DENİZ KIYISINDA
Aykan Özener
Fotoğraf sergisi
Dünyanın oluşumundan bu yana kıyılar denizi, deniz kıyıları biçimlendirir. İki farklı evrenin sınır bölgesinde sonsuz bir cilveleşmedir bu. Yaşamı, yaşamın izlerini, daha önemlisi geçmiş yaşamların izlerini kıyılarda arayanların (dolayısıyla bulanların) sayısı az değil. Aykan Özener’i de karşı konulmaz biçimde denize doğru çeken, aslında tüm insanlığın ortak zaafı.
Fotoğraflarda gördüğümüz derme çatma yapılar bize çok şey söylüyor. Burada hiçbir şey ilk kez kullanılmıyor. Her bir tahta, çaput, branda, teneke parçası, denizin karadaki yaşama iade ettiği, bir aralık “işe yaramaz” sanılmış artıklar.
Deniz, “Al bunları biraz daha kullan,” der gibi.
Balıkçılar söz dinliyor. Hiçbir ayrıntı gereksiz değil. Gereklilik samimiyeti, samimiyet ise fotoğraflarda sergilenen gizemli, vahşi güzelliği davet ediyor.
Tıpkı bu eğreti, ama bir yandan da Escher’in elinden çıkmışcasına karmaşık, binbir benzemez malzemeyle sürekli onarılan, sürekli dönüşen, asla ölüme terk edilmeyen yapılar gibi, onları yaratan balıkçılar da ne denize, ne karaya aitler. Zira burası sınır bölgesi. Burası kıyı. Burası, yaşamın da kıyısı.
Buralarda varolmak, buralarda yaşayabilmak ve hatta buralarda ölebilmek için denizle uzlaşmak ve ona boyun eğebilmek şarttır.
Orhan Cem Çetin
Fotoğrafçı
İst. Bilgi Üniversitesi Öğrt. Grv.
Son yıllardaki çalışmalarını izleyenler bileceklerdir ki Aykan bir süredir " tekil " fotoğraf " çekmiyor " Bütünlüğü hedefleyen " çoğul " fotoğraflar " yapıyor "
Bu bütünlük; konu ve/veya teknik olabildiği gibi, " düşünsel " de olabilir.
Bu serideki belirgin ve tanıdık nesneler; genel geçer kuralların dışına çıkarak " tam merkezde " yer alırlar.
Bu halleri ile;
zamana, doğaya ve insana karşı bir duruş sergileyerek işlevlerini sürdürmektedirler.
Bu kişilikler, içlerinde " insan " barındırırlar ve karşı ışık aracılığı ile bizde Truva Atı çağrışımı yaratırlar. Denizi gözleyen gözleri barındıranlardır onlar.
Tensel görüntüsündeki dik duruşa karşın, içsel bir çöküş yaşarlar. Tandonları kopmuş, kemikleri kırılmış, nalların çivileri çıkmıştır. Yine de hayata tutunup ayakta kalmayı, yaşamayı başarmışlardır renkleri de yanlarına alarak.
Bu seri benim için; "kontrast bir hayat" anlamındadır.
Derseniz ki : deniz,kayık,kumsal,kule,koltuk,çadır hayat mıdır? Ben yandım.
Ali Rıza AKALIN
Fotograf Sanatçısı
Ankara–2007
Işığın Bekçisi Olmak
“… Çünkü deniz kıyısında izler arıyorum bu aralar.” Aykan Özener
İnsanın yaşanmışlıkları, el sürdükleri, değişimleri, değiştirdikleri, var olma ve kalıcı olabilme çabaları... Bunları en iyi görüp hissedebileceğimiz yerler; yalnız mekanlar, geride bırakılan izler, emekler, eşyalar değil midir? Dokunduğumuz bir objeden, duyduğumuz bir kokudan, gördüğümüz bir ışık huzmesindeki tozdan yaşanılmış o anlara uzanırız. Fotoğraflar da bunlardan birisi. Eski bir yatak, yırtılmış bir battaniye, bir balıkçı kulübesi veya bir balıkçı gözetleme kulesi… doğadan ekmeğini çıkarmanın ne kadar zor olduğunu anlamak için yetiyor, anlatıyor verilen fedakarlığın boyutunu. Vizörden bakıp hapsedilmiş anların değerlerini hissettiriyor.
Işıklı bulutlara ulaşmak için, geleceğimize merdiven dayadık! Geçmişin izlerindeki serüven hep sürerken, aslında içimizdeki duyguların, söylemek istediklerimizin, hayatı anlayıp anlatmak için hissettiklerimizin, yani iç ışığımızı geleceğe nasıl taşıyabilirizin çabası da hep var olacaktır. Bundan dolayıdır ki hep koşuşlarımız ve merdiven dayamalarımız,daha ışıklı bulutlara ulaşmak için verilen fedakarlıklarımız olmaya devam edecektir.
“ Şunu hiç unutmamalıdır ki, sanat, bir fedakarlık abidesidir. Eğer siz fedakarlığa talip değilseniz, milyonlarca insanın ömrünü verdiği bu müesseseye katılmaya hakkınız yok demektir.” Tolstoy – Sanat Nedir?
Aykan’ın bir sanatçı fedakarlığı ve disiplini ile, herkes uykudayken,sabahın ilk ışıklarını yakalama çabalarını ve çalışmalarını yakından izleme imkanım oldu. Onu buna yönelten, sadece ışığı yakalama çabası mıdır, yoksa oradaki gizli bir ruha sahip olabilme isteği midir bilemem, ama yanından hiç ayırmadığı fotoğraf makinesiyle geçen zamanın ve ‘an’lar içine gizlenmiş ışıkların bir bekçisi olduğu kesin. Işığın bekçisi olmak kolay değil tabi ki; her an tetikte bekleyen bir deklanşör, seçilen kadrajlar, kompozisyonlar, renkler,geçmişin izlerini, kokularını,ustaca dondurulmak istenen bir anın karelerini yüzlerce kez çekiyor, yorulmadan usanmadan. Yakalanmak istenenin ifadesi, belki de sadece doğal ışığın değil içimizdeki ışığın bekçisi olabilmekten geçiyor.
Bu karelerde bizi çeken,içine alan nedir? Doğaya karşı verilen bir mücadelenin uzantısı mı yoksa insanın kendi özüyle hesaplaşması mı? Ya da insanın doğa karşısında,barınma,korunma beslenme gibi ihtiyaçlarına cevap için yaptıkları mı?
Ama birileri ışığı beklerken,birileri balıkları, birileri doğacak güneşi bekler. Birileri de gelip geçenleri.
Aslında yaşam,çektiğimiz objenin ne olduğundan çok, kendi iç ışıklarımızda; ışıkla, kompozisyonla, vizörle, kadrajla giden yolun samimi ve sevgi dolu yolcuları olmak, olabilmek için sarfettiğimiz çabalarımızdan ibaret.
Rifat - 12.02.2007
Ressam
Evet, biliyorum, ben de...
Derme çatma, geçici, ölümlü hayatlarımızı, ne kadar az şey bildiğimizi ve yeryüzünde ne kadar sınırlı bir süre kalabildiğimizi düşündüm, Aykan' ın fotoğraflarını izlerken.
Ağaç parçaları, kumaş parçaları, direkler, basamaklar, payandalar, kap kacak, yatak...
Yeryüzünde bir kaç karış yer...Ufka bakacak kadar zaman, nasibini yakalayacak kadar emek,sabır, talih...(toplasam bir ömür ediyor mu?) Denizin zamanı bizim zamanımızla dalga geçiyor.
Ömür kumaşı solup yırtılırken rüzgârda ve ben efkârla bakıyorum fotoğraflara; evet, hayatım bu ‘kıyı’da geçiyor, evet biliyorum, ben de öleceğim. Yeryüzünde dokunabildiğim/dokunmak istediğim kim ve ne varsa ufalanıp kum tanelerine dönüşecek, rüzgârda uçup denize karışacak evet...
Eğretiliğimizi, geçiciliğimizi fısıldayan fotoğraflar neden sevilir? Sevilebilir mi? Sonluluğumuzu sonsuzun yanına koyuyorsa, gözümüz ufka dalar gibi içinde dolaşabiliyorsa, hayatta değerli olanın ne olabileceğini sorduruyorsa, evet.
Arzu Filiz Güngör
21 Şubat 2007/İzmir
Aykan Özener’in Deniz Kıyısı Fotoğrafları
Deniz kıyısında saraylar kurulmuş, sizin haberiniz yok! Tahtalardan, odunlardan, boyası dökülmüş kamyonet kasalarından, kumaş parçalarından, yırtık balıkçı ağlarından… Kıyıya vurmuş, oradan buradan toplanmış koltuklarla, yataklarla, dolaplarla donatılmışlar.
Derme çatma göründüklerine aldanmayın, sapasağlam duruyorlar, sanki yüzlerce yıldır oradalar. Öyle görünmeleri alçak gönüllülüklerinden, gönüllerinin herkese açık olmasından. Işığı, yağmuru, soğuğu, sıcağı, kumu, denizin kokusunu, gelip geçen herkesi ve her şeyi ağırlar bu saraylar. Ağırlar, içine alır ve sahip olduğu ne varsa sakınmadan paylaşır. Size sunabileceği en büyük zenginliği de ‘özgürlük duygusu’dur. Onu ‘saray’, deniz kıyısı insanını da ‘asil’ yapan bu duygudur.
Aykan Özener’in fotoğrafları yüreğimizin bir köşesinde saraylar kuruyor, bir süreliğine orada kendimizi ağırlıyoruz ve şehir yaşamının bizden alıp götürdüğü özgürlük duygusuyla başımız dönüyor.
Fotoğrafların pek çoğunda balık gözetleme kuleleri konu edilmiş. Tahtayla, çiviyle, çaputla yapılmış birer taht gibi kumun, çakılın üzerinde yükseliyorlar. Kral, her gün saatlerce bu tahtın üzerinde oturup, gözlerini denizde, imparatorluğunun sonsuz hazinesi üzerinde gezdiriyor. Denizin barındırdığı mücevherleri, altın ve gümüş parıltıları tutkuyla seyrediyor.
Balık gözetleme kuleleri, sanki insan eliyle değil de güneşin ışığıyla, denizin kokusuyla biçimlendirilmiş birer heykeller. Etrafımız heykellerle, resimlerle, nadide sanat eserleriyle, en güzel müziklerle, danslarla, tiyatro gösterileriyle dolu da biz göremiyoruz. Yanlarından geçip gidiyoruz. Müzede, salonda, sahnede olmadıkça değerlerini bilmiyoruz. Neyse ki görenler ve bizi görmeye, duymaya davet edenler var.
Aykan Özener, dünyadaki toplumsal, kültürel siyasi çalkantılara duyarlı, bunlar üzerine kafa yoran bir sanatçı. Ancak o duyduğu rahatsızlığı nevrotik tepkilerle ifade eden sanatçılardan biri değil. Onun sanatı yaşamın sade, deniz kokusu ve toprak kadar gerçek olan yönünü yansıtarak izleyeni yaşamın özüyle yüzleşmeye çağırıyor. Böylece yarattığı etki çok daha derin ve gerçek oluyor.
Yrd.Doç.Dr.M.Üstünipek
İstanbul Kültür Üniversitesi
Sanat Tasarım Fakültesi
Sanat Yönetimi Bölümü
SERGİYE GİRİŞ >>>
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"