Kısa ve öz bir geçmiş
Üniversite yıllarında, Cibali’de bir kunduracının siyah beyaz çektiğim fotoğrafını tab ettiğimden bu yana, fotoğraf, hayatımın en keyifli, en büyülü hobilerinden biri.
İFSAK’taki fotoğrafçılık kursu ile başlayan bu macera, üniversite yıllarında fotoğrafçılık kulübünün ve İstanbul Üniversitesi fotoğrafçısı Selamet Taşkın’ın karanlık odalarında devam etti. 1990’dan itibaren renkli dianın canlı dünyası beni çekti ve uzun yıllar aile, arkadaş ve iş çevreme dia gösterileri yaptım. Son 1-2 yıldır da İnternet’in sunduğu imkânlardan yararlanıp Fotokritik, Photosig gibi sitelerde fotoğraflarımı paylaşıyorum.
Hobilerim arasında fotoğrafa ek bir de seyahat etmek var tabii.

Ancak, ikisi son 20 yılda o kadar birbirinin içine geçmiş durumda ki, bazen seyahat etmek için mi fotoğraf çekiyorum, yoksa fotoğraf çekmek için mi seyahat ediyorum, ben de karıştırıyorum.
Seyahatlerimin mesleğimle bir ilgisi yok. Finans sektöründe çalıştığım 15 yıllık süre zarfında fotoğrafçılık hobimle mesleki seyahatlerin çakıştığı örnek maalesef hemen hiç olmadı.
İnsanlarla sohbet etmeyi seviyorum, bu hem fotoğraf çekmemi kolaylaştırıyor hem de fotoğrafın merkezindeki kişilerin hayatını, yani fotoğrafın hikayesini oluşturmamı sağlıyor.
Aileden “tarihçi genlerine” sahip biri olarak, fotoğraflarımda çoğu kez tarihsel bir çerçeve bulabilirsiniz. Açıklama yaparken ilginç öğeleri öne çıkarmayı, insanları şaşırtmayı, farklı kültürler veya zamanlar arasında ilişkiler kurmayı seviyorum. Üniversite yıllarında yaptığım profesyonel rehberlik de bana bu konuda bir nebze fayda sağlıyor.
Umarım birlikte çıkacağımız kısa bir dünya turundan siz de keyif alırsınız...
Yüzük

Guatemala...
Belize, Honduras, Nikaragua, El Salvador, Kostarika ve Panama arasında, 13 milyon nüfusu ile Orta Amerika’nın en kalabalık ülkesi. Kahve, şeker ve turizmle geçinen, kişi başı geliri Türkiye’dekinin yarısı seviyesinde, fakir bir ülke.
MS 250-900 yılları arasında klasik altın çağını yaşamış ve göz alıcı şehir devletleri kurmuş Maya kültürünün merkezi. Hani şu kocaman mabetler/piramitler inşa eden, şaşırtıcı astronomi bilgisine sahip, tarih sahnesinden aniden esrarlı bir şekilde çekilen uygarlık...
Chichicastenango ise, nam-ı diğer Chichi (“Çiçi” okunuyor), geleneksel Maya kültürü ile Guatemala’nın en ilgi gören köşelerinden.
Chichi, İspanyolların gelişinden çok daha önce, Amerika kıtasının en büyük ticaret merkezlerinden biriymiş zaten. Halen de en güzel kızılderili pazaryerinin burada olduğu söyleniyor...
Fotoğrafı 1990’lı yılların başında çekmiştim. Seyahate çıkmadan önce, Guatemala ile ilgili dinlediğim ABD İçişleri Bakanlığı telefon bilgilendirme kaydı pek iç açıcı sayılmazdı: İç savaş 33 yıldır sürüyordu. Ülkede turistlere yakın dönemde birçok saldırı olmuştu.
Bu bilgilerin ciddiyet derecesini anlamak için akabinde Türkiye ile ilgili kaydı dinledim.
...ve Guatemala’nın çok tekin bir ülke olduğuna hükmedip gitmeye karar verdim. :-)
Fotoğrafta, Chichi’nin haftada iki kez pazar kurulan meydanında, muhtemelen 16’sında bir genç kız, parmağındaki yüzük ve çevresindeki arkadaşları var. Bu karenin çekilmesinden hemen sonra beni fark eden kızlar utangaç utangaç gülümsemişlerdi. İkinci bir kare çekmediğime hâlâ hayıflanırım.
Bu fotoğrafın benim için ayrı bir yeri vardır. Analog dönemde, heyecanla çektiklerimizin banyo edilmesini beklerdik. “Yüzük”, en heyecanla beklediğim, beni en mutlu eden karelerin başında yer almıştı. Bu duyguyu, sonraları Atlas Dergisi’nin açtığı bir fotoğraf yarışmasında mansiyon kazanarak –ilk ödülüm - taçlandırmıştı.
Beklerken
Santiago Atitlan, Atitlan Gölü, Guatemala...
Aktif yanardağların olduğu bir bölge Santiago…
Sabah erkenden kalkmama rağmen pansiyonunun kapısı kilitli olduğu için ilk feribotu kaçırmıştım. Sabah sisi altında, geleneksel kano tipi ahşap kayıklarıyla tatlı su levreği avlamaya çıkmış balıkçıları ve kurulacak pazar için malzeme taşıyan yerlileri fotoğraflamam işte bu sayede mümkün olmuştu. Bu kare de o sabahtan...
Atitlan’dan dönüş yolunda, otostop çektiğim Guatemalalı, bana lisede Osmanlı İmparatorluğu tarihi okuduklarını söyleyince küçük dilimi yutuyordum. Dünya sandığımızdan daha küçük...
Sapa'nın çocukları

84 milyon nüfusa sahip olan Vietnam, Asya’da, Çin’den sonra en hızlı büyüyen ekonomiye sahip. Tek partili komünist rejim siyasete, basına hâlâ egemen. Önce Fransızlar, sonra 1965-75 arası Amerikalılarla yaşanan savaş ise artık sadece anılarda kalmış…
Sapa ise, ülkenin kuzeyinde, Çin sınırında, dağlık, pirinç tarlalarının teraslama ile alabildiğine uzandığı, yemyeşil ve sisli bir yer. Teşbihte hata olmaz ise, Vietnam’ın Karadeniz Bölgesi bir bakıma…
Fotoğrafı, dağlarda, yağmur altındaki bir trekking sırasında, çamurlu bir patikanın yanında, rehberimiz aracılığıyla izin istediğimiz bir Dzao evinde çektim. Kapkaranlık evdeki tek ampülün ışığında anne örgü örerken, abla ve kardeşi taştan döşeme üzerinde duruyorlardı. Evde ampül dışında elektrikli tek bir alet yoktu.
Burası, gerçekten de pirinç ve turizm dışında geliri olmayan çok fakir insanların bölgesi.
Çeltik sapı ile oynamak

Eğer bir gün yolunuz Vietnam’a düşerse, kaçırılmaması gereken bir yer Sapa.
Yabancı rehber kitaplarda yer alan, ziyaretçilerin başkent Hanoi’den tek makul ulaşım imkânı sunan trenle ancak pireler eşliğinde gelebildikleri, Türkiye’den giden turların ise “sapa” bir yer olduğu için ihmal ettiği bir bölge.
Kasaba dışında yaptığımız yürüyüş sırasında, Thac Bac şelâlesi yolundan bir enstantane...
Annesi elindeki dokumaları iki saat boyunca dere tepe ısrarla takip ettiği turistlere satmaya çalışırken, kız bebek, annesinin sırtında, eline geçen tek “oyuncak” olan pirinç sapıyla oynuyordu.
Fotoğrafta parlak gökyüzü sebebiyle sepya uygulamıştım, bu ayrıca nostaljik bir hava vermiş oldu.
Dalmak

Coc Ly (“Kokli” okunuyor), Sapa’ya
Ülkedeki belki de en otantik, en renkli açık pazar burası… Çiçek C’mon, Siyah Dao, Tay , Fula, Lachi, Sandui veya Nung gibi ismine yabancı olduğumuz çoğu Çin kökenli hangi etnik grubu ararsanız var. Fotoğraftaki hanım da sanırım bir H’mong...
Sapa’dan Coc Ly’e ulaşmak 2.5 saat sürüyor ama, artan ilgiyi karşılamak için yapılmakta olan yol bittiğinde bu süre çok daha azalacak. Muhtemelen pazarın doğallığı da…
Coc Ly'li satıcılar – II

Kuzey Vietnam’ın en belirgin özelliği, her biri farklı rengârenk kıyafetleriyle rahatlıkla ayırt edilebilen azınlıkları. H’mong ve Dzao’lar yüzyıllar önce Çin’den göç etmişler. Bir kısmı hâlâ Vietnamca konuşmuyorlar.
Burada insanlar yabancılara karşı o kadar rahat ki... Kendimi deklanşöre basmaktan alamadığım 1-2 saat boyunca, fotoğraf çekme talebimi çeviren neredeyse hiç kimse olmamıştı…
Altın diş

Çinli etnik grupların alışverişe gittikleri pazarlar ina-nıl-maz bir renk cümbüşü.
Yan tarafta beyaz atını “park etmiş” köylü parasını hazırlarken, Hmong etnik grubuna mensup mütebessim muz satıcısı, utangaç gözlerini objektiften kaçırıyor…
3.000 Dong’a (yani 20 kuruşa) aldığımız nefis muzları bitirmemiz ise dakikalar sürüyor...
Dong demişken, Vietnam parasının ilginç bir özelliği var.
Tasarruf gerekçesiyle, 2003’den itibaren banknotlar için pamuk yerine plastik kullanılmaya başlanmış!
Bazı gazeteler bu uygulamayı eleştirip merkez bankası başkanının oğlunun polimer para basımından çıkar elde ettiğini iddia edince, hükümet çözümü bu gazeteleri bir ay boyunca kapatmakta bulmuş...
Dondurma her yerde dondurmadır.

Vietnam’ın Çin sınırına yakın kurulan salı pazarı Coc Ly’den bir başka görüntü.
Gittiğimiz seyahatlerde hiç eksik etmediği desteği ve en güzel çocukları yakalama yeteneği ile çok şey borçlu olduğum Sema’nın ısrarlı “Erdem buraya gel, bunu kaçırma !” uyarısıyla etrafa bakındım. Çamurlu pazar yolunda bu bacaksız büyük bir keyifle dondurmasını yiyordu.
Çocuk her yerde çocuk, dondurma ise her yerde dondurma!
Turuncu (devam)

Vietnam’ın kuzeyinde, artık ismini ezberlediğinizi sandığım Sapa yakınlarında yaptığımız trekkingden bir enstantane: pirinç tarlalarında çalışan köylüler.
Turuncu

Vietnam’ın Bodrum’u Hoi An’dan eski imparatorluk başkenti Hue’ye giderken, Güney Çin Denizi’nin Lang Co kumsalları güzel manzaralar sunar…
Dalgalarla dans edebileceğiniz, kumun inceliğinden ayaklarınızın gıcır gıcır sesler çıkaracağı, enfes deniz ürünlerine sahip bir yer. Vietnam şehirlerinin bir Istanbulluyu bile bunaltan koşuşturmasından uzak, huzurlu bir sahil şeridi.
Picasa’da sepya, doygunluk ve gölge bileşimini ilk uyguladığım karelerden biriydi “Turuncu”.
Çığlık

Kenya Masai Mara’daki tipik bir Masai köyü.
Büyük baş hayvanlar köyün ortasındaki büyük toprak alanda yaşıyor, dışkılarını oraya yapıyorlar. Kulübelerin duvarları çamur, tezek ve şeker kamışından… Köyün çevresi yırtıcı hayvanlara karşı yüksek bir çalı-çırpı ve dal kümesiyle çevrilmiş… Anneler ve çocuklar bir köşede çömelmiş, kulübe gölgesine sığınarak kızgın güneşten korunuyor.
İşte Kenya nüfusunun beşte birini de beş yaşın altındaki bu çocuklar oluşturuyor. Her 1000 bebekten 112’si bir yaşına gelmeden hayata veda ediyor. Temiz su sıkıntısı ve hijyen olmayan şartlar zaten bağışıklık sistemi güçsüz olan çocukları daha kötü vuruyor. Çocuk ölümlerinin %70’i sıtma, ishal ve bağırsak hastalıklarından... Bu köyde de birkaç ay önce sıtma salgını çıkmış…
Fotoğrafa odaksal s&b uygulamıştım.
Küçük Lara Croft

Kamboçya 13 milyon kişilik, parlamenter demokrasiye geçmiş bir ülke. Nüfusunun %85’i köylerde yaşıyor. Kişibaşı geliri Türkiye’dekinin 10’da birinden az.
Halkın yarısı 15 yaş altında. Ancak, Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre neredeyse doğan her 10 çocuktan biri yetişkinliği hiç göremiyor.
İç savaş, Kızıl Kimerler’in baskıcı yönetimi ve Vietnamlıların işgali sırasında 1.7 milyon kişi hayatını kaybetmiş, bazı nesiller adeta yok olmuş, ülkede annesiz-babasız onbinlerce çocuk var. Onlar da savaştan kalma kara mayınları, misket bombaları ve yüzyılın vebası AIDS ile savaşmak zorunda.
Kamboçyalı çocukların durumu, 2001 yılındaki Lara Croft – Tomb Raider filminin çekimlerinden sonra kendini muhtaç çocuklara adayan ve Kamboçyalı bir bebeği evlât edinen Angelina Jolie sayesinde uluslararası basının dikkatini çekmişti.
Bu kareyi Angkor Wat’ta çektim.
Angkor Wat, Siem Reap yakınlarındaki birçok tapınak/şehirden en önemlisi ve dünyada bir milli bayrakta bulunan tek yapı. 850 yıllık mabet, en geniş alana yayılmış ibadet yeri olarak biliniyor...
Burayı gördüğümde kelimenin tam anlamıyla büyülendim. Sadece mimari veya sanat tarihine olan ilgimden değil, olağanüstü bir havası vardı bu mekânın. Ancak, şimdi bakıyorum, 3-4 saat deli gibi oradan oraya koşuşturduğum, tam anlamıyla kendimi kaybettiğim o ziyaret sırasında kartpostallarda görmeye alıştığımız tek bir genel Angkor Wat manzarası çekmemişim.
Bu cingöz kız, milli bayramları sırasında Angkor Wat’a ziyarete koşan binlerce Kamboçyalıdan biriydi. Duvarları Buda kabartmaları ve geometrik desenlerle bezenmiş tapınak duvarlarını arkasına almış, ablasıyla tatlı tatlı sohbet ediyordu.
Ümit ediyorum bu kısa gezinti hoşunuza gitmiştir…
İnci Hanım’a, nazik daveti ve bu keyifli sunuş imkanı için çok teşekkür ederim.
Erdem KÜTÜKOĞLU
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi