e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
“Fotoğrafın yalnızlığına vuruldum.”

Foto Araf’ı bize biraz anlatabilir misiniz, bir araya geliş amacınız nedir?
Elimizden geldiğince özgün işler yapmaya çalışıyoruz. Aslında biraraya geliş nedenimiz de bu. Buradaki oluşum aslında bir yapı belki ama bu yapının içinde özgür ve kendi iradesiyle çalışan yalnız fotoğrafçılar var. Ama tek bir çatı altında işleri beraberce röpresante edip, bunları insanlarla paylaşmayı, özellikle de bir gelenek yaratılmasına yardımcı olmayı, biraz daha derin ve biraz daha nitelikli işler ortaya koymayı hedefledik ve biraz da bu yüzden bir araya geldik.

Maddi ve manevi tarafı tarttığımızda her zaman manevi taraf daha ağır basmıştır çünkü aslında fotoğraf çok geniş bir alan ve bir tarafıyla çok paralı bir iş, ama ne yaptığınıza bağlı.. Fotoğraf aslında kendi başına hiç bir şey değil, bir araç ve ne için kullandığınız çok önemli. Ben kendi adıma bunu kendi sözümü söyleyebileceğim bir araç olarak kullanıyorum. Anlatacak hikayeniz, söyleyecek sözünüz yoksa sadece fotoğraf çekmenin değil, resim yapmanın heykel yapmanın da bir anlamı yok. Tabii bunu yaparken siz de hayatınıza çok şey katıyorsunuz. Ben genelde çalıştığım projelerde kendi inisiyatifimle başka hiç kimsenin iradesi olmadan kendi karar verdiğim, benimle ilintili, düşüncelerimle yaklaşımlarım ve duyarlılıklarımla ilgili şeyler üzerinde çalışıyorum. Her zaman fotoğraf çekemiyorum, onu da söyleyeyim, fotoğrafçı her dakika fotoğraf çeker mi? Kafasında bir şey varsa çeker. Fotoğraf çekmek sadece imaj yaratmak değildir. Bir şey anlatmak isterseniz zaten akar ama yoksa o zaman bir şey yapmazsınız sadece fotoğraf çekersiniz.

Kafanızdakileri başka şekilde de ifade edebilirdiniz, örneğin yazı yazabilirdiniz, film çekebilirdiniz, nasıl fotoğrafı seçtiniz? Yani sinema – televizyon kökenli olmanızdan mı kaynaklı yoksa daha evvelinden mi vardı?
Aslında çocukluktan gelen bir şey, ben görüntüyle ilgili bir iş yapacağımı çok önceden biliyordum. Böyle bir merakım vardı zaten çocukluğumdan beri. Ortaokuldayken de gazetecilik merakı başladı. Üniversiteye geldiğimde açıkçası bunların hepsiyle bir arada karşılaşma imkanı buldum. Karşılaştıktan sonra da sinemayı çok sevmeme rağmen işin içine girdikçe ki işte ben okula 95’te başladım ve gerçekten bu işi çok sevdim, yapmak da istedim. Fakat o dönemde teknolojiler bu kadar da gelişmemişti ve her şey kendi alanında uzman kişilere, büyük bir ekibe ve ekipmana dolayısıyla ciddi bir ekonomik güce dayanıyordu. Bu açıdan sinema yapmamız imkansız gibi bir şeydi. Fotoğraf bu açıdan üniversiteden önce tanıştığım, ve beni büyüleyen bir alandı ama üniversiteden sonraki dönemlerde daha fazla işin derinlemesine, felsefi tarafına eğilme imkanı buldum.

Fotoğrafa başladıktan sonra ise fotoğrafın yalnızlığına vuruldum. Bir tarafıyla çok pahalı bir uğraş olsa da yine de sinema kadar ağır ekonomik yükleri yok, ekibe bağlı değil ve elinizde ufak bir kamera varsa bile kendinizi iyi ifade ediyorsanız, aracı da iyi kullanabiliyorsanız ortaya güzel şeyler çıkarabilirsiniz. Belki çok dolusunuz alt yapınız çok güçlü hikayeleriniz var ama aracı iyi kullanamıyorsanız kendinizi iyi anlatamayacaksınız demektir. Benim fotoğrafı seçmemin nedeni de onunla kurduğum bağın çok güçlü olmasıydı. Onu kendimi ifade edebileceğim araç olarak seçmiştim ve onun için zaten devam ettim. O dönemde fotoğrafın bu şekilde yalnız ve güçlü bir araç olabildiğini keşfettiğim andan itibaren de sadece buraya kanalize oldum. Aslında direkt bir fotoğraf eğitimi almadım fakat fotoğraf beni eğitti ve kendim de yola devam ettiğim süreçte mutlaka daha fazlasını bulmak için çaba sarfettim. Kendi kendine eğitim öğretim ne kadar meşakkatli olsa da çok sağlam bir yöntem. Tabii ki hep önünüze bir şeyler çıkıyor ve siz onları aşmaya çalışıyorsunuz.

Üniversiteye geldikten sonra orada fotoğrafın başka bir alanı, fotojurnalizm, belgesel fotoğraf alanına dayanan bir eğitim anlayışı içinde gazetecilik eğitimi aldım. Orada bir ajansımız vardı ve çok ciddi projeler üretme şansımız oldu.

“Fotoğraf”ta önemli olan nedir sizce?
İnsanlar güzel fotoğraf görmek istiyor, insanlar güzel fotoğraf çekmek istiyor ama güzel fotoğraf nedir? Yani güzellikle ilintilenen şey çok sığ birşey. Herkesin beğenisi farklı zaten. Yeteneğiniz olmasa da bir şeyi bir yere kadar öğrenirsiniz yani bu çizgideki ortalama güzel kavramına herkes eyvallah der. Hep ortalamadır, hep vasat. Güzellik anlayışı, kültüre göre, coğrafyaya göre vs. değişir zaten. Esas olan o çizginin üzerindeki her bir karıştır. Çünkü o çizginin üstüne çıkmak çok zor her anlamda özgünlük “güzellik” ya da yeteneğinin tümünün birleşmesi çok zor ve genel beğeninin üzerinde bir şey yaptığınız için, özgün bir şey yaptığınız için herkese hitap etmeyebilir. Bazıları nefret eder bazıları sever, çünkü uçtur.

Peki siz hiç tepki aldınız mı?
Aslında tepki demeyelim de farklı görüşler olmuştur. Zaten akademik ortamlarda paylaştığım için sorun olmadı. Tutup bir gazete ile paylaşamam çünkü orası mecrası değil. Ben aslında hikaye anlatıcısıyım ve bu hikayenin kalıcı olmasını isterim bu nedenle benim hedefim kitap. Bu benim bir parçam, benim hikayem ve onların hikayesi. Hepsinin bir karışımı aslında.

Fotoğraf çok dikkatli kullanılmalı, insanlar bir işi yaparken meşhur olacağını sanıyor halbuki dünyanın en önemli işi değil, çoğunluğa bakarsak insanların açlık sınırımda yaşadığı bir yerde sizin yaptığınız işler onları ne derece etkileyebilir ki, tabii etkiler ama o adamın onunla ilgilenecek durumu yok. Adam sadece ayakta kalmaya yaşamaya çalışıyor. Böyle bir dünyada en önemli işi yapmadığınız gibi birileri kalkıyor mesela bazı durumları kullanarak çok kısa zamanda meşhur oluyor. Mesele pazarlayabilme meselesi. Ancak bunu böyle kullanırsanız bir süre sonra çok kötü toslarsınız. İçinize sindiremediğiniz, altını dolduramadığınız, sadece bir karenin içine hapsedip insanlara böyle deşifre etiğiniz bir şeye dönüştürürseniz bu gerçekten bir süre sonra patlar, hiç bir şekilde sonuca ulaşmaz.

Neden siyah-beyaz, neden renkli?
Aslında fotoğrafta çok fazla imkan var. Seçimlerimizi yaparken kullanacağımız aracı nasıl hikayeyle özdeşleştireceğimizi düşündüğünüz zaman, oradaki duyguyla düşündüğünüz zaman ortaya çıkıyor. Başladığım ilk proje sokak çocukları projesiydi. Siyah-beyaz çalıştım ve gerçekten konunun ruhu buna çok uygundu. Siyah beyazın verdiği duygu çok özel bir duyguydu. Çalışırken de insan sürekli geliştiriyor kendini o süreç beni çok geliştirdi ve sürekli bir şeyler üzerine koydum. Daha sonra bulduklarımla başka yerlerden edindiğim yaklaşımları harmanladığımda müthiş bir dil oluştu orda. Çalıştığım konunn ruhuna uygun bir dil unsuruydu siyah-beyaz.


Renklide şöyle bir handikap var; sıradan görünebilir, nasıl bir dil bulacaksınız kendinize? Yani renklide dili tutturamazsanız sıradan görünür. Mesela Menzil Ahir projesinde renkli film kullandım ve kendine has bir dil bulmaya çalıştım.
“Özgürlük kelimesinin anlamını en güzel onların yaşamlarında bulursunuz.”
Peki bize biraz Menzil Ahir’den bahseder misiniz?
Çingeneler, baharı beklerler getireceği bereket ve iyi dileklerle arınıp yeniden doğmak, yaşamak için. Yüzyıllardır göçen bir ırk onlar. Özgürlük kelimesinin anlamını en güzel onların yaşamlarında bulursunuz. Gittikleri her yere geleneklerini yanlarında götürmüşler, o yerlerde hep aynı kaderi paylaşmış, dışlanmışlar. Bugün dünyadaki göçebe çingenelerin sayısı her geçen gün azalmakta, eski bir halk şarkısının dediği gibi “gezgin çingeneler zamanı geçti”. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bu halk farklı kültürlerin içinde yaşıyor olsalar da aynı kültürün başka topraklardaki parçaları gibi geleneklerini sürdürüyorlar. Çoğunluğu yerleşik hayata geçmişse de hala hayatlarını yarın yola çıkacakmış gibi yaşıyorlar Menzil Ahir mahallesinde.

Her Mayıs’ın ilk haftası, hıdrellezde baharın bereket ve iyi dilekler getirişine inanarak tekrar yola çıkmanın provasını yaparlar. Bir gece boyunca yakılan ateşlerin ardından sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkar çingeneler at arabalarıyla. Gelinlikler içinde kızlar, yaşlı genç çoluk çocuk herkes müzik eşliğinde ilerler akıp giden bir nehre doğru. O nehirden öteye gitmeyecek olsalar da artık giden nehre yüzlerini sürerler, genç erkekler kendilerini nehrin soğuk sularına bırakırlar baharın bereketi aşkına tan yeri ağarırken.

Ahmet Haşim’in "Çingene, insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. Zannedilir ki, bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri, beşeri şekle istihale etmiş (insana dönüşmüş) birtakım yeşil ağaçlardır. Çingene bizzat bahardır" dediği çingeneler bu dünya da hep “öteki” olarak ayrımcılığa maruz kalmış, aslında başka dünyanın, başka tanrının çocuklarıdır.
Röportaj : Evren ŞAR
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.