Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > EKİM 2008 SAYISI - OCTOBER 2008 ISSUE > EİF En İyi Fotoğrafım - Fotoğraf Öyküleri : Eylül 2008
EİF En İyi Fotoğrafım - Fotoğraf Öyküleri : Eylül 2008

EİF En İyi Fotoğrafım "Fotoğraf Öyküleri" Eylül 2008

 

 

Etkinliğimize, siz değerli okurlarımızdan birbirinden güzel çalışmalar gelmiştir. Fotoritim olarak ilgi ve desteğinize çok teşekkür ederiz. Gelen çalışmalardan Yayın Kurulu'muzca 3 adet EİF Ödülü ve 3 adet sergilenme (yayınlanma) hakkı kazanan toplam 6 eser seçilmiştir. Tüm katılan okurlarımıza tekrar teşekkür ederiz.

 

Sevgilerimizle,

FOTORİTİM




AYIN EİF'LERİ



GÖZLERİN NERDE LO DAVUDO ?...

  

Senin bu fotoğrafını ben çekmedim. Yok, ben bu anı hiç görmedim ve hiç yakalayamadım Davudo. Bu ana dair hatırladığım tek şey, senin bir öğle vakti yemeğini yemiş bir halde evden okula döndüğündür. Üzerinde kirli mavi önlüğün, sol elinin işaret parmağın ağzında, seni çok gördüm Davudo. Çalan okul zilinin sesi ile öğlenin onikisinde yemeğe en geç giden ve yemekten en erken dönen sendin  - ki bunu kimseden saklayacak halimiz yok -  ama parmağın bu vakte kadar ağzındayken gözlerin nerde lo Davudo?

 

Neden susuyorsun Davudo? Gözlerin yoksa da kulakların duyar, bunu bilmem mi sanıyorsun? Peki o zaman, sen öyle kal, ben bunu okulun arka tarafında köyün tepesinde oyun oynayan çocuklara sorayım.

 

Davut´un gözleri kaybolmaz hiç sebepsiz yere…

 

       Adım Yunus ve Davut benim abimdir ama o birinci sınıfa gidiyor ben ise ikinci sınıftayım. Az önce evde, yemekte gözleri karşımdaydı, ama şimdi nerdeler o gözler, ben de bilmiyorum öğretmenim. Babam da köyde şimdi Davud’u arıyordur belki. Davud’un gözleri evde yemeğe doymamış bence ve sofrada kalmıştır öğretmenim. Eve gidip sofrada gözlerini arayayım mı?

 

       Adım Eşref, dördüncü sınıfa gidiyorum ben. Bu fotoğrafı ben çektim ve benim arkadaşımdır Davut. Öğle yemeğinden sonra okula geldiğimde aklımda tek bir düşünce vardı. Ben okulun okulun bahçesinde Davut ile top oynamak istiyordum ama şimdi bu haliyle Davut benimle ancak saklambaç oynayabilir. Gözü kapalı arar arar bulamaz Eşref´i. Öğleden sonra dersten kaçmak için gözlerini saklamıştı. Bence yol üstünde bir yerdedir şimdi Davut’un gözleri. Gidip yolda taşlara sorayım, arayayım mı gözlerini, öğretmenim?

 

Bulamadık Davudo. Gözlerin bu öğle sıcağında köy mezrasının bir toprak evinde, televizyon başında mıdır? Parmakların burnundadır – ki bunu da kimselerden saklayacağımız yok.

 

       Davut, elinde kirli beyaz bir bezle, çamurlu yolun ortasında deliler gibi çok komik bir halde halay çekiyordu. Çantasını, hırkasını, eldivenini ve yakasını çıkarmış, yolun kenarına koymuştu. Davut’ a baktım, onu çağırdım öğretmenim, beni görünce bana bakmadı üzüm bağlarına baktı ve ben çok güldüm. Üzüm bağlarına geçtim Davut dedim çağırdım onu yine bana bakmadı ve bu sefer köyün camisine baktı öğretmenim. Davut`a baktım, onu çağırdım öğretmenim, beni duydu, ama bana bakmadı, yüzünü üzüm bağlarına döndü. Oyun sandım önce, çok güldüm. Üzüm bağlarının önüne geçtim. Davut, dedim, çağırdım onu tekrar. Ama yine bana bakmadı, bu sefer köyün camisine doğru çevirdi başını. Adımı söyledim, Suzan’ ım ben, dedim, Davut, dedim, ama beni görmedi. Elimde ona vereceğim sıcak tandır ekmeği vardı, fakat gözlerini göremedim. Davut’un gözleri ne bana baktı, ne de elimde tandır ekmeğini gördü. Dün gece annesi de gözlerini arıyordu. Dün gece annesi komşu köye gitmiş. Öğretmenim, bence Davut`un gözleri özlediği annesinin peşinden gitmiştir.. Bu yolu takip edip, komşu köyde Davut’un elinden tutup, Davut’ un gözleri olayım mı?

 

Çocukların anlattıkları birbirinden ne kadar farklı be Davudo!

 

Galiba anladım şimdi neden sustuğunu. Her çocuk gibi senin de düşlerin hep aynı, öyle değil mi Davudo? Aileyle içilen bir tas sıcak çorbadadır belki hala aklın.

 

Her çocuk gibi, dersten kaçmak, oyun oynamak için saklarsın gözlerini. Sen görmeyince, seni görmezler sanırsın.

 

Mutlu bir çocuk olsan da, vardır senin de hayal kırıklıkların, özlemlerin, üzüntülerin. Bakar da görmezsin en yakın arkadaşlarını bile, kendi içinde eksiksen eğer.

 

Anladım ben Davudo, ne sofrada, ne televizyonun renkli ekranında, ne yolda taşlarladır senin gözlerin. Aslında kaybolan senin değil, bizim gözlerimizdir Davudo. Anladım…. Bırakalım bu fotoğrafta eksik kalsın gözlerin Davudo...


Ömer KURT
Diyarbakır



BAŞKALARININ ACISI

 

“Ben, fotoğrafçılıkla ilgili açıklama yapmaya çalışmıyorum. Dünyada olup bitenlerle ilgili açıklama yapmak için fotoğrafı kullanmaya çalışıyorum.” James Nachtwey

 

“Eğer fotoğrafların yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsindir.” Robert Capa

 

Bu iki söz geliyor aklıma her fotoğraf çekişimde, bir insanla arama bir fotoğraf makinesi koyduğumda hep bu iki söz geliyor. Sanki kafama işlemiş, hiç çıkmayacak üzere oraya yazılmış iki yazı gibi. Dolar, borsa, ekonomi, araba, buzdolabı, yeni bir cep telefonu, belki yeni bir sevgili, bilgisayar, teknoloji bu kelimelerin hiçbir anlamı yok o anda. Birden, birine, bir şeylere ihtiyacı olan birisinin karşısında buluyorum kendimi yalvarıyor bana bir dilim ekmek istiyor. Sadece bir dilim ekmek.

 

Ben ise o anda ellerimi açıyorum bağırıyorum tüm gücümle, yanından geçen herkesi teker teker durduruyorum bu adam aç diyorum, giden trafiği durduruyorum bir anda, daha sonra yakınlardaki tüm mağazalara giriyorum bu adam aç diyorum, birden herkes yardım ediyor bir anda yardım etmeye başlıyorlar, ilk önce caddeden geçenler hepsi cebine bir sürü para koyuyorlar sonra bir grup genç çok farklı tipler ama hepsi genç, adamın koluna girip bir lokantaya götürüyorlar yalnız bırakmıyorlar adamı bir an bile sıcak çorbalar içirip yemek yediriyorlar mağazalara geliyor sıra herkes bir şeyler veriyor adama adam en son beyaz takım elbise giyiyor adam traş oluyor, yalnız değil ama etrafında bir sürü insan yalnız bırakmıyor bir an bile. Ve en son bir parkın dibine oturuyor bütün kalabalık ortalarında adam beyaz takım elbiseli ve traşlı çok yakışıklı ve sonra konuşmaya başlıyor tüm herkes dinliyor onu bir anda çıt çıkmıyor, adam diyor ki ; “teşekkür ederim” diyor, bir daha “teşekkür ederim” diyor “bana insan olduğum hatırlattınız” diyor daha sonra ağlamaya başlıyor ve üçüncü defa teşekkür ediyor. Herkes mutlu herkes sarılıyor bir anda birbirine bir müzik de duyuluyor herkes mutlu herkes sevinçli.

 

Keşke en güzel fotoğrafımın hikayesi böyle olsaydı ama böyle değil;

 

Ben sadece bir tane fotoğraf çekip cebimdeki son parayı veriyorum ona ama hiçbir şeye yetmeyeceğini biliyorum, ayrılıyorum oradan, kimse durmuyor, kimse bakmıyor o adama, adam hala ekmek istiyor. Adam konuşamıyor. O iki söz aklımda uzaklaşıyorum oradan.

 

Ben oradan çok uzaklaştıktan sonra bir adam çarpıyor bana beyaz takım elbiseli bana gülüp gidiyor ve işte o adamın fotoğrafı benim en iyi fotoğrafım oluyor.


Yalçın KESEN
Bursa



SON ŞARKIMSIN

 

“Unutmak isteyen biri neden ısrarla hatırlamayı seçer? Kendine dönme vakti gelmişken artık, neden bu korkutur ve bir türlü doğru yol göze görünmez? İçimizdeki umut,  şu kahrolası umut; ufacık bir ışıkta kök vermeye hazır bekler. Sen benim dilimdeki son şarkımsın… Ve her daim çalacaksın.”

 

İstanbul son yılların en soğuk Şubat’ını yaşıyor… Her hali güzel olan bu şehir beyazları da giyince gelinlik kızı andırıyor… Beşiktaş tarafına iniyoruz, biraz martı sesleri, biraz da boğazın soğuk rüzgarını hissetmek için…

 

Dolmabahçe’de fotoğrafı çektiğim mekanı görünce, izin alınır mı alınmaz mı (Malum artık İstanbul’da neredeyse izinsiz çekim yapacak yer kalmadı.) düşünmeden çekim yapmak için yol ağzına oturuyorum… vizörümden gördüğüm kare bütün üşümüşlüğümü alıp götürüyor, ellerimi, parmak uçlarımı hissetmiyorum ama yaşadığım keyif hepsini unutturuyor…”işte bu güzel olacak” hissi tam sarmışken arkamdan acı acı bir korna sesi işitiyorum ve dönmemle burnumun ucunda biten Mercedes amblemini görmem bir oluyor… Siyah camların içinde görünmeyen, camdan sigarası tüten bir amca, halini tahmin etmek zor olmasa gerek…”Hayret bir şey!” …

 

”Bir fotoğraf uğruna azar da işittik iyi mi?” diye gülüşürken, içeriden bir polis memuru çıkıyor bu sefer...”E pes” diyesi geliyor insanın ama ne mümkün…”İzin belgenizi görebilir miyim?” diye kalınca bir ses…

 

-Şeyy memur bey biz izin alınacak bir mekan olarak görmedik, kusura bakmayın izin mi gerekiyordu. Burası bir otopark girişi değil mi?  Hem biz öğrenciyiz, özür dileriz…”yok olmaz” diyorsanız fotoğrafı sileriz. J

 

-Neyse hadi bir daha olmasın. Hava da çok soğuk fazla dolaşmayın…

 

Şeklinde bir diyalog… Ve biz mekandan ayrılır ayrılmaz patlatıyoruz kahkahayı… Hey gidi güzel istanbulum hey…

 

Ruhumu yansıtan böylesine bir kareyi biraz maceralı ama çok eğlenceli bir şekilde yakalamış bulunuyorum...


Canser SANDIKÇI
İstanbul

 

SERGİLEMELER



BAKMAK DEĞİL GÖRMEK

 

İlk kez ustalarla fotoğraf turuna katılmıştım. Hissettiklerim biraz ürkeklik, biraz acemilikti ama uzun zamandır göçerleri fotoğraflamak hayali heyecanımı bastırmaya yetmişti.

 

Uzun bir yolculuk ertesinde gördüğüm, belki de görebileceğim ve yaşam biçimlerinin iç acıtıcı halleriyle hala etkisinden kurtulamadığım insanların arasındaydım işte.

 

Daha önce Bursa`daki çingene çadırlarında, Adapazarı’nda doğu illerinden fındık toplamak için gelen ailelerin çadırlarında merhabadan sonra çaylarını içmişliğim çok olmuştu. Onlar geçici göçerlerdi ve sonbaharın ilk esintileriyle evlerine döneceklerdi.

 

Ama bunlar bir başkaydı.

 

Yazın kavurucu sıcağında, kışın dondurucu soğuğunda çadırda yaşıyorlardı. Bizim sıkıldığımız an değiştirdiğimiz koltuklarımızla, o geniş yataklarımızla hiç tanışmamışlardı. Ayaklarını uzattıklarında sırtlarını dayanacakları yerleri yoktu. Yokluğunu hissetmediklerimin başkalarının hayallerini süslediğine ilk kez tanık oluyordum. 

 

Çocukların yüzleri yara içindeydi ve sanki olması gereken buymuş gibiydi. Henüz yaşamın onlar için hazırladığı süprizlerden haberleri yoktu. Çocuk her yerde çocuktur sözünü doğrularcasına boyunlarındaki rengarenk boncuklarla oynuyorlar, kendileriyle kader birliği etmiş köpeklerle tozun toprağın içinde yuvarlanıyor, kendi dünyalarında eğleniyorlardı.

 

Kadınlar, düşlerin peşini bırakalı çok olmuş gibiydiler. 

 

Evet, onları izlerken, sohbet ederken, katıklarına ortak olurken aynı zamanda fotoğraf da çekiyordum. Ama sadece deklanşöre basıyordum. Oysa ruhum oradan çoktan uzaklaşmıştı.

 

Bu fotoğrafımı neden mi çok seviyorum?

 

DÜNYAYA SADECE BAKMAYIP GÖRMEME SAĞLADIĞI KATKI İÇİN ...


Gülay ŞENTUNA
Bursa



CAN

 

Çok merak ettiğim Sivas'a sonunda gitmiştim. Çarşısında, pazarında dolaşa dolaşa geziyordum elimdeki fotoğraf makinelerim ile. Çarşının kalabalığı boğmak üzereyken attım kendimi ara sokakların gölgeli kaldırımlarına.

 

Yorgunluğumu atmak için ufak bir caminin arka tarafındaki kaldırımına oturdum. Ufak bir çocuk sesi : "Bu Alkan`da bayağı bir adi çıktı." Bir an şaşırdım, bana mı sesleniyor diyerekten, gözlerimi köşeden bana doğru dönerek gelen çocuğa çevirdim.    

 

"Abi, boyayayım mı?" ...Yüzü asık, kafası daima yere gömük.  

 

Sessiz sessiz boyamaya başladı ayakkabılarımı, adi diye seslendiğin kimdi, demeye kalmadı. Malzeme kutusundan ALKAN markalı cilasını çıkardı. Gülme tutmuşken beni, çocuk da benim gülüşüme kahkahalar ile eşlik etti.

 

Ayaklar benim ayaklarım, compakt makinem elimdeyken bu anı saklamak niyetine fotoğrafımızı çektim. Kolumun uzunluğu ilk defa işe yaradı, uzatabildiğim kadar uzattım ve Can da o güzel gözlerini esirgemedi benden; kilts... Deklanşöre basmıştım. Boyadığı ayakkabılarımın yarısı siyah, yarısı kahverengi oldu. Çoraplar mı? Onlar da nasibini aldı.

 

Umurumda değildi ayakkabı, çorap. Beni uzun yıllar sonra ilk defa böyle çok güldüren insan, bana "DOSTUM" diye hitap etmiş... Daha ne isterim. Kendisini de güldüren, kendisine "KARDEŞİM" diye ilk hitap eden insan ben olmuşum... Daha ne isterim.

   

Çarşı, pazara geri mi döneyim? Asla... Dostum ile aynı yerde her gün buluşmanın tadı varken, çarşının en lüks yerinde yemek mi yesem? Asla.  Can beni bekliyor, her gün aynı yerde ve saatte.


Furkan Nurettin ALKAN
Ankara


 

UMUT HİÇ BİTMEDİ

 

Umut, dökülen gözyaşlarında gizli bir tekne yolcusudur deniz için. Gözleri karanfil kokan, yaşlı, kırışık yüzlerde. İçimizi ısıtan bir yaşlı elin başımızda dolaşırken bıraktığı ruhani hissin derinlik katan dokusundadır. Yaşanmışlığı yansıtan kırışık bir cildin üzerinde gezinen yılların sosuz bir huzura ermeden önceki haritasıdır yüz. Gözlerinin sönen feri altında ışıksız bir aile, sevenleri ve dostları onun gülümsemesinden bir heyecan bir umut biçmektedir. Kocaman bir aşka yelken açan, uzun saçlarını kansere yitirmiş bir kadının hikayesi. Umudu kollarında taşıyan ve vücuduna ışık olarak aldığı ölümün ayak sesleriyle mutlu gülümsemeler saçan bir kadının hikayesi. Gördüğü, yaşadığı, geçtiği ve bildiği tüm hayatlardan önce son yolculuğunu bekleyen bir kadının hikayesi. Anlatırken ya da yazarken ellerimin titriyor. O anlardan bahsetmekten, herkesin korktuğu bir anı anlatmaktan zor olan gitmek midir? Herkesi bırakıp. Yoksa bunları yazmak mı? Bilemiyorum. Sığınacak bir babaanne bulamayacak olan ana karnında küçük bir cenin hatırlıyorum. Doğduğunda büyük ihtimalle en büyük akrabası amcası olacak. Arkadaşlarının anlattığı anıları o hiç babaannesiyle yaşayamayacak. Üzücü bir kara bulut nasıl 26 Nisan 1986 yılında Karadeniz sahillerine yağdıysa, şimdi o bulutun altında toplanan kadınlar, çocuklar, erkekler, kızlar kim varsa o güne dair, birer birer solup düşüyorsalar bu günlerde. İşte şimdi teyzemde son yolculuk için vücut ısısını ayarlıyor demiştim. Ne zaman 70leri sorsam bana anlatırdı. Kıbrıs savaşında sevdiği adamı kaybettiği anı. Gözleri dolar bir an bile olsa tutamazdı. Hemen ağlardı, uzun, sarı, geniş ve yarım kalan aşkının hatırasına. Bu onun hikayesi ben sadece vesile, dinleyen ve okuyanlar için. Yazmak, bir öyküye can vermek değil de, benim için hayatı paylaşmak, anıları sonsuzlaştırmak bir kağıdın silinmeyen yüzeyinde. Hatırlıyorum da deklanşöre basarken o gün bana şunu sordu “ evlat bu çektiğini verir misin torunuma? “ ve gözlerime baktı doldum taşmak üzereydim. Sonra gülümseyerek teyzem doğsun da sen verirsin kendi elinle. Oda bana gülümsedi. İşte o gülümseme bu andır. Umut hiç bitmedi. 

 

Çektiğim bu fotoğraf bence en başarılı fotoğrafım. Öyle bir anda çekildi ki duygularım ve hislerim ne zaman baksam bu karede beni zapt ediyor. Bu kadar anlamlı bir fotoğraf çektiğim için ve Teyzenin torununa fotoğrafı verdiğim için kendimle gurur duyuyorum. Mekanı cennet olsun. Allah rahmet eylesin. Bu şans için aracı olan herkese çok teşekkürler.

 
Ufuk AKÇAY
Edirne 



Ödüller : 

-Ömer Kurt, Sigma 70-300mm F4-5.6 DG MACRO Lens
-Yalçın Kesen, Manfrotto 680B Compact Monopod
-Canser Sandıkçı, 1 Yıllık “İz Dergisi” Aboneliği

Bu ayın EİF'leri yılsonu başarı plaketi seçimine katılma hakkı da kazanmışlardır...




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 5 yorum, 1-5 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Tüm öyküler çok güzel fakat beni ufuk beyin öyküsü çok etkiledi. İçimden ağlamak geldi resmen kendimi zor tutuyorum. Gönlümün birincisi bence bu öykü ve fotoğraf tebrik ediyorum sizi
Sinem Karagöl eklemiş - adds | 02 Ekim 2008 Saat - Time 10:00
Tüm arkadaasların tebrık edıyorum oncelıkle...
Hanı bır soz vardır en ıyı fotograf kelımelere yer bırakmadan kendı kendını anlatan fotograftır.
Ama genel ıtıbarıyle oyle anlara tanık oluyoruz kı su hayat dedıgımız kısır döngüde kelımlere de tanıklık etmek düşüyor o zamanlarda...
Ufuk AKÇAY'IN hıkayesı ıle butunlesem bır umut dolu portre calısması etkıleyıcılıgının yanı sıra;sıradısı vurucu degınmelerıyle adece ınsanı sarsmakla kalmıyor ruhunu sarıp sarmalıyor...
ufuk beye tesekkurlerımızı sunar basarılarının devamını dılerım....
Saygılarımla...

Kıvanç ŞEN...
Kıvanç ŞEN eklemiş - adds | 19 Ekim 2008 Saat - Time 17:34
Janset Hanım'ın fotoğrafından çok etkilendim. Başarılı bir çalışma olmuş. Kendisini ve diğer arkadaşları tebrik ediyorum.
Hurşit Efe eklemiş - adds | 27 Ekim 2008 Saat - Time 20:02
Ufuk ßeyin hikayesi gercekten çok güzeldi..hayatı ölümü umudu hepsini bir arada ele almış cok etkileyici gercekten..
Sonay Şen eklemiş - adds | 27 Ekim 2008 Saat - Time 21:48
Don Kişot kutlarım. Sen gerçekten bir kahramansın.
Dulciena eklemiş - adds | 27 Ağustos 2010 Saat - Time 00:06
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.