e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Cem Canbay ile Söyleşi
"İnsana Yolculuk"
Cem CanbayCem Bey Fotoritim’e hoşgeldiniz. Sohbetimize fotoğrafa geçmeden önce “müzik” ile başlamak istiyorum. Bize müzik geçmişinizi anlatır mısınız?
Tabii… Küçüklükten beridir müzikle ilgili ailemden gelen bir müzik hissiyatım vardı. Ailemde meslek olarak olmasa da enstrüman çalan ve müziğe tutkun dayılarım vardı. Ardından İstanbul Erkek Lisesindeki yıllarım (insanın kendini bulma yılları), yani 70’li yılların sonu ve 80'lerin başları, ve o dönemin sosyal olayları müzik çalışmaları yapmamı, bunlara zaman ayırmamı iyice tetikledi. Enstrüman olarak mandolin çalıyordum önce, müzikal öğretilerim sonra gitar ile devam etti. 1976 yılında Almanya’ya gitmiştim ve yabancı müzikle ciddi olarak orada tanıştım. İlk olarak orada bir Elton John plağı dinledim. 11 yaşındayken dinlediğim ve "beni çok etkileyen" şarkı ise; Crocodile Rock idi.
http://www.youtube.com/watch?v=Y2Ta0qCG8No
Batı müziğinin Rock’n Roll kısmı beni çok ilgilendirdi bu vesile ile de döner dönmez bu konuya ağırlık verdim. O yıllarda Taksim, Tünel civarında plak satan dükkanlar vardı. Müzik aleti satan dükkanlar da oradaydı ama genelde materyal çok çok daha azdı şimdi ile kıyaslanınca. Tünel o dönem için merkezdi bu konuda. Klasik müzikten Amerikan folk müziği ya da diğer ülkelerdeki protest, folk müziği tarzına bir geçişim oldu. Tabii benim de çaldığım akustik gitar, ağırlıklı olarak bu tür müzikte kullanılıyordu. Donovan, Bob Dylan, Joan Baez, Simon and Garfunkel, Crosby, Stills, Nash&Young… gibi müzisyen ve grupların plaklarını bulup dinlemeye çalıştık ve ardından bunların şarkılarını okulda çalmaya başladık. Bu çalışmalar okuldaki Almanca tedrisat dışındaki 2. dilimiz olan İngilizceye de çok yardımcı oldu…

Adaşım ve bugün de benim fotoğraf projelerimde grafikerlik ve sanat direktörlüğü konusunda bana yardımcı olan Cem Berksoy ile birlikte müzik üzerine paylaşımlara başladık. O dönemlerde bu müzik tarzında Türkçe sözlü şarkı yapan çok sanatçı veya grup yoktu. Biraz Mazhar Fuat Özkan yeni yeni ünlenmeye başlamıştı, Bülent Ortaçgil’in ilk albümü çıkmıştı, daha öncesi için de Erkut Taçkın, Erkin Koray gibi isimlerden bahsedebiliriz... Biz de Türkçe sözlü müzik yapmaya çalışıyorduk. O dönem çalkantılı bir 12 Eylül dönemi yaşandı ülkemizde… 81, 82 yıllarında İstanbul Erkek Lisesinde epey konser yaptık ve sonrasında kendimiz de şarkı yapmaya başladık.
Kendi besteleriniz değil mi?
Evet, evet… Türkçe sözlü bestelerimiz. Cem, hem Türkçe hem İngilizce şarkı yapıyordu ama benim tercihim kendi dilimizde şarkı yapmaktı ve onu da Türkçe yapmaya teşvik ediyordum. Beraber bir grup kurduk. Basın Yayın’dan Murat Tunalı isminde bir arkadaş vardı, onu basgitara aldık. Konservatuarda okuyan Okan isminde baterist bir arkadaş vardı ve yine konservatuardan keman çalan Özlem Dinçarslan diye bir arkadaş vardı, onları da gruba katarak ikimizin önderliğinde beşli bir grup kurduk. İsmi Aqua.

Kenter Tiyatrosu’nu kiralıyorduk mesela, belediyeye gidip rüsum ödüyorduk konseri gerçekleştirmek için( kendi cebimizden ödeyip). Biletleri kendimiz bastırıp satıyorduk. İki konser yaptık bu şekilde. İkisi de tam dolmuş ve para kazanmıştık… Kadıköy'de, Fatih'te, Ortaköy'de çeşitli tiyatro ve sinema salonlarında konser yapıyorduk aynı şekilde. Ama o dönemlerin ilginç prosedürleri vardı; belediyeye para ödedikten sonra, şarkı sözlerini karakola götürüp, gösterip, onay alıyorduk. Yabancı şarkı sözlerinde bayağı protest sözler yer almasına rağmen sorun olmuyordu, özellikle Türkçe sözlerle ilgileniyorlardı haliyle. E tabii konsere de geliyordu polisler, takip ediyorlardı.

Üniversitede okuyan kişilerin böyle bir iş yapması yürekli bir işti, o dönemlerde bu tür konserler pek yoktu. Bu açılardan ilgi çekiyordu konserlerimiz. Birkaç günlük turnelerle konser vermeye gidiyorduk İstanbul dışına. Bursa’ya gitmiştik mesela, turne karakolda bitti. Çünkü evinde kaldığımız arkadaş meğerse geceleri afişe çıkıyormuş. Evde baskına uğradık konserleri bitirdikten sonraki gece, bütün grup orada idi. İstanbul'dan gelen üniversiteli arkadaşlarımız dahil, bizi üst üste bir minibüse koyup götürdüler, sanırım 15 kişi kadardık. Sabaha kadar Çekirge Karakolu’nda derdimizi anlatmaya çalıştık serbest kalmak için. Polisler bize çay da ikram ettiler aslında bir yandan ama 15 kişiye bir ince belli çay tabi... Neyse sonunda sabaha karşı hepimizi bıraktılar. Hatta Siyasal Bilgiler Fakültesinden olan bazı kız arkadaşlarımız karakolda komiser amiriyle hararetli sohbetler de yapmışlardı bizim için.
Macera olmuş…
Evet, böyle bir macera yaşadık...
Aqua 1986 yılının sonuna kadar devam etti, sonrasında da herkes kendi yoluna gitti diyebiliriz. Ben de askere gidip geldim. Döndüğümde müziğe kaldığım yerden devam ettim, ama teknoloji biraz gelişmişti haliyle. 4 girişli kayıt aletleri çıkmıştı, her kanala farklı bir enstrüman kaydedip, daha sonra iki kanala indirgeyip stereo kayıt yapıyorduk. Ben de elektrik gitar ve akustik gitarın yanı sıra piyano öğrenmeye başlamıştım şarkı yapacak kadar. Daha sonra kendi mesleğim olan diş hekimliğini de yapmaya başladım, yine doktor bir arkadaşım ile ortak bir yer kiraladık, burada muayenemizi açtık. Bu arada müzik devam etti haliyle. Kendi şarkılarımı yapmaya devam ederken çeşitli yerlerde çalmaya başladım. Mesela Moda'da bir barda bir yıl kadar düzenli müzik yaptım, yine Polonezköy’de bir kulüpte Cumartesi Pazarları orada kalarak çalıyordum. Bu arada şarkılar yazıyordum, birikmeye başladılar, müzik yapan yeni insanlarla tanışıyordum ve yavaş yavaş bir çevrem oluştu. İnsanları etkileyecek kadar şarkı söyleyebiliyordum ancak çok özel de bir sesim yoktu. 1994’de yarı zamanlı bir konservatuar öğrencisi olan Ebru Kalabas ile tanıştım, onunla kayıtlar yapmaya başladık. Benim şarkılarımın ruhunu onun sesi ile birleştirip, softrock diyebileceğim bir müzikal yolda ilerlemeye başladık. Bir grup oluşturduk: Mask. Davul, bas, piyano, gitar ve saksafondu enstrümanlarımız, etkileyici sesiyle solistimiz de ciddi katkı veriyordu projeme. Beyoğlu’nda Sappho adında bir barda çalmaya başladık. 1995 yılında kaydını yaptığımız albümümüz, 1996 yılında Ada Plakçılıktan çıktı; Kapılar Ardında. Albüm sonrası epey canlı radyo programına katıldık, bazı televizyon programlarına çıktık. Ciddi müzik yorumcuları “en gelecek vaat eden rock grubu” olarak yazdılar hakkımızda vs.vs.
"Mask 'Kapılar Ardında' Albüm ön kapak"Plak şirketimiz reklam, promosyon gibi olaylar yerine müziğin daha el altından yayılmasına, piyasa dışında olmasına çalışıyordu, tanıtım, fotoğraf çekimi gibi işleri biz kendi imkanlarımız ile yapıyorduk, bu işlere karışmıyorlardı fazla. İzzet Öz’ün yardımını alarak iki klip çekimi gerçekleştirdik. Bunları bir şekilde televizyonlara ulaştırdık, o dönemlerde de bugün olduğu gibi para ile yayınlıyorlardı klipleri televizyon kanallarında ama bizim Kapılar Ardında şarkımızın klibi epey yayınlandı. Sevenleri vardı sanırım...
http://www.dailymotion.com/video/xdu1kq_mask-kapylar-ardynda_music
http://www.dailymotion.com/video/xdw4wo_mask-bir-duy_music
"Mask 'Kapılar Ardında' Albüm arka kapak"15.000 civarında albüm satışı gerçekleşti. Bu satış rakamı – başka bir ülkede bir grubun ilk albümü olarak çok başarılı görülecek bir adet olmasına rağmen- ülkemizde çok para kazanmaya alışmış yapımcılarca küçümsendi. Yeni albümü Ada Plakçılık’tan çıkartmak yerine bize daha fazla imkan sağlayacak başka bir şirketten çıkartmak istedim. Evde gerekli tesisatı kurarak neredeyse stüdyo kaydına yakın kayıtlar yaptık. Grupta değişiklikler oldu, caz motifleri girdi sound’umuza, iki albümlük şarkı kaydettik. Ama istediğimiz gibi anlaşma yapamadığımız için (anlaşmadan kastım da bize çok para verilmesi değil, istediğimiz şekilde albümlerimizin çıkartılması anlamında…) bu albümleri çıkartmadık. Grup müziğine bakış açısı ülkemizde değişmedi, değişmeyeceğini de anlamıştım, her şey tek adam üzerine kurulu idi. Netice olarak iki albümlük malzeme kayıtlı olarak bende kaldı ve sayılı insan dinleyebildi bu parçaları... 2000 yılında grubu ve kişisel müzik hayatımı sonlandırmaya karar verdim…
Teknolojinin müziği götürdüğü nokta, elektronik müzik benim kafamdaki müzik anlayışına tersti. Müzik iyi bir yöne doğru gitmiyordu. D.J.’ler çıktı, şurada çalıyorum diyordu, iyi de ne çalıyorsun? Her ne kadar teknoloji işleri kolaylaştırsa da, müziğin paylaşımını kolaylaştırsa da, rock müziği açısından bir son idi. Grup müziğinin bir anlamı kalmamıştı, bilgisayardan her şey hazırlanıp, üzerine tek bir kişi şarkı söyleyebiliyordu. 1980 ve sonrasında yaşananlar, günümüzde de başka formatlarda devam ediyor. Bu yollara tekrar girmek, o tünellerden yeniden geçmek için (hem yaş olarak hem de heyecan) artık isteğim kalmamıştı… Benim yaptığım müziğin seyahati de böyle sona erdi… (Dinleyici olarak ama yoğun bir şekilde devam ediyor çünkü müzik hayatımın her anında var).
Hayat düzeniniz nasıl?
Devamlı belli bir konforda yaşamakta inat eden biri değilim. Yaşadığım düzenden bir anda çıkıp, örneğin seyahatlerimde olduğu gibi, başka şartlara adapte olabiliyorum. Hayatımda bir sadelik vardır hep. Bazı insanlar var, gördüğümüz, belli bir yerlere ulaştıktan sonra, sanki geçmişleri yokmuş gibi davranıyorlar, nereden, nasıl geldiklerini unutuyorlar. Sanki hep mevcut halleri buymuş gibi. Vazgeçemiyorlar. Hep taksi ile dolaşıp, daha evvelki hallerini unutup, konforlarından ödün vermeye yanaşmıyorlar. Aslında doğru olan eski ve bugününü birleştirip, bir miksaj yapıp, orta yolda kalabilmek.
Yaşadığım şeyler, benim fotoğraf hayatıma çok katkı yaptı. Örneğin müzisyen fotoğrafı çekmek istesem müzik yapan insanların nasıl hareket edebileceklerini önceden bilebildiğim için fotoğraf çekerken avantajlı oluyorum ya da dans eden kişileri çekerken de aynı şekilde. Fotoğraf bana pek çok yeni şeyi keşfettirdi. Dans ile bir alakam yoktu ama bu ülkelere seyahat ettikçe Latin danslarına ilgi duymaya başladım. Dışarıdan görüldüğü gibi salt bir dans olmadığını içinde pek çok doğaçlama ve yaşamsal unsur olduğunu kısa sürede keşfettim. Mesela Küba’daki Maço kültürün icadı olan Salsa dansında (Küba’daki "Son" müziğinden kaynaklanır Salsa) erkek dansı yönetir, kadın da erkeğe eşlik eder ve erkeğin her hareketine karşı reaksiyon verir uygun figürlerle. Orada İspanyolca bilen biri olarak halkın pansiyon olarak işlettiği evlerde (Casa Particular) kaldığınızda maço hayatı daha yakından izlersiniz, dansa da yansımasını kolayca görürsünüz…
Fotoğrafın bana kattığı diğer unsurlardan biri de insanlarla eskisinden fazla yakınlaşmak oldu. Bu benim karakterime çok uygundu aslında, bunu da fark ettim… Gittiğim pek çok ülkede – genelde dilini konuştuğum ülkelerde proje yapmayı tercih ediyorum – insanları anlıyorum. Diyalog kurduğunuz zamanlarda da onlar size bir kültür ve yaşam biçimleriyle ilgili samimi ve gerçek şeyler anlatıyorlar.
Bizim gibi insanlara Latin ülkelerinde gringo diyorlar ve herkesi Avrupalı ve Amerikalı gibi görüyorlar. Diyalog kurup, yaklaşınca bu önyargıyı değiştiriyorsunuz kolayca, ondan sonra hayatlarına dair bir sürü şeyi samimiyetle anlatıyorlar. Her zaman insan ilişkilerim iyi oldu ama dediğim gibi fotoğraf beni insana daha da yaklaştırdı.
Valladolid diye bir kolonyal kasaba var Meksika’nın Yucatan bölgesinde. Orada bir ayakkabıcıda iki kişi karşılıklı çalışıyorlardı. Fotoğraf çekmek için bir iki dakikalık izin istedim. İzin veren adamlardan biri kısa süre sonra sıkıldı ve bana “Tamam! Çekme artık” dedi. Fırça yedim adamdan, “Hadi, hadi yolun açık olsun” diyerek de beni başından gönderdi. İnsan fotoğraf çekerken veya bunun için izin isterken sıkılıyor bazen, bir de böyle olunca bu kez negatif bir enerji doğuyor. Bunun üstesinden gelmek ve o kareleri yakalamak lazım. Böyle bir iş yaparken insan ister istemez bunları tolöre etmesini de öğreniyor. Kovulmak, fırça yemek gibi şeyler de insanın egosunu törpüleyen unsurlar… Nihayetinde savaşta fotoğraf çekmeye benzemese de bazen sizi zorlayan durumlar oluşuyor insan fotoğraflarında…
Şimdi hayatınızda müziğin yerini fotoğraf aldı diyebilir miyiz?
Evet, şimdi hayatımın büyük bir kısmı fotoğraf… 24 saatimin fotoğraf ile geçtiği oluyor bazen. Ben fotoğrafı bir bütünün parçası olarak görüyorum. Bazen okuduğunuz bir yazı, bazen baktığınız bir resim, gittiğiniz bir resim ya da fotoğraf sergisi ya da konser sizin fotoğraf yolculuğunuz için belleğinize kazınan ve faydalı olacak ögeler oluyorlar aslında, sizi besliyorlar.
Kişisel gelişimimizin ifade tarzlarından biridir aslında fotoğraf. O kareye sadece o anı değil bütün yaşamımızdan damıttığınız kültür, bilgi, estetik değerler, dostluk, samimiyet, spontonelik, zamanlama ve yaratıcılıktaki becerilerimizi koyuyoruz…
Seyahat ve fotoğraf tutkusu müzik yaptığım yıllarda da vardı ancak böyle değildi elbette. O zamanlarda Sony Cybershot bir kameram vardı, gezerken onunla çekiyordum, daha sonra bunları slayt şov yaparak arkadaşlarımla paylaşıyordum. Çevremdeki insanlar “senin fotoğrafa olan yeteneğin iyi” diyerek beni teşvik ettiler. Ayrıca eskiden beri kültürel ve tarihsel olayları araştırmak çok hoşuma gidiyordu. Bende 1970’li yılların National Geographic dergileri vardı Moda’da bir pasajın alt katından ikinci el olarak satın aldığım, onları bol bol inceliyordum, aslında fotoğrafı o dönemlerde beynimde çekiyordum belki de... Seyahat fotoğrafçılığı ve projeler oluşturmamda o dergilerin çok katkısı oldu diye düşünüyorum.
Aklımda oluşan düşünce belli bir amaçla seyahat etmek idi. Yollara çıkınca pek çok şeyi yaşayarak görüyorsunuz, karşınıza farklı kapılar çıkıyor. Hem keyifli hem de zor. Seyahate gitmek gibi görülüyor yaptığım ancak öyle bir şey değil aslında. Tamamen planlanmış, ekonomik yönü en uygun şekilde ayarlanmış bir süreç. Mesela Meksika’da 2.sınıf otobüslerle seyahat ediyorum, daha ucuz olduğundan ve halka yakın durduğunuzdan. Bu otobüslerde mesela bagaj bileti yok, uyursanız tüm eşyalarınız gidebilir-sorumluluk almazlar, bazen biletiniz olsa da oturacak yer bulamayabilirsiniz. Kimi zaman 7-8 saat araç bekleyebilirsiniz, kimi zaman tabiat şartları sizi zor durumda bırakabilir. İnsan sonradan unuttuğu bir sürü zahmet de çekiyor yolda, ayrıca başınıza çeşitli kazalar da gelebiliyor. Ben Tayland’da Koh Samui adasında motosiklet kazası geçirdim mesela Şubat 2010’da. 2 ayda ancak tam iyileşebildim. 2011 Haziran’da Ekvador’un başkenti Quito’da 3 kişinin elinden soygundan kurtuldum ama yine Ekvador’un Cuenca şehrinde tur otobüsünün üstünde fotoğraf çekerken yüzüme ağaç dallarının saplanmasından kurtulamadım. Yüzüme hastanede 7 dikiş attılar, dikişleri 10 gün sonra Peru’da aldırdım. Kasım 2011’de Meksika’da Isla Holbox adasında bataklığa gömüldüm ve panik yapmadan ağır ağır kurtulabildim. Bu tarz şeyler oluyor fotoğraf peşinde koşarken…
Diğer taraftan 30 günlük bir seyahatte 7-8 şehir ve onların civarındaki yerlere gidince, bu süreç ciddi anlamda yıpratıcı oluyor. Normalde geç yatan bir insanım ancak seyahatlerde gün içinde çektiğim fotoğrafları bilgisayarıma aktarır aktarmaz 23.00-24.00 civarı uyumuş oluyorum. Sabah ışığında çalışacak isem erken kalkmaya çalışıyorum, özetle bayağı yorucu geçiyor seyahatler…
Ama böylesi tabii daha iyi oluyor. Tüm zamanı fotoğrafa ayrılmış bir seyahate gitmek, sadece fotoğraf çekmeye odaklanmış olmak, sizi daha üretici kılıyor.
Seyahat fotoğrafçılığı pek çok fotoğraf çekimini kapsıyor. Manzaradan tutun da portreye kadar… Bu çeşitliliğin hepsine hazırlık olmak. Şansa bırakmadan mı planladığınız bir durum? Ya da şöyle sorayım, daha evvelden hiç gitmediğiniz bir ülkeye nasıl hazırlanıyorsunuz?
Şu çok önemli; insan sevdiği bir konuda çalışır ise başarılı olur, daha iyi sonuçlar üretebilir. Ben de kendi kafamda çok sevdiğim, çok ilgilendiğim konularda bir proje yapıp onun üzerinde çalışıyorum. İlk kişisel sergimi Küba ile yaptım "Doğudan Batıya 30 Günde Küba" diye ancak ben ülke bazlı proje yapmıyorum, çalışmalarım “konu” bazlı. 
Misal üç tane projem var; bir tanesi “Mayaların İzinde Meksika”, diğeri “Yaşayan İnkalar” ve neredeyse tamamladığım bir tanesi “Ege’nin Diğer Yakası Kiklad Adaları”… 
Bundan sonra yapacağım başka bir proje ne olabilir diye düşündüğümde, “Latin Amerika’da Kadın” olabilir misal. Yani kafama önce bir konu koyuyorum, sonra bunu araştırmaya başlıyorum, kendime bir hedef koyuyorum. Bunu yapmak için nerelere gitmem lazım, ne kadar kalmam lazım, buna hayatım, bütçem ne kadar müsaade eder, hangi önemli yerlere mutlaka gitmem ve fotoğraflamam lazım. Bunları tespit ettikten sonra organizasyonları yapmaya çalışıyorum, seyahate yönelik olarak. Bütün Ekvator’u ve Peru’yu (Amazonlar dışında) otobüsle geçtim mesela, uçak daha çok zaman kazandırırdı ama otobüs daha hesaplıydı ve daha yakından görme imkanım oldu geçilen yerleri. Sözün özü “Mısır’a gideyim, Bolivya’ya gideyim fotoğraf çekeyim” gibi bir durum yok, bir konu üzerinden, bir proje üzerinden yapıyorum çalışmalarımı ve buna paralel seyahatlerimi…
Dilini bildiğim ülkeleri tercih ediyorum dediniz?
Evet, Almanca, İngilizce, İspanyolca ve Türkçe olarak dört dili konuşup, yazabiliyorum. Tabii bundan sonraki projelerimden biri belki de ülkemizle ilgili olabilir. Almancayı ise şu ana dek kullanmadım projelerimde…
Ülkemizde ilginizi çeken bir proje konusu var mı?
Var, anne tarafım Karadenizli. Yaylalar ve oradaki festivalleri de içine alacak bir çalışma düşünebilirim. Belki kendi ülkemi sona saklıyorum, belki daha ustalaşıp daha başarılı üretim için, belki de demleniyor olabilir konu kafamda…
Dil konuşmak önemli, ben insan fotoğraflarını seviyorum, insanlarla iletişimim de iyi. İnsana dair fena fotoğraflar da çıkartmıyorum. Fotoğrafa bakan insanlarda fotoğrafta insan görmek istiyorlar bence. Manzara fotoğrafları da güzel, ben de çok seviyorum ama yabancı bir ülke söz konusu olduğunda, en çok merak edilen şey oranın insanları. Nasıl gözüküyorlar, nasıl giyiniyorlar, nasıl yaşıyorlar vs. Dolayısıyla “insan” önemli, insana ulaşmak için de konuşmak anlaşmak lazım.
Sanırım fotoğraf çekimleriniz için mevsimler önemli?
Doğrudur, mesela Peru için Haziran, Temmuz’da gitmek gerekiyor çünkü İnkaların en önemli İnti Raymi Festivali 24 Haziran’da. Daha çok oralardaki önemli festivallere, törenlere göre de ayarlamak gerekiyor. Zaten bu ülkelerde bizim ülkemizdeki gibi değil mevsimler. Ekvator’da genel bir ilkbahar havası var, ara ara yağışlı, mevsimleri yok yani, sadece kuru ve yağışlı dönemler var. Peru’da biraz var mevsimsellik var ama ülkenin değişik coğrafyalarında iklim değişiyor. Havada güzel bulutlar oluyor ki ben bunu çok tercih ederim. Latin Amerika için Haziran ve Temmuz dediğim gibi iyi bir dönem.
Küba için Mart, Nisan ve Mayıs iyi bir vakit. Meksika için ise Kasım’dan Aralık’a kadar olan vakit tercih edilebilir. Bu söylediğim dönemler aynı zamanda kalabalık turistik sezonların başlangıcı öncesindeki dönemler. Her açıdan iyi bu anlamda, hem fiyat açısından, hem de rahat çalışma imkanı açısından. Yani gidilen yerin iklimini, yağışlı yağışsız dönemleri bilmek lazım, yağışta çalışma imkanı çok kısıtlı hatta imkansız olabiliyor… Benim de zamanım kısıtlı ve çalışma açısından en verimli şekilde geçirmem gerektiğinden bunlara çok dikkat etmem gerekiyor. Mesela Tayland’da da fotoğraf çekmiştim, orada da Şubat ayı harika, ışık muhteşem. Önceden bunları internetten de araştırıyorum tabii ki, binlerce fotoğrafa bakıyorum ve onların çekildiği zamanlar belirtilmiş ise inceliyorum…
Daha evvelden bir Küba sergisi yapmıştınız, önümüzdeki dönemlerde de ikinci bir serginiz olacak. Sergi için ne tür hazırlıklar yapıyorsunuz, mesela fotoğraf seçimleri, konuyu kısıtlı sayıda fotoğraf ile anlatma vs. açısından?
Şöyle, serginin ihtiyacını karşılayacak fotoğraftan daha fazla profesyonel manada fotoğrafın olması iyi bir olay. Eleme bu açıdan sıkıntılı bir durum olsa da yine de keyifli bence. İnsanın kendisini şanslı sayması lazım, demek ki bir şeyler başarmış. Şöyle bir örnek vereyim; şimdi yapmak istediğim sergide Meksika’da Uçan Adamlar gösterisinden bir fotoğraf kullanacağım. Beş kişi 20 metrelik bir sırığa tırmanıyorlar, öncesinde yapılan bir müzikli seremoniden sonra. Dört tanesi tepede kendini iplere bağlıyor, bir kişi ise onların kontrolünü yapan kişi olarak bekliyor Ve bu dört kişi bağlı oldukları halde yukarıdan atlıyorlar. Her biri 13 tur yapıyor, dönerek. 13’üncü turun bitiminde hepsi aşağıya ulaşmış oluyor. 13 çarpı 4, 52 ediyor, 52 de bir senenin haftalarını temsil ediyor. Bu Vera Cruz bölgesindeki Kızılderililerin yeni yılda daha iyi bir hasat olsun diye senede bir kere yaptıkları bir tören.
Bununla ilgili birden çok fotoğraf var elimde, hatta tüm “Uçan adamlar” gösterisinin başından sonuna kadar güzel fotoğraflar var. Sergide bunlardan gösteriyi en iyi anlatan bir tek fotoğrafı seçerek kullanacağım.
2012 yılı?
Bu konuda araştırmalarım olsun, Meksika-Yucatan’da katıldığım bir iki seminer olsun, büyük doğa olaylarının olacağından bahsedildi hep. Yani dünyanın sonu değil…
Orta Amerika’da çok eski zamanlardan beri Mayalarda yazı olayı var. Yani dünya ortaçağı yaşarken Mayalar ciddi yazılı belgeler oluşturmuşlar. Mimari, matematik, astronomi vs. ile çok ilgilenmişler. İspanyollar 1500’lerde buraya ulaştıkları zaman neredeyse bütün tapınakları yok ediyorlar. Ve o tapınakların renkli taşlarından manastırlar yapıyorlar. Manastırlar Yolu denen yer mesela bu tür yapılmış kilise ve manastırlarla doludur. Bütün Kızılderilileri de Katolik yapmışlar. Hatta benim de biraz içimi acıtan bir durum gördüğüm Kızılderililerin hepsinin diğer insanlardan bile daha fazla dindar olmaları. Bu beni hem çok şaşırttı hem de üzdü biraz.
Sergide değişik konulardan fotoğraflar seçip, işleyeceksiniz?
“Mayaların İzinde” isminde bir sergi yapmak kolay bir şey değil, içini doldurmak lazım. Mayalar, Guetamala’da, Honduras’ta, Belize’de ve ağırlıklı olarak Meksika’nın güneydoğusundalar. Dolayısı ile ben böyle bir projeyi ancak dört, beş yılda kotarabileceğim için konuyu Meksika ile sınırlı tuttum. Meksika’da da iyi çalıştım. Mayaların bugün yaşadıkları hayatları, geçmişte yaşadıkları yerleri, yaşam biçimlerini, felsefelerini temsil eden pek çok fotoğraf biriktirmeye uğraştım.
Notlar da alıyorsunuz sanırım?
Notlar alıyorum, tanıştığım insanların üzerine özellikle. Mesela Meksika Merida'da 92 yaşında bir amca ile tanıştım otobüs beklerken. İnanamadım yaşına, “70 bile değilsin” dedim. Bizdeki Akdeniz - Ortadoğu samimiyeti, şakacılık vs. onlarda da var. Sonra yaşlı adamla otobüsün kalkış vakti gelinceye kadar sohbet ettik. Bana Meksika - Türkiye uçuşunun bedelini sordu. Uçak bileti 900 Euro aşağı yukarı, onu peso’ya çevirdim. 18 ile çarpılıyor, şu kadar peso ediyor dedim. Ömrüm boyunca bunu ben yapamam dedi, Meksiko City’e gittim, Vera Cruz’a gittim ama şu ana dek hiç yurt dışına çıkamadım dedi. Olsun dedim, siz de bu kadar yaşamışsınız, çocuğunuz, torununuz var ne güzel dedim. En son giderken bana İspanyolca “görüşürüz”, “adios” dedi sonra durdu kendisi de duygulandı ve “nasıl görüşeceğiz ki, sen bir daha ne zaman geleceksin ki”, “ben kaç yıl daha yaşayacağım ki” dedi. “Hasta Siempre” “Sonsuza kadar anlamında” diye veda etti son olarak. Hatırladığım benim için duygusal anlardan sadece biri bu. İsimleri ve bu tarz olayları not alıyorum. Küba'da da buna benzer bir duygusal an Rosa adında emekli bir öğretmenle olmuştu. Gençliğine özlem duyan yaşlı bir teyze idi ve gençlik resmiyle fotoğrafını çekmiştim Yine Küba'da Trinidad'da horozuna aşık bir yaşlı adam vardı, horozun onu ne kadar yaşama bağladığından bahsedip hikayeler anlatmıştı... İnsanların fotoğraflarını çekip gitmek yerine onları bir anlamda hayatımıza katmak ve hatırlamak güzel bir duygu diye düşünüyorum.
Bu seyahat, yolculuk, gezme tecrübenizi paylaşmayı düşünüyor musunuz, rehberlik bağlamında?
Evet, yakın bir zaman sonra, belli bir sayıda kişiyi bu gezdiğim yerlere tur düzenleyerek götürmeyi düşünüyorum. Bu tecrübemi bu yörelere gitmek isteyen insanlarla paylaşmak istiyorum. Bu işi ticarete dönüştürme anlamında değil ama bir paylaşım olarak yapmayı planlıyorum. Bu konuda hazırlıklara başladım, önümüzdeki aylarda hayata geçireceğim. Oraya giden klasik turlardan çok daha farklı ve avantajlı seyahatler olacak katılanlar için. Hatta Fototrek bünyesinde gerçekleştirmek için çalışmalar yapıyoruz ve yakında sonlanacak.
Sizin tarzınızda çalışmak isteyen, bu konularda fotoğraf çekmek isteyen insanlara neler önerirsiniz?
Kendime dönüp baktığımda; kısa dönemde belli bir seviyeyi yakaladığımı düşünüyorum. Tabii bu benim kendime yakıştırdığım bir etiket değil, hem ülke içinden hem de dışarıdan aldığım tepkiler bu yönde. Sanatın içinden gelen bir insan olarak eski sanat tecrübelerimin bana çok faydası oldu. Örneğin müzikten örnek verecek olursak; Rock, blues müziğinde Eric Clapton efsanelerden biridir, ya da Led Zeppelin’den Jimmy Page de yine o şekilde efsane bir gitaristtir. Şimdi bunların kullandığı gitarlar var, mesela Eric Clapton Fender Stratocaster kullanır, Jimmy Page ise Gibson Lesbo kullanır ve aynı zamanda kullandıkları çeşitli efekt aletleri vardır ki bunları da fotoğrafçılıktaki filtreler gibi düşünebiliriz. Pink Floyd’un gitaristi David Gilmour'un ya da Latin Rock Müziğinin efsane gitarcısı Carlos Santana’nın ya da Mark Knopfler’in bir gitar tonu vardır ve bu gitar tonlarını kullandıkları (ve kendi seçtikleri) müzik ekipmanları belirler aynı zamanda. Fotoğrafa dönersek Nikon ve Nikon’un lensleri, Canon ve Canon’un lensleri veya hangi marka ilgi alanınızda ise. Öncelikle ekipmanda lens seçimi çok önemli. Gövde de önemli ama bence ikinci planda kalıyor o. Yani kişi hangi lens aralıkları ile kendisini daha iyi ifade ediyor, bunu tespit etmeli. Ben geniş açı kullanmayı seven biriyim ve konuya yaklaşmayı tercih ederim. En iyi fotoğraf en yakın olan fotoğraftır diye düşünür isek ben tercihimi bu yönde kullanıyorum, bana keyif veren de bu. Sokak fotoğrafçılığını da severim, sokakta konuyu çevresi ile birlikte yakından aktarmak gerekir. Hal böyle olunca çok abartılmamış geniş açı benim için ideal olanı. Ama yeri geliyor teleobjektifinizi de devreye sokuyorsunuz, mesela Latin Amerika’da bir sürü yerde insanlar fotoğraflarının çekilmesine müsaade etmiyorlar. Burada da fotoğraf üretmeniz gerekiyor ve uzaktan da olsa görüntü almanız teleobjektiflerle mümkün oluyor. Özetle kullandığımız ekipman bir tarz oluşturmamıza yardımcı oluyor, müzikten onun için örnek verdim. Ayrıca insani duruşunuz, kişisel özellikleriniz, dünya görüşünüz, bunların hepsi fotoğrafçılık yolunuzda size katkı sağlar ve yön verir benim kanaatimce.
Fotoğrafçının keşif içersinde olmasının da önemli olduğunu düşünüyorum. Lens konusu da böyle değerlendirilmeli. Bir lens ile başlayabilir sonra seçimlerine göre gerekir ise ikinciyi alarak devam eder. Bunun dışında temel bilgileri almak için bir kursa gidebilir veya bilen kişilerden yardım alabilir. Çok detay meraklısı ise uzun süreli tahsilini yapabilir üniversitede... Geriye kalan da zaten bir keşfetme dünyası oluyor, sanat bu deneyimler ve geçirilecek zaman ile ortaya çıkan bir durum. Olayda aşk, tutku ve istek ne kadar yoğun ise ilerleme süresi o kadar kısalıyor, hızlanıyor. Eleştiriye, deneyimlerden ders çıkarmaya açık olmak gerekiyor. En iyi diye bir şey yok, aynısını yapmak diye bir şey yok, ne kadar çok insan bu konularda çalışır ve ortaya farklı şeyler koyarlarsa bu keyif verici ve sanatsal anlamda çeşitlilik ve zenginlik kazandırıcı bir durum olur.
Cem bey, keyifli sohbet için çok teşekkür eder, hem bundan sonraki çalışmalarınızda hem de serginizde başarılar dilerim…
Levent YILDIZ, Aydan ÇINAR
17 Aralık 2011, Taksim
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
www.fototrek.com