Bookmark and Share
İshak Kalaç : Güvenlik Bölgesi

GÜVENLİK BÖLGESİ

 

Uzun bir zaman Olağanüstü Hal uygulamalarıyla yaşamak zorunda kalanların bir kısmı, hala adı başka ama benzer uygulamalarla yaşıyorlar memleketin bir köşesinde. Yirmi yılı aşkın devam eden ve henüz resmi ağızlarla doğru bir tanımı bile yapılamayan Kürt Sorunu'na dair sorgulayıcı dönem, Hakkari-Dağlıca saldırısına denk geldi.  Bu tarihle beraber başlayıp süren bir gerilim oldu aynı zamanda. Tezkere ve yayın yasaklarından sonra bir aralar genel af dahi konuşulur oldu.


 

Dağlıca'dan sonra korkular tazelendi. Var olan şartlarda hayatın ne denli tehlikeli ve zorlu olduğunu bir kez daha konuşmaya başladık. Bu arada Dağlıca'daki çatışmalardan önceki ve sonraki yayınların nasıl bir içerik ve biçim değişimine sokulduğunu da dikkatli bir şekilde izlemek gerekiyor. Sıcak noktalar olarak kodlanan Cizre'de, Yüksekova'da, Silopi'de, Zaho/Erbil, Çukurca kısacası Güven(siz)lik Bölgesi olarak adlandırılan herhangi bir yerde yapılan canlı yayınlar bir kez daha gösterdi ki medya denen gücü kendinden menkul muktedir, hepimizin hayatına doğrudan ve hesapsızca müdahale edebiliyor.


 

Resmi ağızlardan gelen açıklamalara bizi ikna etmeye zorlayan, kitle iletişim araçlarının bir bütün olarak geliştirdiği tüm mesafelere karşı, başka bir hayatın, başka bir dilin varlığını, Sıcak Noktalar olarak belirlenen tüm yerlerde görünmeyenleri göstermek, izlemek için Cizre'den Şemdinli'ye kadar ki Güvenlik Bölgesi’nde bir fotoğraf çalışması yapmak üzere yola koyuldum yanımda bir arkadaşımla beraber.


 

Akşam Haberlerinin Sıcak Noktalarındaki Hükümet Konakları, Valilik Binaları ve çoğu zaman askeri bir aracın doldurduğu arka fonunun dışında kalan yerlerde tüm anlatılanların ve gösterilenlerin dışında bir hayatın sorgulanmasıydı bu aynı zamanda. Sokaklara dökülen kontrolsüz kalabalıkların, kimi ‘hassasiyetleri’ memleketin her köşesine ulaştırma yarışının hangi soruna çözüm olabildiğini sormak için de.


 

Çalışmaya Cizre'de başladım. Binlerce yıldır akıp giden Dicle suyunun kenti, Cizre'den. Belki de karıştığı Basra'ya kadar en fazla Cizre'den geçerken bu kadar narin, sessiz ve renkli akıyordur. Cizreliler Dicle'nin bu kadar sessiz akıp gitmesini şöyle bir rivayetle anlatılar; Bir Alim varmış. Tüm Kuşların dilinden anlayan, Fekiyé Teyran. Coşkulu ve hırçın akışından kuşların rahatsızlığını öğrenir ve bir gün Dicle'ye sessiz akmasını, çünkü tüm kuşların akıntısında rahatsız olduğunu söylemiş. İşte o gün bu gündür, Dicle böyle sessiz akarmış. Cizre'den uzaklaşıncaya kadar kenarında düğünler, oynayan çocuklar, işçiler, hayatını balık avlayarak geçiren kamyon tekerleklerinden yaptıkları iç lastikli balıkçılar, buluşan sevgililerle, sadece suyun akışını izlemeye gelenlerle doludur. Dicle'ye her akşam sesi karışan Asker Cizrawi'nin Mehemed Arifi Cizrawi'nin coşkulu ve aşka davet eden şarkılarını, hareketli çarşısı pazarı…


 

Akşam Haberleri her yerde olduğu gibi Cizre'deki insanları da etkiliyordu. Her an büyük bir operasyon olacağının haberleri ve sonu belirsiz bir sürece doğru gitmekten onlar da nasibini almışlardı. Bu durum bize haber saatlerinde yansıtıldığı kadar değildi ama. Düğün sesleri hafta sonlarını neredeyse şehri kaplıyordu.  Her mahallede bir düğün ve kalabalık halaylar vardı. Kimisi fotoğraf çekmemize izin vermiyordu son günlerde söylenenlerden dolayı. Bizim herhangi bir ajansla, televizyonla bağlantımızın olmadığına inandırmak güç oluyordu bazen bu sebepten. Yaşadıkları yerleri tehlikeli, sakıncalı ve güvensiz olarak anlatan gazetecilerden rahatsızlıklarını anlatıyorlardı haklı olarak.


Ama bir şey vardı ki düğünlerde, kahvehanelerde, çarşı-pazarda, genci yaşlısı, kadın erkeği; aynı şeyi konuşuyorlardı. Bir akşam üstü Dicle suyunun balıkçısı Ramazan'la görüşürken sivil polis müdahale etmişti. Üstelik Bedirhan Ailesinin tarihi Bérça Belek Kalesi’nin tam karşısında kalan ve diğer tarafında başka bir güvenlik birimini olduğu Köprünün aşağısında. Biz farkında olmadan namlunun ucundaymışız. Yani bu saate burada vurulsak kimse kimseye bir açıklama yapmak zorunda değilmiş. Çünkü burası güvenlik bölgesiymiş çünkü burası terör bölgesiymiş. Garip olan şey ise nereli olduğumu söyledikten sonra bana "senin bunları daha iyi bilmen gerekiyor" demesiydi, polis memurunun.


 

Dicle'ye biraz daha uzak kalan Şırnak şehri ilçesi Cizre kadar şanslı değildi. Tek yönlü kaldırımsız caddeleri hep aynı meydana çıkar. Bu yapay meydanda toplanır herkes. Bu meydanda biten günün ardında, Cudi Dağı’ndan kurtulup gelen günün son ışıkları, gölgelerimizi uzattıkça uzatmıştı beraber oturduğum yaşlı iki amcanın. Sohbetimiz, onların fotoğraflarını çekmemle başlamıştı. Bana, "sen sınırın sıfır noktasında olanlardan mısın?" diye sordular, gülümseyerek. Olmadığımı, sıfır noktasının neresi olduğu benim de merak edip bunun için fotoğraf çektiğimi söyledim. Sonrasında içilen çaylarla sohbetimiz aynı güzergahta devam etti.


 

"Biz hep yoksulluğu, mahrumiyeti gördük, yaşadık. İsteriz ki bizden sonrakiler bunları yaşamasınlar."  diyordu, Hasan amca. Oduncuymuş. "Bir keresinde tabiî ki 20-25 sene evveldi, topladığım odunları tam yüklemiştim ki aracıyla yaklaşan bir kişi odunları satın almak istediğini söyledi. Üstelik beklediğimin üstünde bir parayla 30liraya o zamanın parasıyla. Kabul etim tabii. Ama bir süre sonra beni ihbar etmişlerdi. Buradan alıp Cizre'ye götürmüşlerdi. O parayı ne yaptığımı sordular. Ben de askerdeki iki oğluma bir kısmını yolladığımı, geri kalanıyla da çay, şeker ve yağ aldığımı söyledim. Neyse ki bir süre sonra bırakıldım. Şimdi ise o odunları da toplayamıyoruz çünkü her taraf yasaklı." Ahmet amca daha dertli konuşuyordu. Onu tüm yaşadıklarından ziyade son dönemlerde olan bitenler üzüyormuş. "Kıbrıs çıkartmasında burada 600 genç askere gitmek için askerlik şubesinin önünde toplanmıştı."  diyerek kendince tüm bu olanları özetliyordu aslında.


 

Cizre'den başlayıp Şemdinli'de bitecek fotoğraf projesinin kolay olmayacağı daha Uludere'ye vardığımız ilk anda daha iyi anlamıştım. Valilikle görüşüp izin aldığımız halde orada fotoğraf çekmemizin sadece bir yolu vardı; o da bir polis memuru ile beraber dolaşmaktı. Fotoğrafçılık hayatımda bir ilki yaşadım böylelikle.


 

Hakkari'ye eskiden bağlı bu ilçeden geçen karayolunun değişmesiyle Uludere büsbütün olumsuz etkilenmişti. Bir önceki sene uğradığı sel felaketinin enkazları hala ortadaydı. İnsanların en büyük şikayetlerinden birisi de buydu. Hükümetin ilgisiz ve sahipsiz bıraktığı başka bir konuydu o da.


 

Uludere'den ayrılıp Beytüşşebap'a gitmek istedik. Ama bu kesinlikle yasakmış. Bir gazeteciyi ya da fotoğrafçıyı bırakın, herhangi bir vatandaşın oradan fotoğraf makinesiyle ya da kamerayla geçmesi yasakmış. Askerlerin dikkatinden kaçan bir yolcu sonradan Habur 2 kontrol noktasından geri çevrilmiş. Bütün uğraşlarımıza rağmen oradan Beytüşşebap'a ve Hakkari'ye geçişimize izin alamadık.


Yapacak tek şey kalıyordu; o da Van üzerinden Hakkari'ye geçmekti. Çünkü iki gün sonra Hakkari'de Édi Bese (Yeter Artık) mitingi vardı ve mutlaka orada olmamız gerekiyordu. Üç saatlik yol tam olarak on buçuk saatimizi almıştı. Ama vaktinde Hakkari'ye varabilmiştik. Bu mitingde her şey yolundayken sonunda yine biber gazlı, joplu, taşlı ve korkulu bitmişti. Bitmesine bitmişti ama şehir merkezinde bu olağanüstü duruma alışmış alıştırılmış insanların varlığı dikkat çekiciydi. Bir-iki saat sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi herkes bildiğini yapıyordu. Seyyar satıcılar, ayakkabı boyacıları, üç tekerlekli bisikletçiler her zamanki yerlerini almışlardı. En kötüsü de bu durumdur sanırım. Bu kadar korkunun ve şiddetin gündelik hayatla iç içe olduğu kaç yer vardır ki dünyada?


 

Hakkari'den sonraki durak, ilçesi Çukurca'ydı. Zap suyu boyunca ilerleyen yol boyunca askeri kontrol noktalarının dışında arttırılan Korucu sayısı ne kadar güvensiz bir yer olduğunu gösteriyordu. Bir iki yerde Korucularla oturmak istedik ama bu bile yasaktı. Günün ilk ışıkları ile belirlenen noktalara gelen bu insanlar akşam saatlerine kadar durmak zorundaydılar. Soğuk ve yağışlı havalardan korunmak için kimi korucular hazırlıklarını bile yapmışlardı. Yapamayanlar en yakın köprünün altına sığınmak zorunda kalıyorlardı.


 

Çukurca'yı daha çok askeri bir üs olarak belirtmek doğru olacaktır. Eskiden çok kalabalık olan bu yerde son yıllarda büyük göçlerle neredeyse boşaltılmış. Pirincin bile yetiştiği bu ilçede şimdi kalabalıkları görmek imkansız. Bazen bir belediye çalışanının yerleri süpürürken ki çıkardığı ses, tek ses olabiliyor. Birkaç kişi bir anda bir araya gelip çaylı sigaralı bir sohbete girerler sonra kalkıp giderlerdi. Zaman zaman olan hareketlilik sadece bu kadardı.


Bir şehir bu kadar sessiz ve sakin olur mu diye başka türlü düşünmeye başlarsınız bir süre sonra. Yüzlerce yıldan bu yana kalan taştan evleri harabeye dönüşmüş bir haldeydi. Çukurca'da bir erkek çocuk on yaşından itibaren bir dağı tarlaya dönüştürmek zorundaymış. Nedeni de ancak bunu yaptıktan sonra evlenebilmesiymiş. Bu ve bunlara benzer yüzlerce binlerce söylence mi yoksa gerçekten yaşanmış mı bilinmez ama beraber dolaştığımız Yunus'un söylediği gerçekti. "Uzun bir zaman doğuya gidince dünyanın aydınlık, batıya gidince karanlık olduğuna inanırdım. Çünkü dışarıyla hiç alışverişimiz yoktu. Hala böyle. Çok fazla bir şeyin değiştiğine inanmıyorum." demişti Yunus. 


 

Çukurca'dan ayrıldığımda yol boyunca devasa askeri yığınakları bir kez daha başka bir açıdan görme şansım oldu. Çukurca ile Şırnak yol ayırımındaki Geman Köprüsü'ndeki kontrol noktasında binen yolcunun sorduğu sorularla dışarıdan geldiği anlaşılıyordu. Birkaç soru-cevaptan sonra Erzurum'lu olduğunu öğrendim. Son günlerde televizyonlardan duydukları onu oldukça korkutmuş ve orada askerlik yapan oğlunu ziyarete gelmiş. Uzun ve yorucu yolculuk onu oldukça sinirlendirmişti. Ama esas siniri onu bu yollara düşüren onun deyimiyle ‘sinir bozucu’ haberleri yapanlardı.


 

Yüksekova'ya vardığımda hava iyice kararmıştı. Çocukluğumun geçtiği ve büyüdüğüm memleketimde ne olursa olsun kendimi güvende hissettim. Uzun ve sert geçecek bir kışın daha hazırlıkları yapılıyordu. İstiflenen odunlar, son zamanlarda ücretsiz dağıtılan kötü kömür torbalarını her yerde görmek mümkündü. Hükümet Konağının önünde kamp kurmuş memleketin iddialı televizyon kanalları, her an için ilçenin en güvenli yerinde hazırolda bekleyip her akşam bu sıcak noktada olan bitenleri anlatabilmek için tetikteydiler. Tuhaftır ama o canlı yayınlarda söylenenlerle sokaklarda söylenenler hiçbir zaman aynı olmadı.


 

Hızla büyüyen ama aynı şekilde sorunlarını da berberinde büyütüyor bu şehir. Kimi sorunlarının çözümü için artık umudumuzu kestik bir anlamda. Büyüdükçe içimizdeki umudu da tüketen nazlı bir şehirdir orası. Elli kilometre uzaklıktaki Şemdinli'ye fotoğraf çekimi için bu kaçıncı gidişimdir bilmem ama her gidişimde biraz daha dışarıya açıldığını görebilmek sevindiriyordu. Daha geçen sene uğradığı sel felaketi şehrin ortasında çırpınan bir yaralı gibi duruyordu. Selin enkazı hala ilk günkü gibi duruyordu.


 

Güvenlik Bölgesi'nin bu son durağı tıpkı diğer şehirlerdeki hayatın, hayatların anlattığı gibiydi aslında. Oralar Türkiye'de yaşanan Kürt Sorunu'nun bir özetiydi. Oralara bakıp sorunun ne denli derin ve çok boyutlu olduğunu görmek mümkündür. Çektiğim fotoğraflar, içeriden. Şiddetten, acıdan, medyanın, resmi makamların geliştirdiği soğuk ve ürpertici dilden uzak alternatif bir dil olabilir belki.


 

İshak KALAÇ




İshak KALAÇ Hakkında

Özgeçmişler hep kısa istenir. Bir özgeçmiş ne kadar kısa olabilir ya da en uzunu ne kadar olabilir ki? Benim de özgeçmişim bir mucize ile başlar. Kilometrelerce yok kattedip vardıkları yerde, otuzüç yıl önce, bir sağlık görevlisinin annemi ikna etmesiyle bir anlamda kurban edilecek İshak’ın benzer yazgısından ibaret. Aldıracakken beni kendinden, hayattan vazgeçer o büyüleyici sözlerden sonra. Söylenecek, yazılacak onca şeyden vazgeçeriz hep kısa isteniyor diye hayat hikayelerimiz. Sekiz yıl önce başlayan belgesel fotoğraf çalışmalarım da işte hep bu hayatları, bu hayatların geçtiği mekanları, ıssızlığı, sessizliği, an’lık değişen yazgıları izlemekten oluşuyor. Bir mucizeye dönüşen sözlerin, fotoğraf karelerinde görünmesini sağlamaya çalışıyorum. 


 

1975 yılında Hakkari’nin Yüksekova ilçesine bağlı Büyükçiftlik Köyü’nde geçen çocukluk yıllarımdan sonra babamın görevi dolayısıyla Yüksekova’ya taşındık. Eğitimimi orada tamamladım. İlk üniversite yıllarım erken başladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi, Meslek Yüksek Okulu Otomotiv Bölümü’nden ikincikle ayrıldım fakat o zaman çok istediğim Makine Mühendisi olmam için yeterli olmadı. Bir senelik hazırlıktan sonra bambaşka bir alandan sınava girip, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ndeki uzun öğrencilik yıllarım böylece başladı. Fotoğrafa olan ilgim de fotoğraf alanındaki üretimlerim de işte bu yıllarda başladı. Büyük kentlerde, kalabalıklar arasında fotoğraf çalışmaları yapmaktansa daha çok küçük ve sade alanlarda çalışmak ve oralara odaklanmak istedim. Hala da aynı şeyi yapıyorum. Elbette büyük kentlerin ve kalabalıkların kendi problemleri var ve oralarda da çalışmak gerekiyor fakat bunun bir süreç olarak düşünüyorum ve varsa bir sorun eğer, onu, işte sözüne ettiğim kıyılarda, bu derin sessizliğin içinde ulaşılabileceğine inanıyorum.
 

 


FOTORİTİM ARŞİVİNDEN :

İshak Kalaç : Şırnak Fotoğraf Atölyesi


Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Insanlarin onyargilarini kiracak, sorgulatacak, gercegin medyada yansitilandan cok farkli oldugunu gosterecek, "siddetten, acıdan, medyanın, resmi makamların geliştirdiği soğuk ve ürpertici dilden uzak alternatif bir dil"e ihtiyacimiz var. Yolculugunuz, gozlemleriniz ve cektiginiz fotograflar bu yuzden cok degerli. Tebrikler.

Fusun Konyali
Fusun Konyali eklemiş - adds | 06 Eylül 2008 Saat - Time 19:23
çok güzel ishak abi ozankalaç
ozan kalaç eklemiş - adds | 24 Mart 2010 Saat - Time 20:38
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.