ERDAL KINACI Fotoğraf sever arkadaşlarım arasında, Fotoğraf Tanrıları ile işbirliği yaptığım, fotoğraf bakımından çok "ballı" olduğum, şans faktörünün hep benden yana olduğu sıkça konu edilir… Doğru söylemek gerekirse ilk zamanlar gülüp geçtiğim bu konu hakkındaki düşüncem, yukarıda izlediğiniz fotoğrafın çekim aşamalarını yaşadıktan sonra değişti.
Şimdilerde "acaba" diyorum, "sahiden öyle mi?" diye düşünüyorum.
Üç fotoğrafçı arkadaş, bambaşka fotoğrafik lezzetler sunduğunu bildiğimiz Antakya'ya gittik, bu güzel ve bir parça da esrarengiz şehrin dar sokaklarında, tarihi mekânlarında, kahvehanelerinde, üç gün boyunca fotoğraf kovaladık. Sonuçta, gigabyte`lar dolusu çektiğimiz fotoğraflar neredeyse birbirinin aynıydı, üçümüzün fotoğrafları arasında fark yaratacak, enteresan tek bir kare bile yoktu. Yoğun geçen üç günün yorgunluğu ve aradığımızı bulamamanın verdiği kırıklık ile dönüş yolculuğuna başladık.
Antakya - Adana arasını bağlayan eski yol üzerinden Adana'ya doğru seyir halindeyken, bir at arabasını solladık. Direksiyondaki arkadaşa sağa çekip durmasını at arabasını fotoğraflamak istediğimi söyledim. Bir sürü benzer fotoğraf çektiğimi, bunu çekmemin hiçbir anlamı olmadığı, havanın kararmak üzere olduğu, bir an önce gitmemiz gerektiği yönünde sızlanmalarını dile getirdikten sonra durdu.
70-200 tele-zoom lens takılı makinemi alıp indim arabadan, at arabası yolun sağında batan güneşi arkasına almış, yol kenarında tozları havalandırarak bana doğru yaklaşırken bir kaç kare aldım. Arabaya dönmek üzereyken yandaki tarladan "hoop birader" diye bağıran birini görüp, bekledim… Yanıma gelen orta yaşlarda, alkollü olduğu her halinden belli iri yarı bir adamdı.
Gazeteci olup olmadığımı sordu, amatör fotoğrafçı olduğumu söyleyince, ilerideki tarlaları işaret ederek orada bir ilaçlama uçağı olduğunu pilotunun çok cevval olduğunu, istersem uçakla değişik manevralar yapabileceklerini söyledi. Hızlı adımlarla uçağın olduğu toprak piste kadar yürüdük, üç kişi ilaçlama uçağının yakınında mangal yakmış, demleniyorlardı… Birlikte yürüdüğümüz adam pilotu tanıştırdıktan sonra pisti göstererek
Arkadaşlar bekliyor vakit kaybetmeyelim deyince, tamam o zaman uçağı oraya götürelim bu tarafa doğru havalansın dediler. Ayakta güçlükle duran pilot sarsak hareketlerle uçağa tırmanıp, pistin sonuna kadar götürdüğü uçağın burnunu bana doğru çevirerek gaza bastı. Bu arada beni yol kenarından çağırarak piste kadar getiren adam uçağın önünde durmuş, el kol hareketleri yaparak sözüm ona uçağı yönlendiriyordu. Kısa bir süre sonra yeterli hıza ulaşan uçak tozu dumana katarak ve saçlarımızı yalayarak havalandı.
Batmakta olan güneş, tarladan havalanan tozlar arasında uçuşa geçen uçağın verdiği görüntüler üç günlük Antakya yorgunluğunun tüm izlerini silmişti üzerimden, keyifle yarım saat kadar fotoğraf çektim. Mangal başındaki uçuş ekibiyle vedalaşıp arabaya döndüğümde iki fotoğrafçı arkadaşımın uyukladığını gördüm. Uyandırıp LCD ekrandan fotoğrafları gösterdim,
"Fotoğraf Tanrıları ile işbirliği yaptığım, fotoğraf bakımından çok "ballı" olduğum, şans faktörünün hep benden yana olduğu " konusu tekrar geldi gündeme… Özellikle eve dönüp fotoğrafları bilgisayara yüklediğimde uçağa sözüm ona yön veren adamın pantolon arkasının yırtık olduğunu gördüğümde gülümseyerek hak verdim söylenenlere.
İçinde yaşadığımız toplum, özellikle son 10 yılda, önemli değişimler geçiriyor. Kırsal kesimden kente doğru akan göç, bir yanı ile kente yeni bir kültür oluştururken, diğer yanıyla çelişkiler yaratmaktadır. Çelişkiler, toplumun büyük bir bölümünü ilgilendirdiğinde, yaşananları medya organlarından öğrenmek mümkün olabilmekte, bireysel olanlar ise, içe dönük olarak devam etmektedir. 2003 yılında Koç Allianz şirketinin “ANADOLU, TÜRKİYE’NİN AİLELERİ” konulu fotograf yarışmasına katılmaya karar verdiğimde değişim ve çelişkiyi yansıtan bir fotograf “yapmaya” karar verdim. İki genç model ve mekan tespitinden sonra mizanseni düzenledim. Fotograf yaparken kompozisyon öğelerinden “KONTRASTI” temel aldım. Fotograftaki eski ev, ahşap olmasına karşı kaloriferlidir. Duvarda geleneksel bir giysi dururken genç kadının üzerinde modern bir kıyafet vardır. Evli çift birbirlerine sırtlarını dönmüşlerdir.Erkek ayakkabılı, kadın çıplak ayaklıdır. Erkek eli cebinde umursamazlık içinde iken, kadın elindeki alyans ile oynayarak durumunu sorgulamaktadır. Ve belki de, birliktelikteki zorluğu, çelişkiyi, baskıyı simgeleyen en önemli öğe olan beşik boştur. Fotograf; ilişkideki mutsuzluğu, renksizliği, eskimeye yüz tutmuşluğu yansıtmak amacıyla SİYAH BEYAZ olarak çekilmiş, tek tonlu SEPIA baskı yapılmıştır. Bu yapıdaki fotografım; SB dalında büyük ödülü kazanmış ve ayrıca uluslararası gümüş madalya almıştır. Saygılarımla.
Beni çocukluğuma-anavatanıma götüren bir panayır atmosferi… “Gel!, içerden çekmelisin!…” diyor; üstüvaneci (motorsiklet cambazı) Ümit Bektaş. Yukarıdan, izleyiciler arasından fotoğraflamaya çalıştığım ilk gösterisi benim için pek doyurucu olmadığından hemen çağrısına uyuyorum ve bu tahta fıçının tam dibinde, çadırın orta direğine yapışık vaziyette durarak, aşağıdan ve heyecanla izliyorum ikinci gösterisini… Makinemdeki filmin tamamını bitirmiş olmalıyım. Yerçekimine karşı bu başdöndürücü gösteri cambazın bayrağı açmasıyla son buluyor. Bu esnada izleyicilerin heyecanı dorukta… Fotoğrafın bana göre güzel yanı bu ilginç mekanı olanca derinliğiyle verebilmesi, bayrağın ay-yıldızınının açıkça görülebildiği anı yansıtması… Bu duruş açısından, tasarladığım doğru kareyi çekmiş olmanın verdiği tatmin hissiyle, motorsikletin müthiş gürültüsü kulaklarımda ayrılıyorum oradan… Ertesi yaz bir başka panayırda karşılaşıyorum Ümit Bektaş’la. Bu marifetli adamın benzer nitelikte başka fotoğraflarını çekebilmeyi umut ederken: “Bıraktım o işi!” diyor… “Kırdım takımları… geçen kış sobada yaktım!… ” Şimdi, emektar kamyonuyla diğer panayırcılar için taşımacılık yapıyor… Limonatacı dostunun tezgahı başında çalışırken bir bardak buzlu limonata da bana uzatıyor: “Hadi iç! benden olsun!… ”
TÜLAY ÇELLEK - İÇİMDEKİ PENCERE ANNEM Yıl : Vardır bir 25 yılı Yer : İstanbul'daki ilk evim Tarih : Bahar Tüm oturduğu yerler pencere kenarıydı canım pencerem annem. Eğer oturduysa tabii, çalışkan annem. Ya üşüyen ellerini koltuğunun altına alır ya da bitiremeden gittiği danteli örer durur. Hani bizim bilgisayarın tuşlarına tek tek basmamız ve yazarak anlamlar üretmemiz gibi ince ince dokurdu dantelini. Arkasında büyük bir boşluk oluşturarak, yüreğimize sevginin, ahlakın, sorumluluğun, güzelliğin, iyiliğin penceresini yerleşik bırakarak çiçek olmaya gidene kadar ördü durdu dantelini sessizce pencere kenarında… Beyazı hep sevdi. Fotoğrafta pencereden süzülen ışığın beyazı gibi… Ama sanırım çok duygusal olduğundandır hep karamsarlıkları yaşadı fotoğraftaki siyah alanlar gibi… Belki de hayatındaki tek gri halının grisiydi ya da fotoğraf siyah-beyaz olduğu içini arkasındaki mavi duvarın grisiydi. Çünkü en sevdiği renk maviydi, gözleri gibi yeşildi ve saflığını anlatan beyazdı. Karamsarlık duygusunu sık sık yaşamasına karşın asla karamsarlığın rengi olarak bilinen siyahı sevmezdi. Belki de kötümser olmadığı için. Fakat doğu insanının özelliklerini de yansıtırdı, "bana acıklı hikayeler getir kızım" derken. Çünkü ona özel günlerde kitap hediye ederdim ve o okumayı çok severdi. Ormanın ferahlığını çağrıştıran yeşil gözlerine baktığınızda, derinlerinde bir hüzün sezerdiniz çoğu kez. Belki bir köyün sahibi olan, tütün tüccarı babasının ikinci dünya savaşı nedeniyle iflas etmesini, çocukluğunun en güzel döneminde yaşadığı için. Belki de bizler küçükken Gerze yangınında göklere kadar çıkan alevlerde tüm eşyalarının yanıp kül olduğunu gördüğü için. Kim bilir? Uzun uzun anlatmadıkları ruhunun derinliklerine itilmişti, tıpkı gözlerine derince batığınızda hissettiğiniz gibi… Fotoğraftaki halının desenlerini andırırcasına, ev işlerinden arta kalan zamanda oturduğu pencere kenarında dantel ördü yaşamı boyunca suskunca. Yazılabilse keşke deryalar gibi o dantele bir öykü, bir şiir. Şimdi dantel kutusunun içinde bitmeyen dantelini saklıyorum ve keşke dantel örerken fotoğrafını çekseydim diyorum. DANTEL annemin dantelleri geçti elime birden ilişkimiz dantel dantel döküldü önüme. Ne kadar güzel örmüş, orman ferahlığını yaşatan güzelim yeşil gözleri gibi. Bir bir kokladım kokusunu duymak için. Onları ruhuma sereceğim, yaşamıma dantel güzelliği versinler diye. Balkonumda diktiği çiçekler de pembe pembe açacaklar düşlerime renk verecekler Annemin kendi yoktu ama, bitmeyen danteli elimde yarım duruyordu… ANNEM ANNEM MELEK ANNEM Melek annem Seni özlüyorum. Bana umutsun Bana sevgi Bana çiçeksin. Bana su Bana güneşsin. Melek annem Sen benim Yaşamımsın Güzelliğim İyiliğim Her şeyimsin… ANNEME Annemden sonra, Hep gözlerim dolarak geceleri yalnızlık hissetmeye başladım. Bazen de toplulukta yaşarım yalnızlığı. "Koptun yine" derler. Bilseler ki nerelere uçtum? Ne sevdalara ne çiçeklere kondum? Ne kokular yaydım dünyaya mis gibi, Annemin güzelim kokusu gibi…
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.

GÜLNAZ ÇOLAK - HÜZÜN
YUSUF DARIYERLİ - BİGADİÇ PANAYIRI- BALIKESİR, 18 Ağustos 2001
Toplanırken
Fotoritim Etkinlikleri
EİF : Fotoğraf Hikayeleri
FR-Gezi : Sahaflar Çarşısı
E-Panel : Fotoğraf Dernekleri
FR Değerlendirme : Çocuk
TFSF Onaylı Ulusal Yarışmalar
National Photo Contests Under TFSF Patronage
19 Mayıs 2008 BEYŞEHİR ULUSAL FOTOĞRAFÇILAR BULUŞMASI FOTOSEL MARATONU
22 Mayıs 2008 TÜTEN TUR FOTOĞRAF YARIŞMASI "En Güzel Tatil Fotoğrafını Ben Çekerim"
26 Mayıs 2008 AKADEMİ ALBÜM ULUSAL FOTOĞRAF PROJE YARIŞMASI
16 Haziran 2008 BÜYÜKÇEKMECE BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünden Bugüne Köprüler"
30 Haziran 2008 DENİZ TİCARET ODASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Denizde Yansımalar"
31 Temmuz 2008 ADALAR KÜLTÜR DERNEĞİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Adaların Sesi"
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"