Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > TEMMUZ 2010 SAYISI - JULY 2010 ISSUE > Gültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın Ardından
Gültekin Çizgen ile Röportaj : Fotoğrafta 50 Yılın Ardından


GÜLTEKİN ÇİZGEN ile FOTOĞRAFTA 50 YILIN ARDINDAN

 


Ne zamandır kendisi ile söyleşi yapmayı planladığımız Gültekin Çizgen Hocamızla söyleşi yapma görevi bana düşüyor. “Yaşasın!”  diye düşünüyorum önce “yaşasın da ben şimdi heyecandan Hocayla konuşamazsam” diye panikliyorum sonra. Ama bu fırsatı kaçırmak da istemiyorum. Kimilerine abartı gelecek belki ama Gültekin Çizgen Hocayla tanıştım, onunla sohbet ettim, diyebilmek büyük olay, kaçırılmayacak bir fırsat benim için. Bütün cesaretimi toplayıp randevu almak için arıyorum kendisini…

 

Saat 12.00 diye sözleşiyoruz ama ben geç kalma korkusundan nerdeyse yarım saat önce gidiyorum. Çaktırmamaya çalışıyorum ama çok heyecanlıyım. Hoca o kadar alçak gönüllü, öyle hoşsohbet ki sanki bir süredir tanışıyormuşuz gibi hissediyorum konuşurken, biraz rahatlıyorum ama heyecan tam gaz devam.

 

O “heyecanlanacak bir şey yok, bak burada ne güzel sohbet ediyoruz” dese de ben büyük bir ustanın karşısında olmaktan dolayı hala heyecanlıyım. İki saatten fazla konuşuyoruz, spordan sanattan, hayattan hemen her şeyden ama en çok da fotoğraftan. Ufkum açılıyor dinlerken, pek çok şeyi sorguluyorum yeniden… Tavsiyelerde bulunuyor satır aralarında, hepsini kulağıma küpe yapıyor, zihnimde bir yerlere not ediyorum…

 

Bu arada heyecanım geçti sanıyorum ama geçmediğini fotoğraf çekerken fotoğraf makinasının şapkama çarpmasından aslında bütün sohbet boyunca heyecandan, güneş alerjim yüzünden taktığım şapkamı çıkarmayı unuttuğumu, O “rahat ol, al makineni tam otomatiğe, rahat rahat çek” dese de ustanın fotoğraflarını çekerken ellerimin titrediğini ve de en önemlisi onunla fotoğraf çekilmeyi unuttuğumu fark ediyorum…

 

Engin bir bilgi birikimi… Objektif ve sorgulayan bir bakış açısı… Ve de her şeyden önemlisi yaptığı işe duyduğu saygı ve bitmeyen tutkusu…  Bir İstanbul beyefendisi… Ulu bir çınar... Gültekin ÇİZGEN!


Gültekin Çizgen (Fotoğraf: Hülya Yeltepe)

 

Röportaj: Hülya YELTEPE

 

 

H.Y. İlk sorum çok klasik olacak ama ben çok merak ediyorum. Annenizin tarihçi, babanızın ressam olduğunu söylediniz. Zaten aileden gelen bir miras var ama herkesin bir hikayesi vardır ya “dayım/amcam bana bir fotoğraf makinesi aldı, hayatım değişti” gibi. Sizin hikayeniz nedir? Nasıl başladı bu macera?   

 

G.Ç. Yok, yok öyle bir hatıra yok hatta ben ilk yarışmayı ki miladı oradan tutturuyorum okulda, kendi makinem bile yok, otogramlarla falan kazandım. O değil de başka bir tesadüf oldu okulda, hatta onu anılarımda da yazdım, Saint George’da. Bir gün papaz geldi, dedi ki “bir genç geldi, size bir şeyler gösterecek, ondan sonra kendisine bir şeyler de verin.” Gittik, işte salon karartılmış, sürmeli projektörler falan sarışın bir genç, ekranda birden işte Tibet falan bilmem ne, meğer çocuk dünyayı geziyormuş, yolsuz kalmış, okula gelmiş “ben size gösteri yapayım” falan demiş. Sonra ışıklar yandı ve artık benim için fotoğraftan başka yapacak bir iş kalmamıştı dünyada. Ve işte öyle selamın aleyküm, bu işe giriştik, bugün buradayız. Ve macera devam ediyor.    

 

Ama ben, eşelenirken şunu anladım ki bu işle evleneceksin yani en az bir süre başka bir şey olmayacak hayatında. Ve o zaman o atı sürebiliyorsun hakkını vererek. Fotoğraf tabii ki açık bir alan yani herkes bir şey yapabilir. Ancak fotoğrafta mesafe almak için önce fotoğrafın ne olduğunu anlamak lazım. Yani ata binmek için önce atı tanımak lazım yoksa silker atar. Fotoğraf, karmaşık bir şey! Bir de çok çalışmak lazım.

 

Şimdi en çalışkan hamal var, sekizinci kata piyano çıkarıyor, da bir işe yaramıyor.  Dava yaptığın işe ne ekliyorsun, tuğlalar ne? Tuğlaların kaç tanesi üstü üste gelince ortaya ne çıkıyor yani o önemli. Kendine bir sistem kurarak, disipline ederek, çok çalışarak üretmek… Ürün bazında meselenin çözüldüğünü görerek, kendinden bir şeyler katarak… Bu önemli!

 

Bu işin çok basit bir sırrı var. Aslında sır değil de ortada olan bir sırrı var: Üreteceksin ve paylaşacaksın. Yani o seni bir yere getiriyor kendi içinde ve bu kişisel bir şey. Yani hiçbir zaman başkaları için değil. Tamam, sanatsal diyorlar, seviyorlar, sevmiyorlar, nefret ediyorlar, beğeniyorlar, falan bunlar hep yan şeyler asıl iş kişinin kendinde başlıyor, kendinde bitiyor.


 

H.Y. Kişisel bir tatmin belki!

 

G.Ç. Yani aslında tatmin de değil de belki bir görev duygusu bu. Tabii ki ben bir sürü inancın peşinde bunları yaptım. Yalnız fotoğraf değil, başka alanlarda da işler yaptım, camla uğraştım falan. Başka disiplinlerde bir sürü sergiler açtım, kitaplar yazdım, şu oldu bu oldu, niye? İşte çalışmadan duramama meselesi! Ve bunun emekliliği yok! Başlıyorsun ve devam ediyorsun.


 

H.Y. Nedir peki fotoğraf? Anı durdurmak denir ya hep. Yani sizce de sadece anı durdurmak mıdır fotoğraf? Belgelemek midir?

 

 G.Ç. Hayır canım sadece onlarla ilgisi yok. Şöyle galiba, yani bu işin bir mesleki uygulama alanı vardır. Stüdyolar ne yapıyor, basın ne yapıyor… Bir tasnif var, iş tasnifi, reklam var, tanıtım var, mimarlık, mühendislik gibi doktorluk gibi branşlar var. Doktorlukta ne var? Efendim dahiliye uzmanı var, cerrah var, nörolog, dermatolog, diş doktoru falan var. Şimdi o öğretilebilen bir şey. Tüm bu okul falan dalaveresi dünyada meslek öğretiyor… Bizde bu okul meselesi yanlış anlaşılıyor, aslında meslek öğretmesi lazım. Ben kurucularından biriyim bu okulların. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Enstitüsüydü, sonra bölüm oldu. Orda anlatmaya çalıştık ki bu bir eğitim sistemi içinde öğretilen bir meslektir. Gerisi yani sanat başka bir şeydir. Şimdi onlar dedi ki “aaa olur mu, bu sanattır falan!” Şimdi oradan bir iki kişi çıktı, başka çıkmadı.


H.Y. Neden?

 

G.Ç. Neden çünkü sanat bir disiplin olayıdır ama öğretilen bir şey değildir. Bir iç ağrısıdır yani bir nevi derttir. Yani bir derdi olacak. Her alanda, sanatın her alanında yalnız fotoğrafta değil. Bütün plastik sanatta, resimde, edebiyatta falan… Yani bir derdi olan adam, kadın, genç, ihtiyar her kimse artık. Çünkü bence bunun yaşla da alakası yok. Laftan lafa geçiyorum ama bir güzel sanatlar üniversitesi kurulacak mesela bir tanıdığım kuruyor, bir konferans yaptı, beni de çağırdı. Orada söyledim, dedim ki “niye böyle bir işe giriyorsun? Türkiye’de 57 tane Güzel Sanatlar Fakültesi var, halimiz ortada! Sanatla ilgisi yok bu meselenin. Siz para kazanacaksanız başka ama lütfen %50 burs verin ve bu işi gerçekten yapmak isteyen, 35 yaşından gün almış, almamış değil ve kafası bir yere gelmiş insanları toplayıp burs verin.”


 

H.Y. Evet, bu düşüncenizi bende okudum.  Ve “gerçekten neden daha önce böyle bir şey düşünülmemiş” diye ben de düşündüm.   

 

G.Ç. Tabii hiç anlamadılar bile… Geçenlerde mesela bir yerde okudum 90 küsur yaşında bir adam ilk sergisini açmış İngiltere’de ve çok ünlenmiş. Şimdi tabii ünlenmesi değil önemli olan, 90 yaşında sergi açmış olması. Şunu söylemek istiyorum, mesele bunun ruhunu anlamak yani “sanat ne işe yarar” meselesi. İnsanı nasıl değiştiriyor, nasıl üretken hale getiriyor, nasıl paylaşılmasıyla başka insanların hayatlarına giriyor. Bu mikrobik bir şey, başka insanlara da geçiyor. Niye? Çünkü dünyayı anlıyorsun. Ben niye gelmişim, nedir benim derdim, ben bunu nasıl anlatacağım falan gibi illa bir şey anlatıyor. Ürün, zaten sanatı sanat, sanatçıyı sanatçı yapan, olay bu!

 

Bir üçgen tasavvur edin, bir ayağında sanatçı denen adam oturuyor, her kimse artık. Bir ayağında onun ürünü var, bu onu sanatçı yapıyor, burada da izleyenler var, sen, ben, eleştirmen falan. Bu çark kurulmadan sanat olgusu izah edilemez ve herkes kendini bunun içinde bulabilirse yürüyor. Yani bu bir kültür olayıdır. Şimdi bunun bir kültür olayı olduğunu çok iyi anlamak lazım yoksa an durmuş, durmamış çok önemli değil. Tabii ki duruyor ama sen bir mesaj verebiliyorsan o önemli. İnsan kendinde olanı verebilir.


 

H.Y. Evet, haklısınız!

 

G.Ç. Şimdi ben senden on lira istesem, on liran vardır, o zaman verirsin ama on trilyon rica ediyorum desem hemen kapıya doğru yürürsün “delirdi adam galiba başıma neler gelecek” diye düşünürsün değil mi? İnsan ancak kendinde olanı verebilir. Kendinde olması için de bir insanın, bir kültür edinmesi lazım. Nedeni, nasılı, niçiniyle yani bütün boyutlarıyla bir yapıyı anlaması lazım. Bu hayattır yani buna dair tek eğitim sürekli okumaktır. Sadece üniversitelerle ilgisi yok. Fotoğraf, fotoğraflardan öğrenilir.  Yani şimdi tıp için okuyacaksın o başka bir şey ama sanat sadece öğrenilebilen bir şey değil. Yapılan ve ürettikçe öğrenilebilen bir şey.

 

H.Y. Şimdi siz 35 yaştan gün almış olanlara burs vermek, diyince aklıma geldi. Acaba biraz da işin ekonomik boyutu mu bizde sanatın gelişimini etkiliyor? Sonuçta sanatta ilk amaç hiçbir zaman para kazanmak değildir ama insanın para kazanması da lazım. Yani mesleki uygulamalar tamam da sanat için ayrılacak kaliteli zaman ekonomik kaygı sebebiyle azalıyor mu? Biz sanat kısmında bu yüzden mi geri kalıyoruz acaba?

 

G.Ç. Öyle de denebilir ama bence önce felsefi bir problem var. Şöyle açıklamaya çalışayım. Yani “paranın ne önemi var” şarkısı aptalca çünkü paranın çok önemi var. Ama çok para da bazen işe yaramıyor. Ben eski dönemin milli piyangolarından ikramiye kazanan bir adamın Karaman treninde bulaşık yıkadığını gördüm. Yani paraya ihtiyaç var ama sadece para da çözen bir şey değil. Ben sanat meselesinin ekonomik dengelerle buluşamadığı için gelişemediği tezini kabul etmiyorum. Bunun daha bir önceliği var: Tutku! O tutku varsa, bir şekilde çözüyorsun.

 

Örnek; ben! Yani ben hiçbir yerde çalışmadım, hiçbir bordroda imzam yok. Bana bir miras kalmadı, define bulmadım ama devam ettim. İlginçtir, ben fi tarihinde bir yarışma kazanmıştım. Konuda da foto röportaj, 1965 ya da 1966, Milliyet Gazetesi’nin. Gittim, işte çeki hazırlamışlar. Abdi Bey, rahmetli Abdi İpekçi, zarfı uzatıyor, dedi ki “pazartesi mi başlıyorsun?” Dedim ki “Abdi Beyciğim çok çok affedin beni ama benim babamın vasiyeti var, ben bir yerde çalışamam”. Kıpkırmızı oldu adam, çok bozuldu yani hiç reddedilmeye alışmamış. Öyle bir adammış, anlattılar sonra, olay olmuş. Ercüment Karacan’a, o zamanki patron o, “bak” dedi “seninki ne diyor?” Seninki dediği ben çünkü jüriye girmiş, röportajımı görünce, “bu çocuk enteresan, aman dikkat edin falan” demiş…

 

Şimdi ben o dönemde yeni evlenmişim, param yok, pulum yok. Ödül parası ilaç gibi geldi ama ben direndim yani kendi yolumu kendim açarsam bir yere varabileceğimi düşündüm. Çok şükür tabii bugüne dair hiçbir şikayetim yok ama bu para yani ekonomi meselesinin çok etkili olduğuna inanmıyorum.


 

H.Y. Haklısınız, o tutku varsa bir şekilde çözülüyor… Ama işte sanki bazen bizde biraz daha etkili oluyor gibi…

 

G.Ç.  “Paranın ne önemi var” lafı yanlış ama bence “tutku” daha önemli. Yani sporda, bilimde, sanatta hep o tutku! Bunun çok ilginç örnekleri yaşanıyor dünyada da bizde de. Mesela işte köyden bir adam bir film yaptı, olmadık bir şekilde kıyametler koptu. Yani yokluk diye bir şey yok. Hasan Ali Toptaş diye bir yazar var mesela, Almanya’da yayınlanınca eleştirmenler demiş ki “yahu bu adam için Türkçe öğrenilir.” Yani bu Denizli’nin Çal kazasında defterdarlıkta çalışan bir adamken... Niye? Çünkü tutku var. Bunu anlamak lazım. Bunu anlayan adam, kadın, uzun, kısa, İtalyan ya da Gaziantepli kim olursa olsun, meseleyi çözüyor. Temel eğitimde bunu söylemek, bunu öğretmek lazım bence. Bunun yolu okumaktan, keşfetmekten geçiyor. Yani icat değil, dünyayı anlamak, ülkeyi anlamak, insanı anlamak.

 

H.Y. Ellinci yılınızı kutladınız. Nasıl bir duygu bu?

 

G.Ç. Benim ellinci yılım, çok fiyakalı kutlandı, emek verenler sağolsunlar, teşekkür ederim. İşte Büyük Şehir Belediyesi törenler yaptı, fotoğraf camiası, dergiler, federasyon, söyleşiler yapıldı, plaketler, yemekler falan filan. Yazıldı çizildi. Allah razı olsun davacı değilim. Fakat beni düşündüren veyahut da sevindirecek mesele tam o değil. Ben işte yetmiş yaşımı bitireceğim 29 Şubat’ta, 7 aylık ikiz doğmuşum, tam matrak! 2011’de 29 Şubat yok ama 1 Mart var. Şimdi bu 1 Mart için bir hedefle hareket ediyorum. 1 Mart’ta bir sürprizim var, henüz planlama aşamasında. İşte bu beni çok heyecanlandırıyor ama şimdilik kimse bilmiyor.


 

H.Y. O zaman bizleri büyük sürprizler bekliyor, diyebilir miyiz?

 

G.Ç. Şimdi asıl bundan sonra bu alanların dışında bir şeyler düşünüyorum. Bir roman yazdım mesela, fotoğrafla ilgili bir şey. Bu Abdülhamit amcam, biliyorsunuz çok evhamlı, işte amcasını kesmişler falan ondan. Her şeyi arşivliyor, her şeyi fotoğraflıyor, fotoğraf üzerinden izliyor. Ben o arşivi çok eskiden beri bilirim. Bunun romanını yazdım ama çift katmanlı bir şey. Sanat tarihini araştıran bir genç kadın, İstanbul’a gidiyor dedesinin akıbetini araştırmak için. Dedesinin Abdülhamit’e yapılan suikast sırasında öldüğü rivayet ediliyor ama sonra çıkıyor ki fotoğraflardan adam ölmemiş. Böyle katmanlı, ikili bir konu, o genç kadının İstanbul’daki bir fotoğrafçı ile olan aşkı… Birisi bir roman yazmış aslında ve o romanı ona veriyorlar, al oku diye falan…  Kızın İstanbul hayatı başlıyor falan, işte böyle bir şey! Bu bitti. Şimdi okunuyor, herhalde sonbahara çıkacak. Tabii ben azdım, şimdi ikincisini yazıyorum. İşte çalışmak böyle bir şey!


 

H.Y. Ooo, harikasınız. İşte üretkenlik böyle bir şey yani siz “artık tamam duracağım” deseniz de duramazsınız sanırım!

 

G.Ç. Yok, yok durmayacağım zaten de, şöyle durmayacağım. İkincisi de Evliya Çelebi’nin kayıp risalesi. Bir yerde bir şey bulunuyor, Evliya’nın ama değil yani dalavere gıyabına bir şey yapılıyor. İşte bu da böyle bir şey olacak. Tabii çok yoğun bir yıl oldu. İşte bu 2010 bastı, benim programlar devam ediyor ama daha yapmak istediğim çok şey var.

 

H.Y. Sizde bu enerji, bu heyecan, bu tutku olduktan sonra sizi kimse tutamaz!

 

G.Ç. Kurumsal anlamda bazı şeyler var. Benim bir cumhuriyet dönemi fotoğraf arşivim, koleksiyonum var. Onun bir müzeleşmesi meselesi var.

 

”Cumhuriyet Dönemi Fotoğraf Koleksiyonu”m birçoğu hayatta olmayan çok değerli fotoğrafçıların eserlerinden oluşuyor. Analog çekim, dolayısıyla tamamına yakını tek kopya baskı, başka kopya yok. Böyle bir koleksiyonun, Kültür Bakanlığı ya da sanatla yakından ilgilenen ve büyük kültür kurumlaşma atılımında olan, ülkenin önde gelen kuruluşlarınca çok önemli ve değerli bulunacağına inanıyorum.

 

Eskişehir’de bir cam müzesi kurduk. Büyükerşen, aklı başında bir adam, kendisine anlattık. “Koleksiyonu sana verirsek müzeleştirir misin?” dedik. “Elbette!” dedi ve 6 ay sonra açtı adam. 3 senedir müze yürüyor. Günde 300 kişi geliyor, hafta sonları 4 bin, 5 bin kişi ziyaret ediyor. Şimdi yönetim kurulunu oluşturduk, ben de oradayım.

 

Tabii şimdi İstanbul’da fotoğraf müzesi hatta cam müzesi de olsun istiyoruz. Böyle kurumlaşmalar çözülürse herhalde bir şeyler ortaya çıkacak. İşte ben de onların yönetim kurullarında görev alacağım sanırım ve böylece hayat devam edecek.


Gültekin Çizgen (Fotoğraf: Hülya Yeltepe)

 

H.Y. Fotoğrafla ilgili neler planlıyorsunuz peki?

 

G.Ç. Fotoğraf konusunda da daha çok eğitimsel faaliyetlere devam etmek istiyorum. Bu okul meseleleri değil de daha çok gönüllü, seçme bir takımla çalışmak gibi. Yani 10 kişiyle seminerler, eğitimler. Zaten 2010’da da yapıyoruz bunları. Tabii burada gösteriyoruz fotoğraf budur, böyle düşüneceksin, böyle bakacaksın, böyle çekeceksin, bu doğru, bu daha yanlış falan gibi… Bunu bir de dünya ölçeğinde yapmak fikri var. Mesela Hindistan’a, Nepal’a gitmek, hem gezi hem fotoğraf çekimleri gibi… Ben de sıcak bakıyorum açıkçası bu fikirlere, detaylar konuşuluyor falan. Tabii daha sonrası için de böyle bir takım projeler düşünüyorum. Son nefese kadar çalışmaya, üretmeye devam.


 

H.Y. Bir sözünüz var, giderek artan azgın ilgiye rağmen artık o eski ustalar yetişmeyecek, diyorsunuz. Böyle düşünmenize sebep olan nedir?

 

G.Ç. Sanırım şimdi eskidi bu rakam ama dünyada 1 milyarı telefon, 250 milyonu dijital, ortamda fotoğraf çekiliyor. Dünya nüfusunun neredeyse dörtte biri! Peki, çekiliyor da ne oluyor? Tabii ki bir işe yarıyordur muhakkak ama bunun sanat dediğimiz bir meram, bir olay haline gelmesi için kamera zavallı bir araç. Çatal bıçak gibi, yemeğin lezzeti ile bir ilgisi yok. Yani mutfağa usta aşçı diye bir adam koyuyorsun da sonra yemeği yiyorsun. Şimdi fotoğraf altın çağını bana göre, 50’lerde 60’larda yani İkinci Dünya Savaşı’nın ertesindeki yayın patlaması sırasında yaşadı. İşte Amerika birinci fotoğraf ülkesiydi. Yani beğenelim, beğenmeyelim, eleştirelim ama görsel kültürün geldiği yer Amerika’dır. Ben çok yazdım Amerika’daki sergilerim sırasında öğrendiklerimden, adamların yıllık fotoğraf almanağı şöyle bir şey (eliyle kalınlığını gösteriyor, 10 cm.). Her eyalette neler oluyor, envanteri var. Hem o işi garip tutkular haline getirmiş insanlar hem de ürünleri itibar görüyordu ve o döngü, o birikim, o devamlılık ortaya büyük başyapıtlar birikimi çıkardı. Tabii ki fotoğraf kendini sürdürüyor ama işte o portfolyolar nerde? Henri Cartier-Bresson’a büyük adam denmesi boşuna değil. Adam, “işte böyle görülür, ben böyle görüyorum, bunu gösteriyorum, böyle gösteriyorum. Dünya bu! İnsan bu!” diyor.


 

H.Y. Benim bilim felsefesi derslerinde öğrendiğim ve çok beğendiğim bir şey var. Karl Popper’ın “yanlışlanabilirlik” felsefesi. Ben bunu fotoğrafa şöyle uyguluyorum. Mesela dedik ki artan ilgi devam edecek ama artık eski ustalar, o eski eserler olmayacak. Acaba artan bu ilgiyle yanlışlayarak, doğru fotoğrafa ulaşamaz mıyız? Yani işte bu olmadı, bu olmadı, bu da olmadı ama bu oldu! Tüm bu yanlışlardan sonra elenerek elekte kalanlar sanatsal olarak “işte fotoğraf bu!” “Bu adam ya da kadın da işte fotoğrafçı” dedirtmez mi bize?  

 

G.Ç. Aslında çok doğru bir noktaya değindin. Şimdi önce bir şey anlatmak istiyorum. Harvard’ın dekanı bir kitap yazdı, bizim TÜBİTAK’da bu kitabı bastı. Kitapta gazeteciler diyorlar ki, dünyanın en iyi üniversitesi siz seçildiniz kutlarız. Dekan, teşekkür ediyor ve “evet haklısınız biz en iyisiyiz ama” diyor “listede baktım Tokyo Üniversitesi falan var. Onlar bu listede olmamalı. Çünkü bizim iyi olmamızı sağlayan çok basit bir mekanizma var. Mesela bir hoca öldü veyahut ayrıldı, ayrılmaz da… Ama biz yenisini ararken iki şeye bakarız: dünyada en iyisi kim, onu alırız.. En kötüsü kim? Onu da iyinin ölçüsü olarak anlarız. Çünkü kötüden çok şey öğreniliyor, yanlıştan çok şey öğreniliyor.

 

Sanat üretildiği ölçekte vardır. Yani ustalık mekanizması da zaten üretilemez hale gelindiği zaman olur. Şimdi Beethoven yaşasaydı kimbilir neler üretirdi ama yok. Onun ürününün kaldığı yer onu ustalığa taşıyan, o kaldığı yerdeki mükemmellik. Bütün söylemiyle, içeriğiyle, kişiliğiyle, o kişinin bütün coşkularıyla anlatmasıyla alakalı. Bunun yolculuğunu izlediğiniz zaman hiçbiri gökten mucize olarak gelmiyor. Basamak basamak, tarifsiz kötü şeyler yaparak mükemmelliğe ulaşılıyor. Bütün o sanat tarihini kuşatan kişilerin de altını karıştırdığınız zaman “aman yarabbi”dir. Sonra düzelir. Bu böyledir. Şimdi fotoğrafta da çok çalışarak muhakkak bir yere gelinebilir ama işte ondan sonra felsefeye gerek vardır. Ondan sonra kültür başlar. Sanat kültürün izdüşümüdür. Kültürün kadar yapabiliyorsun.


 

H.Y. Bana sürekli olarak fotoğrafı konuşuyor ama fotoğrafçıyı unutuyormuşuz gibi geliyor. Fotoğrafçıya haksızlık mı ediyoruz acaba? Yani fotoğraf evet ama bu fotoğrafı bir çeken var. Ellinci yılınız kutlamaları çerçevesinde sizin fotoğraflarınız çekildi mesela: Gültekin Çizgen fotoğrafı ve Gültekin Çizgen fotoğrafta! Bu fotoğrafçıyı hatırlamak adına çok önemli bir şey diye düşündüm ben.

 

G.Ç. Çok doğru bir yaklaşım. Tamamen katılıyorum. Ne yazık ki bizde fotoğrafın entelektüel yanı biraz zayıf. Fotoğraf hakkında yazan, çizen çok az. Sanatı sanatçılar yapar. Tamam, iyi güzel de, kim o sanatçı? Bu çok mühim! İkinci çok çok önemli bir hadise de şu; fotoğraf çok kolay bir şey, kolaylığından gelen büyük zorlukları var.

 

Şimdi meslek kısmı tamam ama sanat söylemi için, sanatçıyı o anlattığım üçgen içerisindeki rolünden soyutlayamayız. Bir ürün var, evet! İşte o ürün de, o sanatçı tarafından yapıldığı için işin kaynağı, sanatçıdır. Sanatçı olmadan bu iş eksik kalır. Ben fotoğrafı fotoğraflardan, fotoğrafçılardan öğrendim. Benim ustam şudur diye bir şey söyleyemem ama hem Türkiye’de hem de dünyada çok önemli fotoğrafçılarla kişisel olarak ilişkilerim oldu.      

 

Mesela Almanya’nın genç sanat takımından, işte en parlak, gelecek vaat eden sanatçı denir ya, öyle bir fotoğrafçı Türkiye’ye gelmişti. İstanbul’u gezmek istiyordu, ben onunla 5 gün İstanbul’u gezdim. Ve ben o adamla, o sohbetlerde iki tane fotoğraf okulu bitirdim. Pek çok şeyi daha farklı görmeye başladım. Bu anlamda sanatçı denilen adam, fotoğrafçı denilen adam önemli!


 

H.Y. “Portfolyosuyla var olan kişidir fotoğrafçı. Ve diğer bir anlamıyla yapıp ettiklerinin toplamı kadar vardır.” diyorsunuz bir yazınızda. Şimdi acaba bizim fotoğrafçılarımızın yapıp ettikleri sadece fotoğraf çekmek olduğu için mi bu böyle? Ben size baktığımda sadece fotoğraf çeken biri değil, fotoğrafla ilgili yazan, çizen, eğiten, anlatan ve sürekli üreten birisini görüyorum. Ve doğal olarak sizin fotoğraflarınıza baktığımda mesela Gültekin Çizgen’i ve onun İstanbul’unu görebiliyorum. Bunu biz mi yapıyoruz, yani biz mi fotoğrafçıyı az konuşuyoruz yoksa buna sebep olan fotoğrafçının kendisi mi?

 

G.Ç. Şimdi Mevlana’nın bir sözü var kabaca şunu diyor, ”bir insan alabildiği kadarını alır”. Alabildiğinden daha fazlasını ekleyemezsiniz. Şimdi birincisi, acemilik çağına saplanıp kalanlar, onu aşamadığı için fotoğrafın arkasındakini görmüyor. Adam bunu nasıl görmüş, ne diyor, bu fotoğrafla ne anlatıyor, bu nasıl bir dünya falan. İki, bu işi, kendi sorumlulukları olarak görmesi gereken fotoğraf sanatçısı olmak önemli.  Ama Ara (Güler), fotoğrafın bir sanat olmadığını söylüyor, yine de fotoğraf konusunda bir dönemin ciddi fotoğraf üretiminin sahibidir.


 

H.Y. Evet, ben de çok yerde okudum. “Ben sanatçı değilim, foto muhabiriyim” diyor. 

 

G.Ç. Evet ama bu tamamen onun tevazusu, “ben foto muhabiriyim” şeklinde ama bu tuzağa da çok adam düşüyor bu arada. Yani oturup bunu konuşuyorlar, öyle midir, değil midir, diye. Yahu sen Ara’yı (Güler) bırak, adamın söylediğinden sana ne, sen adamın yaptıklarına baksana! Yaptığından düşün, bu adam nedir?

 

Şimdi senin yaklaşımında şöyle bir haklılığın var, hem sanatın üretici boyutu yani sanatçı denilen insanla hiç meşgul değiliz, pek çok alanda da olduğu gibi, ikincisi de bu sanatçıların kendilerini adam yerine koymaması “Fotoğraf çok büyük bir sanattır ama sanat olduğu zaman, sanatçılar tarafından yapıldığı ve ürün, sanat tarihinin yapısı içinde değerlendirildiği zaman”, dersen daha farklı bir kapı açarsın, tartışma alanı açarsın. 

 

H.Y. Salı Fotoğraf Grubuna gelmek istiyorum. Her ayın ikinci Salısı yıllardır toplanıyorsunuz. 12–13 kişisiniz.

 

G.Ç. Yani o aslında 30–35 kişi başladı, şimdi bu kadar kaldık ama sayı değişiklik gösteriyor yani 15–16 olduğu zamanlar da var.

 

H.Y. Şimdi bu gruptakilere baktığımda hepsi erkek!

 

G.Ç. Niye?


 

H.Y. Aslında tam olarak niye değil de yani ismini duyduğumuz fotoğrafçılar arasında neden kadın sayısı az? Yani kadınlar ülkemizde pek çok alanda olduğu gibi bu alanda da mı geride duruyorlar sizce?

 

G.Ç. Şimdi erkeklerin aman şu kadınlar da fotoğrafla ilgilenmesin diye bir tavrı yok, onu söyleyeyim bir kere en baştan. Hatta tam tersi ve bu ülkede de çok ciddi potansiyeli olanlar olduğuna inanıyorum ama sayıları az. Biz mesela kaç kez kadın sanatçıları davet ettik, geldiler ama ilgilenmediler. Neden? Kişisel mazeretleri ve duruşları var. O duruşlarına bakmak lazım sanırım. Fotoğraf alanındaki kadın kadrolar sanıyorum kendi kendilerinin bir manada katili.

 

Önce çok idealist ve mükemmeliyetçi duruşları ve talepleri var. Bu ise felsefi yaklaşımda çok zararlı ve reddedilen bir şeydir. İdealizm diye bir şey yoktur felsefede. İkinci sorun da mükemmeliyetçilik. İşte o “en iyi”yi ben yapacağım meselesi. En iyi hiçbir zaman yapılamaz. En iyi, üst üste tuğla tuğla koyularak, ilmek ilmek örülerek, çalışarak zamanla ulaşılacak olan bir şeydir. Sanırım hatun fotoğrafçıların sorunları bunlar.

 

Bunlar biraz felsefi yaklaşım, bilgi eksikliği sanırım. Fotoğrafın felsefi yapılanması hakkında kültür eksikliğinden gelen bir şey sanırım. Burada bir mucize yok, burada bir “en” yok. Bir hayat var, başlıyor, bir şeyler oluyor, ilmek ilmek örüyorsun ve bitiyor. Ve işte en sonda ortaya bir kazak, bir şapka falan bir şey, bir ürün çıkıyor. Mesele bundan ibaret ve sanırım kadınların duruşlarındaki falso bu, o idealizm ve mükemmeliyetçilik.


Gültekin Çizgen (Fotoğraf: Hülya Yeltepe)

 

H.Y. Salı grubu fotoğrafçılarından bir de sizin gibi İsa Çelik’in fotoğrafları çekildi diye biliyorum. Bu devam edecek mi?

 

G.Ç. Bunları yıl dönümü gibi olaylarda yapıyoruz, onun için tabii devam edebilir. Henüz onların çekilmedi ama bu çekilmeyecek demek değil, bu tür yıl dönümleri çerçevesinde devam edecektir.

 

Şimdi Salı Grubu Fotoğrafçıları aslında tamamen meyhane kültürü, yani birbirini özleyen insanların bir araya geldiği, toplanıp sohbetler yapılıyor. Bunun sekretaryasını Nevzat yapıyor ama aslında ayrıca başka grupların falan da kurulması lazım.

 

H.Y. Aslında meyhane kültürü diyorsunuz ama bu kadar değerli insan bir araya geldiğinde konuşulanların da ben çok değerli şeyler olacağına inanıyorum. Belki de en güzel fikirler o sohbetlerde ortaya çıkıyor... Belki de o sohbetlerin yazıya dökülmesi lazım.

 

G.Ç. Biz şimdi onu Salı Grubu içinde değil de, şöyle yaptık. 2010’da yaptık, herkesi konuşturuyoruz. Fotoğraf okuma günleri var. Her ayın son Çarşamba’sı oluyor yanlış hatırlamıyorsam. Bu konuşmaları kaydediyoruz ve basılı hale getiriyoruz. İlkini bastık, dört tanesi de baskıda. Yani bu program çerçevesindeki bütün konuşmacıların sohbeti olacak. İşte bunları yazılı hale getiriyoruz. Bakalım böyle bir şey yaptık.

 

 

H.Y. Son bir soru olarak dijital dergilere gelmek istiyorum. Biliyorsunuz biz de dijital bir dergiyiz. Bu dergiler hakkında ne düşünüyorsunuz? Dijital dergiler olarak fotoğrafa bir şeyler katıyor muyuz, sizce?

 

G.Ç. Hiç kuşkusuz. Ben son Moldova’ya gittim ve orada bir şey gördüm. İlginç bir işaret benim için, bir parka gittik. Geziyoruz, parkta banklarda insanlar oturuyor. Hepsinin kucağında laptop açık, onunla uğraşıyorlar. Gazete okumuyor, kitap okumuyor, lap top’uyla meşgul. Şimdi böyle bir nesil oluştu. Parkta bile durum bu hale gelmiş. O parkta bile onunla ilgiliyse eğer, demek ki artık o ekrandan görüyor bütün dünyayı. İşte bu sebeple sizin dijital ortamda yaptığınız işler de bir kesime hitap ediyor.

 

Ama başka bir eleştirim var. Size değil yani o platformda ilerleyenlere değil daha doğrusu.


 

H.Y. Fotoğraf paylaşım sitelerine değineceksiniz sanırım!

 

G.Ç. Evet, şimdi o katılım sayfaları filan var ya, fotoğraf paylaşım siteleri. Herkes bir şeyler yazıyor, değerlendiriyor… Bunlar işi biraz sulandırdığı gibi, oranın üzerinden insanların bir bilince ulaşmasının da imkanı olduğunu sanmıyorum. Yani işte orda ayın bilmem nesi oldum filan gibi..

 

Bu ayın fotoğrafını, Yeni Fotoğraf Dergisini yayınlarken biz icat ettik. İşte bu yarışma mantığı, buradan başladı bir şekilde.

 

Fotoğrafın ne olduğunu anlamadan sadece görüntü çekersin. Bu olmaz. Fotoğraf olması için ”fotoğrafça” olması gerekir. Bunu, bu ortamlar biraz sulandırıyor. Bu açıdan baktığımızda siz ve sizinle aynı platformda olan dergilerin fotoğrafa bir şey kattığına inanıyorum ama bu paylaşım sitelerinde daha ciddi ve bilinçli bir yaklaşım olması gerektiğini düşünüyorum.

 

H.Y. Sizinle tanışmaktan ve bu söyleşiyi gerçekleştirmekten onur duydum. Bize zaman ayırdığınız için Fotoritim ve kendi adıma çok teşekkür ediyorum.

 

G.Ç. Ben teşekkür ederim. 
 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 4 yorum, 1-4 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Sayın Hülya Yeltepe'ye çalışması için teşekkür ederken eski dostum Çizgen'e buradan bir selam yolluyorum.
O.Gönenç
O. Gönenç eklemiş - adds | 16 Temmuz 2010 Saat - Time 12:12
"50 yıl" sözcüklere indirgendiğinde ;küçülen,basitleşen,içiboşalan bir kavram olarak,ortada "cascavlak" kalıyor.
Oysa içinde : çabaları,tutkuları,kavgaları,hayalkırıklıklarını,mutlulukları,üretimi,aşkları,deneyimleri barındırıyor.
Bütün bu yaşanmışlıklar; şu kısacık söyleşiden taşarak, önermelere dönüşüyor.
Fotoğraf salt fotoğraf bilgisiyle değil,onun kültürü ile ve felsefe ile yapılır deniliyor.
Fotoğraf yerine fotoğrafçının niteliği ile ilgilenilmelidir diyor.
Fotoğraf sanat ise,diğer sanat dallarını da bilmek gerekir diyor.
Fotoğrafı çok üret ve paylaşmaktan çekinme diyor.
Fotoğrafın eğitiminde "kötü" örnek,"iyi" örnekten daha etkilidir diyor.
Kim diyebilir ki bu söylemler "yanlış" diye ? Tam tersine genç kuşak bu söylemleri dikkate almalıdır.
"Daha nice 50 yıllara "demek bana çok ütopik gelmiyor.Görebildiğim kadarı ile fotoğraf "yaşatıyor"
Bugüne dek fotoğraf dünyamıza yaptığı katkılar için teşekkürler sayın ÇİZGEN'e
Ali Rıza AKALIN eklemiş - adds | 16 Temmuz 2010 Saat - Time 23:27
üstadımızın, hocamızın bendeki yeri de başkadır.
Fotoğraf adına hayatımda yaptığım en değerli girişimin fikir babası, ve sergimizin ana direği idi Gültekin hocam.
Buradan da ne kadar engin bir deniz olduğunu görmek beni çok sevindiriyor
saygılarımla
bekir tuğcu eklemiş - adds | 29 Temmuz 2010 Saat - Time 18:55
Kitaplarını ilgiyle okuduğum, söyleşilerini keyifle dinlediğim, derslerinden çok şey öğrendiğim, fotoğraf hayatımın dönüm noktası olan Gültekin hocamın röportajını büyük bir ilgiyle ve keyifle okudum..

Değerli hocama hayatım boyunca şükranlarımı borçluyum..

Sevgi ve saygılarımla,
Tuğba Kırallı

Tuğba Kırallı eklemiş - adds | 06 Ağustos 2010 Saat - Time 16:41
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.