Arşivimizden  - From Our Archives

 

Erwin Olaf

 

 
 

Fotoritim Künye - FR Staff

Ali Emre Çetiner

Ali İhsan Ökten

Atakan Dürüst

Aydan Çınar

Baybars Sağlamtimur

Berna Akcan

Birgül Erken

Faika Berat Pehlivan

Funda Gönendik

Hasan Sönmez

Hülya Yeltepe

İmren Doğan

Levent Yıldız

Mehmet Uçkun

Pınar Dağ

Şebnem Aykol

Şebnem Evren

Tuba Döner

 

Fotoritim duyuruları için e-posta kaydı.

Join our mail-list.

ETKİNLİKLER - ACTIVITIES

 

Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > MART 2010 SAYISI - MARCH 2010 ISSUE > Cuma Boynukara ile "Yoksun" Oyunu Üzerine
Cuma Boynukara ile "Yoksun" Oyunu Üzerine



Sen Örtünmezsen Ben Üşürüm...

 

 

Üşüdüm Kevin. Afrika’nın sıcağında üşüdüm. Sudan’da, Afganistan’da, Irak’ta, Hindistan’da, Diyarbakır’da... Üşüdüm. Mevsim yaz mı, kış mı bilmem. Tüm sıcaklarda insanlar çıplakken... Açlık üşütür. Beni ne Gandi’nin ateş altındaki ölüm orucu ne de cezaevleri ısıtıyor... Örtünmezsen yüreğim üşüyor.

 

Megan, çocukluğumda varlıklı aileler okula, bizlere ayakkabı(kara lastik) dağıtmaya gelirlerdi... Ben yarım gün çalışıyordum, yarım gün okulda... Çağırdılar beni. Bir çift kara lastik vereceklerdi. Kara lastiği veren o hanımın eliyle başım bir türlü buluşmadı. Okuldan çıkar çıkmaz fırlattım lastikleri. O tarihlerde baban da ben de daha ilkokuldaydık...

 

Değil mi Kevin? Kilisede Pazar günleri ayinlerde, kilisenin kumbarasına bağış yapan aile çocuklarıyla rahiplerin eli çabuk buluşurdu... Bağış yapamayan aile çocuklarının başlarıyla, onları sıvazlamaya gelen papazın eli arasında kilometrelerce yol oluşurdu. Bir türlü elle baş buluşmazdı... Al sana binlerce soru...

 

İnan Kevin, yeryüzü hâlâ senin bir fotoğrafın karesine sığdıracağın ıstıraplarla ve sevinçlerle seni hep arıyor. Öyle ki, insanı vicdanıyla baş başa bırakıyor... Kevin... Senin New York’ta Pulitzer Ödülü’nü aldığın andaki sevincinin bir felaketin başlangıcı olduğunu o gün ikimiz de bilmiyorduk...

 

Bir oyunda fotoğrafınla buluşmak... Kevin, buluştuğum fotoğrafla yapmaya çalıştığım iş, karamsarlığı onaylamak adına değil, karamsarlığı umuda döndürmek adınadır. Son replik ne olur, bilmem. Bilinmez de... Afrika’nın ıstırap ikonu... Yeryüzünde yaygınlaşan bu karenin, kendi ıstırabımızı ifade edişine baktığımızda, aynı mahallede oturuyoruz. O mahalleyle oldu hayat. Diyarbakır’ın Bağlar semti, Johennesburg, Sudan’ın Ayod köyü... Turneye çıktığım Bitlis, Mardin, Batman, Van, Erciş, Ağrı. Daha nereler... Kevin, sabahları bir bardak çay içtiğim kahvehanelerde, bin bir telaş okula yetişmeye çalışan çocukların kareleri hâlâ gözümün önünde... Bilirsin çocuklar hayatın sevincidir, yeryüzü, gökyüzü gibi masumdurlar.

 

Evet, Megan, gün geçtikçe üşüyenler çoğalıyor. Bir intihar hayatımızı ısıtacaksa; hangi intihar hayatı ısıtmıştır ki? Yaşanabilir bir dünyada ölüm her ne kadar kendi başına bir olguysa, ki öyledir; bütün dikkatleri üzerine çeker. Eminim baban da buna katılırdı. Bir intihar hayat ısıtmaz yavrum. Yaptığımız işler hayatı ısıtıyorsa, yapılan işler için var olmalıyız. Hayatı ısıtmak için var olmalıyız. Üşüyen hayatı azıcık ısıtabiliyorsak... Onlar için yavrum...

 

Megan, sana daha neler anlatmam gerekir bilmem... Düşünüyorum... Hadi gel şimdi, seninle saklambaç oynayalım, oyunun içindeki yoksunluğu bulalım ki, yoksulluk azalsın...

 

İyi seyirler.

 

Cuma Boynukara  

Yoksun oyununun tanıtım kitapçığı yazısıdır.

 

 

Söyleşiden, Cuma Boynukara 

 

Şebnem Aykol & Şebnem Evren: Merhaba Cuma Boynukara, başlayalım mı söyleşimize?

 

Cuma Boynukara: Merhaba arkadaşlar. Görüşmemiz soru cevap şeklinde olmasın da, sohbet şeklinde olsun isterseniz. Siz onlar üzerinden çıkarırsınız. Bazı sorular gereksizdir. Bu oyunu neden yazdınız gibi... İnsan neden yazar? İnsan, yüreği kabardığı için yazar.

 

Şebnem Evren: Peki o zaman. Bu oyunu kaleme alırken yüreğinizi kabartan şey neydi?

 

Cuma Boynukara: Gördüğünüz bir iç hesaplaşma. Vicdani bir şey var burada. Bu sizin içinizi kanatıyor. Bunu da kalkıp nasıl bir tiyatro eserine dönüştürürsünüz? Onu kendi aklınıza koyarsınız, kendinizden de bir şeyler koyar, seyirlik kılmaya çalışırsınız. Zaten orada birebir olan şey gerçek hayatta var. Ama orada olan şey senin ülkendeki ile özdeşleşiyor mu? Onun durumu ne? Nasıl bağ kurarsınız? Dünyanın her tarafında açlık, sefalet aynı... İnsan da her yerde aynı, vicdan da her yerde aynı… Böyle olduğu zaman ülkenin değişik olması, renginin değişik olması birşey belirlemiyor, sonuçta insana çıkıyor. Böyle bir şey işte.

 

Şebnem Evren: Yine oyuna dönecek olursak, oyundaki karakterler, özellikle siyahi karakter öne çıkıyor değil mi?

 

Cuma Boynukara: Angel, Tanrı’nın bir elçisi, Tanrı’nın sözcüsü.

 

Şebnem Evren: Onu bu şekilde mi Kevin’ın karşısına koydunuz?

 

Cuma Boynukara: Aslında tabii Angel diye birisi yok. Mona aslında Monika - bir arkadaşının eşi, gerçek hayatta Kevin’ın arkadaşı ve hala yaşıyor. Angel dışındakilerin hepsi gerçek karakterler ve Kevin Carter dışında hepsi şu an yaşıyor. Ama bizim için orada gerçekçi olan tek bir şey; çekilen ve var olan bir fotoğraf var. Diğer her şey kurgu. Oyunu okuduğunuz zaman altı çok çizilmiş olan bir şey vardır, görürsünüz, dönüşümlü olarak oradaki karakterlerden kimisi seyirci, kimisi akbaba olur, hepsi yerlerini alır ve hepsi Kevin Carter’ı didikler. Yoksun’da Kevin Carter’ın intihardan önceki son 7 saati vardır. Bu 7 saat, ölümcül 7 günah ve 7 erdem ile bütünleşir. Bu 7 ölümcül günah ve 7 erdem, yer yer oyundaki kahramanlardan Bethy ve Mona tarafından dile getirilir ve sorgulanır. Kevin sorgulanır. Bu arada da Angel orada Tanrısal bir güç, Tanrı'nın elçisi olarak görev görür. Ve bu hesaplaşma yavaş yavaş, adım adım Kevin’ı sona hazırlar...

 

Şebnem Evren: Oyunu seyirciye geçirmek açısından - mesela kutsal kitaptan örnekler var. Seyircinin bunları algılayabilmesi açısından nelere dikkat ettiniz yazarken?

 

Cuma Boynukara: Temelde, seyirci kuşkusuz göz ardı edilecek bir şey değildir. Ama seyircinin algılayabilmesi, artık sahnede işi ete kemiğe büründüren, sahneye taşıyan rejisörün yorumuna ait birşeydir. İş rejisörde biter arkadaşlar. Rejisör bunu nasıl yorumlamıştır, metindeki gibi mi yorumlar,  başka mı bilinmez... Bu rejisörün algılayışı ile ilintili bir şey, oyunu yazan kişi olarak şahsımla ilintili değil.

 

Şebnem Aykol: Ama siz temelleri bunun üzerine kurarak oluşturdunuz, değil mi?

 

Cuma Boynukara: Evet.

 

Şebnem Aykol: Okuduğumuzda görüyoruz ki Angel yer yer sertleşiyor. Bizim Tanrı imajımız yol gösteren, affeden değil midir?

 

Cuma Boynukara: Ama Tanrı bazen bize sinirlenir; gök gürültüsü, kasırgalar, depremler olur. Olmaz mı?



Akbaba ve Çocuk, Kevin Carter

 

Şebnem Evren: Bu soru benim için önemli. Oyununuzdaki en önemli sorgulardan biri, Carter’ın akbaba ve çocuk fotoğrafını çekerken ne yapması gerektiği. Profesyonel anlamda baktığınızda müdahale etmek veya etmemek. Bu zaten fotoğraf dünyasında ilk andan beri tartışıla gelen bir konu. Bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

 

Cuma Boynukara: Bu fotoğraf üzerinden konuşacak olursak; 1994’ten beri, Carter bu fotoğrafı çektiğinden beri süregelen bir tartışma. Kurtarmalı mıydı, kurtarmamalı mıydı? Burada Kevin Carter’ın yaptığı işin ahlaki tarafını masaya yatırırsak; her şeyden önce Kevin orada tek başına. Deseler ki “kurtarmadı”, biz bundan emin miyiz? Kevin "ben hem işimi yaptım, hem kurtardım" dediği zaman biz buna ne kadar ikna olacağız?  Bir şahidi yok ki… Kevin, evet işini yapıyor, fotoğrafı çekiyor, fotoğrafı çektikten sonra akbabanın oradan uzaklaşmasını sağlıyor. Ama gel gör ki bunu böyle de, öbür türlü de yorumlayabiliriz. Bununla ilgili oyunda da bir şeyler söyleniyor, dikkat ederseniz; o afet bölgesinde, o gıda dağıtım merkezinin önünde görevliler insanları uyarıyor "kimseyle temas etmeyiniz, salgın var, hastalık var, bulaşıcıdır" diye. Bir yanda cesetler var, bir yanda kazanlar kaynıyor, yemekler pişiyor, bir yanda insanlar tedavi ediliyor, bir yanda açlık var. Böyle rezalet bir ortam içerisinde bu adam bir iş yapıyor işte. Bu işi yaparken de kimisi “kurtardın mı yoksa kurtarmadın mı?” sorusuna yöneliyor. Bir de ayrıca o kareyi yakalayıp, gittikten sonra biz işi onun üzerine kuruyoruz; eve dönüyor, filmleri develop ederken, teknede kart üzerinde görüntü oluşmaya başlıyor. Sonunda bu vahşet ortaya çıkıyor işte. O da Afrika’daki ırkçılığı, Sudan’daki kıtlığı tüm dünyaya duyurabilecek tek bir kare olarak aklımıza kazınıyor.

 

Şebnem Aykol: Susan Sontag, “Fotoğraf Sanatı” üzerine isimli kitabında; fotoğraflar vasıtasıyla bilinen bir olayın, hiç fotoğrafı çekilmeyen olaylara kıyasla kesinlikle daha gerçek bir hal alırken, benzer fotoğrafların durmadan basılıp çoğaltılmasının da o olayı bir noktadan sonra daha az gerçek haline getirdiğini ileri sürmüş. Kanıksamadan söz etmiş, sizin bu konuda görüşünüz nedir?

 

Cuma Boynukara: Tekrar, neye göre tekrar? Bir şeyi 500 defa tekrar edersiniz ama, yerine oturur mu, oturmaz mı? İnsanlar ilk anda bunu önemser, ama sonrasında.. Savaş vardır, oturur onun karşısında insanlar ölürken, bombalar patlarken onu seyreder. Geldiğimiz çağın bir açmazı… Burada vicdani bir şey var arkadaşlar; artık insanlar şunu söylüyor; "biri benim yerime üzülür, ben niye üzüleyim? Nasılsa ben günü kurtardım ya, ne olursa olsun" düşüncesi. Yemek yapar, yaptığı yemeğe az bir yağ koyar veya kıvamında yapmaz, der ki “yiyen bunu anlamaz”; halbuki yiyecek olan kendisi. Buna benzer örnekler çoğaltılabilir. Zaten bizim gibi toplumlarda, bizi de bırakın -dünyanın şu an geldiği yerde- her şey çok çabuk kanıksanıyor, çok çabuk alışılıyor ve medya, görsel iletişimler bu yönde çok kötü kullanılıyor. Bize savaşı sevdirebiliyorlar, bir vahşeti sevdirebiliyorlar, bir pornografiyi sevdirebiliyorlar. Hiç bilmediğimiz, damak tadımızla hiç uyuşmayacak bir yemeği bize televizyonla, gazetelerle, dergilerle bir hafta boyunca pompalayarak ertesi gün yememizi sağlayabilirler. Çünkü aklımız artık bu konularda çok edilgen olmuş. Bize düşen ne olmalıdır; tüm bunların farkında olup, daha yaşanabilir bir dünya için, üstümüze nasıl bir vazife düşer, ne yapılabilinir, nasıl müdahale edilir bakmak lazım. Küçük küçük olur, ama olur…


"Yoksun" oyunundan...

 

Şebnem Aykol: Herkes kendi ifade biçimi ile ortaya koyarsa değil mi?

 

Cuma Boynukara: Evet arkadaşlar, ancak böyle olur…

 

Şebnem Evren: Ben tiyatro ile ilgili bir şey sormak istiyorum. Günümüz tiyatro izleyicisini nasıl buluyorsunuz?

 

Cuma Boynukara: Bir dönüşüm içerisinde. Bundan 3-5 yıl öncesine nazaran daha çok kıpırdanma var. 1980’ler sonrası hatırlarsanız, bir video furyası başlamıştı. Bu furya çok sayıda sinemanın kapanmasına sebep oldu ve o dönem içerisinde bir bir kapanan bu sinemaları büyük Amerikan film şirketleri satın aldılar. Arkasından tekrar sinema atağa geçti. Şimdi tiyatro 3-4 sene öncesine göre daha iyi. Türkiye’deki tiyatro seyircisi çok nazlı, çok çok nazlı. Aslında Türk insanı çok nazlı. Bu akşam maç varsa, tiyatro maçtan insanı kendine çekemiyor. Akşam televizyonda bir dizi varsa, tercih o dizi oluyor. Tiyatro dediğimiz zaman kaç bin yıllık geçmişi olan bir sanat. Çok çok sonraları tercih edilen bir ilgi alanına dönüştü. Ama bu son 3-4 yılda, gördüğüm kadarıyla iyiye gidiyor. Seyirciyle oyunun buluşması, seyircinin ilgisi, alakası gittikçe iyiye gidiyor.

 

Şebnem Evren: Tekrar oyuna dönelim isterseniz. Fotoğrafla tiyatro bir şekilde benzer, ikisi de görsel… Siz fotoğrafla tiyatroyu nasıl birleştirebiliyorsunuz? Zihninizde oluşan fotoğraflarla mı yazıyorsunuz yoksa yazdıktan sonra mı fotoğraflar oluşuyor?

 

Cuma Boynukara: Tiyatro zaten bütün disiplinlerin bileşkesidir. O zaten vardır onun içerisinde. Bir şeyi kafanızda kurmaya başladığınızda o görsel bir biçim alıyor zaten. O bir görsele dönüşüyor. Sonra dile geliyor, konuşuyor, yürüyor, yanınızda oturan arkadaşınız oluyor ve bir dönem sonra sizden ayrılıp gidiyor.

 

Şebnem Evren: Sizin birebir fotoğrafla ilişkiniz nasıl? Fotoğraf hiç hayatınızın bir noktasında var mı?

 

Cuma Boynukara: Yok, hayır…

 

Şebnem Aykol: Yine “Yoksun”a dönecek olursak, neden özellikle bu fotoğraf? Bu fotoğraf sizi ne noktada dürttü?

 

Cuma Boynukara: Çooook eski bir şey. Sadece o kişi değil, bu benim de hayatımla ilgili bir şey. Zaten oyunda da bunun izleri var. Ben size şunu söylesem; bundan bir hafta filan kadar önce, bir muhalif partinin milletvekilleri toplanmışlar, Bitlis’e çocuklara ayakkabı dağıtmaya gitmişler, şov yapıyorlar. Birisi ağlıyor, birisi başka bir şey yapıyor, saçı başı düzgün yapılmış, makyajlı bir milletvekilimiz filan. Türkiye’de bir şey değişmiyor, ben 46 yaşındayım; bundan 38 yıl önce de böyleydi. O zaman da varlıklı ailelerin hanımları toplanıp gelirlerdi. Ben o zaman yarım gün çalışırdım. İlkokuldakilere sormuşlar, mahalledeki öksüz çocuklar kimler diye. Beni de çağırdılar, geldim oraya. Bu “İstanbul Hatıraları” çeken körüklü fotoğraf makineleri vardır ya; kadın benim elime bir çift lastik ayakkabı tutuşturdu, eli başımla bir türlü buluşmadı. Öyle resim çektiler, kapıdan çıktığım anda lastik ayakkabıyı fırlattım.

 

Aynı şey kiliseler için, camiler için geçerli; cami yaptırma derneğine bağış yapan bir ailenin çocuğunu caminin hocası gördüğü zaman başka davranır, hiç bir şey yapamayanın çocuğunu gördüğü zaman başka davranır. Bu bütün dinlerde, dünyanın tüm yerlerinde aynıdır.


"Yoksun" oyunundan...

 

Şebnem Aykol: İnsan faktörü, öyle mi?

 

Cuma Boynukara: Öyledir. Afrika’da, Türkiye’de, şurada, burada, her yerde - hani diyoruz ya, oyunda hep Angel Tanrı’nın evinden bahseder, Tanrı’ya sığınma filan - O zaman Carter da der ki "madem kainat Tanrı’nın, Tanrı kainatta neden kendine ev yapma gereği duyuyor?"  Böyle bir şey işte…

 

Şebnem Evren: Oyun içinde geçen fotoğraf ile ilgili teknik terimler var, bununla  ilgili bir destek aldınız mı?

 

Cuma Boynukara: Kimseden yardım almadım. Bu şöyle bir şey. Bir “enstantane”, “agrandizör” terimleri kullanıldı, o kadar… Şu çok önemliydi arkadaşlar; bir şeyi görsel olarak tasarlamak -ki yazılı bu- bir şey bulmalı, bir şey yaratmalıydım. Yağan bir yağmur damlasının yaprağa çarptığı anı, iki sevgilinin kavuşması gibi kurmalıyım kafamda… Yağmur damlasının yaprağa vurup dağılmasını, bir terk ediliş hikayesi gibi görüntülemeliyim. Zaten fotoğrafa baktığınızda nereden baktığınız, fotoğrafı nerden gördüğünüz önemli. Fotoğrafa bir bakma yöntemi mi var diyeceksiniz. Hayır birebir gözünüze hitap ediyor zaten. Gözünüze, yüreğinize, kalbinize, aklınıza giden bir şey var karşınızda, bu sizin zaten şahsınızda, algınızda koşan bir” şey” çıkartıyor.

 

Şebnem Evren: Görünen değil, ne gördüğünüz önemli demişsiniz “Yoksun”da.

 

Cuma Boynukara: Yani var olan bir şeyin arkasını da görmek ve onu görünebilir kılmak… Zaten bizim işimiz o noktada, o zaman başlıyor.

 

Şebnem Aykol: Aslında bu fotoğraf ve bu fotoğraf üzerine olan tartışmanın altında bir sürü şey var. Aslında sizin düşünülmesini istediğiniz bu görünen üst taraf ve kurgu değil, altında yatan kurgunun temelleri değil mi?

 

Cuma Boynukara: Üst tarafta görünen görüntü benimle örtüşen bir şeydi. Dip metin ise özlediğim ama azlığına rağmen çoğalan dünyayla ilgiliydi. Oradan da ilerledim. Oradan hareketle bir oyun çıktı ortaya, beş yıl oldu bu oyun çıkalı.

 

Şebnem Evren: Daha önce sahnelendi mi “Yoksun”?

 

Cuma Boynukara: Hayır.

 

Şebnem Evren: İlk defa şimdi İzmir’de oynanacak öyle mi?

 

Cuma Boynukara: Ahmet Hoca (Levendoğlu) Tiyatro Stüdyosu’nda yapmak istedi. Ama her zamanki gibi aşılması zor engellerle karşılaşıldı. Sahnelenmesi gerçekleşmedi. Yayını da çok yenidir, iki yıl oldu basılalı.

 

Şebnem Aykol: Peki bunun gibi ikilemleri olan, üzerine tartışılan pek çok fotoğraf var. Neden özellikle bu fotoğraf? 

 

Cuma Boynukara: Bu adamın hayatı biraz trajedi.

 

Şebnem Aykol: Yani özel bir seçim.  Sadece fotoğrafın kendisiyle ilgili değil, bileşenleri ile de ilgili?

 

Cuma Boynukara: Edindiğim bilgilere göre Kevin İngiliz göçmeni ve çingenesi aynı zamanda.  Bir de bir şey daha var arkadaşlar; önce siyahları vuruyorlardı, sonra siyahlar beyazları vurdu. Şimdi de böyle değil mi? Her ülkenin kendi siyahı, kendi beyazı vardır.


"Yoksun" oyunundan...
 

Şebnem Aykol: Tek tek anlatıyorsunuz, zor oluyor ama almak istediğimiz cevapları alacağız inşallah.

 

Cuma Boynukara: Bir şey söyleyeyim mi, bu oyunla ilgili şimdiye kadar hiç röportaj yok. Ben hiç bir oyunumla ilgili röportaj yapmam. Bunun için tamam dedik, arkasından oyunun sahnelenmesi söz konusu oldu.

 

Şebnem Evren: Bir yazar gözünden dinlemek bizim için zenginlik olacaktır…

 

Cuma Boynukara: Bu oyunla ilgili gazeteci ve eleştirmen arkadaşlarımız hep kendileri yorumlayıp, kendileri yazdılar. Benim dışımda, oyun metnini okuyarak yapılan yorumlar oldu hep.

 

Şebnem Evren: Bizim ilgimizi çeken ve önemsediğimiz şey, fotoğrafın, fotoğraf tarihine geçmiş bir fotoğrafın alınıp üzerine bir kurgu oluşturulması. Fotoğrafın açtığı başka bir kapı.

 

Cuma Boynukara: Bilebildiğim kadarı ile dünyada bir fotoğraf karesinden hareketle oluşturulmuş bir oyun yok, ulaşamadım. Bildiğim kadarı ile bir ilk. Ben fotoğrafı gördükten, tanıdıktan sonra ancak fotoğrafçı ile tanıştım.

 

Şebnem Aykol: Peki, o görünen fotoğraf içinde sizin altını beslerken kullandığınız, kurgusunun temelleri diye konuştuğumuz şeylerin göründüğü söylenemez. Nasıl bir farkındalık oldu?

 

Cuma Boynukara: Bir arkadaşım söyledi; "bunu çeken fotoğrafçı, çektikten sonra, vicdani rahatsızlıklar yaşayıp intihar etti" dedi. "Allah Allah!" deyip, araştırmaya başladım.

 

Bizde bir şey çok belirgindir arkadaşlar; bilgiye yorumsuz ulaşamıyorsunuz. Mesela şöyle anlatayım; bu oyun yayınlandıktan sonra, ağır yazılar, büyük yankılar oldu. Bir fotoğrafçı olarak sadece Tekin Ertuğ, bu oyunla ilintili bir şey yazmıştı. Ben çok arzulardım, Türkiye’de yaşayan fotoğrafçılar da ilgilensin - tanıdığım iyi fotoğrafçılar da vardır ki sonradan Kevin Carter ismini bile hatırlamadılar.

 

Bunu insanları yermek adına söylemiyorum. Bu oyunun haberi yayınlandıktan sonra ve öncesinde bu fotoğrafın görselleri kullanılmış olmasına rağmen fotoğrafçılarımızın ya da fotoğraf dergilerinin dikkatini çekecek bir şey olmadı nedense… Bu da disiplinler arası iletişimin henüz sağlanamadığını gösterir.

 

Şebnem Aykol: Zaten internet üzerinde arama yaparken de, önümüze gelen bilgi üç aşağı beş yukarı aynı yorumlar, aynı metinler. Ayrıca üzerine yapılmış bir belgesele rastlıyoruz.

 

Cuma Boynukara: Evet 15 dakikalık bir belgesel yapılmış. Bunlar dört kişilik bir fotoğrafçı grubu zaten. Bang Bang Club. Sanırım bu sene Hollywood filmini yapacak. Böyle bir işin içine gömüldükten sonra, yoğunlaşınca bunlarla ilgili neler yapılmış çıkıyor elbette. Bu belgeselde Güney Afrika’daki bu fotoğrafçıların hayatlarından kesitler ve Güney Afrika’nın durumu var. Fotoğrafçıların biri yaralanıyor, birisi öldürülüyor, Kevin intihar ediyor. Belgesele bunların hayatlarından kesitleri koymuşlar. Ancak film gösterime girmiş değil zaten. Bang Bang Club da bunların günlük notlarının kitabı, ancak baskısı tükenmiş. Kitaba ulaştım, ancak çevirisini yaptıramadım. Aslında birinin bu işi yapması isabetli olur çünkü yeni yetişen kuşaklar için çok önemli.  Benim yaptırmamamın nedeni biraz da bana o an için gerekmediğiydi. Birebir hayatı yazmıyorum ki, belgesel değil ki… Birebir olan o hayat, zaten orada duruyor, bu bana bir şey katmıyor.

 

Bildiğim kadarı ile bir kızı var, Megan. Hayatta halen. Mesela kızın annesi ile ilgili bir bilgi de yok. Yerli bir kadın mı, kim ?

 

Şebnem Evren: Peki son gecesini gerçekte nasıl geçirdiğine dair bir bilgiye ulaşabildiniz mi?

 

Cuma Boynukara: Bir arabanın içerisinde egsoz gazı ile intihar ediyor. "Ne dinliyor olurdu o anda?" diye bana sorsanız; Eric Clapton, Pink Floyd… Ben bu olayı beş sene önce yazdım bitti. O çalışma dönemi bir sene kadar sürmüştü, şu an o yoğunlukta değilim tabii ki.

 

Geçenlerde bu oyunla ilgili sorular sordular, bir gün istedim. Şu an yazdığım kadar ki kadar içine giremiyorum ne yazık ki. Şimdi başka bir oyun çalışıyorum, ondan da kopup gidemiyorum ve kopmayı da istemiyorum.


"Yoksun" oyunundan...

 

Şebnem Aykol: “Yoksun” oyunundan bağımsız olarak, bir insan olarak sormak istiyorum. Sizce fotoğrafçı,  fotoğrafçı olarak olayın dışında mı kalmalı yoksa olaya dahil mi olmalı?

 

Cuma Boynukara: Dahil olur be arkadaşlar… İnsandır, dahil olur. Tek bir kare ile değerlendirmemek lazım. Bunların ruh halini düşünün; savaş, açlık, sokak infazcıları var, şu var, bu var… Yanındaki adam, yanındaki arkadaşı öldürülüyor. Bir can korkusu var; insanda yavaş yavaş panik atak, şizofreni oluşmaya başlar, devamlı görüntülerle boğuşur. Uykuları kaçar insanın, haplar, ilaçlar… Ben Diyarbakır doğumluyum. Diyarbakır’da faili meçhuller kol gezdiği zaman, o döneme ait korkularım vardı; birisi arkamdan geçer, birisi bakar, korkarsın, sağlığın bozulur. Ama sağlığın bozulunca vicdanın bozulmaz ki, aksine vicdanı hassaslaşır insanın. Zaten Kevin’ı da intihara sürükleyen kendi vicdanı değil midir? Onu kurtarıp kurtarmamak değildir; gördüğü parça parça bütün karelerin bir akılda, bir yürekte toplanmasıdır. Artık açmazıdır, Tanrı’ya isyanıdır. Dün siyahları öldürüyorlardı, bugün siyahlar beyazları... Tanrı diyoruz ya, Tanrı siyahların da Tanrısı, beyazların da Tanrısı ise bu neyin kavgası o zaman, binlerce soru o zaman…

 

Şebnem Aykol: Susan Sontag: “Fotoğraf Sanatı Üzerine” isimli eserinde; "Fotoğraf çekmek özünde bir karışmama, yani müdahil olmama eylemidir. Bir resim çekmek, şeylere oldukları haliyle, statükolarını değiştirmeden ilgi duymak, ayrıca ilginç bulunan, fotoğrafını çekmeye değer sayılan şeyle, suç ortaklığına girmek, bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumunun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Bu eylem fotoğrafçıyı, fotoğrafını çektiği insanlara karşı duyabileceği her türlü sorumluluktan kurtararak, ahlaki sınırları kaldıran ve toplumsal engelleri yok eden bir tür pasaporttur. İnsanların fotoğrafını çekmenin önemli olan tarafı, sizin onların hayatlarına bir şekilde müdahale etmeyişiniz, sadece onlara misafirliğe gitmiş olmanızdır" diyor. Aynı yazarın “Başkalarının Acılarına Bakmak” kitabında da aynı konunun üzerine metinler var. Siz bu konuda ne diyorsunuz?

 

Cuma Boynukara: Bu kitapları okumadım ancak isimleri ve içerikleri hakkında biraz bilgim var. Bildiğim, Kevin Carter yok içlerinde.

 

Şebnem Aykol: Evet, ancak başka fotoğraflar üzerinden benzer tartışmaların konusu geçiyor.

 

Cuma Boynukara: Burada bazı şeyleri karıştırmamak lazım. Bir savaş varsa ve sen savaş foto muhabiri isen; biri birine kurşun sıkıyorken, “dur sıkmasın, onu kurtarayım” diyemezsin.  Bununla bu kız çocuğunun durumu aynı değil. Güney Afrika’da bir kadını yakalıyorlar, ellerini ayaklarını bağlayıp, omuzlarından otomobil lastiği geçiriyorlar, lastiği ateşe veriyorlar, üzerinden araba ile geçiyorlar.  Hırslarını alamayıp kafasını bıçaklıyorlar, bunu yapan yirmi kişi. Sen de orada fotoğrafçısın, kendi kendimize soralım, ne yaparız diye?

 

Bir şey de çok belirgin arkadaşlar, ülkelerin kavgaları, savaşları birebir yüz yüze kaldıkları zaman kendi üretim ilişkileri ile besleniyor. Kabileden gelmişse bakıyorsunuz tamtam dansları yaparak karşısındakine saldırıyor, silahı bittiyse “Allah Allah” deyip atlıyor üstüne; şimdi böyle bir şeyler oluyor. Nasıl kurtaracaksın, kimi kurtaracaksın?

 

Alaska’da Exxon-Valdez isimli bir tankerin yaptığı kaza sonucu denize dökülen ham petrolün görüntüleri… Çevrede yaratılan harabiyetin görüntüleri… Onlardan binlerce mil uzaklıktaki Körfez Savaşı’nda denize dökülen ham petrolün canlılara ve tabiata verdiği harabiyetin kareleri ne kadar da özdeş. Karabatakların, martıların ham petrole bulanmış kostümlü halleri hala gözlerimizin önünde. Bu kareleri yeryüzüne ulaştıranlar hangi birini kurtarabilir? Onlar ancak çektikleri kareleri bizlere ulaştırarak vicdanlarımıza sunarlar.

 

Böyle bakmak lazım diyorum.

 

Şebnem Aykol & Şebnem Evren: Cuma Boynukara, size bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyoruz.

 

Cuma Boynukara: Ben de size teşekkür ederim.




"Belçikalı araştırmacı Joseph-Antoine Ferdinand Plateau'nun 1832'de gerçekleştirdiği fenakistiskop'dan yola çıkılarak tasarlanan enstalasyon Remziye Altıntaş işidir. İçinde 16 civarı fotograf barındırır. Fuaye düzenlemesinde kullanıyoruz. “ 
-Alev Kerimoğlu

 

 

YOKSUN

 

Yazan: Cuma Boynukara

Yöneten: Alev Kerimoğlu

Dekor Tasarım: Hakan Dündar

Giysi Tasarım: Hakan Dündar

Işık Tasarım: Kemal Gürgün

Müzik: Alper Maral

Heykel Tasarım: Remziye Altıntaş

Görsel Tasarım ve Uygulama: Abdullah Uyan, Atakan Şatıroğlu

Yönetmen Yardımcısı: Filiz Övün

 

Sahne Amiri: Evinç Seçiç Atasoy

Kondüvit: Fatih Ok

Işık Kumanda: Mehmet Alacı

Suflöz: Dilek Can

Projeksiyon: Buğra Han Gürsu

Dekor Sorumlusu: Akın Çakır

Aksesuar Sorumlusu: Önder Ünver

 

 

Rol Dağılımı:

Hakan Özgömeç, Süreyya Kilimci İdiz, Şenay Ünsal Dikmen, Hacer Sınadım

 

http://www.devtiyatro.gov.tr/web/bolgeler/izmir.html

 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Sayın Cuma Boynukara'nın Yoksun adlı oyunundan;28.02.2010 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde oyunun yönetneni Sn Alev Kerimoğlu ile yapılan söyleşi aracılığı ile haberdar oldum.Söyleşide emeği geçenlere,oyunun kamuoyuna duyurulmasındaki eksikliği gidermesi nedeniyle teşekkürler.
Selçuk Kadıoğlu eklemiş - adds | 13 Mart 2010 Saat - Time 19:41
Trajedi yinelenirse, komedi olur. İnsanların çektiklerinin tamamına yakını engellenebilir şeyler. Ancak bunun sorumluluğu entellektüelin değil. Artık, sorunları saptamanın da bir anlamı kalmadı. Yeterince eğitimli kitle birikti, kitle kendi derdinin sorumluluğunu taşımak durumunda, son zamanlarda bizim işçilerin yaptığı gibi. Kendi hesabıma, kameraya veya zihinme kaydettiğim, bu yazıda sözkonusu olan gibiki durumlar karşısında intihar etmek hiç içimden geçmedi, zaten intihar etmek hiç içimden geçmedi. O fotoğraf üzerinden gidersek, o çocuk hiç yapılmayabilirdi. Dünya'nın belli yerlerindeki kitlenin 100 yıl hiç çocuk yapmaması gerekli, Çin usülü. Çocuk doğmuş, aç bırakılmış, gelmiş akbaba yemiş. Yesin. Fena mı? Çevre koruma olur. 7 milyarın 4 milyarı şu anda fuzuli. İnsan, ne doğanın, ne de herhangi bir şeyin önünde, üzerinde filan değildir. Biz akbabayı vurunca iyi de, akbaba çocuk yiyince neden kötü? Bu Aydınlanma kısırdöngüsünü geride bırakalı çok zamanlar geçti. Ölümün bile çaresi bulundu. Rahmetli fotoğrafçı kendini boş yere harcamış. O konu üzerine yazılmış oyun için hiçbirşey demiyorum. Sanatçının keyfi bilir.
Reha ÜLKÜ eklemiş - adds | 29 Mart 2010 Saat - Time 14:14
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

 

e-Panel

Ara - Search


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi

Anadolu Fotoğraf Dergisi

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.