
Yerin altına giderken korkmuştum biraz.
Üzülmez serisi içerisinde en çok sevdiğim fotoğraf bu galiba. Küçükken de fark etmiştim insanların arasında görünür/gelir-geçer sınırların olduğunu. Lokantaların çevresine dikilen masum otlar, dışarıdaki dilencilerin girmesini engellerken, içerde kalanların yemek yemesini sağlıyordu. Buradaki, demir parmaklık da beni madencilerden ayıran bir sınırdı. Onlar sıkış tıkış asansör sırası beklerken, bense olaydan uzak onları yakalamaya çalışıyordum. Aklımdan bir yığın düşünce geçiyordu. On dört baret, on dört ayrı hayat. O da sadece ve “sadece” bu kadrajın içerisinde olanlar için... Ya diğerleri?
Gökyüzünden daha önce ben hiç ayrılmamıştım, halbuki ne kadar korkutucu bir şey(miş)! Onlarsa, her gün uzaklaşıyorlar ve buna mecburlar. Ölümü kimse aklına getirmemeye çalışsa da, yukarı çıktıklarında “Geçmiş olsun” demelerinden anlıyorum akıllarından hiç çıkmadıklarını...
Ölüm ve yaşam arasında bu kadar ince bir sınır mı var hakikaten kimsenin gör(e)mediği? Bu parmaklık mıydı bana onu düşündüren? Yoksa çektiğim fotoğrafı görünce mi okudum? Deklanşöre basıp, fotoğrafı çektiğim an zaten bir sınır çekmiştim çoktan madencilerle arama. Yaşam ve ölüm, fotoğraf ve hayat; çok da farklı değiller aslında...
Elif VARGI

Festival alanında ve öğlen güneşinin altında beklide uzun bir süre birbirlerini görmemiş bu genç kızlar, tatlı bir sohbete koyulmuşlar, kendi dünyalarının güzellikleri sanki yüzlerine yansımıştı…
Bazen bir fotoğrafı daha denklanşöre basmadan görür ve çekersiniz bu fotoğrafımda benim için aynen böyle olmuştu… Temmuz güneşinin alabildiğine vurduğu festival alanında normalde zor ışık şartlarından dolayı bilhassa yüzlerde oluşabilecek yoğun kontrast burada modellerin başlarındaki beyaz yazmaları birbirlerinin yüzlerine doğal bir reflektör vazifesi yapmasıyla beğendiğim bir fotoğrafımın oluşmasına vesile oldu…
Yaşlılar ama bütün değerleri üzerilerinde taşıyorlar,
Neşeliler,
Dostlar,
Renkliler,
Cefakarlar,
Onlar her şeyleri ile bizim değerlerimiz oldular...
Yeri geldi kurtuluş savaşında kağnı ile cepheye cephane taşıdılar,
Yeri geldi tarladan harmana ekin taşıdılar,
Yeri geldi çocuklarını harmanda doğurdular...
Geleneklerini üzerilerinde hala taşıyorlar...
Mustafa DEMİRBAŞ

Terk ediliş… Bundan mı ibaret olmalıydı hayat? Ya da yasayıp hissetmeli miydim illa yarım kalmışlığın o can alıcı yakışını… Toydum… Tepeden tırnağa toydum ben aşkı güzel şarkılardaki sözler gibi bilirdim şimdi bildiğim gel gör ki yalnız, ben… Sensiz ben!
Müziğimin tınılarında kayboluyorum sessiz gecelerde. Yağmur damlaları cama dokunuyor yavaştan yavaştan. Ürperiyorum ama arşem hiç olmadığı kadar sert dokunuyor kemanımın tellerine... Ben susuyorum o konuşuyor, o ağlıyor benim için. Diğer yarımdı sensiz gecelerimde, savunmasız dokunuşlarımdı gecelerimin… Acılarım, kederlerim, senlerimdi…
Şimdi gözlerimde bir acı, ruhumda tarifsiz bir kayıp ve tenimde anlamsız bir ürpertiyle çalışıyorum.. Her hikayeyi bize, bizli zamanlara benzeterek çalıyorum. Özlemimle, tutkularımla çalıyorum... Her ses vücuduma yayılıyor adeta... Tıpkı senin bedenime karıştığın gibi... Bütün gece tınılarımla yoğruluyorum sanki…
Tütsü kokularının arasında eşsiz bir tango yapıyorum.
Tek kişilik dev bir orkestrayım ben.
Piyanomda ben ...
Partnerimde ben….
Gözlerimin kapandığı ve müziğimin eşliğinde dans edip ruhumun zirvelerine çıktığım andır sana olan aşkımın ispatı... Oysa artık benim içimde bir ben yok… Sen yoksun ve ben; beni çok özlediğim gibi ruhumun diğer yarısı da sana muhtaç.. Bir nefesine hasret, bir gülüşüne bir dokunuşuna hasret... Hüzünler sardı dört bir yanımı bu gece, iki nota arasına sıkışmış tüm duygular açığa çıkıyor kederle buluşunca… Uzaktaki sevgili için gözyaşı döker kemanımın hazin sesi... Silik gamzelerini ıslatmadan çaldım senin bile bilmediğin şarkımızı... Sadece sen ve ben için bu gece…
Kapat gözlerini ve yaşa ruhundaki bu derinliği…
Tuğgül TÜRKOĞLU

Kurban bayramının ikinci günüydü. Rutin ziyaretlerimi ilk gün bitirmiş ikinci gün de evde sıkılıp evin hemen yakınındaki parkta yürüyüşe çıkmıştım. Uzun bir yürüyüşün ardından üşümüş ve yorulmuş bir halde çocuk parkında mola verdim. Salıncağın hemen solundaki banka oturdum. Paltomun yakalarını kaldırdım. Eldivenlerin içinde bile üşüyordu ellerim. Bomboş parka baktım boş gözlerle. Terkedilmiş gibiydi. En ufak kıpırtı yoktu. Salıncağın altındaki su birikintisindeki bulutlar bile kıpırdamadan duruyordu.
Salıncağa bindim sallanmaya başladım usul usul. Hızlandım sonra. Havalandım; ayaklarım bulutlara değene kadar havalandım.
“Allah’ ın unuttuğu yer” deyimi sanki Van’ ın Özalp İlçesi için söylenmişti!
-ki büyük kentlerle kıyaslarsak, şimdi, burdan bakınca da Allah’ın pek hatırladığı yok gibi! Taşlı toprağında, mor zambaktan başka çiçek yetişmezdi. O da uzak dağlarda. O kadar uzak ki; bazen, acaba İran sınırını geçtik mi, diye düşündürecek kadar uzak dağlarda...
Mor zambak!
Kardeşimin mezarını ziyarete gittiğimiz zaman götürebileceğimiz tek çiçek!
Sana anlatmadım. Kardeşimin neden öldüğünü de bilmezsin sen. Zatürre oldu ama zatürreden ölmedi. Özalp’ ta doktor yoktu zaten. Van’ da bulabildiğimiz, babam gibi orda “Şark hizmeti” ni yapmaya gelmiş, uzman olmayan bir doktorun, test yapmadan vurduğu “penisilin” den öldü!
Oralarda yaşayan aileler belki de bu yüzden çok çocuk yapıyorlardı; kim bilir?
Evimizin karşısında ağaçlık bir alan vardı. Yörenin ağaç olan tek yeriydi ve yerel halk; “Gül Bahçesi” derdi oraya. Oysa bir tek gül ağacı bile yoktu. Zayıf, uzun boylu kavaklar vardı sadece. Kadınlar, yazın, oradaki ağaçlara salıncak kurar çocuklarını sallarlardı.
Havalar ısınınca yine tek tük salıncaklar kurulmaya başladı. Kardeşim de tam o aralar hastalandı. Camdan salıncakları görür ve gitmek isterdi. Annem, iyileşince götüreceğini söyler, ikna ederdi onu ama iyileşemedi…
Sallanırken bir ara kardeşimi gördüm. Lacivert gözleri gülüyordu. Sanki o merdivenle gökyüzünden inmiş ve salıncakta sallanıp geri dönmüştü.
Kar atıştırmaya başladı aniden ama ben artık üşümüyordum.
Çocuk parkları, özellikle salıncaklar çeker beni. Çok uzaklarda ve çok eskilerde kalan yaramı kurcalar; acıtır. Bu park ve bu salıncak da aynı duyguları yaşattı yeniden.
Bundan başka bazen fotoğrafın insanı çağırdığını düşünürüm. Bu fotoğraf da beni o kış günü çağırdı oraya ve davete icabet ettiğimden midir nedir elim boş yollamadı. Onun için çok seviyorum bu fotoğrafımı.
Ümran DAVRAN

Sevgilim,
Biliyorum, mektup okuyamaz ölüler. Ama ben yine de Miljačka kıyısındaki kırık bir bankın üzerinden yazıyorum sana. Çok uzun yıllar sonra yeniden Sarajevo sokaklarındayım. Hava bulutlu, yağmurlu ve kasvetli. Sarajevo’nun yorgun silueti ise kırgın, delik deşik ve derbeder. Ama sen hep; “Buralarda yağmur fazla uzun sürmez, bir bakarsın güneş çıkıverir!” derdin ya, işte şimdi yine güneşin çıkmasını bekliyorum bunları yazarken.
Ne çok şey değişmiş görmeyeli bu şehirde. Tüm binalar ağır yaralı ve caddelerin ismi bile başka türlü anılıyor artık. En çok ta “Keskin Nişancı Caddesi” adı yaraladı beni.
“Eğer şehirde kaybolursan korkma, Miljačka kıyısına çık, köprüleri takip et. Latin Köprüsü’ nün az ilerisinde Kütüphane binasını görürsün ve az ilerideki köşeyi dönünce de Başçarşı çıkar karşına!” demiştin ya hani uzun, çok uzun yıllar önce, işte ben de yine öyle yaptım bugün. Tek tek tüm köprüleri saydım Miljačka üstünde. Sarajevo’nun yaralı bereli, is kaplı, yorgun silueti eşlik etti bu hüzünlü yürüyüşüme.
Hatırlar mısın? Eskiden yukarı mahallelerde futbol oynayan çocukların kaçırdıkları rengarenk, patlak lastik toplar nasıl da salına salına yüzerdi nehrin sularında ahenkle. Bugün ne top var nehirde ne de yukarı mahallelerde top oynayan çocuklar. Tüm tepeler sıra sıra mezar taşlarıyla dolmuş taşmış şimdilerde...
Biraz daha yürüdüm ve Kütüphane binasının solgun, sarı, cansız silüeti belirdi tam karşımda. Bir zamanlar cıvıl cıvıl olan bu ışıltılı, mağrur bina, şimdi bir utanç abidesi gibi yükseliyor şehrin tam ortasında. Alevler içinde kalışını, har har yanışını ve küllerinin Sarajevo semalarına saçılışını televizyonda seyretmiş te kahrolmuştum yıllar önce. Şimdi ruhundan ayrı düşmüş bu mağrur binanın cansız bedeni bilsen nasıl da sarstı beni. Pencereleri ve kapıları tahtalarla kapatılmış, mühürlenmiş ve üzerine bir levha asılmıştı gelecek nesillere ibret olsun diye... İşte o zaman, Kütüphane Binasının karşısında bu kırık banka oturdum. Ne tuhaf bir rastlantı? Bombalanmış ve ağır yaralı, kırık kalpli bu harabenin önünde, bir reklam panosunda atom bombasına ilham veren formül duruyor tam karşımda, alay edercesine…
Orada öylece ne kadar oturdum, üşüdüm ve yağmurdan ıslandım bilemiyorum. Gözlerim E=mc²’ de, doya doya bir güzel ağladım senin ve bu güzel şehir için. Gurur duyduğun, çok sevdiğin ülkene neler oldu böyle? Ne çok severdin bu şehri ve hiç aklına gelir miydi o gençlik günlerimizde ileride sevgili şehrinin başına böyle bir felaket geleceği?
Senin için fotoğrafını çektim Kütüphane binasının sessizce ağlarken.
Ama boşver tüm bunları şimdi. Biliyor musun, haklısın. Nihayet bulutlar aralandı ve güneş yüzünü göstermeye başladı bulutların arasından. Birazdan kırmızı “Başçarşı-Ilıca” tramvayı da gelir. Senin için atlar tramvaya, çıkarırım güneşin ve bu güzel şehrin tadını.
Rahat uyu!
Sibel GÖGEN

Fotoğraf çekmek için minibüse bindiğimizde bu kadar uzak yerlerde dağ köylerinde insanların yaşayabileceği aklıma gelmezdi. köydeki insanlar bizi son derece ve samimi karşıladılar benim dikkatimi ise bize uzaktan bakan daha sonra fotoğrafını çekeceğim bu teyze çekti bizlere uzaktan bakıyor sanki yanımıza yaklaşmaya cesaret edemiyordu. Eşyalarımı toplayarak teyzenin yanına doğru gittim hemen meraklı gözlerle sorguladı beni:
- Kızım nerden geldiniz böyle
- Şehirden geldik teyze fotoğraf çekmek için
- Hoş gelmişsiniz kızım buralara pek yabancı gelmez arabayı görünce ismet geldi sandım
- İsmet kim teyze?
…
Uzun bir sessizlik gözlerini yere kaçırdı daha fazla zorlamak istemedim belli ki beklediği biri vardı. Sen gel kızım yeni tandır ettiydim sıcak sıcak veriyim sana yanında da ayran vardı içersin soba da yanıyordu. Teyze beni nasırlı elleriyle tuttuğu gibi evine sürükledi adeta evine geldiğimizde ise her tarafı ahşap ve nerdeyse hiç eşya yok denecek kadar mütavazi bir köy evi karşıladı beni etraf mis gibi ekmek kokuyordu hemen bir parça verip hangi hızla anlamadığım şekilde ayranı da önüme koyuverdi ve camın kenarına oturdu ve gözlerini benim görmediğim uzaklara yönelterek ismet benim oğlum dedi 2 sene oldu gideli İstanbul’a iş güç yok burada ne etsin çocuk gelirim ana dedi gelmedi 2 sene oldu telefonla konuşuruz ama siması gibi olmuyor kızım olsaydı öper okşardım ekmek ettiydim ondan verirdim tamda tavuk var nicedir saklarım ismetim için şehirden geldiler tavuklarda grip varmış dediler istediler vermedim yok dedim tavuk da grip mi olur işte sizin araba gelince ismet geldi sandım.
Teyze bunları anlatırken sessizce makinamı çıkardım usulca boğazımda kocaman bir düğümle bu fotoğrafı tek bir kare çektim arkadaşlarım eğlendiler bütün gün dağ bayır gezdiler ben bütün günümü teyzemle geçirdim bu fotoğraftan başka tekbir kare çekmedim o gün şimdi zaman buldukça elime bir şeyler alıp teyzemi ziyarete gidiyorum çok seviniyor beni görünce...
İşte böyle bu fotoğrafın benim için yeri çok önemli
Pınar Evcen YÜCEDAĞ
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi