
İlk kez, çocukluğumda izlediğim belgesellerde ve Barış Manço’nun sunduğu 7’den 77’ye programında görmüştüm Kenya’yı. Uçağımız Nairobi havaalanına inerken, hep hayalini kurduğum bir şeyi gerçekleştirmenin mutluluğunu yaşıyordum içimde. Kısıtlı bir zamanım ve çekmem gereken bir reklam filmi vardı. Bu yüzden de fotoğraf için zaman ayırmamın çok zor olacağını biliyordum.

Nairobi içindeyken her boş anımda fotoğraf makinemi alıp sokaklarda dolaşmaya başladım. Başlarda oldukça ürkek ve huzursuzdum. Aklımda, bana yapılan uyarılar vardı. Şehir içinde fazla dolaşmamam gerektiği, hırsızlık ve suç oranının yüksek olduğu gibi… Ancak bir süre sonra içimdeki tedirginlik azaldı. İstanbul’da fotoğraf çekerken yaşadığım şeylerden pek farklı değildi başıma gelen olaylar. En zor kısmı ise “Hey mister…. Safari safari” diye peşime takılan rehberlerden uzaklaşmaktı. Bir tanesi o kadar uzun süre peşimde dolaştı ki yarım yamalak ingilizcem ve Türk vatandaşlarına özgü vücut dilimi kullanarak Safari istemediğimi kesin olarak açıkladım. Rehber şaşkınlık içinde bana baktı ve “Why?” dedi.
Bir turistin safari istememesi olacak şey miydi canım…
Vahşi yaşamı ( En azından ondan geriye kalanları ) elbette görmek isterdim fakat objektifimi çevirmek istediğim ilk canlı insandı. Beni heyecanlandıran şey: O insanın kültüründen ve hayatından bir parçaya tanık olmak, ona konuştuğu dilde merhaba diyip yanına yaklaşmaktı.

No safari, yes people
Peki nasıl insanlardı benim aradıklarım, neredeydiler? Otelin içinde para karşılığı zıplama gösterisi yapan Masailer değildi. Etrafı tamamen çevrilmiş timsah parkında cesaret şovu yapan adam da değil.. Bir yandan eskiden doğal olanların, bugün özel gösterilere dönüştüğünü görüp üzüldüm, bir yandan da aradığım insanlara ulaşmak için turistlik alanlardan uzaklaşmam gerektiğini anladım.

Kibera’ya gitmek istediğimi ilk söylediğimde, orada bana yardımcı olmaya çalışan Türk dostumun itirazı ile karşılaştım. Çok tehlikeli olduğunu, başımıza bir çok şey gelebileceğini anlattı. Başkent Nairobi’nin içinde yer alan Kibera yaklaşık 800.000 nüfusu ile dünyanın en büyük varoşuydu ve bir turist için pek de güvenli olmaması normaldi.
Küçük bir çocukken istediğimiz bir şey için ısrar etmek çok daha kolay olurdu.
“Bana ne…. İsterim de isterim” nidalarını, etkili bir ağlamayla birleştirip sonuca gidebiliyorduk. Belki çocuk fotoğraflarını çekmeyi sevmemdeki unsurlardan birisi de, hissettiklerini en net ve doğal şekilde yansıtmalarıdır.

Ben Kibera’ya gitmek için mesleki bilgilerimi kullandım ve Oscar a aday olamasam da iyi bir küskün misafir oyunculuğu sergiledim.
Ertesi gün, benimle ilgilenen Türk dostumuz ve Kibera’nın içinde saygı duyulan Kenyalı rehberimiz ile buluşup arabaya bindik. Kibera’ya gidiyorduk.

Yol aldıkça, çok büyük bir alana yayılmış olan teneke damlı evleri görmeye başladım.Sanki zaman geriye doğru akıyordu.
Arabadan inip Kibera’nın ortasından geçen demiryoluna vardığımızda ise zaman tümüyle durmuştu. .

İleride küçük çocuklar koşturuyordu, fotoğraf çekmek için yaklaştığım zaman orasının bir ilkokul olduğunu fark ettim.

Okulun tek öğretmeni ve aynı zamanda müdürüyle bir süre sohbet ettik. AIDS Afrika’nın bir gerçeğiydi. Tüm üzüntüsüne rağmen o kadar doğal ve kanıksamış bir şekilde anlatıyordu ki, bir sağlık programındaki verileri dinliyordum sanki… Binler, yüzbinler diye yükseliyordu rakamlar. Bu konudaki tüm duyarlılığıma ve bilgime rağmen çok fazla etkilenmedim anlattıklarından. Sayılar ve rakamlar....
Ufak ve sevimli bir çocuk koştura koştura yanımıza gelip konuşmayı böldü bir anda. Para ya da şeker isteyecekti fakat öğretmeni görüp birden ciddileşti. Tokalaşmak için elini uzatıp “hello” dedi. Gülümseyerek elini sıkarken “jambo” diye karşılık verdim.Bu sırada, öğretmen bana gözleriyle işaret etti O işaretin ne anlama geldiğini bilmemeyi çok isterdim.HIV virüsü taşıyan yüzbinleri dinlemek, bir tanesinin karşısında olmaktan çok daha kolaydı. Hayatımdaki en zor anlardan birisiydi. Ağlamamaya çalışarak kendimi toparladım ve geldiği gibi koşa koşa giden çocuğun ardından baktım.

Belki de hiç çıkmayacak bir okul yıllığı için fotoğraf çekip oradan ayrılırken, Kibera ‘da olumlu gelişmelerin de olduğunu, sağlık ve eğitim koşullarının düzeltilmeye çalışıldığını dinledik. Davet edildiğimiz Mısır Medresesi karşıma farklı bir görüntü çıkartmıştı.

Mısır Hükümetinin desteğiyle faliyet gösteren bu okul, müslüman öğrencilere hem dini hem de oldukça kapsamlı bir ders programı ile eğitim veriyordu. Okulun içeriği ve eğitimi ne olursa olsun gördüğüm en önemli nokta, öğrenme aşkıyla yanan çocuklardı.

Kenya artık bir sömürge olmamasına rağmen Afrika’daki bir çok ülke ile aynı anıları ve aynı sorunları paylaşıyor. Günümüzde bile İngiltere’nin büyük bir siyasal ve kültürel etkisi var. Farklı dinlerden ve farklı kabilelerden gelen insanların oluşturduğu nüfus için kenetlenmiş bir toplum demek pek mümkün değil. Yine de bazı Afrika ülkelerinde olduğu gibi dinsel ya da kabile kökenine dayalı çatışmaların yaşanmaması sevindirici.

İnsanlar, gülümseyerek yaklaştığınız zaman genelde size gülümsüyor ve fotoğraf çekmenize izin veriyorlar. Çekinerek yaklaştığınız birinin bile, size içten bir şekilde gülümsediğini görmek sevindirici. Özellikle Nairobi’de yaptığım çekimler sırasında, kendimi Sultanahmet Meydanı’nda dolaşan Japon turistlere benzettim. Artık niye sürekli gülümsediklerini ve sağa sola koşturduklarını anlayabiliyorum.

Karşılaştığım ya da tanıştığım insanlar için gözlemlediğim öncelik “Yaşadıkları an” oluyordu..Geçmişe takılmış ya da geleceğini çok fazla düşünüp programlayan insanlar değiller. Yaşadıkları zor koşullar, hayatı güzellikleri ve acılarıyla beraber kabullenmeyi zorunlu kılıyor. Yağmur yağarsa ıslanıyorlar, güneş açınca terliyorlar ama bunun için bizler gibi söylenip durmuyorlar. Islanmak da, terlemek de hayatın bir parçası.Açlık ve parasızlık da öyle. .
Belki de bu yüzden çok duyduğum ve öğrendiğim ilk Suavice cümle “Hakuna Matata” oldu.
Anlamı: Takma Kafana.
Kenya hayata dair çok şey öğretiyor insana.
Unuttuklarımı yeniden hatırlatıyor.
Bana her rengi yansıtan bu siyah ülkeye ve insanlarına teşekkür ederim..
Yasal Uyarı : Bu sayfadaki tüm yazı ve görseller, eser sahibine ait olup, kısmen veya tamamen izinsiz olarak alınması, kopyalanması ve kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na göre suç teşkil etmektedir.
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi