etme zorunluluğundan kurtuldu. Sanatçı da bu durumda kendisine yeni alanlar açarak sanat kavramını yeniden sorgulamak ve tanımlamak zorunda kaldı.
Madem görülenin aynen resmedilmesi önemsizleşmişti, o halde sanatçı için “yetenek” kavramı da değişmeliydi. Taklit etmek konusunda, en yetenekli olan yalnızca ufak bir makineyse, o halde en iyi sanatçı bir fotoğraf makinesi mi olacaktı?
İşte fotoğrafın icadıyla izlenimciliği tetikleyen ve bütün bildiğimiz “izm”ler dönemi böylece başlamış oldu. Bu tavrın önde gelen isimlerinden Marcel Duchamp “eğer sanatçının işini artık bir makine yapabiliyorsa, sanatçılar o zaman bu tavrı terk etmelidirler diyip galerinin ortasına “pisuar” koymaya kadar işi götürüyordu. Böylece, herkesin ortak düşüncesi olan “sanatçı yetenekli olmalıdır” sözü de anlamını yitirdi. Teknoloji ürünlerinin insan yapımı ürünlerden daha işlevsel oluşu, insanların da ona karşı (içten içe) bir eziklik duymasını getirmişti. İnsan, bir makinenin üretimi kadar kusursuz iş yapamıyorsa, o halde kendi kusurlarını sevmeli ve onu savunmalıydı. Bu noktada Manet'in gerek sanatındaki biçimsel savrukluğu (gelişigüzel fırça darbeleri) gerekse toplumsal ahlaka alaycı yaklaşımı, bu durumun belirtileri olarak görülebilir. Belki Duchamp'ın en itici obje olarak pisuarı seçmesinin de önemli nedenlerinden biriydi bu.
Üstüne üstlük bir de dünya savaşlarının patlak vermesi ve yıkıcı atmosferi sanatçıları iyiden iyiye hayatın saçmalığını, anlamsızlığını, gülünçlüğünü, tutarsızlığını haykırmaya yöneltti. Dadaistler garip ve acayip makineler resmederek mevcut makinelerden intikam almaya çalışıyorlardı. Pop-art sanatçıları ise günlük hayatı kimi zaman popülürize edip kimi zamanda folklorize ediyorlardı. Sürrealistlerin doktrini ise yaşamakta olduğumuz dünyanın ötesinde çok daha gerçek bir dünyanın var olduğuydu. Fütüristler daha da ileri giderek geleneksel alışagelmiş formalara, kuruluşlara şiddetle karşı çıkacaklar, hatta savaş fikrini bile destekleyeceklerdi.
İşte tam bu noktada modern sanat belki de tarihinin en renkli delilerinin gömlek değiştirdiği bir platforma dönüştü. Dali, Picasso, Magritte, Chagall, Mondrian, Kandinsky, Warhol, Beuys, Carl Andre gibi isimler hem yaşam tarzlarıyla hem de yapıtlarıyla sürekli gündemdeki isimler haline geliyorlardı.
20.Yüzyıla kadar sanatın içindeki tüm bu biçimsel öğelerin birbiriyle ilişkisi ve kavramların içten içe çatırdaması sanat yapıtındaki atmosfer kaybını da beraberinde getirdi. Çünkü teknolojiyle beraber sanat yapıtının seri üretimi de söz konusu olmaya başlamıştı. Bu yolla, sanat yapıtı artık yalnızca olduğu yerde değil, her yerde görülebilir bir hale gelmeye başladı.
Müzedeki bir yapıtın kitaplarda, t-shirtlerde, reprodüksiyonlarda ve takvim yapraklarında görülebilir olması o yapıtın artık "biricik" olmasından uzaklaşmasına ve mesajının değişmesine de neden oluyordu. (Eskiden kendi mekanında "tek" olan bir yapıt, kendine bir atmosfer-aura yaratır ve o atmosferde yapıtın anlamını etkilerdi) Oysa mekan değiştikçe anlamda değişeceğinden, o eser artık her görüldüğü yerde farklı bir anlamla değerlendirilecekti. Artık bir La Jokond'un (Mona Lisa) müzedeki anlamıyla manav dükkanındaki anlamı bir değildi. Sanat yapıtı artık ilk mekanıyla olan anlam alışverişini terk ediyor, her girdiği mekanda anlam değiştirmeye başlıyordu.
Modern Sanat alışagelmiş geleneksel kalıpları kırıp kompozisyonu ret edip, biçimi içerikten koparıyordu. 80’lerin sonuna doğru gelinirken sanatın yeni bir flörtü ortaya çıkmaya başlamıştı: Postmodernite. Postmodernistler Modernitenin ortaya koymaya çalıştığı yapıtın içindeki anlamsal birliği ret edip, sanat yapıtının bir bütün olarak hiçbir anlam taşımadığını iddia ediyorlardı. Modernizmin “yenilikçi” tavrı ile insanlığın ilerleyeceği tezi yerine postmodernistler insanlığın ilerlemesinin dönem dönem olmayacağı, tarihe düz ve gelişen bir çizgide bakılamayacağı ancak homojen olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorlardı.
Günümüze gelindiğinde ise yüz yıl önce sanat dünyasının bu yaramaz çocuklarına klasik fotoğraf ile açılmış olan bu uçsuz bucaksız yaratıcılık dünyası, bugün biz dijital fotoğrafçıların önüne yeniden açılıyor.
Fotoğrafın icadı ile izlenimciliği izleyen bu 140 yıllık serüven bugün dijital fotoğrafın resim ile evliliğine tanık oluyor. Işık ile çizmenin(Photography),boya ile birleşiminden ortaya çıkan yeni bir oluşum bu: Işık ile resim yapmak. Belki de “her şey yapıldı” dendiği bir dönemde, sanatın tıkanmış olan bu solunum sistemi ve can damarlarını tekrar açıp, sanat çevresini ve geniş halk kitlelerini içine alacağı bir döneme giriyoruz.
Sanatın yeniden doğuşu…
Ali ALIŞIR
ali@alialisir.com www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
Ali Alışır : Düşlerin Konukları : Rüyasal Kurgular
Ali Alışır : İmkansızı Kurgulamak
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi