Senelerin, diğer seneleri ardına saklandığı, çocukluk anılarının vazgeçilmezi, yaşamın kıyısı, hayatın ta kendisi mekanlardan, kokusunu benlik yaptığım, anılarıma varlık olarak kattığım, şu üç kuruşluk sıradan dünyayı versen, keyfine değişmeyeceğim, o hazzı alamayacağım, çocukluk dünyamın en büyük hayal alemlerinden biriydi köyümün bakkalı.
Yazın ortalarına doğru, geldi mi yaylaya çıkış vakti, köyümüm kokusu çağrı verirdi ötelerden.
İnanılmaz bir özlemin sonuna gelindiğinin habercisiydi Temmuz ayının sonu. Gölün kenarı, yaylanın ıssız bucaksız o hali, tepelerde esen sert rüzgar, birer özlemdi. Yaşama çağrı, hayallere kavuşmanın heyecanıydı.
Yıllık iznini adlımı babam, taa ülkenin bir başından köye süren o uzun otobüs yolculuğu başlardı. Yıllar öncesinin şartları, tozlu yolları, sıcak basan hava ve eski 302 mercedes otobüslerinin serüveni bir başkaydı. Hemen isterdim 7. veya 8. koltuğu. Teker üstünde bir bombe vardı o zamanın otobüslerinde. Ayağımı o yükseltiye koyup, cam kenarından saatlerce dışarıya Anadolu’nun varlığına her daim göz kırpmadan bakmak müthiş bir çocukluk keyfiydi. Hele o uzun otobüs yolculuğunda, annemin molalar için yaptığı köfte, biber kızartması ve kenarlarına sıkıştırdığı ekmeğin tadı hala damağımdadır. Alamamışım daha hiçbir yemekte o keyfi. Zannetmiyorum da bir daha da bulabileyim…
Tam bir gün süren yolculuk ve aktarmalardan sona köyüme varırdık. En çok heyecanlandıran ise gölü görmek ve orada geçireceğim anları düşünmekti. Sıkışmış halde, istif şeklindeki dolmuştan, gözüm yolun kenarında, gölden tuttukları balıkları satmaya çalışan çocukları, özellikle balıkları görürdüm. Balık tutacağımın heyecanı basar, aldığım oltaları gözümde canlandırırdım.
Emmioğullarıyla hemen, dolmuştan inince balığa koşmak hayali süslerdi yolu. O yüksek tepeden sağa döndüğünüz an, hemen köy gözükür, ilk görünen evimizin yanı başından göle dökülen çayın üzerindeki köprü olurdu. Yanı başındaki gölün kenarındaki ilk ev bizimdi. O, üç beş dakika hiç geçmezdi.
Durduğunda dolmuş, sevecen dolu akrabalarım, hayatın en sıcak kucağıyla bizlere sarılır, öperlerdi. Hemen akranlarım, emmioğulları etrafımı sarar ilk anın çekimserliğiyle sarılırdık.
Çaylar yapılır, yemekler yenir, özlemler giderilir, akşamın karanlığı sardı mı geceye, o güzelim yün yataklarda uykuya dalınırdı. Yumuşacık, bir masalın satırlarındaki rahatlıkta, kaybolur giderdim içinde, hemencecik de dalardım uykuya. Yarınki umutların hayalini yorgunluğuma katarak.
Gün ağarıp, sabah olup, hayata başlanıldığında, karıştığımda emmioğullarının arasına, babamın ilk işi beni alıp köyün bakkalına götürmek olurdu. İlk iş olarak çıkartılırdı ayaklarımdaki o jan janlı şehir işi ayakkabıları.
Yok öyle şehirli hali.
Özün burası
Toprağın bu
Yaşam neyse, koşul neyse, sende osun
Farklı olmamalısın diğerlerinden…
Alınırdı o kara, Ankara lastikleri.
Yok derdi buradakilerden farkın.
Girerken bakkala, o lastik ayakkabıların keskin, burnu yakan kokusu ilk önce karşılayıverirdi sizi.
Sonra bakkalın sahibi Ali Yar amca ve oğlu Özcan…
Yıllar sonra dahi hiç değişmeyen duvarların ve dolapların yeşil rengi, rengarenk malzemelerin ahengiyle gözlerinizi alıverirdi. Nedense diğer şehir bakkalları değil de köyümün bakkalı başka bir hayal alemiydi.
Hemen sağ tarafta, yılların yükünü tartan terazi,parlak altın sarısı hazneleriye dengede hep aynı yerindedir…
Zemin toprak, hatta birazda engebeliydi o vakitler. Üzerinde, toz kalkmasın etraf toz olmasın diye serpilen sudan dolayı, hep nem ve ıslaklık vardı.
Sol tarafta, ileride duran ayna, papatyaya benzer haliyle hemen dikkatiniz çekerdi. Yıllarca kimbilir, kimlere kaç insana, kaç öyküye tanıklık etti. Hemen o aynanın yanı başından, masanın arkasına kadar gelen yerde, dikkatimi çeken makarna paketleri olurdu. Masanın arkasından başlayıp sağ tarafa doğru giden kısımda markalarını pek duymadığım ama tadına doyamadığım envai çeşit bisküvi, çukulata ve şekerler sıralanırdı… Onların ötesinde çay paketleri ve sonrasında diğerleri. Terazinin yanı başında ise pirinç çuvalı, patates çuvalıyla beraberdi. Hava soğuk, iklim sert. Uzak şehirlere o vakit ulaşım zor.
Çok nadir, domates olurdu, patlıcan soğan biraz.
Ama ön tarafta, açıkta, pudra şekerine boğulmuş, üzerinde bir naylon örtü olan pembe renkli güllü lokumlar, çocukluk bakkalımdaki en sevdiğim ve almak istediğim şeydi.
Her daim hazır olan çay, köyümün bakkalında neredeyse hiç eksik olmazdı.
İçeri girdiğinizde tüm misafirlere ikram edilirdi.
Yeni gelen bizlere dakikalarca hoş gelmişsin derlerdi. Uzun aralıklarla gittiğimizden beni tanımayanlar sorarları bana kimlerdensin diye. Konuşur hal hatır sorarlardı. Tebessümlerini hiç eksik etmez, misafirperverliklerini esirgemezlerdi.
Girişte sol tarafta Ankara lastiği ayakkabıların olduğu bölüme yönelirdik. Kara lastiklerin hemen yanı başında o sıranın devamında, lastikten rengarenk bayan ayakkabıları vardı. O ayakkabılar renkleriyle, düzenleriyle göze çarpardı. Krem rengi en çok satandı, sonra beyaz sonrasında pembe gelirdi. Lacivert ise çoğunlukla orada durandı.
Giyerdim ayağıma siyah, üzeri düz olan bir kara lastikten ayakkabıyı. Ne olursa olsun yeni bir başkaydı, yine de.
Parlak rengi dikkat çekerdi.
Astarsız iç yüzeyi yapışıverirdi. Ayaklarıma giyerken iyide çıkarmaya çalıştığınızda ayağınıza yapışırdı. Zorlaya zorlaya çıkmazdı. Nedenini bilmem hep çorapsız giyerdim. Belki de tüm çocuklar öyle giydiğinden…
Ama zevkin doruğuydu.
Biraz yol alıp ayağınız terlerse veya oynarken içine su kaçarsa, yürükken cork cork diye ses çıkarırdı. Uzunca süre sonra da tabanınızda sizi rahatsızlık veren bir sıcaklık oluşurdu. Keyiften, oyunların hazzından hissetmezdim.
Günler günleri izler, keyif dolu anlar su gibi hissetmeden geçiverirdi
Yaptığımız oltalarla balık tutmak, inanılmaz keyifti.
Yaşamının en güzel anlarında, gençliğinin başlangıcında böbreğine, yokluğun getirdiği, şartların uzak olduğu nimetlere yetişemeyip, hayatının en güzel anında, yaşama veda eden emmi oğlu Çetin’i, o yüzünü, can dostluğunu, yüreğimdeki acısını hep gözlerim dolarak anar, o anki yaşam mücadelesinin çaresizliğine küfrederim.
Olta için elimizde kanca kalmayınca, toplu iğneden yaptığı oltayla tuttuğumuz balığın hazzı, o yokluk anında, onu bizlerle paylaşmasının hatırası, geçmişte bir anıdan çok daha ötedir.
Toplanırdık emmioğullarıyla, yiyeceğimizi evden alıp, izni kopardık mı yürüyerek Rus sınırındaki yaylaya 2 saate giderdik. O ıssız yeşillikleri, sonrasında esip sizi o güneşin olduğu vakitte dahi üşüten ayazı hissederdik.
Köyde, göle akan derenin içinde elimizle, kayaların arasında onlarca balık tutardık. Arıların yanından, kovanların arasından kaçarak eve gelirdik. Ama eve girmek bir yana, özgürlüğümüze kaçar, gölün kenarına koşardık.
Cebimizdeki parayı denkleştirip, köyümün bakkalına koşardık. Acıkmış olurduk. Hemen raflara bakar, finger bisküviden mutlaka alırdık.
Ama finger bisküviyi de, güllü lokumsuz bırakmazdık. Sade gazoz olmazsa zaten anlamı yoktu. Açacak yok. Bulmak zordu o vakitler… Gazozun kapağını orada açtırıp, kapağı hafifce tekrar kapatırdık. Bir hışımla bakkaldan çıkar, gazozlar dökülmesin diye yavaş yavaş ayaklarımızdan bir türlü eksilmeyen cork cork sesleriyle gölün kenarına, derenin göle döküldüğü yerde, diz boyu uçsuz bucaksız, çimenlerin üstüne, soğuktan zar zor yetişen sayılı söğütlerden birinin gölgesine otururduk.
Hemen finger bisküvileri çıkartır, lokumu iyice ezer, düzleştirip arasına koyup, keyifle yerdik. Gazozdan bir yudum içmezsen, zaten boğazından geçmez, geçmediği gibi tadı da olmazdı.
Bitmesini istemezdik
Ne bisküvinin…
Ne güllü lokumun...
Ne de gazozun...
Nede bir daha gelmeyecek o anın…
Dalar giderdik dünyanın en büyük denizi olan köyümün gölüne bakarak.
Gelmesini istemediğim vakit gelir, geri dönüş hüzünle başlardı.
Son geceyi hiç sevmezdim.
Bavullar hazırlanırdı. Veda için insanlar toplanır, sessizlik çökerdi.
Biz emmioğullarıyla beraber, gelecek yıla söz verirdik gelmeye.
Oltaları bırakırdım. Götürmek, giymek istediğim kara lastikleri de oraya bırakırdım.
Hüzünle geçirirdik geceyi. Ama yinede sınırsız gülerdik.
Sabah yola çıkardık…
……
……
Ardıma koyduğum yılların sayısı çoğaldı.
Yıllar geçti.
Bir ömrün neredeyse yarısı bir vakit, çocukluğumuzdan geçti.
Ama ne köyüme gitmek arzusu, ne de o keyifleri yaşama arzusu bitmedi.
Fırsat buldukça gittim hep.
Sevdiklerimizin bazıları bu dünyadan göçtü.
Onları uğurlamaya hüzne gittik.
Düğünler oldu, yeğenler oldu, yeni yaşamlara sevgilere gittik…
Ama her gidişimde köyümün bakkalına hep gittim...
O kokuyu, o sevecenliği hep aradım budum.
Yaşamın en hızlı yerlerinde, tüm imkanların var olduğu şehirlerde, yokluğun, çocukluğun ve umudun olduğu o çocukluk döneminin sevgisini, karşılamalarda, o inişteki sarılmanın sıcaklığını aradım.
Yeni veya tanıdığın dostlarının arasına girdiğimde, o bakkala ilk girdiğimdeki insanların karşılıksız misafirperverliklerini, yaşlanmış birer hayatın özeti olan yüzlerindeki çizgilerin, tebessümle, şekillerinin değişmelerini, gözlerindeki sıcaklığı aradı.
En yeni en jan janlı son model ayakkabıları alırken o keskin kokuyu, o yeninin hazzını aradım. Yolda, şehirde yürürken aklıma o ses geldiğinde, o sessizliğe isyan ettim.
Limanın kenarında, denizin yanı başında, en son model olta takımlarıyla balık tutamazken, onlarca kancanın arasınsa emmioğlu Çetin’in o kancasını, yokluğun içinde bizle paylaşımını aradım.
En lüks lokantalarda, en şaşalı yemekleri yerken, çimlerin üzerinde o ruhun birlikteliğindeki, finger bisküvi arsında, güllü lokumu ve sade gazozla olan tadını aradım
Bazen özüme kaçıp evime kapanıp yalnız başıma, lokumu, gazozu bisküviyi alıp anları yadettim.
En büyük marketlere gidip saatlerce dolaşırken, köyümün bakkalımın rengini, kokusunu aradım.
Şehrin ara sokaklarında, halen satılan kara lastiklerinin kokusunu duymak için çok yol değiştirdim. Aralarından geçtim.
Köyüme tekrar gittiğimde, uğradığımda bakkala, kara lastikleri gördüğümde, ayaklarımdaki, jan janları gizlice saklamaya çalıştığımı hissettim.
Daha hiçbir otobüste, hiçbir otobanda, o bombenin üzerindeki yolculuğun keyfini bulamadım…
Yokluğun, insanlığı ötelemediği, dostluğun ve sıcak yüreklerin varlığındaki çocukluk anılarımı, hayal alemindeki ruhunu, ötelere gitmeyecek paylaşımını, saflığı arar oldum…
Ergün KARADAĞ
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"