e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Bir güzellikle karşılaştığımızda içimizde uyanan en baskın dürtünün, sahip olmak duygusu olduğunu, benliğimizde o güzelliği elimizde tutmak, ona yaşamımızda yer vermek isteği uyandığını söyler Alain de Botton, 'Seyahat Sanatı' kitabında... Ve ekler; ''Güzelliğe sahip olmanın en iyi çözümlerinden biri fotoğraf makinesidir... Fotoğraf çekmek, güzel bir yerin bizde ateşlediği o sahip olabilme isteğini bir süre için dindirebilir, az bulunan bir manzarayı kaybetme endişemiz, denklanşöre her basışımızda birazcık daha azalır.''
Fotoğrafçılık adına bir araya gelerek tanışmak ve ortak bir faaliyette bulunmak, fotograf konuşmak, bilgi paylaşmak ve en önemlisi doğal bir güzelliği birlikte keşfedip birer klik sesiyle deklanşöre kaydetmek için fotoğraf gezileri de en doğru platformlardan biridir. Bahar günlerinin yeni uyandığı İstanbul'da Fotoritim ekibi de makinelerimize hapsedilecek güzellik olarak Anadolu Yakası'nın en güzide köşelerinden birini, Kuzguncuk'u seçti. Bana da bu güzel geziyi anlatmak düştü, buyrun bir Fotoritim Fotoğraf Gezisi gününün keyifli anıları arasında beraber bir yolculuğa çıkalım...
Bir cumartesi öğleninde buluşma yeri olarak kararlaştırılan Kuzguncuk İskelesi'ne gidiyorum. 15 kişilik ekibin bir kısmı iskelenin kafesinde çaylarını yudumlarken bir kısmı boğazın fotoğraflarını çekmeye başlamış bile. Üçayak ile tam teçhizatlı gelenleri, makinesi boynunda çekime hazır olanları görmek heyecan verici. Eğer bu işe gönül verenlerdenseniz ne zaman bir kaç makine markası ve model bir araya gelse hepsini tanımak, özelliklerini öğrenmek biraz da kendi makinenizle kıyaslamak isteği uyanır içenizde... Fotoğrafçı bir arkadaşım bu işe 'mikrop bulaşması' diyor. Bir kere işledimi objektif, makine, marka, teknoloji, kadraj kelimeleri hafızaya, bir daha zor çıkmak bu işin içinden gerçekten de...

Ve bize rehberlik edecek Yusuf Kadri Şirinkan geliyor iskeleye. Hocamızla tanışıldığına ve herkes hazır olduğuna göre Kuzguncuk'a girilebilir, fotoğraf çekimine başlanılabilir. Oda ne! Ben direkt yolun karşısına geçip Kuzguncuk'un bilinmez sokaklarına dalmaya hazırlanırken bir bakıyorum Hoca ve ekipteki diğer arkadaşlar iskelenin önünden boğaza doğru yürüyor. Meğer ilk hedefimiz iskelenin biraz ilerisinde bulunan 1835 yılı yapımı Surp Kirkor Ermeni Kilisesi ile hemen onun yanında yer alan 1952 yılı yapımı Yeni Cami imiş. Farklı inanıştan insanların kurduğu komşuluk ilişkilerinin birer işareti gibi yanyana, dostane dikiliyor bu iki güzel bina... Biz de yapıları fotoğraflıyor, böylece fotoğraf gezimize başlamış oluyoruz.

Karşı kaldırıma geçip, kilisenin yanında uzanan sokağa saptığımızda Kuzguncuk'un sıralı, cumbalı, ahşap ya da tuğlalı, rengarenk evleri karşılıyor bizi. Uzun yıllardan bu yana birçok diziye ev sahipliği yapmış olan bu sokakların birer set olarak neden tercih edildiği gün gibi aşikar... Türk dizilerinde işlenmesi en çok sevilen aile, dostluk, komşuluk gibi sıcak konular için doğal bir platform burası. Benim içimde sokağı bir bütün olarak makinemin kadrajına sığdırma isteği var ancak evlerin önünde sıralanmış park halindeki otomobiller bu hevesimi biraz kırıyor. Hatta gruptan biriyle 'Photoshop'a arabaları ortadan kaldıran bir özellik ekleseler ne iyi olurdu' diyaloğuna bile giriyoruz.

Girdiğimiz sokağın ilerisinde İcadiye Caddesi'ne sapan 'Perihan Abla Sokağı' çıkıyor karşımıza. Bu arada her birimiz elimizde makinelerle çiçekli bir pencereyi, cumbalı bir evi, rengarenk binaları kısacası güzel ve estetik gördüğü her şeyi fotoğraflamanın tatlı telaşında. Perihan Abla Sokağı'nda en sevdiğim yer Limonlu Kafe... 
Sokağın İcadiye Caddesi'ne çıkan köşesinde 'Ekmek Teknesi' fırını var. Fırının vitrinine dizilmiş olan envai çeşit ekmek iştah kabartıyor. Yine karşı kaldırımda başka bir fırına takılıyor gözüm, Yunus Emre Odun Ekmek Fırını. Sahibi 120 yıl önce yapıldığını söylüyor... Burada da her şey taze... Muffin, ayçöreği, acıbadem, kurabiye hepsi göz alıcı... Benim gibi gruptan bir kaç kişi daha çöreklerin açık davetine kapılıp geliyor fırına ve hepimiz bir şeyler alıp çıkıyoruz.

Boğaza sırtımızı vererek geniş İcadiye Caddesi'nin yukarısına doğru birlikte yürüyoruz. Cadde boyunca karşılıklı sıralanan 2-3 katlı, cumbalı evleri, fırınları, manavı, küçük kafeleri ile tarihi bir sahil kasabası görünümünde. Caddenin sağ tarafında yükselen 1896 yılı yapımı Rum Ayios Panteleymon Kilisesi hepimizin makinelerinde birer kareye dönüşüyor. Kilise, yeşil ve demir kapısındaki kabartmadan, önümüzde yükselen çan kulesine kadar bize bolca malzeme veriyor.

Yürüyüş boyunca Yusuf Hoca'ya aklımıza takılanları soruyoruz. O da sabırlı ve nazik bizi cevaplıyor. Bu sırada bir antika dükkanının vitrininde uyuyan miskin ama çok sevimli bir kedi takılıyor gözümüze... Antika bir gramafonun önüne serilmiş hayatın tadını çıkaran kedinin en şirin fotoğraflarını yakalamak için herkes vitrini çevreliyor.

İstanbul'a bir başka düşer her bahar... Her semt kendi payına düşeni alır bu, mevsimlerin en güzelinden... Bahar kimisine sakin ve huzurlu, kaldırım masalarında çay sohbetleri ile süslü bir rehavet getirir, kimisine ise iyice artan bir koşuşturmacanın, hareketliliğini ve yorgun coşkusunu... Kuzguncuk, baharın huzurunu alan şanslı semtlerden... Boğazı, yeşili, cumbası, kedisi, rüzgar gülleri, kaldırım sohbetleri, komşulukları, hoşgörüsü... Bize düşense bu güzellikleri bolca hapsedip makinelerimize, yola devam etmek...

Bu sefer amaç Fethi Paşa Korusu'na gidip doğa fotoğrafları çekmek... Bu koru’ya daha önce gitmiştim. Buradan aklımdan kalanlar; yeşil, nefes almak, boğaz manzarası, tırmanmak ve hafta sonu kalabalığı idi... Bolca çiçek ve lale eklenmesinin dışında değişen bir şey yoktu yine benim için koruda. Tabii bu sefer amaç fotoğraf, araç da fotoğraf makinesi olunca girişte Fotoritim Gezisi hatıra fotoğrafı çektirdikten hemen sonra bütüne takılmadan ayrıntılardaki güzellikleri avlamaya çıkıyoruz birlikte. Ve Yusuf Hoca'dan fotoğrafta görme biçiminin önemini bir kez daha öğreniyorum burada. Yeşillikler içinde gözüme kestirdiğim bir kaç lalenin tepesine dikilmiş onları fotoğraflamaya çalışırken Yusuf Hoca yanıma geliyor. Çimenlerin üzerine iyice eğilip laleleri ve tabii ki arkalarındaki kocaman ağacı yandan alıyor. Akabinde de başta ben olmak üzere çoğumuz hocanın yakaladığı kareleri yakalamaya çalışıyoruz. Sonuç onunkiler kadar iyi olmasa da fotoğrafta bakış açısı adına bir şeyler öğrenmiş oluyoruz.

Bu şekilde fotoğraf çekerek, duraklayarak, yürüyerek arada soluklanarak Ağrı'nın zirvesine ulaşan bir dağcının mağrurluğuyla Fethipaşa'nın en üst noktasına varıyoruz.

Hepimizde az biraz yorgunluk baş gösterse de herkes halinden memnun... Burası biraz sohbet biraz da soluklanma noktası oluyor bizim için. Bol oksijenle doldurduğumuz ciğerlerimizle aşağı doğru yürümeye başlıyoruz. Bu seferki hedefimiz korunun tesisleri. Çaysayanlar, susayanlar, acıkanlar hep birlikte bir şeyler alıyoruz. Hem makineleri, hem de kendimizi dinlendirme zamanı... 
Elimizde çektiklerimiz, gördüklerimiz ve paylaştıklarımız, içimizde güzel bir gün geçirmiş olmanın sıcaklığı, bir dahaki gezinin en kısa zamanda olması dileği ile birbirimizden ayrılıyoruz.

Yazı: Şebnem EVREN
Zülcenah Şahin





Yeşim Çiloğlu




Sakine Yıldıran


Mustafa Karadaş


İsmail Murat Engün










Levent Yıldız




Hasan Sönmez






Cemil Seçkin



Aygül Yıldırgan


Aydan Çınar










www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.