Bitmeyecek bir özlem…
İlk aşkların başladığı, denizden sıyrılıp gelen derin iyot kokusunun, eski Rum evlerinin arasından kayıp, ara sokaklarda, Arnavut kaldırımlarını ardına bırakarak, nar çiçeği kokusuyla karıştıktan sonra, ardında bir denizci masalıyla, yılların öykülerine daldığı, efsunlu bir ada CUNDA…
Girit kültürünün zamana yenilmeye direndiği, kaynaşmanın, ortak yaşamın, sevginin yollarda olduğu, ıssız ama bir çok hikayenin can odağı olmuş bir yaşam merkezi.
Cunda, yaşamda bir duygu parçası gibi anılara yelken açan, mistik yapısıyla hep özlem duyulan bir yer.
Tanrının dinlerin ortak yaşanması için karar kıldığı nadide bir yer, tarihi merkez.
Yaşamın tarihi çizgisinde, insanın huzuruna, ortak yaşamına ve bir o kadar da sessizliğe kucak açmış bir ada.
Cunda'yı görüp yaşayanın bir daha kopamadığı, sessizlikte hep benliğini, kendini, derinliğini bulmaya geldiği bir yaşam tarzı. Belki de öze kaçışın mekanı.
Onlarca insanın büyülenip gelmeye söz verdiği, hep görmek istediği yaşamın kısa ama bir o kadar şiiridir Cunda.
Ayvalık'tan sevgi yolundan kaçıverirseniz, Lale Adası`na varmışsınızdır. Arkanıza ise Lale Adası`nı aldınız mı bilin ki Türkiye'nin ilk boğaz köprüsünden geçmiş, karşınıza çıkan eski yel değirmeninin kalıntılarından sola, aşağıya doğru indiğinizde Cunda'ya gelmiş sahile yönelmişsinizdir.
Büyülendiğinizi, diyarlara duygularınızın kaçtığını, bir rüyayı yaşıyor olduğunuzu anlarsınız.

Burnunuza uzaklardan gelip derince nefeslediğiniz koku, denizin iyot kokusudur. Renk; yaşamın canlılığı, ruh; bir tarihin özetidir.
Dalıverirsiniz o Arnavut kaldırımı ara sokaklara. Binlerce duygunun yaşandığı, binlerce adımın atıldığı, sonrasında parlayıp kendini öbek öbek belli eden taşların oluşturduğu ara caddelerden geçer, eski Rum evlerinin güzelliklerinde ve hikayelerinde büyülenirsiniz.
İçinizden, binlerce yaşama kapıyı açmış o eski ahşap kahverengi kapılardan içeri dalıvermek gelir. Hayata açılan kapıların eski kulpları, bir ömrün şahidi açık kapılardan içeri kaçamak bakar, ahşap iç merdivenlerin aşınmış, el değe değe rengi parlamış merdiven tutacaklarını görür, öykülerini bir an yaşarsınız. Bir hikaye geçiverir o sıra aklınızdan...
Tatlı yüzler sevecen bakışlar, Girit şivesi, Girit kültürü sizi oracıkta karşılar.

Evlerin mimarilerine bakarken, bugünkü şehircilikten, insanın hayatını öteleyen, yalın ve ruhsuz evleri istemez, o güzelim cumbalı Rum evlerinden etkilenir ve bir o kadar da oradaki yaşamı kıskanırsınız.
Evlerin dışa bakan duvarlarından caddeye bakan, hemen yerden başlayan o sanat eseri duvar işlemeleri, cumbalarda sanat eseri işlemeli mermerler, kah bir yunus heykeli, kah bir medusa, kah Afrodit’in başını, kah bir enginar yaprağı motifini görür, etkilenirsiniz.
Yukarıda Şapele çıktığınızda cennet mekan ayaklarınızın altında, bugüne kadar hiç duymadığınız huzuru o eşsiz manzarada hisseder, büyülenmekten kendinizi alıkoyamazsınız.
Hele bir de hafif ayazın olduğu anlarda oradaysanız, Cunda’nın ruhu tam yaşanıyor demektir.

İlk yapıldığı yer hristiyanlarla müslümanların beraber yaşadığı bölge olan Taksiyarhis Kilisesi; dinlerin, ibadetlerin ve kardeşliğin sembolü olarak, adanın mimari dokusunda bir belirteç gibi karşınızdadır. İçindeki süslemeler, İsa'nın doğumundan yaşamının sonuna kadar geçirdiği dönemleri anlatan resimlerle, balık derisi üzerine yapılmış azize resimleri ile sizi büyüler. Yıllardır çevreden gelenlerin yaptığı ayinlerin sesi hala yükselmektedir. Şimdilerde büyüleyici hali yıkıma terk edilen adanın en nadide ve en önemli tarihi mirası önünde hala yanan, uğruna dualar edilip, umutlar yüklenmiş mumlar, kilisenin demirine bağlanmış, ardında umu dolu bez parçaları hala oradadır. Kilisenin yıllardır rehberliğini yapan Ayşe teyze maviş gözleri, Girit şivesi ve tebessümüyle hep hatıralardadır.
Yukarıda, eski Şapelin etrafında, çok eskilere ait porselen kalıntıları hemen eşinmekle, bir kültürün varlığının ispatını sunuverir.

Belki nefesinizi tutup çok uzaklara, kuzeye yürür ve iki köyü geride bırakırsanız, o eşsiz zeytin ağaçlarının arasından geçip hala eski güzelliğini koruyan Pateriça'daki manastıra ulaşırsınız. Kendine ait güzellikleri ve saflığıyla oradadır.
Palmiyeler arkada, zeytin ağaçları etrafa yayılıp tüm adayı kaplamış, evlerin önünde yeni yeşeren enginarlar ve denizin iyot kokusu, eskimeyen teknelerin motor sesleri, duymak istediğiniz şiirin okunan tek tek mısralarıdır.
Huzur orada, ayaklarımız altındadır.
Ara sokaklara inmeden şapelden hafifçe aşağıya yönelir, o dar caddelerden, kapının önüne oturmuş eski anlarını arar ada halkının tatlı tebessümleri arasından büyülenerek şehre doğru inersiniz. Sahil uzun, pırıl pırıl kenara dizilmiş mekanlar oradadır.

Hemen ruhunuzu buluverirsiniz bir dönemin tanığı adanın simgesi taş kahvede.
Heybetiyle, mirasıyla, aynalarıyla, dokusuyla varlığına devam eden Taş kahve tüm nezaketiyle sizi bağrına alıverir.
Huzur dolu binlerce muhabbetin geçtiği o taş kahveyi yaşamaya başlarsınız.
Taş kahveden adımınızı içeri attığınızda sanki göğe bakıyorcasına inanılmaz yüksek tavanlı bir eski Rum mekanı; ahşap sandalyeleri, eskimiş kahve renkleriyle sizi karşılayıverir.
Yılların tanığı birer miras olan o muhteşem aynalara o tarihe bakmaya doyamazsınız. Hüsnü abinin yaptığı çayı yudumlarken alınan keyif, sonrasında her içilen çayda aranan huzurdur.
Ağızda sigarası, bitmek tükenmek bilmeyen muhabbetleriyle domino oynayanları, arkada tavlanın ve okey taşlarının karışan sesiyle Girit şivesi muhabbetlerini,tavanda yuvaları arasında uçuşup çığlık atan kırlangıçların kanat sesleriyle dinlenirsiniz. Huzurun tarifini bulursunuz.
Tarih sizi huzuru ile etkiler.
Çıkıverirseniz taş kahveden,yönünüzü hemen kahvenin soluna doğru çevirdiğinizde teknelerle tutulmuş balıkları, oltaların koyulduğu sepetleri görür, hemen yanındaki muhabbetleri duyar, imrenirsiniz.
Acıktığınızda oturur, papalina söyleyip derin bir lezzet diyarına uçup gidersiniz.
Adanın zeytinyağının salatadaki tadını unutmak istemezsiniz. Vaktiniz yok, basit bir şeyler atıştırmak istiyorsanız en basit ve unutulmaz tadı ise Ayvalık tostudur.
Taş kahveden ileri yönelip sahili takip edip eski okul binasına gelirsiniz. Belki de önünde bir gece vakti başlayan bir aşkın bitmesini istemezsiniz, bir rüyanın huzurunu hisseder, damağınızda yıllanmış bir şarabın tadını, kulaklarınızda çınlanan müziği duyar, o anları tekrar hissedersiniz.
Eski, yıkılmaya yüz tutmuş, güzelim mimarisi hala insanı etkileyen okul binasının hemen yanında, ilk kurşunun sıkıldığı alan bir abide gibi yanı başınızdadır. Ali Çetinkaya'nın adını hissedersiniz. Anıtta okur, kısa tarihi öğrenirsiniz. Cunda'nın şu andaki adının neden Ali Bey Adası olduğunu anlarsınız.
Adada huzur sadece sessizlikte değil, yüreğini misafirlerine açmış ada halkındadır.
Denizin iyot kokusu, ardına aldığı denizci masallarını, teknelerin sesiyle yoğurarak hiç bırakmaz peşinizden gelir .
Arnavut kaldırımlarında o eski sokakları dolaşıp akşama vardığımızda, kıyıda dizili lokantada balık yemek, damakta kalacak bir manifesto gibidir.
Sevdiceğin, eşin, dostun, ailenle paylaştığın Cunda'daki balık muhabbeti hatırlanacak bir andır. Balıkla beraber hindiba, turp otu, arap saçı, istifno ile yapılan mezeler inanılmaz tatlardır. Kalamarı, ahtapotu, yengeci ayrı lezzetleri ile sofranızı süsleyiverir.
Sonrasında hatırladıkça, o balıklar, zeytinyağı, mezeler damağımıza bir ıslaklık salar.
Yemek sonrasında adanın sakızlı dondurması ve asla unutulmayacak tadıyla ada lokması hep birer özgün tatlardır.
Cunda bir yaşam, öze dönüş, huzur mekanıdır. Bu mimarisiyle, sevecen halkıyla, gizemli ve bakir koyları, çevreyi saran adalarıyla... Ama en önemlisi asla geri gelmeyecek o mimari yapısıyla, ortak yaşanmış sentez kültürüyle bir özgünlük diyarıdır.
Yaşama kendini katan halk; ruhunu, tarzını, kültürünü o mimariye, yaşam alanına hep yansıtmış.
Cunda asıl olarak tarihi dokusuyla bir simge.
Ama serzenişim çok...
Korkum, her daim yaşamak istediğim bu kültürü, tarzı gelecekte yaşayamamak.
Cunda'yı Cunda yapan mimari dokusu, geleceğe bırakacağı asıl kişiliğini oluşturan anıtsal yapılarıdır; maalesef ki aşınmaları engellenmeyen yapılarla, bir gün yıkılacağından korkulan emanetleriyle... Taksiyarhis Kilisesi, eski şapel, tarihi okul binası ve adanın en önemli ve adayı simgeleyen tarihi eserlerinin göz göre göre yok oluşu, inanılmaz bir üzüntü ve bir o kadar da soru işareti sunar size. Ama asla alınmayan önlemler insanı derinden korkutmakta. Cunda sadece balık, meze, deniz olarak kalmamalı. Tarihi dokuda sit alanı ilan edilen yerlerdeki koruma, bu şiiri oluşturan asıl mekanları da yeniden canlandırmaya restorasyana da acilen yönelmelidir. Bir tarihin ortak kültürün ürünü Taksiyarhis Kilisesi'nin halinin 15 yıl öncesiyle -duvarları dışında- hiç benzerliği yok. İçine bile girilmesi yıkılma riski nedeniyle yasak olan alan, kültürün bir parçasının yok oluşuna, Cunda'nın bir parçasının kaybına en büyük ispat.
Yıllar öncesi ayinlerin yapıldığı, turistlerin özellikle gezdiği Taksiyarhis Kilisesi'ne yapılan, tarih mirasımıza yapılan bir saygısızlık. Yıkıma terk edilen sembol, medeniyetlerin anılarına, yedi geleneğine saygısızlık. Ne bir restorasyon, ne de bir kurtarma. Yılların okulu, inanılmaz ve ihtişamlı bina bu kültürü terk edecek gibi sessiz gözyaşlarıyla, ilerde artık çökmeyi her an bekler haldeler.
Artık kendimi yerlisi hissettiğim bu cennet yerin gün geçtikçe özünden uzaklaşması ve buna da engel olunamaması kabul edilebilir gibi değil.
Kendi içinde kendini koruyan ada, kendi mirasından gün gittikçe an an uzaklaşmaktadır.
Yazın inanılmaz bir kalabalık ve huzurun olduğu yerde, sadece sahilde var olan yaşamın Cunda’nın asıl anlamı olduğu düşünülmesi hatadan öte değil.
Asıl korkum, adayı ada yapan kültürel değerlerin tek tek yok oluşu.

Cunda bir şiir. Hem de mısraları çok uzun, coşkusu bitmeyecek ve bitmemesi gereken bir şiir. Bu şiirin hiç bir mısrası eksilmemeli. Her daim de okunmalı.
Yolunuz mutlaka Cunda'ya düşmeli.
Cunda'yı, Arnavut kaldırımlarını, tarihi mutlaka yaşamalısınız. Denizin iyot kokusunu hissetmeli, denizci masallarını ve dalgaların melodisini ruhunuza yaşatmalısınız.
Ardınıza bakıp giderken kendinizi yerlisi kabul edeceğiniz Cunda, artık hep bitmeyecek bir özlem olacak…
Yazı ve Fotoğraflar : Ergün KARADAĞ
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"