e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
İlke Veral
Doğa ile kaynaşmış insanın huzurlu hikâyesi masallarda mı kaldı?
Yaşadığımız bina yığınları gibi soğuk gerçeklerin yüzlerimize yansıdığı anlarda hayallerimizle yarattığımız bir dünya özlemi, bizi umutlarımızla barışık kılmaz mı?
Acaba; dedelerimizin ninelerimizin sevgiyle anlattığı, hep mutlu sonla biten, içinde kıssadan hisseler barındıran ve yine hep doğanın öğreten gücünü hissettiğimiz masallarımız yeni nesillere ulaşamayacak mı?
San ki, masalların gerçek olmuş…
San ki, bir ağacın gövdesi gibi sarmaşıklarla donanmışsın…
San ki, kelebeklerin kanadı özgürlük şarkın olmuş…
San ki, deniz kabuğunun uğultusu ayın ışığını ayaklarına indirmiş…
San ki, papatya falı sana hep “seviyor” demiş…
San ki bir şeker tarlasında yaramaz bir hırsız çocukmuşsun…
Ve öyle san ki, düşledikçe yüzünü gülümseten masalların bitmesin…
“Anahtar“ isimli serimde modern insanın kasvetli ve buzullaşmış hallerini sorgulamaya başlamıştım.. İçinde huzursuzluk barındıran hatta izleyeni de huzursuz eden bu arayışım sorular içeriyordu ve umut arayışına bir çağrı niteliğindeydi benim için…
Bir sonraki yolculuğum olan “Anafor” da ise modern bireyin bu olumsuz sürecine, uzaklaştığı doğada yanıt bulmaya çalıştım. İnsan, doğayı bozdukça ve onunla mesafeleri büyüdükçe aslında bozguna uğruyor ve bir parçası olduğu doğadan kopuşu kendi doğasını da inkâra sürüklüyordu…
“San ki” isimli yeni projemde ise arayışımın bir başka yanıtını sorguluyorum… Doğadan uzaklaşmış olan insan, masallarından da mı uzaklaştı? Sanki Anahtar’la açtığım kapıdan bakınca, gördüğüm Anafor’lar, beni masallarımızın odasına sürükledi…
Bir masal odası hayal ettim, odama konuk olan sizlerle birlikte düşleyebilmek için. Masal odamız, yaşamın gerçeklerine ve yorulmuş yüreklerimize inat, bizi çocuk ve genç hallerimizin tazeliğine, sıcaklığına sürüklesin istedim…
Sanki, sonu güzelliklerle bitecek bir masalın orta yerindeymişiz gibi…
İlke VERAL

“…acaba günümüz insanının bunalımı, doğadan ve masallarından uzaklaşmasından mı kaynaklanıyor?...”
Levent Yıldız : Masallar bazen gerçek dünyadan insanı alıp, var olmayan dünyaların kapılarını aralatır, doğaüstü, zaman ötesi yerlere götürüp düşler gördürürler... Bazen yol gösterme, nasihat verme, örnek olmak için kullanılırlar, doğruların ve güzelliklerin başka bir dille anlatımıdır... Bazen de biraz rahatlamak, gündelik didişmelerden, acılardan ve stresten uzaklaşmak için kaçış noktalarıdır. Ne amaçla yaratılmış, anlatılmış ve dinlenmiş olurlarsa olsunlar masallar hep vardılar, insan var olduğu sürece de hep olacaklar... Sizin günümüz insanına masallar anlatmanızdaki gayeniz ne idi? Nasıl bir gaye ve istekle yola çıktınız?
İlke Veral : Masallar, bulunduğumuz evrenin gerçeklerinden kopuk değildir bence. Özlemlerimizi, gereksinimlerimizi ve gelişmemizi gerçekleştirmek için bir fırsattır belki de. O kapıları aralamak, hayal ederken sorgulamak ve var olanla yetinmeden daha ileriye uzanmak için tutunduğumuz sağlam bir daldır öte yandan. Her gün birbirinden acı deneyimler yaşıyoruz, çağımız insanı giderek kendi açmazlarını yaratırken, bir yandan da temelinde var olan saflığının ve doğasının temsil ettiği niteliklerden uzaklaştığını görüyor, buna hayıflanıyor. Bu bozguna karşı bir önerme aslında benim için "San ki"... En başta benim ihtiyaç duyduğum ve özlediğim masallarımı paylaşırken, izleyiciyi de görsel masallarıma davet ederek, kendi masallarını oluşturmalarına zemin olabilmek gayesiyle hareket ediyorum. Öyle sanmalarını, hayal ve umut ederek, daha iyi bir dünya için uzanıp alma enerjisine kavuşmalarını önermeye çalışıyorum. Çünkü uzaklaşmakta olduğumuz doğa ve masallarda çok değerli ipuçları var bana göre. İçimizdeki çocuğun hala dizginlenemez biçimde, çekildiği kuytu köşede, pusuda bekler gibi masallarını özlediğini, aradığını hissettim çalışırken. Bu yolla, kendi adıma gerçekleştirdiğim her görsel masalda biraz daha o çocuğu mutlu ettiğimi ve biraz daha kendi klostrofobimden sıyrılmakta olduğumu gözlemledim. Aynı şekilde, başkalarının da böylesi bir sürece dâhil olmalarını istedim.
L.Y. : Yani siz masalları, insanların gerçek hayattan kaçarak sığınacakları yerler olarak değil aksine insanların yaşamları içerisinde hayallerinin peşinde koşarak daha iyi, daha mutlu ve hem kendileri hem de çevreleri ile daha barışık bir hayat yaşamaları için düşünsel-görsel birer araç olarak tanımlıyorsunuz?
İ.V. : Evet, bana göre tüm gerçeküstü abartılı öğelerine karşın masal, insanın sadece sığındığı bir yalansı uydurmaca değildir. Anlatımı gerçeküstüdür, biçimi grotesktir, olağandışıdır, bazen ütopiktir ama gerçek bir hayattan yola çıkar, içinde gerçek dersler barındırır, nihayetinde de hakiki sonuçlara varılabilir. İnsanın yaratıcılığının sınır tanımazlığı sayesinde söylem biçemi hayali, ama içeriği sahicidir. Geleneksel masallarda kullanılan dil, geçmiş zamana aittir. Benim masallarımdaysa, bilindik masal anlatım geleneğiyle tam örtüşmemekle birlikte, çağdaş, görsel ve geleceğe ilişkin sahici özlemleri ve idealleri öyküleme çabası vardır. Sonuç olarak söylem dili masalsı olmakla birlikte, içeriği sahici kaygılar ve kavramlardan beslenir, masallara öykünür. O kavramları ifade etmek için kurgulanmış bir araç değil de, aracıdır diyebiliriz.
L.Y. : "San ki" serginizle aktarmak, paylaşmak ve hissettirmek istediğiniz ana tema olan masallar, bir nevi sizin fotoğraf sanatınızla da paralellik arz ediyor diyebilir miyiz? Fotoğrafı gerçeküstü formlara sokmak, ütopik olgular katmak vs. Masalımsı anlatım ve aktarım sizin sanatınızın orijin noktası ve arayışlarınızda çıkış yeriniz değil mi?
İ.V. : Bu sergi özelinde evet, içerikte işlediğim masalları, yine masalsı bir dille anlatmayı seçtim. Ama diğer projelerimin tamamı için aynı şeyi söyleyemem. Konsept ne gerektiriyorsa, o söylem biçimiyle desteklemeyi tercih ediyorum denebilir. Bu seride, sorguladığım bir şey var; …Acaba günümüz insanının bunalımı, doğadan ve masallarından uzaklaşmasından mı kaynaklanıyor?... Bunu sorgularken her karede doğadan bir parça, bir mekân, bir canlı veya bir mevsim kullanıyor, masal tadında bir kurgu içinde insanla bütünleştiriyorum. Ama masal her zaman, çıkış noktam olmadı, örneğin "Anahtar" isimli serimde çağımız insanının soğuk yüzü, son derece karamsar ve katı bir dille atmosfere yedirilmiştir. Orada masaldan çok, iç burkan bir gerçekle yüzleşmek mümkün olabilir kanımca. Keza, Anafor'da da insanın herhangi bir doğa parçası ile bir ardalığı, deforme ve eğreti bir bütünleşememe hali sergilemektedir. 
Neden günümüz insanı Anahtar ve Anafor'da tanımladığım biçimde bu evrende salınıyor, şeklindeki soruma karşılık, bir yanıttır aslında "San ki" serisi... Çünkü insan, giderek masallarından da uzaklaşmakta, var olan dünyayı olduğu gibi, tüm gerçekleriyle kabul etmekte ve hayal ettiği yeni bir düşün peşinden giderek kendine yeni bir dünya kurgulayabileceğini unutmaktadır. Tıpkı kendi özgürlüğünü, kendi kendiyle konuşarak oluşturan ve tamamladığı örgüden kelebekleri bulutların içinde düşleyen kırmızılı kız fotoğrafımda olduğu gibi… Bu projem için, yola çıkışımın temelinde, bendeki sorgulamalar böyle cümleleştirilebilir... Öte yandan oldum olası masalları hep çok sevmişimdir, çocukken babamın anlattığı, "arkası yarın" diyerek, uzun zamana yaydığı masalların tadı benliğime işlemiş sanırım. Bir de bundan 3 yıl kadar önce keşfettiğim ve o günden bu yana çalışmalarıyla neredeyse boğuştuğum fotoğraf sanatçısı Maggie Taylor'un işlerinin tekniği de, yeni sergimde yansımalar ve göndermeler halinde gözlemlenebilir. Eski sararmış fotoğrafları, günümüz teknolojisi ile masalsı bir anlatıma kavuşturuyor Maggie ve kendime son dönemlerde en çok yakın hissettiğim ve etkilendiğim bir Photoshop virtüözüdür.

“Photoshop olmasaydı, belki o günün teknolojisi neye el veriyorsa onları deniyor olurdum.”
L.Y. : Açılan son serginizde, izleyicisi ile karşı karşıya gelen eserleriniz umduğunuz etkiyi gösterdi mi, bunu gözlemleme şansınız oldu mu? Tepkilere ait akıl notlarınızı bizimle paylaşır mısınız?
İ.V. : Bu sergimi ilk olarak gerçekleştirdiğim mekan, İzmir'de tarihi bir binadır. Ağaçlı ve yeşillik bir bahçenin ortasında, küçük sevimli bir köşk. Sanki masal gibi J Öncelikle benim hayal ettiğim atmosfere çok uygun düştü, sonra da masal odamın kapılarını araladığımda, içeriye girenler bu bütünlüğü hemen algılayabildiler. Yorucu bir kentin tüm hızlı trafiğinden izole, mis gibi yeşillik kokan, kuş cıvıltılarının da bize köşke giden yolda eşlik ettiği duygusu, tamamlayıcı oldu sanırım hissettirmek istediğim duyguya. Ve kapıdan içeri girip çalışmalarımı izleyen insanların yüzlerinin güldüğünü görmek beni ayrıca mutlu etti. Benim konuşabildiğim herkesin kendini yakın bulduğu farklı bir fotoğraf oldu ki bu da hoş bir duygu. Sanıyorum herkes için bir veya birkaç masal vardı odada...
Benim başlattığım yerden, yeni bir hikâye geliştirenler, hatta yazanlar da oldu. Bir örneğini şu linkte görebilirsiniz:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=144173
Ayrıca Prof. Mehmet Bayhan'ın katalogum için fotoğraflarımdan yola çıkarak yazdığı, içinde masalsı metaforları da olan değerlendirme metni benim için sevinç verici oldu. Tüm bunların yanı sıra çocuk- yaşlı, yerli-yabancı ayırmaksızın farklı kesimlerin ortak beğenisi olabildiğini de gözlemlemek kıvanç vericiydi. Sanıyorum başlangıçta kendi ihtiyacımdan hareketle gerçekleştirdiğim masallara, birçoğumuzun özlemi ve gereksinimi varmış. Sadece bunu paylaşabilmek bile yeter aslında. Doğanın içinde kaynaşmış insanın masalını görmek sanırım insanlarda iyi bir titreşim yarattı. Tabii bunlar benim izlenime ait akıl notlarım, asıl olan benim karşılaşmadığım genel izleyicide veya sizlerde nasıl bir titreşim yarattığı?
L.Y. : Fotoğrafa başlamanız ve ilk dönem çalışmalarınız zannedersem İFOD'da olmuş... Photoshop'u nasıl öğrenip geliştirdiniz? Photoshop olmasa İlke Veral'dan bu tür çalışmalar göremez miydik? Öte yandan fotoğraf sever izleyici kitlesinin, çalışmanın özünden, sanatsal kısmından çok, hangi donanım kullanılmış, hangi program ne kadar ve nasıl kullanılmış gibi meraklarla yaklaşmasını nasıl karşılıyorsunuz? Mona Lisa'nın hangi tuvalle, hangi fırçalarla yapıldığını merak etmek, daha doğrusu sadece bunu düşünmek bana biraz komik geliyor. Hepimizin fotoğraf makinesinin olmasından mı doğuyor, bu amaçtan çok araca doğru yönelmeler sizce?
İ.V. : 1991 yılında tanıştığım İFOD'da nitelikli bir ortam vardı, söyleşiler, grup çalışmaları, fotoğrafın sanat olarak değerlendirilmesi bağlamında bazen acımasız bir süzgeçten geçmek gerekiyordu ki bunun kendi gelişimimde katkısı olduğunu da biliyorum. O günlerde benden önce yol almış arkadaşlarımın bana yürek vermesi, deneyimlerini paylaşmaları ve benim bitimsiz merakım, çeşitli deneysel çabalarım sonucunda Photoshop'un varlığından haberdar oldum. O günlerde bunu öğrenebileceğim fazlaca kaynak da yoktu. Bir tez metninden takip ederek, deneye- yanıla, kimi zaman da kullanan arkadaşlarıma sorarak Photoshop becerimi geliştirdim. Kullanmaya devam etmekte istekli ve kararlı olunca da zaten ortamda sonsuz öğrenilecek şey olduğunu gördüm. Bunları öğrenmek bende ihtiyaç haline geldi ve hala da öğrenmeye devam ediyorum. Kendime ait dilimi bu araçla geliştirdim ve sanırım artık bu benim dil alışkanlığım haline geldi. Tarzımın içine oturdu.
Photoshop olmasaydı, belki o günün teknolojisi neye el veriyorsa onları deniyor olurdum. Tıpkı ilk başladığım yıllarda yaptığım, kolaj, ekolin boyama, üst üste çekim denemelerimde olduğu gibi… Yani, anlamı ve hayal gücünü destekleyecek teknik zorlamalardan vazgeçmezdim sanırım.
Fotoğraf, teknolojiye dayalı bir sanat olduğu için, gelişen teknikle birlikte, onun nasıl yapıldığını öğrenme merakı da beraberinde geliyor, bunu anlıyorum. Fakat bir yapıtı incelerken salt onun hangi teknikle yapılmış olduğuna kafa yormak biraz tüketime ait bir şey bence. Sonuçta tüketilmesi için bir beceri sergilemiyoruz, aksine, bir özü paylaşma ve karşılıklı bir diyalog oluşmasını sağlamaya çalışıyoruz. Yapıtın salt tekniğinin sorgulanması, bir söz, bir sorunun karşılık bulamaması, monolog olarak orada asılı kalması gibi bir şey hissettiriyor bana. Yüzeyde kalınmış, fotoğrafın içine girilememiş gibi oluyor. 
Öte yandan, bir sanat üreticisi olarak, izleyici ile paylaşmak istediğim bir yoğunluk içerisindeyken, anlam üzerine geri bildirimler, sorular geldiğinde ise daha çok yürek verici oluyor açıkçası. İşte o zaman karşılıklı diyalogu kurabildiğimi görüyor ve sahici bir paylaşım içinde olduğumu hissediyorum. Ayrıca teknik beceri geliştirmek isteyenlerle de başka şekillerde temas halinde olabiliyoruz.

“Sanatsal üretim sürecinin sınırlamasız ve özgür koşullarda gerçekleşmesi halinde, daha katmanlı ve çok okunmalı sonuçlar doğurabileceğine inanıyorum.”
L.Y. : San ki serisindeki çalışmalarınızda yer alan modellerinizle nasıl bir çalışma gerçekleştirdiniz? Önce kafanızda mı yaratıp, kurguluyorsunuz yoksa PS denemelerin de mi ortaya çıkıyorlar?
İ.V. : Bu serideki modellerimin hemen hepsi genç veya çocuk. Onların umutlarının, geleceği temsil etmelerinin, masallarıma daha çok yakışacaklarını düşünmem, beni onlarla çalışmaya yöneltti. Büyük bir kısmı yakın çevremde olan ve projemin içinde severek bulunmayı isteyen yüzlerdir. Bir kısmı da tesadüfen karşılaşıp, katılmalarını isteyip kabul görmesiyle çalıştığım modellerdir. Her yüze yakışacak masalımı daha önceden planlamıştım, onlara da bunu anlatıp, nasıl davranmaları gerektiğini söyledim ve çekimlere başladık. Yüzlerce kare içerisinden seçip ayıkladıklarımı kullandım. Modellerimi genelde daha rahat oldukları iç mekânda, paraflaş kullanarak görüntüledim. Sonra onları daha önce çekip, bir klasörde topladığım çok sayıdaki doğa görselleri içerisinde bütünleştirene kadar bilgisayar yardımı ile birleştirdim. Işık, gölge, düşsel efektlerle destekleyip, istediğim hale gelene kadar ortalama 6 aylık bir çalışmayla sonuca ulaştım. Masalsı bir ortak atmosferleri olmasını istiyordum, bunun için de kendi geliştirdiğim bir perde katmanı uyguladım. Bu kimi zaman, rüzgâr, duman, dalga, kimi zaman da resim etkisi uyandırarak, masalın büyüsüne daha kolay adapte olmamızı sağlayacaktı benim için. 
Çalışmaya başlarken, konu ve masallar ana hatlarıyla belleğimde şekillendikten sonra, "evet artık oldu" dediğim noktaya gelene kadar üretim süreci devam ediyor ve bitene kadar şekil değiştirebiliyor. O süreçte kendimi ve modellerimi serbest bırakıyorum. Başta çizip, tıpa tıp aynısını yapmaya çalıştığımda sonunda çok matematik ve soğuk, hatta karikatürize sonuçlar aldığımı geçmişte uygulayıp görmüş ve çoktandır bu yöntemden vazgeçmiştim. Sanatsal üretim sürecinin sınırlamasız ve özgür koşullarda gerçekleşmesi halinde, daha katmanlı ve çok okunmalı sonuçlar doğurabileceğine inanıyorum. Tüm bildiklerimizin, biriktirdiklerimizin açığa çıktığı bir dönem aslında üretim süreci. Ve çağrışımlar o süreci destekleyerek güçlendiriyor, katmanlaştırıyor. Fakat bunu yaparken tamamen araçlarla oynayarak tesadüfî bir şeyin ortaya çıkmasından bahsetmiyorum kesinlikle. Yola çıkarken nereye gideceğinizi bilerek aracın başına oturmalısınız ama yolda çağrışımlar, sürprizler bu yolculuğunuza renk katmalı, anlam katmalı, özgür kılmalı…
L.Y. : Bazı sanatçıların çalışmalarında akvaryumda gördüğümüz Japon Balıkları, sizin bu serinizde denize kavuşmuş gözüküyorlar. Japon balıkları sizin için ne anlam ifade ediyorlar?
İ.V. : Evet, çoğunlukla Japon Balığı, doğadan koparılmışlığı, süs olarak akvaryumda yaşatılmayı, bazen özgür olamama durumunu ifade etmek için kullanılır. Ben o güzel, şirin, estetik canlıyı, San ki sergim içindeki iki fotoğrafta, denizde, mutlu ve özgür olarak betimledim… Sanki orada doğayla kaynaşmanın sınırsızlığını yaşıyor gibiydiler J
L.Y. : Fotoğraflarınızı satın almak isteyen sanatseverler için neler söyleyebilirsiniz? Ve eğitim çalışmalarınızla ilgili bilgiler verir misiniz?
İ.V. : Fotoğraflarımın satışlarında sınırlı edisyon garantisi vererek, iki farklı boyut için en fazla 3 baskı yapmayı seçtim. Böylece her bir fotoğraf için belirlediğim rakamı da üçe bölerek almak isteyen kişi açısından daha uygun olan bir limite çekebilmiş oldum. Yazık ki tüketimin çılgınlık düzeyinde arttığı günümüzde, sanat eseri satın alma, özellikle fotoğraf satın alma alışkanlığı, henüz ülkemiz için üzücü boyutlarda. Oysa sanat tüketicisi olmanın aslında bir anlamda üretimine destek olmak ve düşünsel üretimin de içinde olmak olduğu gerçeği gözden kaçıyor.
Eğitim çalışmalarımı, birebir ve gelen öğrencinin ihtiyacına yönelik olarak belirlediğimiz düzeyde, teknik altyapıyı kurduktan sonra atölye çalışmaları halinde gerçekleştiriyorum. Kimi zaman da zaten bir şekilde çalışmakta olan fotoğraf sanatçılarına proje danışmanlığı yapıyorum. Onların fotoğraflarının kavramsal metninin yazılmasından, işçiliğine ve sunumuna kadar tüm detaylarını yeniden denetliyorum.
L.Y. : Muhakkak bir bütündür fotoğrafçı için sergisi. Ancak yine de bu sergiden en başarılı gördüğünüz çalışmalarınız hangileri desem? Bu serginizi başka yerlerde de açmayı planlıyor musunuz? Bundan sonraki projeleriniz nelerdir?
İ.V. : En zor soru bu oldu J Ben seçmekte zorlanıyorum bu aşamada, artık ona bence izleyici karar vermeli. Ortalama 50 fotoğraf çalıştım bu seri için ve çok titiz bir eleme sonucunda 24'e kadar inebildim, şimdi onların arasında bir ayırım yapamam ki. Her biri biricik benim için ve farklı duyarlılıkları temsil ediyorlar.
Sergimi farklı illerde, hatta yurt dışında da açmayı istiyorum ve bu yönde araştırmalarım devam ediyor.
Uzun zamandır gerçekleştirmeyi planladığım iki ayrı projem var. Bir tanesi, ismi İ-KİMİZ? Metni zaten hazır, benim yazı denemelerimi topladığım Milliyet Blog adresimde sunmuştum:
http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=92781
Kimlik ve içimizde yaşayan farklı benleri, iki ayrı enstrümanla, fotoğraf ve resim gibi, iki ayrı kişi tarafından üretilmiş bir ortak çalışma olarak düşünüyorum. Birlikte imza atmakta ortaklaşabildiğim ve aynı dili kurabildiğim bir ressam arkadaşımla anlaştığım gün başlayacağım sanırım buna.
İkincisi ise, sosyal olanakları iyi olmayan çocuklarla röportaj yapıp, onların hayallerini fotoğraflamak… Bu projeme de sponsor bulduğum gün başlayacağım… Maliyet olarak kapsamlı bir planım var o proje için çünkü…
Ayrıca bunların dışında bireysel projeler de gerçekleştireceğim elbette ama henüz yeni sergimin gezdirilmesi, sindirilmesi ve benim de bu konudan, masalların etkisinden uzaklaşabilmem gerekiyor, biraz daha zamana ihtiyacım var gibi, sanki J … Onun dışında fotoğraf çalışmalarıma ara verdiğim soluklanma zamanlarımda yazma denemeleri yapmaktayım. Yazdıkça kendimi yeni bir konu içinde bulmam da mümkün olabilir fotoğraf açısından...
Bu keyifli söyleşi sayesinde, benim düşünce ve duygularımın diğerlerine ulaşmasında aracı olduğunuz ve bu fırsatı tanıdığınız için teşekkür ederim… Güzel çabalarınızın uzun soluklu olmasını diliyorum…

Röportaj : Levent YILDIZ
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.