e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Kamp kurulduktan sonra biraz fotoğraf molası veriyoruz... İyi hoş ama gece hava ciddi soğuk olacağa benziyor... Köyden getirdiğimiz odunları dizip kamp ateşini yakmak için hazırlamaya başlıyoruz... Bu arada yemek işini de halletmemiz lazım.. Tencereler çıkıyor... Kamp ateşini yakıyoruz ve sıcacık bir çorba bizi ısıtır diye çorbamızı karıştırıyoruz...

Kalabalık bir grubuz… Herkes makineleri kapıp sağa sola koşturuyor... Ben şehrin keşmekeşinden kurtulmanın heyecanı ile kuş ve su seslerini dinliyorum... Makinem Nikon FM 2 üzerinde bir
Gece oldukça soğuk.. Hatta neredeyse eksiye varacak kadar... Ateşin başından kalkıp çadıra gitmeye kimsenin gücü yemiyor... Ve sohbete devam... Ertesi gün nerelere gideceğimizin zamanlamasını yapıyoruz... Artık uykumuz iyice geldi... Doğru çadıra... Uyku tulumuna girip ısınmaya çalışıyorum... Doğanın sesiyle uykuya dalıyorum.

Sabah çok erken daha gün tam ağarmadan bir gürültü ile uyanıyorum. Dörtnala at sesleri... Hemen kendimi dışarı atıyorum... Yaklaşık 8–10 tane irili ufaklı bir sürü at... Gözlerimi ovuşturmadan makinemi kapıyorum. Hava inanılmaz soğuk… Önce çadırın önünde onları ürkütmeden izlemeye koyuluyorum... Çok güzeller... Ama hava hala tam ağarmamış... Bekliyorum... Yavaş yavaş ısınmak ve ateş yakmak için hareketleniyorum... Ama kaçmıyorlar… Yaşasın...

Çadırlara gidip hemen kalkın bunu kaçırmayın diye sesleniyorum... Bu arada çayımızı demledim... Ve onlara yaklaşmadan deklanşöre basmaya devam ediyorum... Yabaniler ve bir sürü yeni doğmuş tayları var... Kimi anasını emiyor... Kimi bebek gibi bir sağa bir sola koşturuyor... Sapsarı çiçek tarlasının içinde harikalar...


Kamp uyanıyor ve herkes sesiz sessiz konuşuyor... Aman ürkütmeyelim diye çaba içerisindeyiz... Kimse kahvaltı falan umursamıyor... Sadece deklanşör sesi var... Biraz daha yaklaşmayı deniyorum... Ama temkinliyim... Azıcık uzaklaşsalar gitmeyeceğim ama umursamıyorlar... Onlar kendi hallerinde otlayıp oyunlar oynuyorlar...



Karagöle ulaşıyoruz... Çok güzel... Kenarları halen biraz buzlu... Fotoğraf çekmeye devam... Bu sefer çiçekler iyice abartmış tarla şeklinde gölün kenarında...
Bizler yani bir kaç deli karagölde yüzmeye karar veriyoruz… Artık öğle saati ve üzerimizdeki anorakları yürüyüşün de etkisiyle çıkardık... Suya önce ayaklarımı sokmayı deniyorum ama nafile dayanılmaz soğuklukta... Karar verip birden suya atlıyorum... Nefesim kesiliyor... Çok soğuk... Bir iki kulaç sonra kendimi dışarı atıyorum... Ama inanılmaz güzel bir duygu... Bir dağ gölünde yüzmek en büyük hayalimdi onu gerçekleştirmenin sevinciyle ikinci denememi de gerçekleştiriyorum... Bu sefer daha fazla yani 1 dakika kadar kalabiliyorum... su inanılmaz berrak dağların ortasında masmavi bir göl... Üzerimizi değiştirip güneşte kurumaya çalışıyorum... Ama artık hava o kadar soğuk gelmiyor... Yani her tarafımdan ateş çıkıyor... Diğer suya girmeyen arkadaşlar çığlık atıyorlar... Bakamıyorlar bile... Ben de yalvarıyorum... Bir deneyin sonrasında hiç üşümeyeceksiniz diye...


Bu dağ gölünde yüzme fikrini bir dağcı ağabeyimizden duymuştum... Ve çok imrenmiştim... Şimdi yaşadığı mutluluğu anlayabiliyorum... Bir de şöyle demişti hiç aklımdan çıkmıyor: ‘Dünyanın güzellikleri ya suyun altında ya da zirvelerde, Buralara gitmeyenler dünyanın güzelliklerini gördüm demesin’... Bu yüzden zor bile olsa doğayı zorlukları soğuğu sıcağı ile hissetmeyi hep yaşamak istemişimdir... Eğer üşüme pahasına o göle girmeseydim... Çok şey kaçırırdım gibi geliyor...
Kumanyalarımızı yiyip yürüyüşe devam ediyoruz... Bir tepeyi aşıyorsunuz. İnanılmaz güzellikte ikinci göl sizi karşılıyor... Üzerinde buzlar yüzüyor ve rengi daha koyu yani daha derin herhalde... Çinili göl ismini lacivert renginin üzerinde yüzen bembeyaz buz kütlelerinden alıyor her halde... İsmi bu kadar yakışan bir göl daha önce görmemiştim. Hakikaten Çinili Göl...

Funda Gönendik
Funda Gönendik
Funda Gönendik
Fotoğraf çekmek inanılmaz keyifli... Herkes birbirinden objektiflerini değiştirerek fotoğraflama halinde... Tam zamanında gelmişiz... Gün artık yavaş yavaş kararıyor. Ve karanlık olmadan kamp alanına yürüyüşe geçiyoruz... Kampta yine ateş başı sohbetler ve Akşam ve ertesi günün zirve çıkışı ile ilgili temel bilgileri alıyoruz... Uzun ve zorlu bir yürüyüş olacak... Yanımızda taşımamız gereken malzemeleri vs. hazırlayıp hemen yatıp dinleniyoruz... Saat en geç 21.00 da yatmamız ve dinlenmemiz gerekiyor... Çünkü sabah çok erken yola çıkacağız...


Sabaha saat 6.30 sularında yola çıkıyoruz... Öncelikle 9 kişi yürüyüşe başlıyoruz... Fakat İlk tepeyi tırmandıktan sonra 4 arkadaşımız yürüyemeyeceklerini düşünüp geri dönüyorlar... İsabet oluyor. Eğer daha ileri bir zamanda onları yalnız geri yollama şansımızda olamayacaktı ve ekip hep beraber geri dönmek durumunda kalabilirdik... Dağcılıkta ekip arkadaşını bırakıp gidemezsin.. Herkesin başına gelebileceklerden herkes sorumlu olur... Ayrıca ekip liderinin sözünden de çıkamazsın... Çünkü doğada faaliyet ciddi bir disiplin gerektirir ve başına buyruk hareket etmen diğer arkadaşlarının da hayatını tehlikeye sokar... Bu da ekip ruhu gerektirir... Bunun için dağcılık sporu insanı içsel olarak eğitir... Bencillik yapmamayı öğretir... Zor karşısındaki tepkilerini ölçmeyi fevri olmamayı öğretir. Aslında takım olmayı öğretir... Bu konuda bir kişinin ismini anmadan geçemeyeceğim. Bizi dağcılık sporuyla tanıştıran ve eğitimlerimizi aldığımız Mümtaz Çankaya... Onunla tanışmaktan ve onun öğrencisi olmaktan dolayı son derece şanslıyız... Kendisini bir dağ faaliyetinde Aladağlar’da çığ düşmesi sonucunda kaybettik... Bu ekipte ben ve eşim de vardık... Onu sevgi ve saygıyla anıyoruz...


Yol gerçekten bitmiyordu... Bir tepe bir tepe daha... Hani şu tepeyi aşınca varabilecekmişsiniz gibi görünen dağ var ya; git git bitmiyor... Fakat yükseldikçe binlerce değişik manzara... Biraz da ekipte fotoğraf çekenler olduğu için de yavaş hareket ediyoruz...


Bir geçiş yeri bizi oldukça zorluyor... Geçiş biraz riskli ama çok dikkatli olarak yardımla geçiyoruz... Medetsiz zirvesi artık görünüyor ama dizlerde medet kalmadı tabii...
Saat öğleden sonra 14.00 hala zirveye varamadık...

Ekip sorumlumuz eğer bir saate kadar varamazsak zirve yapmadan geri dönmemiz gerektiğini söylüyor... Hani buraya kadar gelip geri dönmek çok acı ama dönüş yolumuzda karanlığa kalmamamız lazım diyor... Biraz daha hızlanıyoruz…


Bu arada tam zirvede öğreniyoruz ki ekip arkadaşımız Esat Yarar abimizin doğum günü... Bize zirvede söylüyor... İlk kez zirveye çıkıyor ve çok mutlu... 45. yaşını hep beraber zirvede kutluyoruz... Ne mutlu ona diyorum... Tabii bu arada zirve defterine isimlerinizi ve anılarımızı yazıyoruz... Ekip; Serdar Erol Gez, Hakan Gönendik, Esat Yarar, Ayhan Yazıcı ve Funda Gönendik... Biraz yemek molası ve dinlenmeden sonra haydi dönüş yolu...

Hani iniş kolay diyeceksiniz ya... Hiçte öyle değil... İnişte dizleriniz çok yoruluyor... Ve hata yapmanız fazlalaşıyor... Ekip sorumlumuz Serdar Erol Gez sürekli yavaş ve dikkatli olun demekten yoruldu... Benim dizlerim çok kötü durumda... Kayaktan kalma bir incinmeden dolayı zorlayınca inişte ağrı başladı. Bir kar kulvarına geliyoruz... Yürüyemeyeceğim o kadar kötü sancım var ki... Kendime naylondan kızak yapıp emniyet ipini eşime verip kayarak iniyorum... Hani 200-

Birazda benim tempomdan dolayı geciktik… Ama artık Karagöl’e yaklaştık... Bundan sonra karanlıkta olsa işimiz kolay... Ay dolunay... fenere bile ihtiyaç yok... Yürümeye devam… Bu arada ay ışığında yürümekte çok güzel... Denemenizi tavsiye ederim...

Artık kamp ateşimiz göründü... Fenerlerle geldiğimizi haber veriyoruz... Kamptakiler artık telaşlanmışlar... Sevinçle yanımıza koşuyorlar... Neyse ateş başına çöküyoruz... Ayaklarımızı çıkarıp çimlere basıp dinleniyoruz... Tabii gece inanılmaz muhabbetler... Başımızdan geçenleri ve gördüklerimizi anlatıyoruz... Uyumadan önce yaşadıklarınızı gördüklerinizi tekrar tekrar yaşıyorsunuz... İyi ki geldim diye uykuya dalıyorum...

Yaşam o kadar kısa ki bu anlattıklarım 20 yıl öncesine dayanıyor... Sanki dün gibi bunları yazarken tekrar yaşadım... Tekrar o zirveye çıkıştaki zorluğu hissettim... O göle girdiğimdeki hislerimi yeniden yaşadım... Eğer bu anılarımı o gün yazsaydım... Kim bilir ne detaylı ne güzel hikâyeler içinde barındıracaktı... Tabii bir kısmı anılarımdan silinmiş... Ben dağcı değilim... Sadece sınırlarını biraz zorlayan bir gezginim... Gezgin olmayı hayatlarında bir yaşam biçimi olarak benimseyenler, doğada olmayı fotoğraf çekmeyi sevenler vakit kaybetmeden Anadolu’yu gezin... Hemde tüm zorluklara rağmen keyif alarak yaşayın ve gezin... Zorluklar insanın belleğinde kalmıyor... Sadece güzel hissettiğiniz şeyler ve fotoğraflarınız kalıcı oluyor...
Nasıl gidilir?

Bolkar dağlarına Darboğaz köyünden Meydan denilen alana ulaşıyorsunuz... Meydan denilen alan Bolkar Dağlarını görmek isteyenlerin ilk ulaşacakları noktadır...
Bolkar dağları 3000 metrenin üzerinde zirvelerden oluşan bir dağ silsilesidir... Medetsiz,
Bolkar Dağları Anadolu’nun çiçekleri, buzul gölleri, yüksek zirveleri ile eşsiz güzellikte sıradağlarındandır. Mayıs- Haziran ayları fotoğraf için idealdir...
Konaklama konusunda eğer ekipmanınız yoksa günü birlik bile Karagöl’e ve Çinili Göl’e gidilebilir…
Konaklama
1988 yıllarında sadece çadırla kalma imkânı vardı. Fakat daha sonraki yıllarda oraya 4 katlı bir otel inşaatı gerçekleştirildi. Yapımı halen sürmekteymiş... Ne yazık ki bu güzel doğal ortama yakışmayan bir tarzda olması tabii çok üzücü... Keşke konaklama imkânı sadece çadırla ya da ahşap bungalov türü evlerle sağlanabilse… Çok çabuk bozulmaya elverişli bu güzel Meydan bölgesinin korunması yönünde elimizden gelen çabayı göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Yapılaşmaya izin verilmemesi gerekir. Son yıllarda atlar sadece Karagöle iniyor... İşte yapılaşma bunlara neden oldu.
Doğal yaşamı etkilemesi tüm doğaya çıkanları üzüyor…
Lokanta bu bölgede yok... Yiyeceklerinizi, ekmeğinizi ve yakacak odununuzu Darboğaz köyünden temin edebilirsiniz... Yani kendir pişir kendin ye…
Yazı: Funda GÖNENDİK
Fotoğraflar: Funda GÖNENDİK – Hakan GÖNENDİK – Betül YERGİN
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :
İçimizden Biri : Funda Gönendik
DASK DOGAY : Bolu'dan Hemşin'e 11 Yıl
Dask Dogay : Mersin, Mut