e-Panel
Çoğumuz için fotoğraf çekme eylemi, bizi dış dünyada normalde olduğumuzdan farklı bir yere yerleştiren, diğer insanlarla sürekli yüzleşmemizi sağlayan bir olgudur. Ev veya stüdyoları dışında fotoğraf çeken insanlar her ne kadar dış dünya ile en çok ilişkide oldukları ileri sürülebilecek insan grubunda sayılsalar da aslında bu savın arkasında bazı farklı gerçekler de yatmaktadır.
Susan Sontag bir yazısında şöyle ifade etmektedir: “Fotoğraflar aslında yakalanmış deneyimlerdir, fotoğraf makinesi, bilincin açgözlü halinin ideal koludur” (1). Burada bahsedilen bilinç, doymak bilmeyen bir görsel kayıt açlığı ile dünyayı sadece bunun uzantısı olan fotoğraf makinesinin vizöründen izleme ve kaydetme şeklinde sonlanır fotoğrafçıda. Sontag’ın yazısı şöyle devam eder: “Yolculuk, fotoğraf biriktirmek için bir strateji haline gelir. Fotoğraf çekme etkinliğinin kendisi yatıştırıcı bir etki yapar ve yolculukla artabilecek genel yabancılık çekme duygusunu dindirir. Turistlerin çoğu, karşılaştıkları hemen her şeyle kendi arasına fotoğraf makinesini koyma zorunluluğu hisseder. Başka ne tepki verebileceklerinden emin olmadıkları için, fotoğraf çekerler. Bu, deneyime bir biçim verir; dur, fotoğraf çek, devam et. Bu yöntem, özellikle acımasız bir çalışma ahlakıyla malul insanlar -Almanlar, Japonlar, Amerikalılar- için çekici gelir. Fotoğraf makinesi kullanmak, işkoliklerin tatildeyken çalışmıyor olmaktan, eğlenmek durumunda olmaktan kaynaklanan anksiyetelerini yatıştırır. Çalışmaya hoş bir şekilde benzeyen bir şey yapabilirler: Fotoğraf çekebilirler” (1).
Sontag’ın bu ifadelerinde kanımca doğru şeyler olduğu kadar yanlışlar da vardır. Çalışan ve tatilde fotoğraf çekme eylemini gerçekleştiren insanların dışarıdan bakıldığında turistik gezilerde hiç durmadan fotoğraf çekmelerinin tek açıklaması bunlar olamaz elbette. İnsanlar normalde yaşadıkları ortamdan ayrılıp bilmedikleri yerleri gezmeye gittiklerinde doğal olarak, ben buradaydım, burayı gördüm demek isteyeceklerdir ve bunu en ucuz ve kolay elde edebilecekleri yöntem de fotoğraftır. Sontag’ın yukarıda belirttiği ve kesinlikle çoğumuzun farkında olmadan yaptığı şey fotoğraf çekerken kendimiz ile dış dünya arasına fotoğraf makinesinin konulması olgusudur. Bu olgu, somut anlamından ziyade, soyut anlamda bir ‘araya kademe yerleştirme’ işlemidir.
Henri Cartier Bresson’un şu sözleri ile konuya farklı bir açılım getirerek yazıma devam etmek istiyorum: “Benim için en zor olanı bir portredir. Bir insanın gömleği ile teni arasına fotoğraf makineni sokmayı denemek ve başarmak” (2). Bresson, iyi bir portre fotoğrafını çekebilemenin ön koşulu olarak kişinin tenini örten yapıların altına, yani dış görünümün altına inebilmenin, kişiyi tanımanın ve onu gerçekte olduğu gibi yansıtmanın öneminden ve zorluğundan söz etmiştir. Yani, fotoğraf makinesinin bırakın kendimiz ile konu arasına yerleştirilmesini, çok daha farklı bir yerde olması gerektiğini, zihinsel süreçlerin ve diyalogların ardında, portresi çekilen kişinin özüne en yakın konumda bulunmasının zorluğunu ifade etmektedir. Bahsi geçen yer elbette makinenin fiziksel konumunu az da olsa işaret etmektedir ama, bu konum yabancılık duygusunu oluşturmaktan çok uzaktadır.
İzinsiz portresini çekmeye çalıştığı esnada yaşlı teyzenin azarlamasını işitmek veya konu mankeni olarak faydalanılan insanlarla yaşanan gerilimli anlar, fotoğraf çeken insanların hayatında az ya da çok rastlanan durumlardır. Alfred Eisenstaedt, bunun gibi durumlarda fotoğrafçının yapması gerekeni “İnsanlarla temas kurmak deklanşörle temas kurmaktan daha önemlidir” (3) sözü ile ifade etmiştir. Burada söz konusu olan bizlerin, fotoğraf makinesinin vizörü arkasına geçerek, hatta gizlenerek, dış dünya ile bir yalıtılma durumu oluşturmamız ve bu durum kırılmadığı sürece sürdürdüğümüz faaliyetin diğer insanlar açısından pek de insancıl karşılanmayacağıdır. Fotoğraf makinesinin arkasına geçerek hayatı gözlemenin sonunda ondan yalıtılmış kalma tehlikesi, bunun sonucunda da duygusuzlaştırma, hissizleştirme ve mekanikleştirme tehlikesi, tüm bunlara eklenen bilgisayar birimi ve birbirimizden uzaklaşmamız sonucunda yalnızca vizör (veya ekran), yani pencerenin ardından izleyen kişi konumuna düşürme tehlikesi daima vardır. Bu tehlikeyi aşabilmenin tek yolu da dış dünyaya daha fazla (fotoğraf makinesini aracı yapmadan) açılma ve insanlarla iyi iletişim kurmadan geçer. Bu durum, empati yeteneği veya empatik zeka ile sağlanabilir ve her insanda farklı ölçülerde bulunur.
Fotoğraf çeken ve aynı hobiyi paylaşan diğer fotoğrafçılar ile bir arada bulunan bizlerin, şu anda olduğumuzdan daha ileri bir iletişim düzeyinde bulunmamız gerekmez miydi? Sizce bu durum, ara kademeye soktuğumuz fotoğraf makinelerimizin ve bilgisayarlarımızın neden olduğu pencereden izleme psikolojisinden ne derecede etkilenmektedir? Kanımca, empati kurmayı yeniden denemekte fotoğrafik denklemlerle boğuşmaktan daha fazla fayda var.
Kaynakça:
1. Sontag, S. “Fotoğraf Üzerine, Platon’un Mağarasında”, çeviren Cem Akaş. 1992. Sanat Dünyamız, YKY, s. 23-29.
2. Bresson, H. C. 1980. Photography Year. Life Library of Photography, s.27.
3. Eisenstaedt, A. 1998. Collector’s Edition of Life. The Eisie Issue, s.18.
Baybars Sağlamtimur : Mağarada Olmak
Baybars Sağlamtimur : Göksu Deltası, Yaban Hayatı Koruma Sahasında Buruk Bir Gezinti
Doğa Fotoğrafçılığının Tanımı ve Etik Değerler
Baybars Sağlamtimur : Fotoğrafta Sayısal Çağ
Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.