
2005 yazıydı, annemizin uzun zamandan beri devam eden hastalığı iyice artmış, dünyayla ilişkisini giderek koparmaya başlamıştı. Babamız ise seksen yedi yılın bedenine yüklediği halsizlik ve rahatsızlıklara sessizce direniyor, sevgili hatununun yanında dimdik durmaya çalışıyordu. Babamın çok sevdiği, annemin ise kendini evinde hissettiği tek yer olan Küçükkumla’daki yazlıklarında kalıyorlar, biz kardeşler dönüşümlü olarak annemim bakımıyla ilgileniyorduk.
Bir gün ablamla annemi kontrolleri için Bursa’ya hastaneye götürdük. Yaşlı ve çok halsiz olduğu için doktoru tahlillerinin bir gece hastanede yatarak yapılmasını uygun gördü.
Ertesi gün dönüşte Kumla yolunda çok yoruldu, “Bu kadar uzun olduğunu bilseydim hiç gelmezdim,” diye sızlandı. Akşamüstü eve yaklaştığımızda evin bütün ışıkları yanık halde babamı balkonda heyecanla bekler bulduk. Sanki dün değil de aylarca önce ayrılmışlardı, öylesine bir heyecan ve hasret vardı hallerinde. Arabayı park edip annemi indirmek üzere arka kapıyı açtığımda annemin yüzünün sapsarı olduğunu gördüm, şöyle bir baktı, boğazından bir hırıltı geldi ve kocaman açılmış gözleri boşluğa dikili kaldı. Ablam “Anne, anneciğimm” diye çırpınırken ben donup kaldım. Tuhaf bir şekilde, balkonda kafese kapatılmış aslanlar gibi heyecanla bir o tarafa bir bu tarafa gidip gelen babama ne diyeceğimi düşündüm. “Aradan saniyeler mi asırlar mı geçti”nin ne demek olduğunu yaşayarak öğrendiğim bir zaman dilimi diye tanımlayabiliyorum şimdi o zamanı. Bir mucize oldu, annem birden geri döndü. Korkudan mı, üzüntüden mi, sevinçten mi bilmiyorum, dopdolu gözlerle tir tir titreyerek komşuların yardımıyla anneciğimi eve taşıdık. Babam olanlardan habersiz, göz yaşları içinde sevinçle karşıladı hatununu. Babamın sevgi dolu sözleri karşısında ölümden geri gelen annemin yüzündeki o sevgi dolu nazlı ifadeyi asla unutmayacağım. Gördüğünüz fotoğraf işte o an çekildi.
Sonra annem dünyayla ilişkisini tamamen kesti. Günlerce gözleri kapalı hiç konuşmadan öylece oturduğu günlerden birinde gözlerini açıp babama döndü, “Muzaffer, biliyor musun ben senin için yaşıyorum,” dedi. Babam onun yanaklarını sevgiyle okşayarak, “Ben de senin için yaşıyorum sevgilim,” diye yanıtladı.
13 Eylül’de annemizi kaybettik. Annemden yüz iki gün sonra 24 Aralık’ta da babamız sevgili hatununun yanına gitti.
Candan ERDOĞAN "Beyond Love"
It was summer of 2005; the disease of our mother which has been with her for a long time had intensified considerably, and she was continualy breaking off her relation to life. Our father, on the other hand, was silently resisting the fatigue and the ailments his eighty seven years of age loaded on his body, trying to stand erect beside her beloved lady. They were staying in their summer house in Küçükkumla, which my father adored and which was the only place my mother felt at home, and we siblings were taking care of our mother alternately.
On one of these days, I and my elder sister took our mother to Bursa for her routine controls. Because she was old and very weak, her doctor found it suitable to make her tests while she stayed in the hospital for one night. The next day on our way back to Kumla she became very weak and complained, “If I knew before that the trip would take that long, I would not come,”. When we approached the house in late afternoon, we found our father waiting in the balcony with great excitement. It was as if they did not depart yesterday but months ago, there was such excitement and longing in their demeneanour. When I parked the car and opened the rear door to assist my mother, I noticed that my mother’s face was yellow, she looked at me as if not looking, I heard a wheeze coming from her throat and her wide-opened eyes placed upright in emptiness. While my elder sister was shaking, crying “Mom, my beloved mom” , I stayed stiff as if frozen. Strange enough, I pondered what I would say to my father who was walking in the balcony swiftly in each direction like lions locked in cage. I can now define that time as a time period in my life in which I learned the meaning of “did seconds or ages passed in between the beginning and the end” by directly experiencing it. There happened a miracle, and my mother returned to life. We carried my beloved mother home with the help of the neighbours with our eyes filled with tears, and trembling strongly, I do not know why, whether for fear, grief or joy. My father not knowing what happened, welcomed her beloved wife in joy, his eyes filled with tears. I will never forget the full-of-love, coddled expression in the face of my mother who had just defeated death, the expression upon hearing the words of my father filled with affection and love. The photograph you see was taken at that moment.
In the following time period, my mother completely cut off his her ties to the world. In one of those days when she sat her eyes always closed, never speaking for ages, she suddenly opened her eyes and turned to my father saying, “Muzaffer, do you know, I live for you”. My father fondled her cheeks with love, and said, “I also live for you darling”.
We lost our mother on September 13. Hundred and two days after my mother, on December 24, our father went to meet his beloved lady.
Çeviri (translatedby) : Ayperi OKUR

2005 yazının ortasında kendimi düşlerimin yaylalarına atmıştım. Yeşilin gözlerimi dinlendirdiği, tepelerin önümde çizgi çizgi uzandığı, suların konuşurcasına aktığı, insanların sohbetlerinin tiryakilik yaptığı Macahel’deyim yine. Sanki çocukluğumdan beri “buralıyım” demeyi bekliyormuşum.
Su boyunca ilerlerken ayaklarımı Camili köyünün karşı mahallesinin girişinde bulup, fazla da düşünmeden salına salına o yola girmiştim. Birkaç çocuğun neşeli oyunlarının arasından geçip, önümde patavatsızca koşan horozun peşine takılarak evlere doğru gidiyordum. 30-
In mid-summer 2005, I found myself in the pastures of my dreams. I was again in Macahel where the green shoothed my eyes, where the hills span in front of me in lines, the waters run as if speaking, the conversations of the local people make addiction. It was as if I was waiting to say that I belonged to these locales from childhood.
While walking beside the water front, I found myself in the entrance of the neighborhood opposite to the Camili village, and took the road without thinking much, walking with a swing. I passed through the joyous game of a few lads, and took the road to the houses following a rooster which was running tactlessly in front of me. I met him on the balcony of a house 30-

Yıl 2001.
Bana en yakın görünen dostlarımın gönüllerinde, asla ve asla fotografçı olamayacağım, olsa olsa “nalbur çırağı” olabileceğim kanaatinin olgunlaştığı dönem.
Temmuz ortaları.
Atölye’den bir grup öğrenciyle birlikte Konya Hadim dolaylarına fotograf çekimine gidiyoruz.
Yer, “Pirlerkondu Oteli” nin önündeki Sultan Pınarı. Sultan Pınarı Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaaddin tarafından yaptırılmış.
Takriben 10.30 suları. Sultan Pınarı’ nın hemen yanında yüz metre kadar yükselen tepenin üzerindeyiz.
Ömrü toprağı tırnaklarıyla kazıyarak geçmiş, yüzü güneşten kavruk, nasırlı elleri meşe dalı gibi sert, geleneksel yaşamı terkedememiş bir Anadolu Çiftçisi, merkebini Sultanpınarı’ nın oluğunda suladı ve ardıç gövdesi gibi dayanıklı, diri gövdesiyle öğlen sıcağı bastırmadan evinin yolunu tuttu besbelli.
Dönüşümde negatifimi yıkadım. S/B bir negatif ve belgesel nitelikli bir fotograf olarak yeterliliği ile beni hoşnut etmişti. “Tarla Dönüşü” adı bile çekim anında oluşmuştu. Arşivime kaldırdım.
Gün gelip; kan bağıyla bağlı olduğum insanlar kadar önemsediğim kimi dostlarım, belli ki epey zamandır gönüllerinde olgunlaştırdıkları ve söyleyebilmek için fırsat kolladıkları o ters yüz edici ifadeyi kullanıncaya kadar, bu negatif de diğer negatiflerim gibi arşivimde durmaktaydı.
“Nalbur Çırağı” keşke olabilseydim. Ancak ne yazık ki o denli hünerli biri değilim. Fizikçi idim. Bunun yanında, abartmadan, yalın ve sessiz, tamamen amatör bir anlayışla “Fotografçı” yım da sanıyordum.
Neydim ben ?
Epey zamandır uzağıma attığım, insanoğlunun hatalarını toleransı ve sabrı konusunda az bulunur bilge bir dosta sordum bu soruyu.
“Fotografçısın sen” dedi, “hem de usta bir fotografçı”…!
Bir akşam bütün negatiflerimi gözden geçirdi. İçlerinden bazılarını seçtik birlikte. Son katılım tarihi bir hafta sonraya rastlayan Ulusal bir yarışmaya bu fotografın 30 x 40 boyutlu bir baskısını hazırlayıp yollamamı önerdi.
S/B Baskı dalında “birincilik” ödülü bu fotografla geldi.
Hemen ardından başka bir fotogafla Uluslararası bir yarışmadan gene S/B baskı dalında “Altın Madalya” alınca ; Pir Sultan’ ın “Dostun bir tek gülü yaralar beni” sözlerini içeren beyitini mırıldandığımı hatırlıyorum.

Bir canlı, “ten” ve tin” den oluşur.
Bu canlı, insan ise çoğunlukla ruhunu içine hapseder.
Diğer canlılar ise yasak dinlemeksizin; çiçek açar, meyve verir, kükrer, yumurta dökerek tinlerini azad ederler.
Sürrealist bir yaklaşımla, “insan ruhunun dışa çıkarılarak, görüntülenmesi mümkün olabilir mi?” sorumu fotografın dili ile yanıtlamaya karar verdiğimde, öncelikle modelimi arındırıp, O’ nu nü kıldım.
Sonra, hayatın kaynağı güneş, ile nü’yü buluşturdum. Yanan beden “tin” ini dışarı çıkardı.
Bu aşamada, bana düşen görev; ruhu görünür kılmak oldu.
Ben de naylon’dan üretilen bir perdeyi ağ olarak kullanıp, üzerine düşen tin’e yakalayıp görünür kıldım.

Evliydi, çocukluydu...
Ve benden büyüktü. Bu özellikleri benim platonik aşkıma uygundu.
Zaman içinde o, aynı kaldı ben ise büyüdüm. Bu değişim, ilişkimizin platonik yapısını bozmaya başlamıştı.
Tehlike çanlarının daha sık ve daha güçlü çalması, ailelerimizle birlikte aynı yerde tatil yapmaya gittiğimiz zaman dilimindeydi.
Tren ile yaptığımız gidiş-dönüş yolculukları “hayatımın seyahatleri” olarak yaşantımın unutulmazları listesindeki yerini almıştı.
Aramızdaki mesafe azalmaya başladığında, korkularım artmaya başlamıştı.
Başka bir kentte yaşamak zorunluluğum, kurtuluşum olmuştu.
Yıllar sonra “geçmiş zamana yolculuk” adlı fotoğraf sergimi hazırken us'uma düştü. O'nu da sergimin içinde betimledim.
Kaderimin güzel bir sürprizi olarak bu fotoğraf, bana; “Devlet 7. fotoğraf sergisi”nde bana, başarı ödülünü kazandırdı.

Urfa / Sultantepe köyü
O zaman yaşı sadece yirmialtıydı... Ve onun altıncı bebesi... Nihayet erkek!!! ...
...
..
.
"Salak" ebe çok su içme demiş...!
Su içmezse, sulu şeyler yiyip içmezse; nasıl emzirecek? Kusana kadar iç dedim... Su, yoğurt, ayran, çorba, şerbet... Ne bulursan iç... İç ki sütün olsun... Emzir ki sağlıklı büyüsün...
Cehalet, sefalet, adalet...
...
..
.
Sabah kahvaltısına davet edildiğimiz bir mekandı... bebeğin ağlama sesini duyunca içeri girdiğimde gördüğüm manzaranın tanımı zor... beşik yerdeki kilim ve sol duvara dayalı katlanıp kaldırılmış yataklardan sonra odadaki tek eşya...
Aslında niyetim sadece beşiği çekmekti... içindeki bebeği, bir de kundaklı görünce dayanamadım... önce onu soydum... rahatlattım... sonra da anasına kundağın zararlarını anlattım... o sohbet arasında emziriyor musun diye sorduğumda bana bunları anlatınca da dellendim...
Hissiyatıma gelince... Önce bir anne sonra da coğrafyamın kanayan kısmının dramına yabancı olmayan biri olarak duyarsız kalma(m/k) mümkün değil ki...
Evladın hayırlısının cinsiyeti yok ama... o topraklarda erkek olmasını istemenin kendilerince geçerli bir sebebi var elbet... "ırgat" lazım... toprağı kim sürecek? sistemin evi yıkıla...
Bu fotografım sosyal bir yaraya parmak basan içerigini yanı sıra 2006 yılında; Birleşmiş Milletler "Binyıl Kalkınma Hedefleri Projesi" vesilesi ile düzenlenen fotoğraf yarışmasında / Kategori 5 (anne sağlığını iyileştirmek) de birincilik kazanmıştı, dilerim BM` in koydugu hedefler onları bul(muşt)ur...
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
Fotoritim Etkinlikleri
EİF : Fotoğraf Hikayeleri
FR-Gezi : Sahaflar Çarşısı
E-Panel : Fotoğraf Dernekleri
FR Değerlendirme : Çocuk
TFSF Onaylı Ulusal Yarışmalar
National Photo Contests Under TFSF Patronage
19 Mayıs 2008 BEYŞEHİR ULUSAL FOTOĞRAFÇILAR BULUŞMASI FOTOSEL MARATONU
22 Mayıs 2008 TÜTEN TUR FOTOĞRAF YARIŞMASI "En Güzel Tatil Fotoğrafını Ben Çekerim"
26 Mayıs 2008 AKADEMİ ALBÜM ULUSAL FOTOĞRAF PROJE YARIŞMASI
16 Haziran 2008 BÜYÜKÇEKMECE BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Dünden Bugüne Köprüler"
30 Haziran 2008 DENİZ TİCARET ODASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Denizde Yansımalar"
31 Temmuz 2008 ADALAR KÜLTÜR DERNEĞİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Adaların Sesi"
06 Ekim 2008 BOYNER HOLDİNG III.FOTOĞRAF YARIŞMASI "Özgürlük"
16 Ekim 2008 AYDIN BELEDİYESİ FOTOĞRAF YARIŞMASI "Cumhuriyet Türkiye'sinde Kadın"