Kanoo Plains'deki tüm varlığı üç sıra, dört sandalye, bir masa ve eski bir dolap olan AIDS danışma merkezine ilk girdiğimde gördüğüm şey yaklaşık on beş kadar ilaç almayı bekleyen hastaydı. Onca hasta arasından uzaktaki sıranın en köşesine tünemiş bir çocuk dikkatimi çekti. Çok hasta görünen çocuk neredeyse oturduğu sıradan yere düşecek gibiydi. Merkezdekilerin söylediğine göre ismi Antony Okkoth olan on bir yaşındaki bu AIDS hastası iltihaptan yanaklarına kadar şişmiş boğazı, devamlı çektiği üst solunum yolu rahatsızlıkları ve yüksek ateş yüzünden çok bitkindi. Antony Okkoth o gün yaklaşık üç saat kadar bekledikten sonra ilaç kalmadığı için evine yollandı.
Antony'yi ikinci defa güzel bir ekim günü yol kenarındaki büyükçe bir arazide futbol oynayan çocukları seyrederken gördüm. Beraberimdekilerle çocuğa doğru gidip yanına oturduk. Çocuk benden ürkmüştü ama bunu belli etmemeye çalışırcasına suratıma dahi bakmıyordu. Gözünü paçavra parçalarından yapılmış topun peşinden iştahla koşan yaşıtlarından hiç ayırmayan çocuk konuşmaya başladığında ilk dikkatimi çeken şey anlaşılmaz bir tonda fısıltıyla konuşması olmuştu. Antony ciğerlerinde ve üst solunum yollarındaki kronikleşmiş iltihap yüzünden acı çekmemek için fısıldayarak konuşuyor, fısıldamaları arada sırada mırıltılara dönüştüğündeyse onu hiç anlayamadığımızı görerek sesini yükseltmeye çalışıyor ve yükselen sesiyle tetiklenen kuru bir öksürüğe esir düşüyordu. Artık ev işlerini dahi yapamayacak kadar yaşlı olan büyükannesi ile yaşayan çocuk daha bir bebekken anne babasını kaybetmişti ve doğuştan HIV pozitifdi. Hiç okula gidememiş olan Antony'nin taşıdığı virüs hakkında hiçbir fikri yoktu. Zaten bu küçük yaşında AIDS gibi karmaşık bir hastalığın ne olduğunu anlaması da mümkün değildi. Biraz konuştuktan sonra farklı bir çocuk olduğu gözden kaçmıyordu. Hayatı boyunca diğerleri tarafından dışlanmaktan içine kapanmış, sert, aşırı gururlu ve yaşıtlarından çok daha olgun bir yapıya bürünmüştü. Antony'ye oradan ayrılırken "iyileşince en fazla ne yapmak istersin" diye sorduk. Çocuk başıyla futbol oynayan çocukları gösterip mırıldandı, "futbol oynayacağım".
O hafta AIDS danışma merkezinde Antony'ye bir kez daha rastladım. Çok daha bitkindi. Yine ilaç bulmaya çalışıyordu ama ne yazık ki yokluklarla boğuşan bu yerde en “yok” olan şey ilaçtı. Benimle ilgilenen görevli Hezekiah'ın yardımıyla onunla konuşmaya çalıştım ama konuşacak hali dahi yoktu. Aç olup olmadığını sorduk. Cevap vermedi. Onu bir savunma kalkanı gibi sarmalayan aşırı gurur açlığını dahi itiraf etmesine izin vermiyordu. Çocuğun aç olduğunu gören Hezekiah ona bir bardak bol şekerli sütlü çay verdi. Antony bardağı masanın üstünden aldı ama zorlukla kaldırabildi. Küçük elleri öylesine titriyordu ki bir türlü bardağı ağzına götürmeyi başaramadı. Titreyen ellerine kilitlenmiş bakışlarımı farkedince utandı ve hiç içemeden bardağı yavaşça masaya geri bıraktı. Utanması gerekenin kendim olduğunu farkederek odadan çıktım. Nedendir bilmiyorum ama dışarı çıkar çıkmaz arkama dönüp aralık kapıdan çocuğa bir kez daha bakmak ihtiyacı hissettim. Odada yalnız kalan Antony bir kedi yavrusu gibi masanın üstünde duran bardağın üstüne çökmüş sütlü çayı içmeye çalışıyordu.
O pazar günü Kanoo Plains'de köhne bir kilisedeki sabah ayinine davet edilmiştim. Davetin sebebi ayinden sonra vaizin beni cemaate tanıtıp onlardan araştırmama yardım etmelerini istemesiydi. Kiliseye girdiğimizde yaklaşık elli kişilik bir kalabalık bizi meraklı gözlerle süzdü. İkinci sırada boş bir yer bulup oturduk. İster istemez ben de kilisede toplanmış bu insanları süzerken Antony'nin uzak bir köşede tek başına oturuyor olduğunu farkettim. Çocuk bizi görmesine rağmen hiç de oralı olmamıştı. Sıkıcı geçen ayin boyunca zaman zaman arkama dönüp ona baktım. Zaten herkesten uzakta oturan Antony gözleri kapalı kendi kendine mırıldanıyor, gülümsüyor ve hatta bazen birisiyle hararetle tartışıyormuş gibi garip vücut hareketleri yapıyordu. Bu garip hareketleri zaten içimde bu çocuğa karşı oluşan ilgiyi daha da canlandırmıştı. Ayinden sonra vaizle konuşurken laf arasında ona Antony'yi sordum. Çocuk her pazar sabahı kilisenin açılışından günün son ayini sona erip kapılar kapanana dek herkesten uzak bir köşede kendi kendine bir şeyler konuşarak oturururmuş. O gün Antony'yi rahatsız etmemek için yanına gitmedim.

Yoğun geçen bir hafta sonrası otelde dinlenirken birden aklıma Antony takıldı. Çocuğu bir daha görmemiştim ve doğrusu merak ediyordum. Ertesi sabah kaldığım otelin bulunduğu Kisumu şehrinde küçük bir dükkândan Antony için bir futbol topu satın aldım. Şehirde bir iki işimi gördükten sonra öğlene doğru Hezekiah ile buluşup çocuğun yaşadığı kırsaldaki eve gittik. Ev topraktan yapılmış çatısı sazlarla örtülü tek oda bir kulübeydi. Bu kara kıtada her yerde görülebilecek dozu yüksek sefalet bu eve de hakimdi. Çocuğun yaşlı büyükannesi bizi dışarıda karşıladı. Hezekiah kadına beni tanıttı ve Antony'yi görmeye geldiğimizi söyledi. Belli ki evinde misafir görmeye alışık olmayan yaşlı kadın buna bayağı şaşırmıştı. Ama kısa sürede ilk anki şaşkınlığı telaşlı bir mutluluğa dönüştü ve bizi içeriye buyur etti. Hemen tahta bir tabure bulup üstünü elbisesinin eteği ile hızlıca sildi ve beni kibarca oturttu. Kadının söylediğine göre Antony su getirmeye gitmişti ve neredeyse dönecekti. Gerçekten çok yaşlı olan büyükanne Hezekiah'a çocuk için çok üzüldüğünü ama elinden hiçbir şey gelmediğini hararetle anlatıyordu. Evin içi o kadar havasız ve sıcaktı ki çocuğun gelmesini, dışarıda kavurucu güneşin altında beklemeyi yeğledik. Az bir süre daha bekledikten sonra Antony uzaktan elinde bir bidonla göründü. Biraz daha yaklaşınca Hezekiah yanına gidip bidonu elinden aldı. Çocuk ağır gelmeye başlayan bidondaki suyu yolda boşalta boşalta gelmiş ve ancak yarıya yakınını oraya kadar taşıyabilmişti. Böylece zaten devamlı halsiz olan Antony nefes nefese kalmış ve iyice yorulmuştu. Hep beraber kulübenin önünde serili hasırın üstüne oturduk. Çocuk elimizdeki topu görmüş ve meraklanmıştı. İkide bir kaçamak kaçamak topa bakıyor ama hiçbir şey sormuyordu. Biz ise bir süre daha hiç istifimizi bozmadan büyükanne ile konuşmaya devam ettik. Ve Antony'ye yaptığımız bu kısa süreli işkencenin nihayetinde topu ona verdik. Çok heyecanlanmıştı ama her zamanki gururlu haliyle bunu belli etmemeye çabalıyordu. Diğer çocuklar çalmasın diye topun üzerine ismini yazdık. Hezekiah onunla oynamayan diğer çocukları kastederek, "gördün mü bak, belki onlardan önce Tanrı ile buluşacaksın ama hepsi de bu top için O'nunla senden önce buluşmaya can atar" diyerek kaba bir kahkaha attı. Büyükanne ise bana sarıldı ve yaklaşık yarım dakika hiç bırakmadı. Belli ki evlerine pek kimsenin uğramadığı bu iki insanın arada sırada da olsa tutunacak birilerine ihtiyacı vardı. Kadın torununun ne kadar yalnız ve mutsuz olduğunu görüyor ve onu biraz olsun hayata bağlayacak her şeye minnettar kalıyordu. Ve artık bu ucuz topun hatırına da olsa diğer çocuklar Antony'nin yanına gelip onunla konuşacaktı. Oysa hayatı boyunca doğru dürüst koşamamış dahi olan bu çocuk ne kadar istese de onlarla oynayacak güce sahip değildi...
Aslında Antony o gün geçen seferkinden daha iyi görünüyordu. Ama yine de fısıldayarak konuşuyor ve biz ise yine onu anlamakta güçlük çekiyorduk. Laf arasında Hezekiah çocuğa pazar günü bizi kilisede görüp görmediğini sordu. Gördüm anlamında başını salladı. Ardından Hezekiah ona onca saat kilisede ne yaptığını sordu. Cevap vermedi. Hezekiah buna sinirlenmiş gözüküp buraya onunla konuşmaya geldiğimizi ve eğer bizimle konuşmak istemiyorsa gidebileceğimizi söyledi. Çocuk her zamanki gibi duygularını göstermemeye çalışsa da oraya geldiğimiz için çok mutluydu. Yüzüme baktı ve gülümsedi. Antony'nin daha evvel yüzüme bu kadar direkt baktığını hiç görmemiştim. Daha sonra teslim olmuş bir şekilde Hezekiah’a döndü ve o fısıldayan sesi ile "Annemi ve babamı soruyorum.." ve bir süre durakladıktan sonra ekledi "Bir de artık ne zaman iyileşeceğimi". Hezekiah "Kime?"diye sordu. Çocuk "Kilisedeki o adama" diye cevap verdi. Antony her kilisede resmi veya heykeli olan İsa'yı kastediyordu. "Ne kadar yavaş konuşsam da o beni duyuyor ve öksürmeden sadece onunla konuşabiliyorum.." diye devam ederken - ne kadar ironik ki - sesini duyarken dahi acı çektiğimiz o çirkin kuru öksürük küçük çocuğu susturdu ve yine dakikalarca durmak bilmedi.
O günden sonra Antony'yi iki veya üç defa daha gördüm ve beraberimdekilerle bölgeden ayrıldık. Yaklaşık bir ay kadar sonra Uganda'dan dönerken Kenya'nın bu bölgesinden tekrar geçtik. Geçerken tekrar uğradığımız o küçük AIDS danışma merkezindekilere Antony'yi sorduğumuzda çocuğun Kisumu'dan bayağı uzaktaki Homa Bay'de bir hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Ve Antony'yi yolumuzun üstünde olmamasına rağmen ziyaret etmeye karar verdik. Homa Bay'deki o fakir hastaneye vardığımızda neredeyse akşam olmuş ve hastaların çoğu yataklarına çekilmişti. Antony'yi kısa bir aramadan sonra yaklaşık otuz hastanın yattığı bir koğuşta bulduk. Bizi gördüğüne sevinmişti. Ama artık çok hastaydı ve belli ki çok acı çekiyordu. Gözlerinden yaşlar gelene dek kusuyordu. Galiba en önemlisi de Antony artık konuşmuyor veya konuşamıyordu. Kisumu'da Antony'nin hastaneye kaldırıldığını öğrendiğim an onun hiç fotoğrafını çekmediğimi hatırlamış ve yüzünü belgeleyememekten korkmuştum. Garipti çünkü bu kadar vakit geçirdiğim diğer AIDS'lilerin onlarca fotoğrafını çekmiştim. Ve günün son ışıklarının da çekiliyor olduğu o an hayattan kayıp giden bu küçük çocuğu bir an önce belgelemeliyim diye bir paniğe kapıldım. Böylece çok acı çeken çocuğu bencilce yattığı yataktan kaldırdım. Onu ölümü beklediği o pis hastane yatağında hatırlamak istemiyordum. “Keşke o güzelim saçlarını da traş etmemiş olsalardı” diye düşündüğümü de hatırlıyorum. Antony'yi ayağa kaldırdığımda artık yürüyemediğini farkettim. Onu kucaklayıp dışarıya taşıdım ve arkadaşım oturabilmesi için bir tabure buldu. Onu oturttuk ama zavallı Antony taburenin üzerinde dengede duramıyordu. Çok çaba sarfeden çocuk bu çabanın sonucu yaklaşık on saniye kadar dayandı ve neredeyse düşecekken onu kaldırdık. Bu süre zarfında çocuğun iki kare fotoğrafını çektim ve kendimden bir kez daha utanarak Antony'yi yatağına geri taşıdım. Daha sonra çocuğa bakan ve onun uzaktan akrabası olduğunu öğrendiğimiz şişman bir hemşire içeri girdi. Kadın bizi görünce çok sevindi ve Antony'ye dönüp, "Hani hiç arkadaşın yoktu, bak onca yolu seni görmek için gelmişler" diye takıldı. Hayatı boyunca bir kurtarıcı beklemiş ama artık öyle bir kurtarıcının varolmadığını anlamış olan küçük çocuk belli belirsiz gülümsedi ve gözlerinden dökülen bir çift yaş gülümsemeye çalışan dudaklarının üzerinde parıldayarak kayboldu. Ağlamamak için kendimi zor tuttum ve bir kere daha bencilce çocukla bir çırpıda vedalaşıp kaçarcasına kendimi dışarı attım.
Kadın bizi hastanenin dış kapısına kadar uğurlarken geçen hafta hastanede Antony'nin geceleri birlikte uyuduğu topunun çalındığını söyledi. Çocuk bunun için çok ağlamış ve neredeyse hastanedeki herkese topunu görüp görmediklerini sormuş. Daha sonra umudunu kaybeden Antony günlerce kimseyle konuşmamış. Ve beş gün önce garip bir başka şey olmuş. Dışarıda şiddetli bir rüzgar çıkmış. O bitkin Antony rüzgarın sesini duyar duymaz bir ok gibi yatağından fırlayıp bahçeye çıkmaya çalışmış. Ama kadın daha fazla üşütür endişesiyle ona izin vermemiş. Buna rağmen çocuk yaklaşık yarım saat boyunca hıçkıra hıçkıra ağlayarak dışarı çıkmak için ona yalvarmış. Kadın onu çok zor zaptedebilmiş. Ve sonunda dışarı çıkamayacağını anlayan Antony pencerenin kenarına çökmüş, rüzgar dinene dek dışarıya bakıp kendi kendine birşeyler mırıldanmış. Sanki dışarıdaki rüzgarla konuşuyormuş gibi... Ve ertesi sabah durumu ağırlaşmış. Artık ne yürüyor ne de konuşabiliyormuş. Şişman kadın bunları anlattıktan sonra kendini önemseyen bir tavırla o rüzgarlı günü kastederek, "Galiba o gün bana kızdığından öyle söyleniyordu" diyerek güldü. Biz ise bastıran gece ile beraber Homa Bay'deki o fakir hastaneden ayrıldık.
Antony Okkoth onu ziyaretimizden iki gün sonra komaya girdi ve o hafta daha on bir yaşındayken hayata gözlerini yumdu. Açıkçası ölüm haberini aldığımda çok üzülmedim. Bir çocuğun çekmemesi gereken acıları çekmişti ve bu acıları artık çekmesi gerekmiyordu. Bugün düşünüyorum da acaba Antony o gün rüzgara neler söylüyordu? Bunun cevabını hiç bilemeyeceğim. Ama belki de rüzgarın kulağına fısıldanan o sözler onun gücüyle uzak bir yerlere uçuşmuş ve artık birileri tarafından duyulup cevaplanmayı bekliyordur.

Abraham daha bir bebekken annesi taşıdığı HIV virüsü sonucu gelen hastalıklar yüzünden öldü. Annesi gibi AIDS hastası olan babası ise bir başka kadınla evlendi. Abraham 2000 yılında babasını da kaybettikten sonra iyice içine kapandı.
Bu durumu anlayamayan üvey anne bir gün Abraham evdeki işleri aksatıyor gerekçesiyle çocuğun ellerini içi “kerosene” dolu bidona daldırıp ateşe verdi. Abraham tamamen yanan ellerini hemen hemen kaybetti.
Üvey anne hapsedildi ve çocuk bir yetimhaneye verildi. Abraham Kusa geç yaşta başlayabildiği okulunda bu yıl üçüncü sınıfa geçti ve yazı yazmakta zorlanmasına rağmen sınıfının en iyi öğrencisi.

Eşi Agnes'ı yedi yıl önce başka bir kadın için terketti. Üç çocuğuyla yapayalnız kalan genç kadın yaşam savaşı verirken başka biriyle tanışıp aşık oldu.
Virüsü bu adamdan kapan kadın üç yıl evvel hasta olduğunu öğrendi. HIV virüsü taşıdığı ortaya çıkınca çalıştığı lokantadan çıkarılan Agnes sokakta işportacılık yapıyor.

Kocası bir trafik kazasında ölen Anna Afrika'da çok görüldüğü üzere kocasının kardeşine miras olarak kaldı. İkinci kocası ise AIDS'den ölen Anna onun ölümünün ardından 2001'de test oldu.
Testin sonucunda kendisinin de virüsü taşıdığını öğrenen kadının ilk tepkisi intiharı denemekti ama başaralı olamadı.

1996’da üvey babası annesini feci şekilde dövdü. Sabaha kadar baş ağrısı çeken kadın ertesi gün öğleden sonra hayata gözlerini yumdu. Alkolik üvey baba kadının ölümünden sonra evi terketti. Bu süre zarfında sefalet içine terkedilen çocuklara ise kilise baktı.
O yaşta kardeşlerinin sorumluluğunu alan Anna hiç okula gidemedi. Kız geçimlerini yaşadıkları Hilton Hill'in yamacındaki çöplükten artıklar toplayarak sağladı. Anna on dördündeyken üvey babası geri döndü. Devamlı içen adam çocuğu dövüp parasını almaya başladı. Ve yine sarhoş geldiği bir gece kıza tecavüz etti. Yaklaşık bir sene süren bu tecavüzler adamın 2001 ortalarında hastalanmasına dek sürdü. Hastanede adamın HIV virüsü taşıdığı ortaya çıktı ve kısa süre hasta yattıktan sonra 2002 yılında öldü.
Bir süre sonra genç kız da hastalandı ve yapılan test sonucu onun da kanında virüse rastlandı. Zaten çok zayıf olan bünyesi hızla çöktü. Ve Anna 2003 yılının başında öldü.

Masaka'daki bir un fabrikasında çalışan Charles iki sene evvel test oldu ve HIV virüsü taşıdığını öğrendi. Eşcinsel olan Charles bu virüsü kimden kaptığını bilmiyor.

Edward'ın annesi bu fotoğraf çekilmeden sadece dakikalar evvel içerideki hasta yatağında öldü. Kadın AIDS hastasıydı ve HIV virüsünün mahvettiği bağışıklık sistemi vereme dayanamadı. Edward daha hiçbir şeyin farkında değil.

Emily on altı yaşında daha öğrenciyken erkek arkadaşından hamile kaldı. Hamile olduğu anlaşılınca okulundan uzaklaştırıldı. Daha sonra kendisi gibi o da çok genç olan ve sorumluluk almaktan korkan erkek arkadaşı kızı terketti.
Emily çocuğunu tek başına doğurmaya hazırlanırken ailesi tarafından kendinden oldukça yaşlı başka biri ile evlendirildi. Genç kız kocasının HIV virüsü taşıdığını çok sonra öğrendi. 2001 yılında ilk önce bu evlilikten olan çocuğu sonra da kocası AIDS'den öldü. Emily kocasının ölümünün ardından test oldu ve kendisinin de HIV virüsü taşıdığını öğrendi.
Emily fotoğrafını çektiğim o gün hıçkıra hıçkıra ağlayarak ölümden çok korktuğunu ve günün birinde mutlaka okuluna döneceğini söylemişti.
Emily okuluna dönemeden Ocak 2003'te öldü.

Yaşlanan eşi ile yaklaşık on yıldır hiç ilişkiye girmemiş olan Israel bu süre zarfında cinsel ihtiyaçlarını başka kadınlarla karşılamayı tercih etmiş.
Adam HIV pozitif olduğunu bölgeye istatistik bilgi edinmek için gelen bir sağlık örgütünün yaptığı test ile rastlantı sonucu öğrenmiş.
Israel 2003'de AIDS'in getirdiği sağlık sorunları yüzünden öldü.

Joseph anne ve babasını AIDS’ten kaybetti. Küçük çocuk Turkana çölünde tek başına yaşıyor.

Kareem ikisi de AIDS hastası olan Charles (37) ve Onunda Oyomo (25) 'nun dördüncü ve son çocuğu. Aileyi ilk ziyaretimde Onunda Kareem'e hamileydi. Onunda virüsün çocuğa geçmesini önlemek için doğumdan önce mutlaka hastaneye yetiştirilip “navirapine” adındaki virüsün anneden çocuğa geçme riskini azaltan ilacı almak zorundaydı.
Ama Kareem'in doğduğu sabahın ilk saatlerinde kırsaldan hastaneye yetişmeleri imkânsızdı. Ve Kareem bu ilaç alınamadan doğdu. 2003 yılında baba Charles ve anne Onunda bağışıklık sistemlerini çökerten HIV virüsünün kapıyı açtığı fırsatçı hastalıklara yenik düşerek öldüler.
Fotoğrafta yerel bir sivil toplum örgütünün görevlisi olan Florence'ın kucağında sağlıklı görünen Kareem o gün daha üç günlüktü. Bugün o kadar sağlıklı olmayan çocuk hala test edilmedi.

Katalina eşinin ölümünden sonra birlikte yaşadığı oğlu ve gelinini AIDS yüzünden kaybetti. Katalina bundan sonra öksüz ve yetim kalan torunu Agnes ile oğlundan kalan evde yaşamaya başladı.
Ev 2001 senesinde bir fırtınada yıkıldı. O tarihten beri yaşlı kadın ve küçük Agnes komşularının onlara verdiği küçük bir ahırda yaşıyor.

Masailand kırsalında çobanlık yapan adam 2000 yılında başka bir sağlık şikayeti yüzünden gittiği kasaba kliniğinde doktorun isteği üzerine kan örneği verdi ve bu örnek test için şehire gönderildi.
Şehirden gelen test sonuçlarıyla adamın HIV virüsü taşıdığı ortaya çıktı. Okuyup yazması olmayan Nangish AIDS hakkında en ufak bir fikre dahi sahip değil.

1996'da kocası AIDS'ten ölen kadın daha sonra başkası ile evlendirildi. 2002'de ikinci kocası ve bu evlilikten olan ilk iki çocuğu ölen Narongo kocasının ailesi tarafından lanetli olduğu düşünülerek üç aylık kızı Nakamya ile beraber evden kovuldu.
Okur yazar olmayan Narongo plantasyonlarda gündelik işçi olarak çalışıyor. Eğer her gün çalışabilirse eline ayda on ila on beş dolar ve bazen de biraz yiyecek geçiyor. Kazandığının yarısını kulübesinin kirasına harcıyor.
İlk önce kötü şans getirir diye fotoğrafının çekilmesini istemeyen kadın daha sonraki ısrarlarımız sonucu objektife bakmamak şartıyla fotoğrafını çekmeme izin verdi.

Nola Ocak 2002'de kocasını AIDS'ten kaybetti. Kendisi de HIV pozitif olan genç kadının tam on bir çocuğu var. Hiç okula gitmemiş ve işsiz. Aile komşuların yaptığı yiyecek yardımı ve kulübelerinin önünde yetiştirdikleri sebze meyveyi tüketerek yaşıyor.
Akıl almaz bir sefalet içinde yaşayan ailede çocukların çoğunun hiç elbisesi olmamış ve hiçbiri okula başlayamamış. Masaka kırsalında yaşayan kadının son gördüğü para kocası öldüğünde komşuların cenaze için aralarında toplayıp ona verdikleri olmuş..
Çocuklardan hiçbiri test edilmemiş ama özellikle dördü hemen hemen devamlı hasta. Bu korkunç yokluk içinde yaşayan Nola'nın sütü kesiliyor ve artık en küçük çocuğunu yeterince besleyemiyor.

2002'de test olan Petronina'nın HIV virüsü taşıdığı ortaya çıktı. Kadın AIDS sonucu çeşitli fırsatçı hastalıklarla boğuşmaya başlayınca virüsü kaptığı erkek arkadaşı onu terketti.
Petronina bugün yine AIDS'den ölen kızkardeşinin çocuğu Gaspar ile yaşıyor. Ve Gaspar da doğuştan HIV virüsü taşıyıcısı.

Masaka'daki bir kilise toplantısında tanışan bu üç AIDS'li kadın belki de ortak kaderleri yüzünden yakın birer dostlar. İçlerinden Justine (ortadaki) daha iki ay evvel HIV pozitif olduğunu öğrendi. Ama kadın hala virüsü taşıdığını kabullenemiyor.

Selina'nın annesi 1993'te, babası ise 2001'de AIDS'ten öldü. Doğuştan HIV pozitif olan kız babasının da ölümünden sonra amcasıyla yaşamaya başladı.Amcasının kalabalık evinde yaşayabilmesi için hemen hemen tüm ev işlerini yapmak, hayvanlara bakmak ve tarlada çalışmak zorunda bırakıldı ve de sıkça dövüldü.
Bu sırada gözlerinin etrafında oluşan ve kısa sürede yayılan iltihap genç kızın hayatını daha da zorlaştırdı. Selina'nın bu durumunu gördüğümüzde onu Moshi'deki hastaneye götürdük. Doktor geç kalındığını, müdahale edilirse genç kızın gözlerini kaybedeceğini ama belki antiretroviral AIDS ilaçları ile uzun süreli bir tedavinin genç kızın gözlerinde iyileşme sağlayabileceğini söyledi.
Ama bu ilaçlar son senelerde dünyada ilaç firmalarına karşı oluşan tepkiler sonucu ne kadar ucuzlatılmış olsa da Afrika'da böylesine fakir insanların düşen bu maliyetleri dahi karşılayabilme şansları yok.
Ve Selina da 2003'ün ilk aylarında hayata gözlerini yumdu.
Çoğu Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında çalışan dünyanın belli başlı sağlık örgütlerinin yaptığı istatistiklere göre dünyamızda yaklaşık kırk beş milyon insan HIV virüsünün pençesinde. Ama bu konuyla ilgilenen daha tarafsız bilimadamları ve de örgütler, sağlıklı istatistik değerlere ulaşabilmek için verilen bu rakamların risk haritalarına göre beş, on, on beş ve hatta Subsahara gibi çok daha riskli bölgelerde yirmi ile çarpılması gerektiğini savunuyor. Bu tez de kaba bir hesapla yüz milyonlardan neredeyse yarım milyarı geçebilen sayıda insanın HIV virüsü taşıyor olabileceğini gösteriyor. Bu ise sadece o insanların ait oldukları toplumlar için değil aynı zamanda küreselleşme uçurtmasının peşinden koşan bizler için de çok büyük bir tehlike.
Kerim BORA Hakkında
1970 İstanbul doğumlu. 1992'de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi son sınıftan ayrılıp A.B.D.de fotoğraf eğitimi almaya başladı. 1996'da Santa Monica College fotoğraf bölümünü bitirdi. Bu süre zarfında California'da birçok fotoğrafçıyla çalıştı. 1997 ve 1998 yıllarında Doğu Avrupa, Meksika, Küba ve A.B.D.'nin bir bölümünü kapsayan uzun süreli fotoğraf gezilerine çıktı. 1999 yılında State University of New York'ta ileri düzey fotoğraf eğitimi aldı. 2000 yılında Küba'yı tekrar ziyaret ederek "Don Quixote'nin Çocukları" başlıklı fotoğraf denemesini tamamladı. Bu çalışması ile yurt içinde ve dışında çeşitli kişisel ve karma sergilere katıldı. 2001 senesinde üç farklı dinden aynı yaşta üç Hintli çocuğu konu alan "Güneşin Üç Yüzü" adlı bir diğer fotoğraf çalışmasını tamamladı ve bu çalışması ile ülke dışında çeşitli sergilere katıldı. 2003 yılında ise Afrika'nın Subsahara bölgesinde HIV virüsüne karşı yaşam savaşı veren insanları konu eden "Rüzgara Fısıldanan Sözler" isimli projesini tamamladı ve bu çalışma 2004 sonunda kitap olarak yayınlandı. Kerim Bora’nın 2004’ten bu yana “Devinim” isimli Türkiye’de bin kişi ile gerçekleştirilen röportajlardan oluşan bir video-performans projesi üzerine çalışıyor. Bu proje gelecek yıl eş zamanlı olarak Türkiye ve yurtdışında sergilenecek.
"Çoğu fotoğrafçı sosyal içerikli konulardan etkilenir ve sanırım ben de onlardanım. Bence fotoğrafın içindeki sosyal yapı ona insancıl bir katkıda bulunup o kareyi hepimizin kılar. Ve yine bence ancak hepimizin olan o karelerin toplamı yarın "fotoğraf" adı altında başka nesillerin de tartışacağı hikaye anlatma biçimini insana daha yararlı kılacak. Beni geçmişimde en çok etkileyen ve fotoğraf çekmeye özendiren kareler beni içinde bulunduğum, bulunmadığım, bulunmak isteyeceğim veya bulunmaktan korktuğum sosyal çevreler ve onların insanları hakkında bilgilendirenlerdi. Bu etkileşimle birlikte zamanla ben de konularımı, anlatacak hikayesi olan insanlardan seçmeye başladım. Ve galiba zamanla bu hikayeleri diğer insanlara aktarmak da fotoğrafımın ana temasına dönüştü." www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"