e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
“An”ları Sabitlemenin Tek Yolu Fotoğraf
“An”lar... Ne kadar da önemli hepimiz için. Kimi zaman öyle anlar var ki, içinde bulunduğu zaman diliminden çıkıp tüm yaşamı belirliyor. Kendinden sonrasına bıraktıkları ile hayatı sorguluyor, karar veriyor, biriktirdikleri ile zamanın o uzun ve acımasız süzgecine kafa tutuyor.
Geçmiş, şimdi ve gelecek üçlüsü içinde tanımlıyoruz zamanı. Ve geçişi, geçip gidişi, insanın bir türlü bunu kontrol altına alamayışı, bilinci olan herkese acı veriyor. Zamanı, bitmekte olanın tanımı olarak kabul ediyor çoğunluk. Çünkü, ‘başı ve sonu olan bir sürecin içinden geçen anların toplamı’ olarak algılanıyor. Tıpkı, doğum ve ölüm arasındaki büyüme süreci gibi. Dolayısıyla onu durdurmak istemekten daha doğal ne olabilir? Ve bu önermelerden yola çıkıldığında; ölmekte olana direnmenin tek seçeneği olarak zamanı bir şeylere-yerlere hapsetmek kalıyor geriye...
“Dondurmak, durdurmak, hapsetmek” bir sürü seçenek olsaydı ve zamanı durdurmanın mümkün olduğunu söyleselerdi ne yapardık acaba? Mutlu olur muyduk örneğin. Belki, en mutlu anımızda dursun isterdik zaman. Ancak, en ateşli aşklardan bile bir süre sonra vazgeçtiğimizi düşünürsek; insanoğlu her şeyden olduğu gibi durduğu en mutlu ‘an’ ve yerden de sıkılırdı kuşkusuz. Diğer yandan sıkıldığımız her şeyin yerine yenilerini ikame ediyoruz ve bu durumdan da kurtuluyoruz ama yaşamının son bulması gerçeğini değiştirmek olanaksız ve bu sonu kimse istemiyor. Bu kesin...
Yok oluşun önüne geçecek tek şey belki de zamanı “an”lara hapsetmek... Bunu başarabilen tek şey ise fotoğraf.
Resim de insanı geleceğe ve belki de sonsuza taşıyabilir ama onu yapanın gözündeki “an” ya da zamanı yansıtır aslında sadece. Resmin göreceli gerçeği karşısında fotoğrafın basit-yalın gerçeği daha da önem kazanıyor bu durumda. Her ne kadar son yıllarda dijital teknolojinin tüm olanaklarından yararlanan bir fotoğraf anlayışı hakim olup, fotoğrafın üzerinde kendi beklentilerini gerçekleştiren bir kitle yaratsa da bu, gerçeği değiştirmiyor. Çünkü fotoğraf sayesinde, neyi hapsetmek istersen ona yönelirsin. Kimi zaman bir sevgilinin bakışlarını sabitlersin, kimi zaman bir fırtınayı, kimi zaman da savaşta ölen askerlerin yüzündeki ifadeyi... Oradaki gerçek değişmez. İnsanı fotoğrafa yönelten duygu; hafızaya kazınan anı orada yüzlerce yıl saklamak, kendini ve o ‘an’ları geleceğe bırakmaktır. Büyük olasılıkla, daha önce de belirttiğim gibi yok olacağını düşünmenin ağırlığı yaptırıyor bunu bize...

Mesela herhangi bir fotoğrafa bakarsınız ve o fotoğrafın sabitlediği “an”la, sizin onu izlediğiniz zaman dilimi arasındaki sürecin aslında bir hesaplaşma olduğunu görürsünüz. Her baktığınız fotoğrafın tek bir gerçeği vardır. O da, artık o fotoğrafın çekildiği anda olmadığınız ve asla olamayacağınızdır...
Geçip gitmiştir yaşam, fark edersiniz. O an, avuçlarınızın arasından kayıp gitmiştir ve onu artık geri getirmek olanaksızdır. Bebeğinizin size ilk gülümsediği an, bir kadın ya da erkeğin en güzel bakışlarını yakalayıp sonsuza hapsettiğiniz an, annenize sarılıp kahkaha attığınız an... Hepsi geçmiştir. Belki bu nedenle ölümü hatırlatır fotoğraf çoğu zaman. Çünkü geri getiremeyeceğini bildiğinin hüznü kaplar içini. Bu nedenle yok oluşa karşı duruştur ama tam da bu nedenle içinde hüznün ağırlığı, sephia tonları vardır...
Fluluğu da bu nedenle kaldırmaz fotoğraf. Biz ne kadar flu görsek de objektife takılan görüntü çok gerçektir. O gerçeği müdahale ile bulanıklaştırsak da alttaki fotoğraf hep aynı kalır...
Ve sorular
Bunca belirlemeden sonra, belki de bir insanın yaşam biçimi olarak fotoğrafı seçmesinin nedenleri üzerinde durmak gerekir diye düşünüyorum. Örneğin, fotoğrafçı, geçip giden ve mutlaka son bulan ‘insan zamanının’ durdurucusu olarak mı kabul ediyor kendini? Ve belki de, o zaman içinden seçtiği anlarla bitmekte olana istediği anda ‘dur’ diyebilmenin gücünü mü taşıdığını hissediyor? Egosunu okşayan şey, kimsenin yapamadığını yapabilme ve bu anlamda sınırlarda dolaşıyor olma sanrısı mı? Belki de kendini geleceğe bırakma isteğinin en bencilce yaşandığı noktada duruyor fotoğrafçı... Çünkü, geçip gidenin ardından bakmanın verdiği hüzün ve çaresizlik biraz olsun hafifler fotoğraftaki anlara geri dönüldüğünde. Bu anlamda fotoğrafı çeken, yaşadığına ve bunu hissettiğine dair bir kanıt bırakır kainata kendinden. O kanıtların bir zaman sonra sadece huzursuz bir iç çekişe neden olacağını bilse de bunu yapar. Çünkü aslında çekilen her fotoğraf yeganedir ve asla bir daha, ne çeken, ne bir başkası o anı tekrar edemez ve fotoğrafın en iyi tarafı da budur. Tıpkı, Frederick Nietzsche’nin “ölmenin iyi tarafı bir daha hiç ölmeyecek olmanızdır” demesi gibidir bir fotoğraf çekmek...
Füsun SAKA Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.