e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Üçüncü kişisel serginiz “Paralaks” ile 22 Ocak – 14 Şubat 2009 tarihleri arasında fotoğraf severler ile İstanbul’da bir araya geldiniz. Eski sergileriniz ile kıyasladığınızda bu serginizde neler değişti ve gelişti sizin için? Gelen tepkileri ve izlenimleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sergi öncesi işlere baktığımda affedilmeye müsait bir İstanbul olduğunu gördüm. Paralaks “İstanbullu”ya nazaran etrafına gülüp geçiyor, biraz mahallenin büyüyünce akıllanmış delisi gibi. “İstanbullu” öbür taraftan küfür gibiydi, ağırdı, ağlamaklıydı, dayak yemiş gibiydi. 2001’de ve Türkiye'de sergilenmesi de uygun olurdu belki o görüntülerin, çünkü o zamanların ruhuna daha yakındı. Halbuki 2006 da ikinci bölümü tamamlandığında İstanbullunun istanbullulara söylediklerini dinleyecek insan yoktu. Atinalıların bu küskün hale yakın hissedebileceklerini düşünüyordum ve doğru çıktı.
Paralaks’ı biraz açmamız gerekirse, birbirinden bağımsız iki farklı olgunun fotoğrafçının gözünde aynı boyutta birleşerek yeni bir olguyu oluşturmaları olarak betimleyebilir miyiz? Bu bakış (yorumlama) sanatınıza ve anlatmak-aktarmak istediklerinize nasıl bir farkındalık katıyor sizce?
Fotografta benim seçtiğim yol karmaşık, birbiri ile başka bir uğraşta bir arada olmaları gerekmeyen, bazıları tek başlarına bir hayat boyu lazım olmayacak meziyetler gerektiriyor. Bu kendi başına bir tesadüf. Diğer bir tesadüf önüme çıkan şeyler. Başka bir tesadüf o sırada aklımı kurcalamakta olan bir düşünce ile önüme çıkan arasında bir benzerlik olması. İşte bu noktada bahsettiğiniz semboller önem kazanıyor çünkü sadece kendime ait olan, yani sadece benim anlayabileceğim, başkasına bir şey ifade etmeyecek semboller içeren görüntüler kaydedilse de gösterilmeyecekler arasına giriyor. Bana ve diğerlerine aynı şeyleri ifade edecekler ise kalıyor ve bazıları gösteriliyor, çünkü başka türlü iletişim kurmam mümkün değil. Sadece kendi içindekileri aktarma kaygısı doğduğunda fotograf diğer sanatlardan beslenmeye başlıyor ve çok hür ve özgün bir hal alabiliyor. Bu tür bir hürriyet benim şu ana kadar çalıştığım konuları boğardı, çünkü beslendikleri yer herkesle olan ortak noktam. Konu sadece benim varlığım değil, benim gibi düşünenleri ya da beni anlayabilenleri kucaklamak değil, herkese hitap etmek. Onlar da gördüler, onlar da farkındalar ama onların görevi orada olmak, benimki ise belgelemek, onları ve görmek zorunda bırakıldıkları şeyleri kaydetmek. Ortak görüntüler ortak sembolleri kullanarak, düşünmeye hazır olmalarını beklemeden göstermek, tekrar başka bir ruh halindeyken görmelerini sağlamak. Bu fotograf ile yapılabiliyor çünkü insan farkında olmadan fotograf okumayı öğreniyor.
Bu sonlarını görebileceğim bir çalışma şekli, benimle benzer takıntıları olan insanların fotograf çekmek için “orada olmak” zorunda hissetmeyebilirler gelecekte. Tam bir eşitlik olacak bu. Çünkü diğer meziyetlere sahip olmalarına gerek kalmayacak.
Tesadüfün, zamanın ve imkanın değerleri azalacak. Ama fotografçılıktaki her önemli adım gibi bu yöntemin de başlarda saygı göreceğini sanmıyorum.
“İstanbul’a Yabancı Olma” durumu size yakıştırılıyor. Sanki yabancı bir fotoğrafçının gelip burayı anlama çalışmaları gibi anlaşılıyor bu durum. İstanbullu olma kavramı ile bir derdiniz var mı gerçekten de? Yoksa bu sanılanın aksine yaşadığın ortamı anlama ve araştırma çabaları mı?
Yabancı olma durumu doğru bir yorum. Fakat yabancı fotografçı izlenimi bırakmış olmam garip. Gerçektende yabancı fotografçı, ya da yabancı fotografçı görüntüleri diye bir şey olabilir mi?
Eski istanbullu olmayı kastediyorsanız, ben o kültüre uzağım. Ailem değil, onlar hatırlıyorlar ama ben hatırlamıyorum. Şehrin karakter değişimini görmedim. O yüzdende nostaljik bakmıyorum. Benim kafamdaki istanbullu hep buradaydı, şehri ve içindeki insanları görüyorum, kendimi, onları ve beraber şahit olduklarımızı sorguluyorum.
Bir fotoğrafın “teknik başarısı” sizce ne anlama gelir? Çekim, karanlık-aydınlık oda, üstün bir teknik, kaliteli ekipman vs.? Sizin bu konulardaki ekipman, baskı, uygulama tercihleriniz nelerdir?...
İlkokulda yazmayı özellikle de düzgün yazmayı öğretirler, sonra yazınız kendinize benzemeye başlar. Eski hocalarınız hala peşinizde koşup kurdele takmaya çalışmıyorsa teknik başarıya ulaşılmış olabilir.
Hala küçük rangefinder makinelerle daha rahat çalışıyorum ayrıca refleks olmayan dijital makinelerin sessizliği hoşuma gidiyor, fakat hala iyi bir fotograf makinesi yapıldığını düşünmüyorum. Sadece bazıları diğerlerinden daha kullanışlı, bazıları da diğerlerinden daha kaliteli sonuç veriyor. Fotograf makinelerini tasarlayanların fotografçıları düşündüklerini sanmıyorum. Yaptıklarına bizim adapte olmamızı bekliyorlar.
Aydınlık odaya geçen birçok insan dönüp karanlık odaya lanet okuyor, bir bakıma haklılar karanlık odalar değişik ritüelleri olan garip yerler. Ben karanlık odada başlamış olmaktan memnunum ama aydınlık odanın gelişinden sonra baskılar üzerinde yavaş ve dönüşümlü çalışabilmenin başka bir öğretisi olduğunu görüyorum, daha da önemlisi ilk elden zehirlediğim balık sayısındaki ciddi düşüş beni mutlu ediyor.
Her ne kadar kendinizi basın fotoğrafçısı olarak tanımlamasınız da bir dönem basında yer alan fotoğraflarınız ile “basın fotoğrafçılığı ve basın fotoğrafçısının” ne olduğuna dair bir tartışmayı alevlendirdiniz. Ben bunlar üzerinde durmak istemiyorum ama şimdi değerlendirmenizi istesem; basın fotoğrafçılığı üzerinde görüşleriniz nelerdir?
Basın fotografçılığı ve editörlüğünün sorumluluğu çok ağır. Her gün insanları yaptıkları bir şeyden dolayı diğer insanlara tanıtmanız bekleniyor sizden. Hem hislerinizle hareket edip hem de hissiz olabilmeyi gerektiriyor. İçinde uzun süre sağlıklı düşünüp hareket edebilecek bir pozisyon olmaması lazım, devam edebilmek çok çaba gerektiriyor sanıyorum.
Sizden birkaç kitap tavsiyesi almak istiyorum, özellikle genç fotoğrafçılara bir öneri listesi yapmanızı istesem?
İçinde Erich Salomon’un işleri bulunan tüm kitaplar. Bu fotografçıdan yeterince bahsedilmediğini ve daha çok ilgiyi hak ettiğini düşünüyorum.
Yurt dışındaki tecrübeleriniz ışığında Türk fotoğrafçıları, galeriler, ajanslar, eğitim, sergiler, yayınlar, yarışmalar, dernekler özetle türk fotoğraf kültürü ve yaşamı üzerine neler söylemek istersiniz?
Fotografın Türkiye'de yol almasına katkısı bulunan birçok insan var ve hafife alınamayacak bir emek sarf ettiklerini görüyorum, onların katkıları, dijital fotograf makinelerinin ve internet kullanımının yaygınlaşması ile bugün köyünden dışarı adımını atmamış 11 yaşında bir kız çocuğu fotografçı olduğunun farkına varabilir.
Bundan sonra yapmak istedikleriniz nelerdir? Bir 5 yıl sonra kendinizi nerede ve neler yapmış olarak görmeyi düşünüyorsunuz?
5 yıl sonra kendimi geçen 5 yılı neden planlamadığımı düşünürken görüyorum.
Röportaj: Levent YILDIZ
Damardan Fotoğraflar!Ali Sime’nin fotoğraf-larında tedirgin edici bir duygu var.
Fotoğrafta zoraki anlatı, sosyal misyon duygusu ve mesaj kaygısından hoşlanmayanlar, dijital müdahaleye inanmayanlar, renkten hazzetmeyenler; kısacası bildiğiniz o damardan fotoğraf anının büyüsünü arayanlar için bir sergi önereceğim: Alp Sime’nin X-İst’teki ‘Paralaks’ı. Paralaks en basit anlamıyla fotoğrafçının görüp çektiğiyle, vizörün görüp çektiğinin farklı olması demek; daha metaforik bir anlamda gördüğümüz nesnelerin farklı bakış açılarına göre değişmesi, ama gerçekte değişmemiş olması, bize öyle gelmesi demek. Felsefi açılımları için günümüzün ünlü filozofu Zizek’in ‘Paralaks Açısı’nda söylediklerine de bakabilirsiniz; Sime’nin fotoğraflarına gelince, zaten her biri başka bir açıdan bakabilmenin, her şeyi başka bir açıdan görebilmenin sonuçları. Kitabi fotoğraf bilgisini bazen alt üst edecek ilginç kadrajlarıyla son derecede sıradan olanın son derecede sıradışı görünebildiği çerçeveler kuran Alp Sime, ‘rüya günlüğü’ diye adlandırdığı bu görüntülerde gerçekten de rüyalardaki gibi kesik, kopuk, ama kendine özgü anlamlarla yüklü bir görsel birikim oluşturuyor.
Boston Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde eğitim gören Alp Sime, ‘Ramora’ başlıklı ilk sergisini 2002’de İstanbul’da, ‘İstanbullu’ başlıklı ikinci kişisel sergisini 2006’da Atina’da açtı. Bu iki sergi arasında, 2003’te Neve Şalom Sinagogu bombalanması olayındaki tek bir karesi nedeniyle, hem aniden tanındı, hem epey yargılandı: Fotoğraf muhabiri olmayan Sime’nin patlamayı duyduğunda evinden fırlayarak çektiği kare, kanlar içindeki bir adamı gösteriyordu; tartışma konusu, adama yardım etmeden önce fotoğrafını çekmiş olmasıydı. Savaş ve haber fotoğrafçılığının bu bitmez tartışması bir yana, ‘Paralaks’ta göreceğiniz her karede benzer bir rastlantısal an; sanki bir felaket anının öncesi ya da sonrası; gündelik hayatın akışı içinde herhangi bir anlık görüntünün hissettiriverdiği tedirgin edici bir karanlık duygu var.
Fotoğrafçının zaten yalnızca dışardan görerek ve göstererek müdahale edebileceği bu yer (ler), ne garip ki, İstanbul’un ortası. Sime’nin fotoğraflarındaki ‘uzak’ların hemen hepsi burnumuzun tam da dibinde; nerede yaşar bu insanlar dediklerimiz, belki de dün görmüşüz kadar yakınımızda. Diyebiliriz bu tanıdık, ama yabancı yer, İstanbul’un bilinçaltı. Alp Sime’nin fotoğraflarında, cilalı İstanbul’un, imajlanmamış, makyajlanmamış anları, insanları var; sınırda yaşayanların, ‘pis işler’ yapanların ve bunlara maruz kalanların hayatlarından koparılmış sayfalar var.
Tümüyle karanlık değil
Öte yandan, tümüyle karanlık bir dünya da değil Sime’ninki: İzleyici ile fotoğrafçı arasında sessiz bir etkileşim yaratan zengin bir espri duygusu da eksik değil fotoğraflarında, hepsinde değil belki, ama birçoğunda. Bu espriler bazen salt görsel ‘Bellek’, ‘Dikdörtgen’, ‘İktidar Büyüsü’, ‘İstanbul Modern’ gibi fotoğraflarda görebileceğiniz gibi. Bazen de Sime’nin her bir görüntü için seçtiği birbirinden ilginç başlıklarla bütünlenen esprili görüntüler var: ‘Refleks’, ‘Padişah Fidanı’, ‘Lütfen Annenizi de Alın ve Gidin’ gibi...
Bu arada, ‘Uzun’, ‘Çocuk’ ve ‘Derviş’ gibi şiirsel görüntüler de yok değil. Siyahın tüm simgesel çağrışımlarıyla gerçekten ‘siyah’ olduğu, ışığın bazen elle tutulur bir hal aldığı bu fotoğraflarda, hem biçim hem içerik açısından kendine özgü bir açı, özgün bir görme hali var. Bütün olarak bakıldığında da akla gelen bir soru: fotoğrafçı bir tekinsizlik duygusuyla baktığı için mi görmüş gördüklerini etrafında, yoksa etrafımız bu kadar tekinsiz mi gerçekten? Zizek’i yanlış anlamamışsam, buyrun size bir ‘paralaks açısı’ sorusu!
Ahu ANTMEN
Radikal Gazetesi
Fotoğrafın vazgeçilmezliği izlediğimiz dünya ile kurduğumuz ilişkiyi her seferinde yeni baştan tanımlayabilme ayrıcalığından kaynaklanır. Dünyanın dokusuna bu denli yakın bir şeyin bizi tekrar tekrar hayrete düşürmesine öyle alıştık ki, onunla her karşılaştığımızda bize yeni bir deneyim tattırmasını arzuluyoruz.
Şüphesiz ışığı karanlık bir kutuya hapsettikten sonra gümüşten hayaletlerin doğmasına bu mekanik nesne tek başına karar vermiyor. Bizi anlamsal sarhoşluğa sürükleyen bilginin sahibi bu basit mekanik gereci kullanan kişinin ardında bıraktıkları...
Genç kuşaktan Alp Sime, fotoğrafın bilinçaltında çoğalan büyüsel anlamının farkında olan biri. Muhtemelen bizim de küçük kelimelerle dillendirme cesareti gösterdiğimiz anların içine sızan biliçaltı rotalarını ısrarla gözümüzün içine sokuyor Sime. Nesneler, kişiler, mekanlar anlamsal olarak tuhaf bir şekilde uzuyor onun karelerinde. Açık seçik olarak kendi görüşlerini olumladıkları halde görünen dünyanın içerisine sığmayan durumlara işaret ediyor sanatçının “ Paralaks” adlı sergisindeki fotoğrafları:
Bir kadın yabanıl bir hayvan gibi bir tepeye tırmanıyor, alçıpan tavanlı bir odada surround sistemli bir televizyonda bir porno dönüyor, kar tipisinin altında araç bekleyen şemsiyeli onca insanın arasında iki kişi birer tabut gibi ayakta dikiliyor, bir ışık koridoru niyeyse duvar kenarında yürüyen birisini karanlıktan dışarıya atıyor, sokak ortasında dikilen bir cüce, kanalizasyon kapağı ile aynı boyda olduğunu ispatlıyor... Tüm bu anlarda eşsiz bir şey olduğunu düşündürtüyor Alp Sime.
Netlik Duygusu
Eşsizliklerin bir değer olarak başka fotoğraflarla karşılaştırılarak bulunacak bir aritmatik olmadığını da hissettiriyor, bu fotoğrafları çeken kişi. Açık bir samimiyet, “ Ben bunu gördüm” diyen bir netlik duygusu zerk ediyor izleyicisine fotoğrafçı. Görünüş dünyası ile kurduğumuz mesafeyi daraltmaya çalışan bir çaba ile uğraştığını hatırlatıyor.
Her fotoğraf bir sonrakini doğuruyor, bir günlük gibi sayfalar birbirini aralıyor. İstanbul temel işaret noktası onun çalışmaları için. Görünüşte bilindik yerlerin bilinmezliği ile ilgileniyor. Bazen de geride bıraktığı izler ‘yer-olmayan-yerler’e işaret ediyor.
Levent ÇALIKOĞLU
Milliyet Sanat
Bilinçaltının İstanbul Fotoğrafları
Fotoğraf sanatçısı Alp Sime, “Paralaks” adını verdiği üçüncü kişisel sergisinde İstanbulluları keşfediyor. Sime, ‘kafasındaki İstanbul’u yansıttığını söylüyor.
Bir fotoğrafı anlatmak, fotoğraf üzerine yazmak, dahası o fotoğraftan size geçen ‘his’sin karşılığını yazı diline dökmek kaç kelimeyle konuşuyor olursanız olun, hayli zor. Fotoğraf karesinin içindeki dünya, aklınıza ve duygularınıza hakim olan ‘güzellik’, yazılmaya çalışıldığında yavanlaşıyor, ‘biricikliğini’ yitiriyor bir anlamda. Hele de söz konusu, karelerdeki büyülü bir dünyaya ait imgelerse...
Genç kuşağın ‘yaratıcı’ isimlerinden biri olan Alp Sime’nin fotoğrafları karşısında da bu duyguyu en keskin şekilde hissediyor insan yazmaya kalktığında. Sanatçının Galeri x-ist’te açılan “Paralaks” adlı sergisinde yer alan, her biri ‘rüyalar aleminden’ kopup gelmiş hissi uyandıran fotoğrafların gücü karşısında söz çaresiz kalıyor. Fotoğraf terimi olarak paralaks, bazı eski makinelerde vizörden görülen ile objektiften filmin üzerine yansıyan görüntü arasındaki açı farkı anlamına geliyor. Bir diğer anlamı ise değişim. Bu her iki anlam Sime’nin fotoğraflarını tamamlıyor adeta.
‘Derdim İstanbullu’
Sime, bu üçüncü kişisel sergisinde tıpkı 2002’de açtığı “Ramora”da olduğu gibi, bilinçaltının izlerini sürüyor fotoğraflar aracılığıyla. Bu kez İstanbul’da keşfediyor, bilinçaltında yatan imgeleri. Sime, 2003’ten bu yana yürüttüğü proje kapsamında sadece bu kenti fotoğraflayan sanatçı, “Herhalde evim gibi görebilmek için İstanbul’u çekmeye başladım” diyor.
Fakat fotoğraflara baktığınızda aşina olduğunuz İstanbul’u göreceğinizi düşünürseniz yanılırsınız. Çünkü bu fotoğraf karelerinin ev sahibi olan İstanbul, Sime’nin İstanbul’u. Kafasındaki İstanbul’u yansıttığını söylüyor sanatçı:
“İstanbul denildiğinde ilk akla gelecek görüntüler, Ayasofya, Boğaz vs.’dir. İstanbul’un öyle bir imajı var. Ama benim derdim İstanbul değil, İstanbullu. Ben her gün Ayasofya’yı görmüyorum; sokaktaki adamı, yollardaki tuhaf, ilginç durumları, anları görüyorum. Zaten elime fotoğraf makinesi alıp ben bugün fotoğraf çekeceğim diye hareket eden biri değilim. Makinem hep yanımda olur ve bir yerden diğerine giderken fotoğraf çekerim. Hep gittiğim yollar, karşılaştıklarım, onların bana etkisi fotoğraflara yansıyor. O gördüğüm anlar, insanlar ilgilendiriyor beni.”
‘Kara mizah var’
Kuşkusuz Sime’nin bu fotoğrafları onun hayatının, yaşadıklarının da belgesi... Bu kişisel belgeler, kendilerine özgü bir muzipliği de içinde barındırıyor. Kimi yerde apaçık güldürüyor sizi, kimi yerde altında yatan mizahı keşfetmenizi istiyor. Sime, bunu şöyle açıklıyor:
“Bu fotoğrafların ilk ve orta bölümü 2006’da Atina’da sergilenmişti. Oradaki İstanbul çok karanlıktı. Çünkü karanlık bir dönemime denk gelmişti. Bu sergideki fotoğraflar ise projenin sonu. Ve burada kara mizah, komik bir durum var; ‘ne olacak işte boş ver gitsin’ gibisinden. Bütün o karanlık kısmı unutmak, çok ciddiye almamak... Artık o kadar kötü bakmaya gerek olmadığını görüyorum, bu da fotoğrafa yansıyor. Sonuçta İstanbul, dünyanın en pozitif yeri değil. Ben de onun içindeki mizahı görmeye çalışıyorum. Ve bazen ‘ciddiye almamak’ insanı rahatlatıyor.”
Alp Sime, “Paralaks”la İstanbul fotoğraflarını sonlandırıyor. Gerçi bu projenin bir de kitabı olacak ama tarihi henüz netleşmemiş. Sanatçı artık fotoğraf makinesini yanına alıp İstanbul’dan ayrılacak... Başka dünyaları keşfedebilmek için...
Yasemin BAY
Milliyet Sanat
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.