Şehir ve insan, siyah beyaz tonlama, güçlü sharpen fotoğraflarınızda ilk bakışta göze çarpan genel özellikler... Bu tercihlere nasıl bir süreçten geçerek ulaştınız?
35-36 yil kadar önce fotograf çekmeye basladigimda, “renkli” zaten ulasilmasi çok zor olan ve lüks bir seydi. Yani, pratik olarak, fotograf benim için siyah beyaz’dan ibaretti. Kendi fotograflarimi banyo edip basana dek, “Foto Engin”in insafi belirliyordu büyük ölçüde, karelerimdeki kontrast, keskinlik filan gibi özellikleri.
Sonradan fark ettim ki, aslinda hangi isik kosullarinda ve hangi makine ayarlariyla çekmis olursam olayim, fotograflarin sert ya da yumusak kontrastli olmalari ve baska pek çok sey, aslinda benim elimdeymis!
Banyo ve baski sürecinde meger her sey (ya da, handiyse her sey!) yeniden yaratilabiliyormus.
Bunu fark ettigimde ve ardindan isin inceliklerini (en azindan bir kismini) ögrendigimde, ne kadar sevindigimi hatirliyorum.
Elimde olmayan nedenlerle hayli uzun bir süre fotografa ara verdigimden, sonradan “renkli” modasina ayak uydurmak için özel bir sey yapmam gerekmedi; çünkü artik neredeyse herkes renkli çekiyordu.
Bu yeni moda ile birlikte, profesyonel laboratuvarlara mahkum olundugunu gördüm. Ama, benim açimdan daha önemlisi, hiçbir biçimde müdahale edemeyecegim bir “renkli” fotograf, kartpostaldan öteye gidemeyecek ve bunun da dogayi tekrarlamanin disinda bir hoslugu olmayacakti. Bir baska ifade ile, yaratici yani olmayan bir eylemi tekrarlamis olacaktim.
Kuskusuz yapip ettiklerimizin pek çogu yaraticiliktan uzak, kendinin ya da bir digerinin tekrarindan ibaret seyler. Bunu bir genelleme olarak söyleyebiliriz, degil mi?
Peki ama, keyif almak için yaptigimiz isleri, bu nevi genellemelerin disinda tutmaya çalismamiz iyi olmaz mi?
“Sehir ve insan” konusuna da ayni açidan yaklastigimi söyleyebilirim. Tabii, öncelikle “sehirli bir fotografçi” oldugumu belirtmeliyim.
Sehirler ve sokaklar fotografçilar için en zengin kaynaklar... Oralarda tarih var, politika var, mimari var, kültür var, insan iliskileri var, her türden zitlik var, bol miktarda düsey ve yatay çizgi var.. var oglu var!
Asil önemlisi de, bunlarin hepsi bir arada var!
Fotoğraflarınızdaki insanların bir hikayesi var mı? Yoksa öylesine geçip giden ve size yakalanan insanlar mı?
Herhalde her birinin bir hikayesi vardir..
Ama bunun (bu bapta!) ne önemi var ki?
Onlara çizdigim kader, pardon kadraj demek istedim, onlari mümkün ve muhtemel tüm gerçekliklerinden koparip, bir karenin (ya da yeni ve baska bir hikayenin!) unsuru haline getiriyor ister istemez. Kaldi ki, ben onlari gündelik hayatlarindan koparip bir kareye hapsederek hikaye kurmaya kalktigimda, benim muradimin fotografi seyreden tarafindan nasil algilanacagini tahmin etmenin zor oldugunu söylemek, yanlis olmaz.
Fotoğraf nasıl girdi hayatınıza ve hayatınızdaki yeri nedir?
Fotograf çekmeye nasil basladigimi soruyorsunuz herhalde, degil mi?
Lise yillarinda basladim. Amcamin yurt disindan babama hediye olarak getirdigi ve çok nadiren kullanilan bir Voigtlander vardi evde. Bir gün makineyi evden alip, yatili okudugum okuluma götürdüm. Bütün yeni baslayanlar gibi ot, böcek, agaç, arkadas komiklikleri, manzara filan çektim bir süre. Sonra (çok da uzun olmayan bir süre sonra), o tarz fotograflarin beni “kesmedigini” fark ettim.
Enteresan ve kolayina bulunamayan/çekilemeyen seyler çekmeliydim(!).
Sanirim herkes ayni asamalardan geçiyor.
Biraz da öyle vakit kaybettim.
Acemiligimin üçüncü asamasinda, o sirada yapimina yeni baslanan Bogaz Köprüsü sayesinde, fotografin belgesel niteligini kesfettim!
Belirli bir inatla, bogazin iki yakasinda yavas yavas yükselmekte olan ayaklari ve ardindan da o ayaklar arasina gerilen çelik telleri vs fotograflayarak, belgesel çekmek için o çelik teller kadar saglam bir sabra sahip olmak gerektigini ögrendim. Muhtemelen, bu isin okulunu okuyanlar, ilk birkaç derste benim iki yilda biriktirdigim bilgiye ulasiyorlardir.
Ama, otodidaktlarin el/göz yordami ile edinip biriktirdikleri “kesif”lerin de, öyle kolayca yabana atilasi seyler olmadigini belirtmem gerek.
Bir yanilsama olarak, amerikayi kendi basina (yeniden!) kesfettigini zannetme hâli, insana o kesfettigi seye oldugundan fazla önem ve deger vermesine sebep oluyor.
Evet, bu tesbiti yapiyorum; ama, bu yanilsamanin özel olarak kötü bir sey oldugunu da düsünmüyorum.
Böylesi ufak tefek yanilsamalarimiz olmasa, “mutluluk” duraginda hiç mola vermeden basip gitmek durumunda kalabilirdik bu dünyadan.

Bir fotoğrafın düşündürdüğü mü, estetikliği mi , varması gereken hedefi mi önemlidir sizce?
Valla kendi payima, “bir fotografin varmasi gereken bir hedefi” oldugunu düsünmüyorum. Buna karsilik, içerik ve estetik gibi ögelerin, birbirini besleyen ve dengeleyen ögeler oldugunu söyleyebilirim. Birinin digerine baskin olmasi, fotografta dengeyi bozar.
Belki sadece çok özel durumlar ve kategoriler için, bu sözünü ettigim dengeyi aramaktan cayabiliriz.
Mesela belgesel bir fotografin estetikten ödün vermesine katlanabiliriz veya bir soyut fotografta ille de içerik diye tutturmayabiliriz.
Tabii “..ebiliriz” deyisime bakarak, esas olmasi gerekenin “..ebilmedigimiz” fotograflar oldugunu söylemek istedigimi anliyorsunuz...
Belgeselcileri ve soyutçulari kizdirma pahasina, bu “denge” konusunda israr ediyorum. Yani, bir fotografin belgesel olabilmesi için, ille de “kör kör parmagim gözüne” olmasi veya soyut olabilmesi için de, ille de “uçmus” olmasi gerekmiyor.
Bir belgesel, pekâlâ “estetik” olabilir; bir soyut da “içerik”li..!
Biliyorum, bu konuyu uzun uzun konusmak, tartismak mümkün. Su sirada tek yaptigim, kisisel yaklasimimi en kisa yolla aktarip, diger soruya geçmek..
Sıradan insanların gündelik hayatlarına dair belge niteliğinde fotoğraflarınız. Peki bunun amacı nedir? Ve belgelemekten en memnun olduğunuz an ne olmuştu?
Saniyorum, bugün geldigim bilinç asamasinda, sadece keyfim için fotograf çektigimi, bir anlamda “fotografik liberalizm”in dibine vurdugumu itiraf edebilirim.
Hirsizlik, teshircilik ve röntgencilik gibi kavramlarla açiklayanlar var fotograf çekme eylemini. Tabii, bunu felsefi bir baza oturtarak söylüyorlar!
Ben, o “felsefi baz”in görmezden gelinebilecegini düsünüyorum.
Foto muhabirligi veya belirli bir görev için (parali ya da parasiz!) fotograf çekme eylemini içermiyor bu söylediklerim. Bir meslek olarak, hayatini kazanabilmek için bu isi yapanlarla, bir disavurum biçimi olarak fotograf çekenleri ayni yaklasimla degerlendirebilir miyiz?
Galiba asil ilgimi çekenin “siradanlik” oldugunu söylersem yanlis olmaz.
En etkileyici karelerin en siradan gündelik yasam parçalarindan çiktigini gördüm. Bütün mesele, o siradanligin hangi isik ile nasil kadrajlandigindan ibaret.
Hayatin kendi kadrajina birakirsak karelerimizi, fazlasiyla karmasik (karmançorman anlaminda!) olacaktir ortaya çikan sonuçlar. O karmasayi normalde zaten yasadigimiz hesaba katilirsa, bir de fotograf araciligiyla onu tekrar etmek neye yarayacak, yaptigimiz isin nasil bir anlami olacaktir?
Hal böyle olunca, milyonlarca kez fotograflanmis hayat parçalarinin tekrar tekrar fotograflanabilir olmasinin da izahini yapmis oluyoruz; çünkü, her fotografçi “kendi kadrajini” yaratiyor.
Fotografçi, kendi kadrajini yaratabildigi ölçüde ilginç karelerin sahibi oluyor.
Kendi kadrajini yaratmaktan kastim, karenin içine neleri alip neleri almayacagina karar vermektir. Grup olarak Balat’ta çekim yapan fotografçilarin islerini izleyelim mesela.. Ayni grubun içinde olup, objektifini yanindaki arkadasiyla ayni yöne çeviren bir dizi fotografçinin karelerini yan yana korsak, bu konuda saatlerce konusmaktan daha etkili bir sonuca ulasiriz.
Belki bir de ek yapmaliyim bu konuda: Kadraja alinan veya alinmayan seyler, sadece elle dokunulabilir somutluktaki seyler degil elbette. Isik (ah, tabii en evvel isik!), karanlik ve aydinlik, lekeler ve çizgiler, açilar filan...
Bunca laf kalabaligi, ne kadar “amaçsiz” fotograf çektigimi gizleyebilmek içindir!
Soruyu unutmus degilim yani...
“Belgelemekten en memnun oldugunuz ân” demissiniz ya hani, en kesin ve keskin biçimde söyleyebilirim ki: henüz deklansöre basmadan kafamda tasarladigim kareyi, sonradan ekranda görebilmissem, iste o gerçek bir doygunluk ânidir.
Dijital olanaklar, o doygunlugu çogaltmamizi saglayan araçlar oldu.
Onlar sayesinde, analog laboratuvarlarda çok uzun ve zahmetli süreçlerin sonunda ulasabildigimiz sonuçlara, daha kisa sürelerde ve daha zengin detaylarla ulasabilir olduk.
Çekim aşamanız nasıldır? Ekipmanınızla mı dolaşırsınız yoksa önceden tasarladığınız bir görüntünün peşine mi gidersiniz?
Kosullarim elverdigi ölçüde makinem yanimda olur.
Kosullarim elvermediginde de, o kosullari zorlarim!
Makinesi hep yaninda olan takintili bir fotografçinin çektigi veya çekmeyi içinden geçirdigi seyleri çekerim.
Bazen, daha önceden tespit ettigim yerlere gittigim de olur çekime.
Diyelim bir sehir parçasina günün hangi saatinde ne tür bir isigin düstügünü bilmek, oradan haftanin hangi günü ve günün hangi saati ne kadar insan geçtiginin bilgisine sahip olmak gibi normal insanlarin umursamayacaklari konulari önemser ve bunun geregini yerine getiririm.
Gördüğünüz örneklerden muhakkak etkileşim olmuştur görsel anlamda. Örnek alıp, etkilendiğiniz fotoğrafçılar oldu mu?
Tabii ki! Bütün fotografçilardan etkilenirim, etkilenmisimdir. Ara Güler’den bile…
Fotoğrafa PS veya diğer işleme programlarınin ne kadar katkısı var sizce? Kullanıyor musunuz? Hangisini ve nereye kadar?
Bu sorunuzun bizi, meshur dijital/analog tartismasina dogru yönlendiriyor sanki. Konu ne zaman gelip buraya dayansa, kendimi ortaokul münazaralarindaymisim gibi hissederim. O münazaralarda da, iyi münazaraci agzi iyi laf yapan ve düsüncelerini saglam bir metodoloji ile sunabilenler arasindan çikardi. Ve onlar için konunun ne yaninda durduklarinin bir önemi olmazdi; yani, aki da karayi da ayni sehvetle savunurlardi.
Diyecegim o ki, özel olarak iyi münazaraci olmasam bile, bu konustugumuz konunun her iki tarafini da benzer biçimde savunabilecegimi hissediyorum.
Fiilen dijitali seçmis olmami ise, ancak ekonomik ve pratik nedenlerle açiklayabilirim.
Eger sahiden zengin olsaydim (yani bol param ve o parayi kullanacak kadar da zamanim olsaydi!), birinde genis açili digerinde tele Summilux takili iki adet Leica M3’üm olurdu. Ve tabii, o iki makine ile çektiklerimi yikayip basacagim tam tesekküllü (ama kesinlikle genis!) bir karanlik odam, odamin dolaplarinda da tikabasa malzemem...
Yani, evet.. Fotograf isleme programlari kullaniyorum.
Sirf meraktan, hemen hemen bütün programlari (ticarilesmis olanlari) kullandim. Vektörel bazli programlarin da, piksel bazli programlarin da bir digerine göre çesitli üstün yanlari var.
Keske zamanim olsa da, o programlarin her birini ustalik kazanacak denli ögrenebilsem. Tipik bir otodidakt yaklasimi ile, en kolay kullanilabildigim birkaç programin, aliskanlik kazandigim birkaç özelligini kullanmaktan ibaret bütün yaptigim.
Ben hep fotoğrafların, sahiplerinin kişilklerini ve hayat görüşlerini yansıttıklarını düşünürüm. Sizce de böyle mi? Fotoğraflarınız sizi yansıtıyor mu?
Hayir, bence öyle degil.
Belki, olsa olsa, söyle bir saptama yapabilirim: Fotograflar, sahiplerinin fotografa bakislarini yansitir.
Sizin yaklasiminizin da gerçege degen yönleri olabilecegini kabul ederim; ama, bu durumun genellenebilecegi kanisinda degilim.
Fotograflarim beni yansitiyor mu diye düsünmedim daha önce.
Muhtemeldir ki, bazi fotograflarim onlari çektigim siradaki ruh halime uygun düsüyordur; baska bazilari da, onlari ekran basinda yeniden kadrajladigim siradaki ruh halime...!
Tarz değişir mi? Bir gün farklı şeyler de deneyebilirim (cıvıl cıvıl renkleri olan manzaralar, makro, nü, kurgu gibi...) diyebilir misiniz?
Belki çok iddiali olacak ama, gerçekten oturmus tarzi olan bir fotografçinin hangi fotografi olursa olsun (karamsar ya da civil civil, renkli ya da siyah beyaz, manzara ya da sokak..) tanir ve onu taniyabilmis oldugum için de sevinç duyarim.
Beni soruyorsaniz, ben o bahsettigim parlaklikta tarzi olan bir fotografçi degilim.
Fotoğraf için ekipman ne kadar önemlidir? Kullandığınız ve sahip olmak istediğiniz ekipmandan bahseder misin?
Ekipman elbette önemlidir (En önemli sey olmasa bile!).
Halihazirda Canon 20D kullaniyorum. Optik anlamda bes para etmez lenslerim var. Zaman içinde birbirimize alistik ve iliskimizi bir optimumda tutmaya gayret ediyoruz!
Sahip olsaydim sevinecegim aletleri ise yukarida yazdim.
Fotoğrafçılık ideallerinizi anlatır mısınız?
Açikçasi, belki bir ideale sahip olmadigimdan, belki de ona sahip olmak için gereken hirstan yoksun oldugumdan, bu “ideal” meselesini çok anlayamadim.
Hani, “-Fotograf konusunda rüyan nedir?” diye sorsaydiniz, ona bir cevap bulabilirdim de, ideal konusunda zayif kaldim.
Diğer zamanlarında fotoğraf dışında Cahilus neleri yapmaktan keyif alır? Bunlardan fotoğrafçılığına yansıyan şeyler var mı?
Sevdigim her seyi, takintili denebilecek kadar tutkuyla yaparim. (Bunun insani fiziken ne kadar yordugunu söylemeye gerek var mi bilmem.)
Dolayisiyla, “diger zamanlar” diye adlandirabildigim zaman parçalarina sahip degilim. Hepsini ve her seyi bir arada yapmaya çalisiyorum.
35 yillik motorcuyum. Yaz/kis dört mevsim motor üstündeyim. Bunun fotografima çok katkida bulundugunu biliyorum. Diger yandan, konformist zaaflarimi törpülememe de yariyor motosikletim.
Röportaj : İnci İŞLER www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi