Latmos’ta Herkül’e Adanmış Bir Kent: Heraklia
Yüzyıllardır anlatılan efsaneleri ve o muhteşem doğasıyla insanları kendine bağlayan Latmos’a yolculuğumuz. Yeryüzünün ayrıcalıklı coğrafyalarından bir tanesi de Ege bence. Doğanın cömertliği ve tarihi dokunun zenginliği çekici kılıyor burayı. Belki bu yüzden dönüp dolaşıp Ege’ye geri geliyorum. Bafa Gölü kıyısındaki antik liman kenti olan Herakleia ile buluşmak üzere yol alıyoruz. Liman kenti diyoruz; çünkü Söke Ovası 200 yıl kadar önce denizmiş. Büyük Menderes Irmağı’nın getirdiği alüvyonlar körfezi doldurmuş ve ova haline getirmiş. 
Bafa Gölü de denizden bir parça olarak arada kalmış. Bafa’ya sabaha karşı sekiz sularında varıyoruz. Beş Parmak Dağları ardından doğmak üzere olan günün kızıllığını suların aynasından seyrediyoruz. Gölün kıyısında sevimli bir köy olan Kapıkırı Köyü’ne girdiğimizde güneş ortalığı aydınlatıyor. Antik Kent Herakleia ile Kapıkırı Köyü iç içe kurulmuş. Antik Agora’nın en uç kısmında yer alan pansiyonumuzu kolayca buluyoruz. Orhan Serçin ve ailesinin işlettiği nezih bir yer Agora Pansiyon. Sıcak bir karşılama ve Özgün Hanım’ın hazırladığı enfes kahvaltının ardından acele bir şekilde günün programını oluşturuyoruz. Çünkü keşfedilmeyi bekleyen çok şey var. 
Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki bu göl ve çevresindeki dağlar, ormanlar; tarihiyle, kültürel mirasıyla bizlere sunulmuş bir armağan. Ayrıca olağanüstü bir doğa içinde yüzlerce çeşit kuşlarıyla dünyanın sayılı kuş izleme merkezi Bafa. 
Yöreyi çekici kılan bir başka yönü ise söylence yüklü tarihi. Antik Milas kentinin ardülkesinde, Bafa Gölü kıyısında yükselen Beşparmak Dağları’nın(Latmos), Anadolu’nun kutsal dağlarından biri olduğu söyleniyor. Garip taşlar ülkesi diye de anılan bu dağ, Anadolu’nun Hava Tanrısı ile yerel bir dağ tanrısının tapınım yeri olarak geçiyor. Bu tanrıların yerini daha sonra Greklerin Hava Tanrısı Zeus ile Ay Tanrıçası Selene’nin sevgilisi Endymion alıyor. Bafa Gölü’nün doğu kıyısında yer alan Herakleia antik kenti Tanrı Herakles’e (Herkül) adanmış olduğu söyleniyor.
Coğrafyacı Strabon tarafından hiç önemli sayılmasa da, günümüzde çağdaş arkeolog ve tarihçilerin çalışmaları sonucu elde edilen bilgiler, kentin görkemli geçmişi hakkında doyurucu bilgiler sunuyor. En çok da Almanların rağbet edip ilgiyle incelediği bu topraklardaki kaya resimlerini keşfeden de bir Alman olmuş. 1971 yılından bu yana bölgede çalışan Alman arkeolog Anneliese Peschlow’un Latmos Kaya Resimleri ile yolu 1994’te ziyaret ettiği bir köyde kesişmiş. İnsanlığın gelişim tarihi açısından çok önemli olduğunu söyleyen uzmanlar bu resimlerin Anadolu’nun ilk aile tablosunu sembolik bir dille anlatıldığını ifade ediyorlar. Ayrıca resimlerde Avrupa’da bulunanlardan farklı olarak savaş figürlerinin bulunmadığı vurgulanıyor. Batı Anadolu’da benzerleri bulunmayan bu resimler, tarih öncesi resim sanatına olduğu kadar dönemin kadın-erkek ilişkilerine dair de bilgileri günümüze ulaştırıyor. Paleotik zamandan Neolitik zamana geçişi simgeleyen kaya resimlerinden 170 tane bulunmuş. Son yirmi yılı aşan çalışmaları kazılar sonucu değil, toprak üstü kalıntıların gözlenmesine dayandığı bilgisi, Heraklia ve Latmos’un gizlerini henüz derinlemesine çözülmediğini düşündürüyor.
Bilene gizlerini açan Bafa Gölü ve çevresi, doğal zenginlikleri yanında; mercek altına aldığınızda görülebilecek tarihi bir dokuya sahip. Pansiyon sahibinin büyük oğlu Mithat rehberimiz. Beşparmak Dağları’nda yürürken bizi çepeçevre saran kayaların ruhu olduğuna inanıyorum. Hayal gücümüzü zorlayan kaya şekilleri yol boyunca şaşırtıyor insanı. Bu arada bölgede granite benzer taşlar da dikkate değer. Sonradan öğreniyorum ki Bafa Gölü’nün güney kıyısındaki Miletos; batı kıyısında Heraklia Antik Kentine ait mermer ocakları varmış. Beşparmak Dağları’nda yüzlerce mağara olduğu söyleniyor; ancak kayalarla işbirliği yapıp insanoğlundan saklanmış gibiler. Herakleia antik kentinin güney doğusunda Latmos dağları üzerinde iki kilise, bir şapel, keşiş hücreleri ve sarnıçtan oluşmuş Kellibaro Manastırı (Yediler Manastırı) bulunmaktadır. Yediler Manastırı’na Kapıkırı’na komşu olan Gölyaka Köyü’nden ulaşılıyor. 
Gölyaka insanları konuksever, sevecen ve açık yürekli. Mehmet AKGÜN’ün kahvesi’nde duraklıyoruz. Gölyaka’nın muhtarı Ahmet Kırcı köyündeki evlerin tavan süslerinden bahsediyor. Köy damlarında incir kurutan, Kasım ayında zeytin işlerine koşan, hayvancılık ve tarım ağırlıklı çalışan Gölyakalılar nazlanmadan poz veriyor. Pamuk toplayanlar da fotoğrafa değer görülüyor; ama programımıza aldığımız Latmos bizi çağırıyor kalamıyoruz, aklımız kalıyor.
Bu arada Antik Kayra yolunu sonbahar laleleri süslemiş konuklarını bekliyor. Kayalık parkurda yapılan bir saatlik yürüyüş sırasında katlanılan zahmete değecek güzellikte tarih ve doğa hayranlığımız artıyor. Uzun yürüyüşler sonrasında, hiç beklenmeyen güzellikleri önünüze seriliyor. Yol boyunca köydeki taş işçiliği de gözümüzden kaçmıyor. Yediler Manastırından hemen önce ilk durağımız Kaya Manastırı. Manastır ilginç bir şemsiye şeklindeki bir kayanın içerisine oyularak yapılmış. Yapının hemen arkasındaki bir kovukta 12–13. yüzyıldan kalma bir İsa ve on iki havarisinin tasvir edildiği fresk görülmeye değer. Biraz daha yorulmayı ve daha da zorlu bir parkuru göze alırsanız, ilkçağ mağarasındaki resimlerini görme şansınız da var ki, bu resimleri görmeden gitmemenizi özellikle tavsiye ederim. Yaptığımız yorucu yürüyüşün en büyük ödülü, bu çok gizli bir mağaradaki Neolitik döneme ait “Kaya resimleri” oluyor. Dokuz bin yıllık geçmişiyle Latmos’daki aile yaşamının ipuçlarını bizlere sunan bu resimlerde, çoğu figür T biçiminde veya anten benzeri başlara sahip Uzmanlar bunların sembolik bir dil olduğu görüşünde. Burası gerçeküstü bir yontu parkını andırıyor.. Kendimizi gizemli bir bilim-kurgu filminde hissediyoruz.
Kerdemelik, dere yatağı üzerindeki mağaranın içinde bulunan kaya resimlerindeki figürlerine ulaşıyoruz. Fotoğraflarını çekmek için reflektör yardımıyla gün ışığını mağaranın içine çeviriyor; flaşsız çekimlerimizi gerçekleştiriyoruz. Kumanyalarımızı paylaşıp soluklanırken, bir yandan hayal gücünü serbest bırakan resimlerdeki şematik betimlemeleri düşüneduralım; her şeyi unutup tarihin gizemine dalıyoruz. Akşam Ege’ye has mezeler ve sebze ağırlıklı sağlıklı yemeklerle güzel bir sofranın yanında, yörenin sanatçısı, ozanı Mehmet AKGÜN’ün sazı ve sözü ile yorgunluğumuzu atıyoruz. “Türkü dinlemeyen Türk’ü anlayamaz.” derler, doğrudur. Ezgiler bizi bize anlatıyor.
Ertesi gün kuşların, horozların ve eşeklerin seslerinin birbirine karıştığı bir güne gözlerimizi açıyoruz. Hazırladığımız gezi planına göre Heraklia harabeleri üzerinde kurulmuş olan Kapıkırı ve civarını inceleyeceğiz. Sonrasında Bafa Gölü’ne açılmak niyetindeyiz. Rehberimiz Mithat’
Heraklia’nın simge yapılarından olan Athena Tapınağı, göle ve köye hâkim bir tepede bulunuyor. Şehir surlarını gezerken gördüğümüz asırlık zeytin ağaçları, Kapıkırı Köyü’ndeki yaşlı insanlar nasıl dingin ve huzur verici yaşam sürdürüyorsa, onlar da heybetli bir eda ile olgun ve ağırbaşlı görünüyor. Surlarının güney ve doğu tarafında ise binlerce kaya mezarı var. Bunlar doğal kayalara oyulmuş lahit şeklinde ve üzerleri aynı tür taştan kesilen kapaklardan oluşuyor. Bunun dışında Meclis binası, batı duvarı köy evlerinin duvarlarına bitiştirilmiştir. Oturma yerleri toprak altında kalmış olduğu görülüyor.
Tiyatro; Beşparmak Dağları'nın sırtına dayanmış güneydeki göle doğru inşa edilmiş. Harabeden geriye çok az bir bölüm kalmış. Anıtsal Çeşme diye anılan yer ise; tiyatronun kuzeybatı tarafına bitişik olarak yapılmış. Agora’nın güneyindeki at nalı şeklinde ve önünde sütunları bulunan yapının Endymion’a adanmış bir kutsal alan olduğu sanılıyor. Söylence ise şöyle: Yunan Mitolojisine göre Ay Tanrıçası Selene, Çoban Endymion‘a aşık olunca her gece gölde yıkanan çobanı daha yakından görebilmeyi ister. Bunun için Ay ışıkları gölün üzerinde daha çok parlayarak gölü aydınlatır. Tanrı Zeus ise, çobanın isteği üzerine ona ölümsüzlüğü ve sonsuz uykuyu bahşeder. Böylece Selene dilediğince onu ziyaret edebilir. Endymion‘dan 50 çocuk sahibi olur.
Üçüncü gün gökyüzünde yumuşacık, uysal bir güneşle Bafa’ya açılıyoruz. Teknemiz yol alırken sudan fırlayan, adeta uçan balıklar kaptanı çok heyecanlandırıyor. Bafa Gölü dört adaya ev sahipliği yapıyor. Kapıkırı Adası, batıda İkizce ve Menet Adaları ve güney yönünde Kahvesar Adası. Yol boyunca burçlara konup uçan balıkçıllar, dalıp çıkan karabataklar ve soylu yürüyüşleri ve narin edaları ile flamingolar bize eşlik ediyor. Kimi adacıklarda yaban keçileri var. Bir grup genç flamingo göl üzerinde süzülürken kanatlarının altındaki pembe renk ortaya çıkıyor. Bu halleriyle hoş bir görüntü oluşturuyorlar. Gölde pelikanların da olduğunu söylüyor kaptanımız, ama az kaldı diyor. İkiz Adalar Kumsalı tekne turlarının yüzme molası verdiği güzel bir sahil. Beyaz kumları kırıntı haline gelmiş kaya parçalarından oluşuyor ve deniz kabukları buranın bir zamanlar deniz olduğunu hatırlatıyor. Ada üzerinde Bizans dönemine ait bir kale ve bir manastıra ait kalıntılar var. Kalıntılar iyi korunmuş durumda. Herakleia sur sisteminin bir parçası olan bu sisteme ait izleri yörenin çiçekleri ile kadraja alıp görüntülüyorum.

Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki bu göl ve çevresindeki dağlar, ormanlar; tarihiyle, kültürel mirasıyla ve eşsiz doğasıyla bizlere sunulmuş bir armağan. Sahip olduğu özellikler açısından zengin bir ekosistem olan Bafa Gölü, üzerinde yaşayan canlılar için kayda değer bir habitat kimliğinde, ancak göl şu anda tehlike altında. Büyük Menderes Nehri’nin sanayi atıklarıyla kirlenmesi sonucu gün geçtikçe kirlenmiş. DSi buna önlem olarak göle nehirden gelen suyun önüne bent çekmiş, gölün suyunun çekilmeye başlamasına neden olmuş. Bu da gölü besleyen oksijen dolaşımının azalmasına ve sudaki tuz oranının artmasına neden olmuş. Çok hassas bir denge üzerine kurulu ekosistemi ciddi biçimde tahrip edilmiş. Göl rengi maviyken yeşile dönmüş, eskiden içilen göl suyu balıklara mezar olacak kadar kirletilmiştir. Kanatlı dostlarımız da birer birer bölgeden çekiliyor görünüşe göre. Her şeye rağmen öylesine güzel ki, insanın içini fazlasıyla acıtan bu güzelliğe kıyamıyor insan. Korumak adına yapılan çeşitli çalışmalar var. Bafa gölündeki hazin durumu birçok aydın dillendirdi, kamuoyu yaratmaya çalıştı. Bafa’nın durumu ulusal basında günlerce yankısını buldu. Dergimizin formatına ve bana ayrılan köşenin hacmine sığmayacak boyuttaki bu sorunu genişçe açıp yayamayacağız; ama değinmeden de edemezdim. Umarım çok geç olmadan elimizden kayıp giden bir güzelliğe duyarlı bir olunup gereken önlemler alınır ve yörenin sakin, barışçıl insanları da yaşadıkları çevrenin kurtulması için yetkililerden hak ettikleri ilgiyi görür. Öte yandan hepimiz doğayı korurken onun bir parçası olarak kendimizi koruduğumuzu artık anlamalıyız.
Dünün görkemli tarihinin izleri, insan ilişkilerindeki samimiyet, bozulmamışlık geleceğin de değerleri olsun istiyorum bu güzel insanlardan ayrılırken. Yalnız yabancıların değil, Türk insanının da tanıması ve sahiplenmesi gereken eşsiz bir yer olan Latmos’u, yeter derecede tanıtabilmiş olmak ise en büyük arzum. Malum tanımak; sevmek ve korumak için ilk şart. Bafa’ya yeniden gelebilmeyi ise çok istiyorum, ama bıraktığım onca güzelliği aynı şekilde bulabilir miyim bilmiyorum. Agora’ya veda ederken Özgün Hanım’a takılıyorum. Sizin bu güzel yemeklerinizi özlersek ne yaparız diye. Güleryüzlü, ama ciddi yanıtlıyor:
“- Gelirsiniz yeniden...”
Birgül Erken Hakkında
1972 yılında Şubat ayında Çanakkale’de bir deniz kızı olarak martıların ve takaların sesleriyle hayata merhaba dedi.İlk öğrenimi Gazi ilkokulu ve Merkez Orta Okulu’nda okudu. Trakya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi.
Zeyniler Köyü öğretmeni Çalıkuşu Feride’ye özendi durdu. Öğretmen olmayı küçük yaşta kafasına koydu. Öğretmenlik yaşamına Edirne’ye bağlı Meriç İlçesi'nde başladı. Sonrasında sırasıyla Kurtuluş ilköğretim Okulu ve görevlendirme olarak Anadolu Öğretmen Lisesi’nde çalıştı. Şu an Edirne Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği görevini yürütüyor.Aynı zamanda Trakya Üniversitesi Türk Dil ve Edebiyatı Ana bilim Dalı'nda Yüksek lisans programında öğrenci. Evli ve bir çocuk annesi.
Fotoğrafa uzun yıllardan beri olan merakı, 2002 yılı içinde Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği (E-FOT) nin açtığı kurslarla daha ciddi bir boyuta ulaştı. Çeşitli alanlarda fotoğraf üretiyor ve dia gösterileri yapıyor.
Şu ana kadar yaptığı çalışmalar arasında: "Yeni Ufuklar:Yunanistan-İtalya", "Uygarlığın Beşiği Mezapotamya", "Almanya" ve "Çimen, Yağ, Ter Er Meydanı Kırkpınar..." ve "Edirne" adlı sunumları yer alıyor. Ulusal çapta düzenlenen yarışmalarda beş sergileme, bir mansiyon ödülü bulunuyor. Ulusal bir yayın olan "Turizmce" Dergisinde yazı ve fotoğraflarıyla her ay okurlarıyla buluşuyor. Edirne Fotoğraf Sanatı Derneği (E-FOT)Yönetim Kurulunda yer alıyor ve aktif olarak fotoğraf üretmeyi sürdürüyor...
Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
11 Ekim 2008 KONYA VALİLİĞİ 2. ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünya İnançları"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"