
Ne zaman Küba ile ilgili bir yazı okusam gözüm hep bir kelimeye takılıp kalıyordu “çelişki”.
Yazılan her yazıda bir çelişki lafıdır gidiyordu. Ülkeye giriş yaptığım anda bu laf beynimde zonklamaya başladı ve tüm gözlemlerim bu yöne bakar oldu.
Her ülkenin kendine has kokuları vardır. Gittiğim her yeni yerde ilk önce havayı koklarım, bu memlekette burnuma gelen ilk koku eskimişliğin ve devşirilmemişliğin getirdiği rutubet kokusuydu. Sanki uzun zamandır açılmamış eski bir elbise dolabının kokusu gibiydi, fakat, alt notalarda derinden gelen gardenya kokusu ile desteklenen bir koku.
Burada bulunduğum 5 gün boyunca kendimi, zamanın 1959 yılında donup kaldığı bir film setinin içindeymişim gibi hissettim. Etrafımda sanki zaman durmuş ve adada yaşayan tüm insanlar o zaman dilimi içerisine hapsolmuş ama bundan dolayı hiçbir rahatsızlık hissetmeden belki de hissettikleri rahatsızlığı dile getirmeye korkarak, hiçbir beklentileri olmadan sadece o anı yaşayıp, tüm yoksulluklarına rağmen hayatın keyfini ve ritmini müziklerinde yakalamış bir şekilde hayatlarına devam ediyorlardı. Benim ise 6 gün gibi kısa bir zaman dilimi içerisinde daha çok yer görüp, bu çelişki denen şeyin nasıl bir şey olduğunu anlamak için donup kalmış zamanın içinde, oradaki durgunluğa hiç yakışmayan bir biçimde koşturmam gerekiyordu.( alın size çelişki)
Kaldığım otelde görünürde ters olan hiç bir şey yoktu. Son derece basit ama gerekli tüm konforun sağlandığı otelde şu eksik diyebileceğim hiçbir şey görmedim. Ama dışarıda gezerken anladım ki bu konfor turist Aslı için hazırlanmış bir dekordan ibaretti yalnızca, gerçek Küba dışarıda sokaklarda akıp gidiyordu ve o akıntının içine kapılıp gitmeliydim acilen.
İki Küba vardı turistik Küba ve gerçek Küba. Bu ikilinin arasındaki ince çizginin üzerinde kâh bu tarafa kâh öbür tarafa düşerek dolu dolu 6 gün geçirdim ve tüm yoksulluklarına rağmen eğlenmeyi ve misafir etmeyi bilen insanlarla tanıştım.
İlk çelişki beni Havana’nın Miramar ve Melacon bölgesinde gezerken yakaladı. Bunlar eskiden zengin insanların ikamet ettiği malikânelerdi.
Bir zamanlar Amerikanın arka bahçesi olarak yaşanmış olan tüm zenginliğin izlerini taşıyan sanat eseri kıvamında ki bu evler, şimdilerde eski ihtişamlı zenginliğe inat hiçbir onarım görmeden kaderlerine terk edilmiş bir halde içlerine yerleştirilmiş 4 -5 aileyi (ki bu ailelerin her biri en az 6 kişilik) barındırmanın verdiği yorgunlukla ayaktaydılar.
Turist gibi gezmeyeceğim demiş olmama rağmen Eski Havana’nın sokaklarında dolaşıp 1 peso karşılığında fotoğraflarını çekmeme izin veren ve hayatlarını bu yolla kazanan insanların fotoğraflarını çekmeden edemedim.
Ülkede sanayi yok denecek kadar az olduğu için ülke ekonomisi gelirinin büyük bir kısmını turizmden karşılıyor. Bu insanların hayatlarını çektirdikleri fotoğraf karşılığında aldıkları maaş ile sağladıklarını düşünüyorum, zira Küba ile ilgili gördüğüm tüm fotoğraflarda aynı insanlar (onlara model demek lazım) var.
Ayrıca turistler tarafından verilen parayı bir Kübalının harcaması mümkün değil çünkü ülkede iki ayrı para birimi var. Birisi Kübalıların kullandığı Küba peso’su, diğeri turistlerin kullandığı değiştirilebilir peso. Yapılan alış verişlerde turistler tarafından kullanılan değiştirilebilir peso’nun (1 Peso 1 Dolar ve Euro’ya eşit) bir Küba vatandaşı tarafından kullanılması mümkün değil. Böylelikle turizm geliri bu şekilde takip edilebiliyor.
Sokaklarda kurulmuş tezgâhlarda ayakkabı tamir edenler, çakmak gazı dolduranlar, kitap satanlar, ekmek arası domuz jambon satıcıları, fal bakanlar, sokak ressamları, bisiklet tamircileri, ne ararsanız var ve hepsi de özel izinle açıyorlar bu tezgâhları, partiden habersiz bir iğne bile satmak mümkün değil.
Yollarda yürürken Kübalıların alış veriş yapması için kurulmuş dükkân ve pazaryerlerinde satılan ürünlerin azlığı ülkeye uygulanan ambargonun bir göstergesi gibiydi ama yine bu ambargonun sosyalist rejimin devamı için partinin işine geldiğini düşünmeden edemiyorum.
Aynı ambargo yüzünde ülkede petrol yok ve bu da ulaşımı bir felaket haline getiriyor. Şehirlerarası yollarda o sıcakta yürümek zorunda kalan, otobanlardaki az sayıda arabaya otostop çeken insanların yaşadığı sıkıntı gerçekten iç burkucu. Aslına bakarsanız bu çeşit manzaraları ülkemizde de görmüyor değiliz ama Küba'da yollarda yürüyen kalabalıklar gerçekten çok ama çok fazla.
Küba'da eğitime çok önem verildiğini ve okuma yazma oranının % 99 olduğu gibi bilgileri hepinizin bildiğini bilmeme rağmen adettendir diye yazmadan geçmeyeyim diyorum. Sokak aralarında dolaşırken mahalle okulu olarak adlandırdığım minicik odalardan oluşan sınıfların içerisine objektifimi daldırmadan edemedim. Ufaklıklar o kadar alışmış görünüyorlardı ki densiz turistlerin bu hareketine poz bile veriyorlar.
Turistik bölgelerde bulunan sokaklar tatil köylerinde olduğu gibi devamlı bir animasyon havasındalar, günün her saatine özenle dağıtıldığı her halinden belli olan çeşitli gösteriler mevcut. Öğlen saatinin rehavetini dağıtmak ve öğle yemeğinizi eğlenceli kılmak için karnaval havası estiren değnek üzerinde yürüyen adamların geçidi gibi animasyonlar bana doğallıktan çok uzak geldi doğrusu. Her restoran, kafe ve otelin kendine ait bir müzik grubu var, öğle saatlerinde başlayıp saat ikiye kadar süren mesaileri akşamüzeri tekrar başlıyor, akşamüzerine kadar geçen kısa zaman dilimi içerinde de sokakların çeşitli yerlerine yerleştirilmiş hoparlörlerden müzik yayını hiç durmadan devam ediyor. Arada eğer yağmur yoksa evlerinin önünde müzik yapan insanlara da rastlıyorsunuz. Anlayacağınız müziksiz bir dakika bile geçmiyor eski Havana sokaklarında.
Beni düşündüren bir diğer çelişkili durum da iklim ve rejim arasındaki çelişkiydi. Ülkenin tropik iklimi ile sosyalist rejimi birbirine hiç uyduramadım ve yine şahsi fikrim eğer iklim bu kadar yumuşak olmasaydı bence Küba'da sosyalizm falan yürümezdi.
Coğrafya, özellikle Vinales bölgesinin coğrafyası gerçekten görmeye değerdi.
Adada 700 çeşit orkide yetişiyor ve bunların büyük bir kısmını içinde barındıran botanik bahçesi günümün büyük bir kısmını aldıysa da fotoğrafını çekemediğim daha bir sürü çeşit vardı.
Küba’ya gitmişken tütün ve puro turuna katılmadan dönen yoktur herhalde. Tütünün yetiştiği tarlalardan başlayıp, tütünün kurutulduğu mekânları gezip, son durak puro fabrikalarını, oraya giden herkes görmüştür. Fotoğraf çekiminin yasak olduğu bu fabrikalarda günde binlerce puro yapılıyor ve bir doktorun maaşının 20 dolara denk geldiği bir ülkede gidip tanesi 5 ile 300 dolar arasında değişen purolardan eşe dosta hediye olarak satın almak da bir başka çelişki oluyor sanırım. Bu arada bir şey söylemeden geçemeyeceğim, bazı arkadaşlar hayal kırıklığına uğrayacak ama puro fabrikasında gezerken özellikle bakmama rağmen şu bacaklarında tütün saran sütun bacaklı kızları göremedim, hatta güzel kız bile göremedim. Arkadaşlar, bu söylentiler tamamen bir şehir efsanesi ve satış stratejisi.
Pazar günü şehrin arka sokaklarında o sokak senin bu sokak benim dolaşıp dururken önünden geçmekte olduğum bir binayı müze sanıp içeri girmekle Küba'da geçireceğim en güzel günümü geçireceğimi bilseydim eğer çok önce gelirdim herhalde bu binaya. Bina kolonyal mimari örneği olan eski bir Küba eviydi, içeriye girdiğimde beni orta yaşlı Kübalı bir kadın karşıladı. Şans eseri bulup girdiğim bina meğer Merkez Havana Kültür Evi'ymiş. Evin içerisinde fotoğraf çekmek yasak olduğu için makinemi kapıda onlara teslim edip içeri girdim. Evin orta avlusunda 10–15 kadar yaşı 60’ın üzerinde kadınlı erkekli bir grup sandalyelere oturmuş bir şeyler bekliyorlardı. Onlar ile ilgilenmeden evi dolaşmaya başladım, bir taraftan da fotoğraf çekemediğim ve bir kelime bile olsun İspanyolca bilmediğim için öfkeliydim çünkü evde bulunan kimse tek kelime İngilizce konuşamıyordu. Biraz sonra kulağıma alt avludan müzik sesleri gelmeye başladı ve o anda gerçekten nerede olduğumu anlayabildim. Buena Vista Social Club gibi mahallelerde kurulmuş olan sosyal kulüplerden birinde, merkez Havana’nın sosyal kulübündeydim. Hemen aşağıya inip sandalyelerin arkasında ayakta durup onları dinlemeye başladım. Benim ayakta olduğumu gören, sonradan kulüp başkanı olduğunu öğrendiğim bayan bana bir sandalye gösterip oturabileceğimi işaret etti. Oturdum ve müziğin keyfini çıkarmaya başladım. Toplanan bu insanlar sıra ile şarkı söyleyip Pazar günlerini hep beraber geçirmenin tadını çıkarıyorlardı. Sonra kulüp başkanı Alina beni göstererek İspanyolca bir şeyler söylemeye başladı, tek tük İngilizcesi ile nereden geldiğimi sordu. Ben Türkiye diyince bir alkış koptu ve hepsi sanki bir olmuş gibi Atatürk demeye başladılar, inanılmazdı, hepsi Atatürk’ü tanıyorlardı, sonradan öğrendim ki Atatürk Küba da çok seviliyormuş ve merkeze çok yakın bir yerlerde büstü bile varmış (sonradan gidip o büstü de buldum). 
Beni ayağa kaldırıp mikrofonu bana verdi ve bir şarkı da benim söylememi istediler. Haydee, ne istediklerinin farkında değillerdi bence zaten sesimi duydukları anda mikrofonu elimden alıp teşekkür edip yerime geri oturttular beni. Sonra yaşlı amcalardan birisi (adı Pablo’ydu )beni dansa kaldırdı, bak işte bunu yaparım dedim ve dans etmeye başladım. Dansımız bittikten sonra ben nefes nefese kalmış bir halde sandalyeme oturacakken Pablo 70’li yaşlarını sürüyor olmalıydı, hala dans etmek için tepemde bekliyordu, kıramadım tabii o kadar tatlıydı ki, ilerleyen saatlerde adıma serenatlar bile yaptı. Hepimiz çok eğleniyorduk ama benimde gitmem gerekiyordu, el kol hareketleri ile gitmem gerektiğini söylediğimde hepsi bir ağızdan “nooooooooooo” diye bağırmaya başladılar.

Kapıda duran ufak tefek kadın yanıma gelip elinde tuttuğu ufak bir kâğıttan İngilizce (İspanyolca duyduğu gibi yazmış kâğıda) bir şeyler söylemeye çalışıyordu, okumaya çalıştım ama hiçbir şey anlamadığımı görünce beni telefonun yanına götürdü ve birisini aradı. Karşıdaki ses çok iyi İngilizce konuşan genç bir adamın sesiydi. Sonradan öğrendim Alina’nın oğluymuş. Orada bulunan insanların beni çok sevdiklerini ve bırakmak istemediklerini, işim yoksa saat 6 ya kadar beklersem eğer kendisi ile beraber profesyonel bir dansçının dans dersi vermek için oraya geleceğini, benimde o derse katılmamı ayrıca kendileri ile yemek yememi istediklerini söylüyordu. Çok şaşırdım, evet güzel zaman geçirmiştik beraber, ben inanılmaz keyif almıştım ama onlara bu kadar keyif verdiğimi anlamamıştım doğrusu. Ben telefon ile konuşurken diğerleri de yanıma gelmişlerdi bu arada ve hepsi yüzüme bakıyorlardı, telefondaki ses ve yanımdakilerin bakışları o kadar ısrarcıydı ki “Peki bekliyorum” dedim, iyi ki de demişim. İlk başta biraz korkmadım değil düşünsenize, hiç tanımadığınız bir ülkenin hiç tanımadığınız bir şehrinin en ücra denebilecek bir köşesinde tanımadığınız bir grup insan size beraber vakit geçirmek için ısrar ediyorlar.
Saat tam 6 da dans hocamız ve evdeki tüm yaşlı insanların çocukları, aileleri ellerinde yemeklerle gelmeye başladılar. Dersimiz başladı ve inanılmaz coşkulu geçti. Keyif duygusunun havada uçuştuğu böyle zamanlarda dil bilmemenin pek de önemli olmadığını bir kez daha anladım. Dans dersinden sonra gecenin geç saatlerine kadar hep beraber yedik, içtik, eğlendik.
Beni dünyanın en eski Amerikan arabası ile otelime kadar bırakmadan önce Casa Della Musica dedikleri dans evine gittik. İçeri girişte biraz sorun yaşadık çünkü turistlerin ayrı bir kapıdan hiç beklemeden alındıkları bu kulübe Kübalı arkadaşlarım oldukça uzun bir süre sıra bekleyerek girebiliyorlardı ama yanlarında bir turist olursa onun eşliğinde tek tek de olsa içeri girebiliyorlardı. Biraz dikkat çekti ama en sonunda hepimiz içeri vakit kaybetmeden girebildik. Kocaman bir hangarın içinde bir köşesinde büyük bir sahne olan, ortada plastik masa ve sandalyeler bulunan dans evinde müzik grupları canlı performans sergiliyorlardı. 
Bu mekânın içerisi son derece basit düzenlenmiş ve tek amaç insanların müzik dinlemesi ve dans etmesi için yapılmış bir mekândı. İçerisi tıka basa insan doluydu ve ellerinde biraları (Küba’nın en iyi birası bucanero diye bir marka giden olursa mutlaka denesinler) müziğin ritmine kendilerini öylesine kaptırmışlardı ki muhteşem bir ortamdı. O akşam öğrenmiş olduğum tüm figürleri icra etme şansım oldu. İçeride zaman geçirirken Türkiye’de olsa bu kadar kadınlı erkekli kalabalığın olduğu bir mekânda kavga çıkmadan gece bitmezdi diye düşünmeden edemedim.
Bir bayan olarak tek başıma dolaştığım bu ülkede hiç rahatsız edilmedim, hiç siren sesi duymadım, hiç kavga görmedim.
Farklı bir kültürü daha keşfetmenin verdiği sarhoşlukla (mojitolarında etkisi yok değil sarhoşluğumda) çelişkiler ülkesi Küba’yı tüm çelişkilerine rağmen çok sevdim.
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
Fotoğraf Değerlendirme
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
04 Ekim 2008 MERSİN FOTOĞRAF DERNEĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
06 Ekim 2008 ORHAN HOLDİNG 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"