e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
ARAF

Araf mı? Hayal kırıklığı. İhanete uğramış şefkat. Kızgınlık. Bütün bunları çok sık gördüm. Biraz her yerde. Bütün bunları, mesela Antoine ve Coşkun’un yanlarında yürürken gördüm, Marsilya, İstanbul ve Edirne sokaklarında. Vallahi benim suçum değildi, yemin ediyorum. Arkadaşlarımın suçu da değildi. Buna olsa olsa kader derler. Şu her şeyin sonuna hatta kendi sonumuza kadar içinden geçiş yapmaya mecbur olduğumuz Araf sakinlerinin mektubu bu. Sonunda bunu sevene kadar o acı mayiyi yutmaya zorlanmışız bir kere. Onu arzulayana ve sevdikçe, sevip durmadan isteyene kadar. Ağzından kudurma köpükleri ve susuzluk taşana kadar tekrar ve tekrar onu istemek; daima ve daha fazla. Aynen Neptün’ün kendi veletlerini Francisco Goya’nın en haşin tablosunda parçalayıp yediği gibi, o görüntüler dünyasının ve dünyanın görüntüsünün tanımazdan geldiği ve yutmadan önce hırpaladığı o bizim küçük tensel heyecanla dolu insancıklar olarak taşıdığımız koca öfkemiz…
İşte ben onlarla Edirne’nin Çingene mahallesini arşınladım. İhanete uğramış şefkat. Görmeyi reddeden bir dünya tarafından ihanete uğramış... Bir dünyadaki özel hayatı küçücük bir baloncuğa alarak, özel hayatını, gerçek hayatın tek görüntüsü olarak dayatıyor! Ben, daracık ve pis sokakları dolduran o karmakarışık kızlı erkekli güruhla içtim. İşte dünya bunu görmek istemiyor. Ben sevdim ve bedelini ödedim. Dünya bana gözlerini ve kıçını kapıyor.
Bizler görünmez insanlarız, hayaletleriz; Görüntülerin diktatoryasına boyun eğmiş bir dünyanın dış kısmıyız. Bizim vicdanımızı ve tüm dünyayı yöneten, onların ikiyüzlülüğü. Ölümcül, boş, tahribata açık, zehirlenmiş serapların bir bulaşıcı salgını.
Evet, biz Tanrı’nın unuttuklarının sessiz şarkılarını dinledik. Kadınlardan daha az tabu olan o Tarlabaşı Bulvarı travestileri, köpeklerden biraz daha fazla saygınlık gören Balkan Çingeneleri... Dışlanmış ve artık terk edilen dışlanmış möbleler gibi kapalı kadınlar. Umutsuz aşkların anlamsız çırpınışları gibi acı kahkahalarla kavga eden sokak çocukları. Gecenin ya da o ortalıktaki insanların karanlık damarlarının içinde amaçsız olarak dolaşmaktan başka yapacak bir haltımız olmadığı zaman, biz, biraz bütün bunlarız işte… Neyi arıyoruz ki zaten?
Dekorun arkasında çağdaş geleceğe saklanan harabelerin arkasında biz hala hareket ediyoruz. Modern içgüdülerin alçaklığıyla manipüle edilmiş, yaralanmış ve kirletilmiş olarak parayı ve kazancı nihai din ya da son totaliter rejim ya da evrensel bir küçük insanlık aracı olarak görmek... Sikimde değil! O güç fışkıran hesaplarınız bir sabah vakti Berlin Duvarı ya da Sovyet yanlısı pantomimlerinizin çöktüğü gibi çökecek. İstanbul’un Kapalıçarşısı ve Edirne fuarı, Wallstreet’ten daha çok gelecek vaat ediyor. Onun içinde altın, baharat veya kumaşlar, o Tanrısal ve neredeyse toprağın gücüne haiz kontrol dışı insani kaynaşmanın kokusunu, tadını ve rengini taşıyorlar. Hala elle dokunulabilir zenginliğin kalbinde onu hayal eden, ona şefkat veren ve onu takas eden erkeklerin ve kadınların teri ve auraları var. 
Biz her sabah bu heyecan dolu duyuları aramaya çıkıyoruz. Ölmüş görüntülerin dışında yaşamayı hem istiyor hem arzuluyoruz. Onların o donuk sefil kokularının dışında! Çünkü onlar tufanın kırıtkanlığında mumyalanmış kadavralar gibi kokuyorlar. O aslında çok daha başka okşamalara aç olan derimizin altına bir kanser gibi şimdiden yerleştirdikleri bilgisayar çipli kartların, dijital gözlerin, iki yollu düşünceye programlı elektronik aygıtların ve nano teknolojilerin o kavramsal katılığını taşıyorlar.
Biz buradayız. O sözlerle anlatılamaz yalanın eter kokusuna banılmış çarşafının altında, en aşağıda o gettolaştırılmış lükslerinizin kabusvari rüyalarının altındaki, varoluşun tehlikelerinin dışındaki konforlu barınak olarak… Hayır, orda değil burada: Daha aşağıda, daha da altında, daha da içinde... İyi arayın ama şunu bilin ki, dişlerinizi kırana kadar gaganız ve tırnaklarınızla kazmanız gerekecek. Bizler sizin mali apokaliptik iflasınızın ötesinde yaşayabilecek olan birer muhasebe hatasıyız! Bizim duyularımız artık değişti ve yaşama olan açlığımız yoldan çıktı. Aşklarımız gibi… O sizin koca mega kentlerinizin, diplerindeki özgür ve kokuşmuş havanın ortasında haykırıyoruz bunu. Kameralarınızca görülemeyen, mikrofonlarınızca tutulamayan, sesi olmayan haykırışları iteliyoruz onun içine. Ama bizi kendimizden ayırmış cam bölmeleri kıracak güce pek yakında sahip olacaklar.
Mal üzerinde kökten yanılgı. Hayal kırıklığı, amaçsız dalaşma, kör uçuşu. İnatçı çocuk bakışı, ihanete uğramış şefkat. Araf kızgınlık. Her şey burada.
Yazı: Bruno Le DANTEC
Çeviren: Bedri BAYKAM

PURGATOIRE
Purgatoire ? Déception. Tendresse trahie. Colère. J’ai vu tout ça souvent, un peu partout. J’ai vu tout ça, par exemple, en marchant aux côtés d’Antoine et de Coskun, dans les rues de Marseille, d’Istanbul, d’Edirne… Ce n’est pas de ma faute, je le jure. Ce n’est pas de la faute de mes amis non plus. C’est le destin, le mektoub des habitants de ce purgatoire global, dans lequel nous sommes condamnés à transiter jusqu’à la fin, jusqu’à notre fin. Contraints et forcés d’avaler l’amer breuvage jusqu’à aimer ça. Jusqu’à le désirer et en demander plus. Jusqu’à en redemander encore, la rage et la soif plein la gueule. Toujours plus.
Grande colère que la nôtre, petits êtres sensuels que le monde des images et l’image du monde ignorent et malmènent avant de les engloutir comme Neptune dévore ses propres enfants sur le tableau le plus brutal de Francisco Goya.
J’ai arpenté le quartier tzigane d’Edirne avec eux. Tendresse trahie. Trahie par un monde qui ne veut pas voir. Un monde qui impose la petite bulle de la vie privée, vie privée de vie des petits-bourgeois, comme seule image de la vraie vie ! J’ai bu avec les filles et les garçons et les personnages hybrides qui peuplent les ruelles obscures et sales. Le monde ne veut pas voir ça. J’ai aimé et j’ai payé. Le monde ferme les yeux et son cul là-dessus.
Nous sommes les invisibles, les fantômes, le hors champ d’un univers soumis à la dictature des images. C’est leur hypocrisie qui gouverne nos consciences et la planète entière. Une pandémie de mirages empoisonnés, escamotables, creux, mortels.
Alors oui, nous avons écouté le chant muet des oubliés de Dieu. Des travestis de Tarlabashi boulevari, moins tabous que les femmes. Des Gitans balkaniques, mieux considérés que les chiens. Des femmes voilées comme des vieux meubles au rebut. Des enfants des rues avec leurs bagarres rigolardes comme des actes d’amour éperdu. Nous sommes un peu tout cela, quand nous n’avons rien d’autre à foutre que déambuler sans but dans des artères noires de gens ou de nuit. En quête de quoi?
Derrière le décor, derrière les futures ruines du décor contemporain, nous bougeons encore. Manipulés, blessés et souillés par la bassesse des instincts modernes: le lucre et l’argent comme ultime religion, comme dernier régime totalitaire, comme une mesquinerie universelle. Rien à foutre ! Il s’effondrera, votre calcul omnipotent, comme s’est effondré un beau jour le mur de Berlin et toutes les pantomimes prosoviétiques. Le Grand Bazar d’Istanbul et la foire d’Edirne ont plus d’avenir que Wall Street. Là-dedans, l’or et les épices et les étoffes ont encore l’odeur et la saveur et la couleur de l’incontrôlable foisonnement humain, quasi divin, presque tellurique. Au cœur de cette richesse encore palpable, il y a la sueur et le désir des hommes et des femmes qui l’imaginent, la façonnent et l’échangent. Nous partons, chaque matin, à la recherche de ces sensations-là. Nous voulons et nous désirons vivre hors des images mortes. Hors de leur puanteur glaciale. Car elles puent le cadavre embaumé, ces minauderies du néant. Elles ont la raideur cadavérique de la carte à puce, de l’œil numérique, de la pensée binaire des appareils électroniques, des nanotechnologies qu’ils greffent déjà comme un cancer sous notre peau avide d’autres caresses.
Nous sommes là, dessous le voile éthéré du mensonge ineffable, tout en bas, tapis sous vos rêves cauchemardesques de luxe ghettoïsé, de confort à l’abri des dangers de l’existence. Non, pas ici, là : encore plus bas, encore plus en dessous, encore plus en dedans. Cherchez bien, mais il vous faudra creuser du bec et des ongles, jusqu’à vous y casser les dents. Nous sommes des erreurs comptables qui survivront à votre apocalypse financière. Nos sens ont été altérés et notre faim pour la vie a été dévoyée. Nos amours, aussi. Nous le gueulons à l’air libre et pourri des bas-fonds de votre mégalopole. Nous y poussons des cris sans voix, inaudibles à vos micros et invisibles à vos caméras. Mais ils ont, ils auront bientôt la force de briser les verrières qui nous séparent de nous-mêmes.
Tromperie sur la marchandise. Déception. Errance. Quête aveugle. Regard d’enfant têtu. Tendresse trahie. Purgatoire. Colère. Tout est là.
Bruno Le DANTEC
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.