ORADA KİMSE VAR MI?
Türkiye bir deprem ülkesidir. Ülke olarak bu gerçeğin bilinci ile yaşamaya alışmak ve her zaman hazırlıklı olmak zorundayız. Sadece, son yirmi yıl içerisinde dört büyük deprem yaşamış olan ülkemiz, 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.02 de, yine 45 saniye süreyle sarsılmıştır. Büyüklüğü 7.4, merkez üssü Kocaeli-Gölcük olan Marmara depremi yüzyılın felaketi olarak kabul edildi.
Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte birinin yaşadığı bölgede gerçekleşen deprem büyük can kayıplarına ve hasara yol açmış olup, bu trajedinin neden ve sonuçları günümüze kadar ciddi bir şekilde tartışılmıştır. Resmi rakamlara göre Marmara depreminde 17 bin 840 kişi ölmüş, 43 bin 953 kişi yaralanmış, 505 kişi sakat kalmıştır. 285 bin 211 konut, 42 bin 902 işyeri hasar görmüştür.[1]
Göçün, sanayileşmenin ve kentleşmenin yoğun olarak yaşandığı, ticaret, eğitim, sağlık tesislerinin ve altyapının en fazla gelişmiş olduğu Marmara bölgesinde meydana gelen felaket sadece depremi yaşayanları değil, toplumun tüm kesimlerini etkilemiştir. Bir doğa olayı olan depremin gerekli önlemler alınmazsa kabul edilemez sonuçlarla felaketlere dönüşmesinden gerekli dersleri çıkararak, bu gibi felaketlerin tekrar yaşanmaması için alınacak önlemleri belirlemek konusunda tüm ülkede bir çaba hakim olmuştur.
17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanan Marmara depremiyle birlikte, yüz ölçümünün % 92’si, nüfusunun % 95’i, sanayisinin % 98’i, 1.ve 2. derecede deprem bölgelerinde olan ülkemizde, son yüzyılda büyüklüğü 5’ten fazla olan 130 deprem yaşanmış olmasına, bu depremlerde yaklaşık 80 bin kişinin yaşamını yitirmesine, 150 bin kişinin yaralanmasına, yaklaşık 600 bin konutun hasar görmesine rağmen sessiz kalan kamuoyunda bugüne kadar rastlanmayan bir ölçüde tepki ve ilgi ortaya çıkmıştır. Bu tepki ve ilginin temel nedeni depremin yarattığı kayıplar nedeniyle son yüzyılda insanlığın yaşadığı en büyük felaket olarak nitelendirilmesi gelmektedir. Bununla birlikte depremin, ülke nüfusunun üçte birinin yaşadığı, gayrisafi milli hasılanın % 40’nı, sanayi katma değerinin % 46.7’sini oluşturan bir bölgeyi etkilemesi ve Devlet Planlama Teşkilatı verilerine göre 9 ila 14 milyar dolar arasında ekonomik kaybın meydana gelmesi de kamuoyunun tepki ve ilgisinin yoğunlaşmasının başlıca nedenleri arasındadır. Başka bir neden ise, ülkemizin nerdeyse tamamının deprem kuşağında olmasına ve bir çok deprem yaşamamıza rağmen, böyle bir felakette ne kadar hazırlıksız olduğumuzun ortaya çıkması olmuştur.
Hepimiz, yaşanılan bu insanlık dramında kendi payımıza düşen sorumluluğun ağırlığından kurtulabilmek adına, 17 Ağustos 1999 tarihini Milat olarak kabul edip, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına, olası depremlere karşı bir daha hazırlıksız yakalanmayacağımıza dair ortak irade beyanında bulunduğumuz sırada 12 Kasım 1999 Düzce depremi, meydana gelmiştir. Düzce’de yaşanan deprem, Marmara depreminin meydana getirdiği acılara bir yenisini eklenmiş, 17 Ağustos 1999 depreminden etkilenen Bolu ve Düzce bir kez daha yıkılmıştır. Kısacası, 12 Kasım 1999 Düzce Depremi, yaşanmakta olan acı ve yıkımları tüm boyutları ile biraz daha artırmış , ülkemizin ve bizlerin depremler konusunda ne denli hazırlıksız olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya çıkarmıştır.
Özellikle 1950’lerden itibaren, bilimi ve tekniği dikkate almadan, plansız kentleşmenin, kaçak bina yapımlarının büyüme kabul edildiği, üretimin yerini rant ekonomisinin aldığı, arsa ve toprak rantından elde edilen haksız kazançların meşru kılındığı bu sosyal düzende, bilim çevrelerimizin, tüm uyarılarına karşın, insanlık trajedisi haline gelen deprem gerçekliği gerek ülkeyi yönetenler gerekse toplumun çok büyük bir kesimi tarafından yeterli derecede dikkate alınmamıştır. [2]
Bu deprem insanlara çok önemli bir gerçeği daha gösterdi. İnsanları deprem değil; sağlıksız binalar, inşaatlardan çaldıkları malzemelerle servet yapan müteahhitler öldürür.20 Ağustos 2002 yılında depremde yaptığı binaların bir kısmı yıkılan bir iş adamı ile ilgili yayınlanan bir haberde iş adamı, yıkılmasından sorumlu tutulduğu 400 konutun açıklamasını şöyle yapıyor:
-“Çınarcık’ta 3 bin 100 konut yaptırıp sattım. Bunlardan 400 tanesi yıkıldı. 2 bin 100 tanesi ise ayakta. Bendeki yıkıntı oranı yüzde 14’tür. Yıkılan konutların da zemin etüdü raporunu aldım. Zemini çürük çıktı.”
-“Bu raporu, evleri yaparken alsaydınız da bu acılar yaşanmasa daha iyi değil miydi?” sorusunu,
-“Bir kere bunun çaresi yok ki.” şeklinde cevaplamış.
Peki şu anda bu kişi ne yapıyor? Yeniden müteahhitliğe başladı!
“Şu anda profesyonel anlamda müteahhitlik yapmıyorum. Bilgi, beceri ve tecrübelerimi müteahhit arkadaşlarımla paylaşıyorum. Depremden ders aldım. Şu anda yaptırdığımız villaların tamamı depreme son derece dayanıklı.” [3]
Şimdi ucuza maledilmiş çürük beton kolonla¬rın 20 küsur bin cana mezar olduğu Marmara'da "Bu başını¬za gelenler yaşadığınız günahkâr hayata karşı Tanrı'nın ga¬zabı" diyen hocalara, üniversitelerin yerbilimcileri "Hayır, bunlar yer haritalarında gördüğümüz çatlakların eseri" diye karşılık veriyorlar.
Niye Yüce Richter, Japonya'da aynı oranda öfkelendiğin¬de aynı çatlaklar aynı sayıda can almıyor öyleyse?..
Niye yerkabuğu Adapazarı'nı damar damar çatlattığında sadece ucuza mal edilmiş evleri vuruyor?
Teologlar ya da jeologlar bunun cevabını bilemeyebilirler.
Ama sosyologlar biliyor:
Nedeni yoksulluktur! [4]
Unutmayalım ki; insanları öldüren deprem değil, en ufak bir sallantıda birer mezar haline dönüşen evlerdir. Biraz daha az para vererek sahip olunan o evler, bir gün hepimizin son nefeslerini verdiği moloz yığınları haline dönüşebilir. Bir daha depremler yaşanmasın deme şansımız yok, çünkü deprem kuşağında olan bir ülkeyiz. Sadece bu felaketi daha hazırlıklı karşılamak ve daha az hasarla yaşamayı dilemekten başka çaremiz yok.
Yazı : Ayşegül KANBAK
KAYNAKLAR
[1] http://www.belgenet.com/deprem
[2] www.mimarist.org/komisyon
[3] Işın, G. (2004), PiVOLKA, 3(13), 7-11
[4] Can Dündar
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
EİF En İyi Fotoğrafım
TFSF Onaylı Ulusal Yarışmalar
National Photo Contests Under TFSF Patronage
31 Temmuz 2008 ADALAR KÜLTÜR DERNEĞİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Adaların Sesi"
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"