Bookmark and Share
Kamil Fırat : 1994

“Fotoğraf, dünyaya başka türlü bakmayı da olanaklı kılıyor.


Öncelikle ilk kez fotoğraf makinesiyle nasıl tanıştığınızı sormak istiyorum.

 

İlk kez 1978’ de fotoğraf çekmeye başladım. Bir vesileyle bir makine edinmiştim, böyle başladım ama benim esas fotoğrafa başlama sürecim 1980’de Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmemle oldu. Ondan sonra da işte kesintisiz bu işle uğraşıyorum.


 

Peki, sizi bu okula, bu bölüme iten neydi?

 

Buraya rastlantıyla gelmedim çünkü ben başka bir üniversitede okuyordum. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi’nde okuyordum ve benim yapacağım bir iş olmadığı kanaatindeydim. Bu düşünce ile orayı bırakıp buranın sınavlarına girdim. Böylece buraya geldim.

 

Fotoğraf dışındna ilgilendiğiniz başka sanat dalları var mı?

 

Bütün sanat dallarıyla iletişim içinde olmak zorundayız. Sadece fotoğraf ile ilgilenmek, dünyayı kavrama konusunda yetersiz kalır düşüncesindeyim. Ayrıca ikinci işim olarak kabul ettiğim Tasarım işiyle uğraşıyorum.


 

Peki, fotoğrafın son zamanda bu kadar yaygınlaşması ve popülerleşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Bence hiç bir sakıncası yok, yani herkesin fotoğrafla uğraşması, herkesin fotoğraf çekiyor olması iyi bir şey çünkü fotoğraf dünyaya başka türlü bakmayı da olanaklı kılıyor. Bu anlamda da insanların fotoğraf aracılığıyla da dünyaya bakmaları iyi bir şey ama bunun fotoğraf anlamında büyük cümlelerle ifade ediliyor olması konusunda tereddütlerim var, yoksa herkes fotoğraf çekmeli.


 

Peki sizce fotoğraf çekmek ya da iyi fotoğraf nedir?

 

Fotoğrafın mutlaka bir retoriği olmalı, bir şey söylemeli ve fotoğrafçının da bir derdi olduğunu hissettirmesi gerekir. Bu dert nedir; dünyayı dert edinmektir, hayatı dert edinmektir sosyal olayları dert edinmektir ve fotoğrafçı bunları fotoğraflarında ifade edebiliyorsa o iyi fotoğraftır.


 

Tek başına bir şey ifade ettiğini düşünüyor musunuz fotoğrafın?

 

Bazen tek başına da bir şey ifade edebilir, bazen ise bir arada, yani bir portfolyo olarak da bir şeyler ifade edebilir. Ama portfolyolarda da şunun olması önemlidir, portfolyolarda yer alan her fotoğraf kendi başına bir fotoğraf olmak zorundadır, yani fotoğraf ve portfolyolar bir film gibi algılanamaz. Yani sinemada bir önceki kare ve bir sonraki kare arasında mutlaka bir organik ilişki olması gerekir, fotoğrafta, portfolyolarda ise bütünde bir organik bütünlükten söz edilebilir ama bunlar sinemadaki gibi değildir. O yüzden de portfolyo ve bir seri fotoğraf hazırlanırken dikkat edilmesi gereken en önemli şey, mutlaka ve mutlaka her bir karenin kendi başına fotoğraf olması gerekiyor


 

Bu alanda Türkiye’de son dönem fotoğrafçılığı nasıl buluyorsunuz? Yani deminki sorumdan farklı olarak popüler fotoğrafın dışında Türk fotoğrafçılığının geldiği noktayı soruyorum? 

 

İçten içe enteresan bir süreç yaşanıyor, ben yani Türkiye’de ya da dünyada fotoğrafın bu kadar yaygınlaşmış olması bağlamında söylemiyorum. Türkiye’de fotoğrafçılar artık bir şeylerin farkındalar, tırnak içinde söylüyorum “güzel fotoğrafın çok da bir şey ifade etmediği gibi bir gerçekle yüz yüze geldiler ve o yüzden de fotoğrafın sadece güzel yerlerin fotoğrafını çekmekle olmayacağını da öğrendiler. O yüzden yeni kuşak fotoğrafçılar, yeni dönemin fotoğrafçılarının işlerini çok beğeniyorum. Gerçekten bir takım kaygılarla fotoğraf çekiyorlar, dertleri var ama bu süreç daha tamamlanmış değil. Çünkü Türkiye’de de baskın bir biçimsel algılama var fotoğrafta, hala insanlar yüzeydeki geometriyle uğraşıyorlar oysa bu yüzeydeki geometri amatörler, ama çok alt düzey amatörler için heyecan verici olabilir ama gerçek anlamda fotoğraf dediğimiz şey iç geometriyle oluşan, iç geometrinin çözümlenmesiyle oluşan bir şey. Bu bir kırılma oluşturacak Türk fotoğrafında. Yani onun için hani bugüne değil, önümüze bakmaktan söz edilebilir ve o anlamda geleceğin daha iyi olacağını düşünüyorum.



“Belgesel fotoğrafın hayat bulabilmesi için güncel olanla ilişki kurması gerekiyor.”

 

Sanırım belgesel fotoğraf dersleri veriyorsunuz, bu bağlamda Türkiye’de belgesel fotoğrafı nasıl görüyorsunuz? Açıkçası ben belgesel fotoğrafa çoğu zaman kurgunun karıştığını seziyorum, sizce bu durum belgesel çalışmaları iyi ya da kötü yönde etkileyecek ya da “belgesel” fotoğraf kavramına ters düşecek bir durum mudur? Nasıl bakıyorsunuz bu duruma?

 

Yıllarca “creative” fotoğrafların “belgesel fotoğraf” diye sunulduğu bir süreç yaşadı Türkiye. Konunun bizatihi kendisine dair olanın “gözardı” edildiği, her şeye “estetik olan” tanımlaması içinde bakıldığı bir dönemdi bu. Peki, bu dönem kapanmış mıdır? Hayır. Hala devam ediyor. Ancak yeni kuşak fotoğrafçılar bu anlayışa karşı bir tavır içindeler. Hem dünyayı dert ediyorlar, hem de dert edindikleri dünyayı fotoğraf yoluyla ifade etmeye çalışıyorlar. Burada bir problemle karşı karşıya fotoğrafçılar. Belgesel fotoğrafın hayat bulabilmesi için güncel olanla ilişki kurması gerekiyor. Bunun yolu da “yayın”dır. Dergiler olmalı ve bu fotoğraflar yayınlanmalı. Life gibi, Hayat gibi dergiler.

 

Gelelim sorunun ikinci bölümün de yer alan dökümanter fotoğrafta “kurgu” olur mu? kısmına. Bu sorunun cevabını fotoğraf üzerinden değil, “etik” kavramı üzerinden vermek daha doğru olur kanısındayım. Fotoğrafçı ile konusu arasındaki ilişkiyi çoğu zaman bilmeyiz. Fotoğraf tarihi bu konu üzerine yüzlerce örnekle doludur. Hikayesini bilmediğimiz ama hayranlıkla baktığımız binlerce fotoğraf.  Müdahaleler “farkındalık” sınırlarının dışına taşınıyorsa doğru bulmadığımı söylemeliyim. Fotoğrafa konu olan ne ise fotoğrafçının mutlaka farkında ve aynı “aura” içinde ve bir yazısız anlaşma içinde olmalı.


 

Teknolojik yeniliklere bakışınız nedir?

 

Dijital fotoğraf çekiyorum. İş için veya ders anlatmak için vs. Ama hala geleneksel yöntemlerle fotoğraf çekmeye devam ediyorum. Daha önce de bu konuda bir yazı yayınladım. Yeni teknolojiye karşı olmanın gerçekten bir mantığı yok. Siz karşı dursanız da dünya sizin karşı duruşunuzu ciddiye bile almıyor. Dünya bu gerçeği kabul etmek zorunda. Burada esas problem fotoğrafta bu yeni teknolojiyle birlikte zaman algısının değiştiği, esas sorun aslında orada. Bunun tartışılması gerekiyor, yoksa yeni teknolojiler, cam emisyonlara geçildiğinde de tartışılıyordu, büyük ihtimalle ya da işte cam negatiften asetat tabanlı filmlere geçildiğinde de tartışılmıştır. Bu tartışmalar her zaman olur.


 

Fotoğrafçıların fotoğraf satamama şikayetleri konusunda sizin görüşleriniz nelerdir?

 

Şimdi, fotoğrafın hangi pazarda yer aldığı çok önemli. İnsanlar eskiden Türkiye’yi çekiyorlardı, dünyayı çekiyorlardı o fotoğrafları satıyorlardı, nereye satıyorlardı? Gezi dergilerine satıyorlardı, bir takım magazin dergilerine satıyorlardı. Şimdi bunun uzun vadeli olması zaten söz konusu değildi. Herkes geziyor ve artık herkes fotoğrafçı olduğuna inanıyor. Ama fotoğrafın gerçek anlamda satılacağı yer başka bir platform ve belki de fotoğraf altın çağını yaşıyor, milyon dolarlara fotoğraflar satılabiliyor. Diğer taraftan birçok galeri eskiden kapısının önünden fotoğrafçıyı geçirmezken bugün fotoğrafçılara talepte bulunuyorlar. Şimdi bütün bunları düşündüğünüz zaman aslında fotoğrafçıların kendilerini hangi platformda konumlandırdıklarını net ortaya koymaları gerekiyor. Türkiye’de fotoğraf galericiliğinin oluşması gerekiyor; fotoğraf galerileri ve fotoğraf koleksiyonerleri. Fotoğrafın asılabilir, saklanabilir ve koleksiyonu yapılabilir bir disiplin olduğunu hem galeri, hem koleksiyoner, hem de fotoğrafçının bilmesi gerekiyor

 

Bir diğer alan ise, belgesel çalışmalar. Bu alanda iş yapıp yaşamını sürdürebilmenin yolu mutlaka kurumsal bir yapı içinde yer almak gerekiyor.

 

Magnum ajansı işleyiş olarak iyi bir model. Fotoğrafçılar ya kendileri bir konu üzerinde çalışıyorlar, ya da sipariş konuları fotoğraflıyorlar. Fotoğraflarınız merkezi bir yapı içinde yer alıyor ve bütün dünyaya servis ediliyor. Satılan her fotoğrafın telifi de fotoğrafçının hesabına yatıyor. Bu tür mekanizmalar içinde yer almak, ya da bunları örgütlemek gerekiyor. Fotoğrafçılar da amatörlüklerini bir kenara bırakıp böyle örgütler içinde yer almak zorundalar, esas sorun burada... Arşivimizden fotoğraf satalım. Artık takvim basılmıyor ki, artık broşürlerde Türkiye imajları çok yer almıyor ki, ne satacaksın?


 

Peki sizce yarışmalarda iyi dereceler yapmak ya da sergilerde yer almak eskisi gibi fotoğrafçının kariyerine yarar sağlıyor mu yoksa bunların sayısının artması da eski önemini kaybetmesine neden oldu mu bu tür organizasyonların?

 

Fotoğrafçıların yarışmaya katılmalarında, fotoğraf yaşamlarında bir dönem için iyi olduğunu düşünüyorum. Bunun bir kaç nedeni var, birincisi motivasyonu artırıyor, ikincisi artık yarışmalar belli bir maddi katkı da sağlıyor insanlara. Amatör bir fotoğrafçının yeni bir makine almasını bir yarışmaya borçlu olduğunda mutlu olacağını düşünüyorum ama hayatın yarışma olmadığı gibi bir gerçek var. Yani fotoğraf dünyasının sadece yarışmalardan oluşmadığı gibi bir gerçek var, bunu kabul etmek gerekiyor ve gerçek anlamda fotoğrafın yüz tane, bin tane ödül almasını değil; bir şey söylemesi gerektiğini düşünüyorum. Onun için de yarışmalar, evet önemlidir ama yarışmaların niteliği de belki değişmek zorundadır. Gerçekten fotoğrafçının geleceğini şekillendirecek bir takım yarışmalar olsa, kazananın işinin bir kitap yapılacağı, bir çalışmasına sponsorluk yapılacağı yarışmalar olsa bunun fotoğrafa büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum.



“…bugün Türkiye’deki bir çok reklam fotoğrafını çeken fotoğrafçılar bizim okuldan mezundur.

 

Ben bir de biraz üniversite hakkında konuşmak istiyorum. Örneğin Mimar Sinan Üniversitesi’nde fotoğraf bölümüne girecek öğrencilerde ne tür nitelikler arıyorsunuz? Koşullar nedir? Buradan çıkan öğrencilerin yaptığı işlerden memnun musunuz?

 

Yetenek sınavıyla öğrenci alan kurumlar gibi burası da benzer bir yöntem uyguluyor. İlan edilen baraj puanını alan her öğrenci burada sınava girebiliyor. 3 aşamalı bir sınav var, o sınavlarda da hem görsel algılamaya yönelik, hem genel kültüre yönelik bir takım sorular soruluyor ve orta derecede bir desen becerisi aranıyor…

 

Keşke sınav yapmadan her öğrenciyi sınavsız alabilseniz ve bir yıl okuduktan sonra bir sınava tabi tutabilseniz ama sistem böyle değil ve mecbursunuz. Bugüne dek de böyle geldi bu ve bizden birçok öğrenci mezun oldu. Bunların bir kısmı profesyonel dünyaya adım attılar, bugün Türkiye’deki bir çok reklam fotoğrafını çeken fotoğrafçılar bizim okuldan mezundur. Reklam sektöründe çok önemli rol aldılar, basında epey arkadaşımız var... Bir kısmı kendi adına fotoğraf üretiyor, bir kısmı da halıcılık yapıyor ve birçok meslekte olduğu gibi baba mesleğine devam ederek fotoğraf ile uğraşmıyor ama genel ortalamaya baktığımız zaman çoğunun fotoğrafla uğraştığını görüyoruz bu da iyi bir şey diye düşünüyorum.


 

Peki sınav sisteminin doğru öğrencileri tespit edebildiğinden ve sağlıklı bir eleme yapabildiğinden emin misiniz? Zira fotoğraf yetenek işi ve yeteneği tespit etmek diğer bölümlere öğrenci almaktan zor olsa gerek...

 

Biz de emin değiliz, çünkü mesela sınav günü çocuk heyecanlanır, yapamaz. Yeteneği görüp gözlemlemeniz, bir süreci beraber yaşamanız lazım yoksa bir saatlik bir sınavda bir insanın yeteneğini nasıl ölçersiniz? Böyle bir yöntem yok. Bir de şunu kabul etmek gerekiyor. Eğitimin amacı çocukta var olan potansiyeli açığa çıkarmaktır. Burada böyle bir yapı var. Öyle de olmak zorunda. Şimdi böyle olunca da, kimin içinde cevher var, kimin içinde ışık var, kimde yok, bu zaman meselesi. Gerçekten dışarıda kalanların, bu okula giremeyen insanların arasında çok parlak fotoğrafçıların da olduğu kesin... Ama bizim bu konuda yapabileceğimiz bir şey yok. Gerçekten hani şöyle bir yöntem olsa, insanı bir makineye bağlasanız ve yeteneğini ölçebilseniz, bu anlaşılır bir şey ama yetenek zaten göreceli… Neye ve kime göre yetenek? Bir çocuğun görsel algılaması zayıf olabilir ama görsel teorisi müthiş olabilir. Yani o belki o alana yönelecek, bilmiyoruz. Öncesinde problem yaşıyoruz. Keşke şöyle şeyler olsa; fotoğraf üzerine eğitim veren orta öğretim okulları olmalı, orada zaten çocuğun potansiyeli ortaya çıkmış olur ve siz onun üzerinden giderseniz o zaman hayal kırıklığı ya da seçme konusunda hiç bir problem olmaz. Ama bugün siz aslında üniversite eğitimi diye neredeyse ortaöğretim düzeyinde eğitim veriyorsunuz. Bu kuruma dair bir şey değil, bütün Türkiye’de böyle. Yani belli bir bilgiyle gelmesi gereken insan, sıfır bilgiyle geliyor ve siz sıfır bilgiyle gelen insanı bilgilendirmekle uğraşıyorsunuz. Evet, üniversite bilgilendirir ama aslında onun ötesinde de işler yapar...


 

Peki öğrencilerinizin akademisyen olma olasılığı nedir?

 

Son dönemde çok bölüm açıldı. O kurumlarda eğitmen ihtiyacı var ve mezun olan öğrenciler oralara yöneliyorlar.  Bana sorsanız, bu kadar fotoğraf okuluna ihtiyaç var mı? Açıklıkla söyleyeyim… Yok.


 

Peki alaylılarla okullu fotoğrafçılar arasında size göre keskin bir ayrım var mı?

 

Bu tartışma hep olmuştur. Dünyada üniversite bitiren iyi fotoğrafçılar da var, hayatında bir fotoğraf okulunun önünden geçmemiş müthiş fotoğrafçılar da var. Şimdi bir kategorik bakışla iki gruba ayırmanın hiç bir mantığı yok. Üniversite eğitiminde, bütün sanat disiplinleriyle ilişkisi olan bir insan grubu yetiştirmeye çalışıyorsunuz. Bu anlamda da üniversitelerin aslında fotoğraf eğitimi veren insanları yetiştiren bir yapıya dönüşmeleri belki daha da doğru olabilir, çünkü herkes artık fotoğraf çekebiliyor. Bundan yirmi sene önce bir karanlık odacı sadece baskı yaparak çok iyi şekilde geçinebilirdi, şimdi herkes küçük bir printer alıyor ve oturuyor bilgisayardan basıyor, bir karanlık odacıya ihtiyaç yok. Var ama yok...

 

Bir boyutuyla fotoğraf teknolojisi yıllarca efsane olmuştur ve insanlar bunun üzerinden hayatlarını sürdürmüşlerdir. O efsane de artık kırıldı. Şimdi bunların ötesinde sadece fotoğrafçı değil, içinde fotoğrafı da barındıran bir kültür adamı yetiştirmek gerekiyor. Bu anlamda üniversiteler sokaktan ayrılıyor. Ama üniversiteler bu işi tam yapabiliyor mu bu tartışılır.


 

Ben ortaya konulan işler açısından sormuştum aslında...

 

Ortaya konulan sonuçlar açısından birbirlerine üstünlük kurdukları bir durum yok. İyi fotoğrafçılar ya da kötü fotoğrafçılar var. Üniversiteli – Alaylı diye ayrım yok…

 

Teşekkür ederim zaman ayırdığınız için.

 

Ben teşekkür ederim.

 

Röportaj : Evren ŞAR 


"1994" Albümü Hakkında

Fotografçı içinde yaşadığı ve tanıklık ettiği dünyayı bazen nesnelerin düz anlamlarıyla, bazen de metaforlarla anlatır. “1994” içinde yaşadığımız zamanın, sosyal siyasal olaylarına bir metafor üzerinden bakıyor. Üzerinden bakılan “metafor” çok katmanlı ve çok anlamlı okumalara olanak tanımakta. Kamil Fırat, 1994 yılında gerçekleştirmiş olduğu “kb’nin kent düşleri” isimli gösterinin 3. bölümünde, yaşadığımız ülkenin geleceğine dair bir öngörüde bulunarak, “1994” adıyla çıkarılan kitaptaki fotografları üretmişti. Günümüz Türkiye’sine ışık tutması amacıyla bu çalışma kitaplaştırılmıştır.


www.fotografevi.com


Kamil FIRAT Hakkında

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde öğretim üyesi. Adatepe Taşmektep kurucularından.

 

Fotoğrafları, Belçika Anvers Fotoğraf Müzesi, Almanya Bochum Müzesi ve İstanbul Modern koleksiyonuna alındı. Ayrıca birçok özel koleksiyonda fotoğraf ve özgün baskıları yer almaktadır.

 

Kişisel Sergi Temaları :

 

“S/B Fotoğraflar”, “Kapadokya”, “Özne: Hilmi Yavuz”, “Kıyı”, “Kubbe”, “Pandora’da”, “Ufka Dair”.

 

Gösterileri :

 

“Atlar”, “Dökümcüler”, “Kuşlar”, Kırkpınar Yağlı Güreşleri”, “Kent üçlemesi… Birinci Bölüm. K.B.’Kent Düşleri”, “Kent Üçlemesi… İkinci Bölüm. Kent Düş…tü”, “Kent Üçlemesi… Üçüncü Bölüm. Düş Kentleri”, “Pervane”.

 

Yayınlanmış Kitapları :

 

“Atlar” (1989), “Kırkpınar Yağlı Güreşleri” (1994), “Kapadokya” (1996), “Özne: Hilmi Yavuz” (1997), “Pervane” (2000), “Kıyı” (2003), “Kubbe” (2004), “Pandora’da” (2005), “Günebakan – Artakalan” (2007), “1994” (2007)

 


Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Selam Hocam,

Teknolojiye tesekkurler... baska bir ulkede tuslara dokundugumda donuk, gri ekranda beliren huzunlu, boynu bukuk, narin, sari gelinler icimi isitti. Ve tam da fotograftan aldigim tadi bana tekrar hissetirdi. Ister istemez Van Gogh'u animsatti...

Sevgiler, yureginize saglik...
meral alioglou eklemiş - adds | 16 Aralık 2008 Saat - Time 13:34
Sayın FIRAT'ın bu çalışması; fotoğrafın olanaklarını,gücünü ve "sanat" boyutunu çarpıcı bir biçimde bizlere gösteriyor.
Öte yandan bu fotoğraflardaki teknik uygulama; fotoğrafçının varlığını ve yetkinliğini de vurguluyor.
Aslında,takip edenler bileceklerdir ki; sayın Fırat'ın çalışmaları,mutlaka bir" konu " altındadır ve o konuyla ilgil "biçim" bütünlüğünü taşır.
Bu özellıkleri ile,fotoğraf yapacaklara küçük dersler verir.

Teşekkür ediyor,saygılarımı iletiyorum

Ali Rıza AKALIN
Ali Rıza AKALIN eklemiş - adds | 27 Aralık 2008 Saat - Time 14:30
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.