Bookmark and Share
Mehmet Kısmet ile Röportaj

 

Fotoğrafçıların sadece fotoğraf ile ilgilendikleri, böylelikle fotoğraf çalışmalarına daha çok yoğunlaştıkları, kaygı ve zaruret nedeniyle başka asıl mesleklerde çalışmadıkları, fotoğrafın başarılı fotoğrafçılar için yeterli olabileceği bir dünya düşünebiliyor musunuz? Sizin fotografik geçmiş ve tecrübelerinize paralel olarak düşünce ve önerilerinizi öğrenebilir miyiz?

 

Aslında bu soruyu her sanat dalı, hatta tüm meslekler için de sormuş olabiliriz. Hani daha somut örnekle, kıt kanaat geçinebilen doktor veya mühendis veya tabelacı olabileceğimiz gibi, çeşitli faktörlerin bileşimiyle, farklılık, yaratıcılık, vizyon, şans gibi birçok etkenin itmesiyle mesleğinde maddi manevi yeterliliğe ulaşmış sayısız insan var.

 

Hayatını fotoğrafla kazanan, geçiren birçok fotoğrafçı zaten ülkemizde de mevcut.

 

Ben bunun bir karar ve cesaret, daha doğrusu yapılacak hayat tarzı tercihlerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Her tercih de zaten bir vazgeçiş değil midir?


 

Fotoğrafın gittikçe daha hızlı ve çok üretilebilir hale gelmesi sizce fotoğrafın sanatsal boyutuna nasıl etkiler yapıyor?

 

Fotoğrafın kendisi zaten çok ve çabuk üretilen bir ortam ki bu durum, göreceli olarak ilk başlarda da böyleydi. Hatırlatma olarak söyleyeyim, geçen yüzyılın ilk başlarında, Kodak'ın yaptığı kutu şeklinde "Brownie" makineler vardı. Bu makineler "snapshot" denilen çabuk çekim diyebileceğimiz türde bir patlama yaptı, ilki 1900 yılında yapıldı belki de toplam milyonlarca satıldı. Kodak'ın reklam sloganı şöyleydi;

 

"You press the buton — we do the rest." Siz düğmeye basın, gerisini biz hallederiz. Bugünün dijital makineleri, veya cep telefonlarındaki megapiksel savaşı o günlerden çok mu farklı sizce?

 

Bütün bu gelişmeler, tabii ki fotoğraf dillerinin de daha geniş açılımlara yayılmasına yol açtı, sonraları Leica'nın da 35mm film ile başka bir çığır açması gibi.

 

Bugün yaşananlar pek farklı değil, ne var ki, iletişim, internet, televizyon, vs... üreticiler tarafından daha sık ve çok etkilenmemize sebep oluyor. Yoksa bana göre " Garp cephesinde yeni bir şey yok."


 

Hızlı tüketime paralel gelişmeler, fotoğrafı hayatımızda sanki ayrı bir yere oturtuyor… Doğru yerde, doğru zamanda çekilmiş bir karenin gücü... Klasik ama karşı bir duruş... Her çabuk üretilen şey gibi fotoğrafın da çabuk tüketilen bir araç haline dönüşüyor olması çağımızın tüketim toplumu için de fotoğrafa kan kaybettirmiyor mu? Sanırım zoru başarmak günümüz için daha anlamlı gibi...

 

Bu sorunuzun içinde fotoğraf tarzlarında taraf olmak gibi bir yaklaşım varsa, doğru anladıysam, ben böyle bir ayırmayı doğru bulmuyorum.

 

Iyi fotoğraf iyi fotoğraftır, kaldı ki tek fotoğrafla da fotoğrafçı -iyi fotoğrafçı- olamazsınız. Yaptığınız işlerin arkasında nasıl durduğunuz önemli. Doğru yerde doğru zamanda fotoğraf denince akla HCB geliyorsa da, zaten her fotoğraf doğru yerde doğru zamanda çekilir. İçinde ne olduğu değil, anlatması oldukça zor fotoğraf duygusu önemlidir.


 

Fotoğraf doğduğu zaman bir sanat değildi. Fotoğrafın sanat olma yolundaki gelişmeleri sizce neler? Fotoğrafı bir yerlere koyma çabası ile acaba bizler mi hata yapıyoruz, zaten o hayatın akışı içinde olan ve ulaşmak istediği yerlere ulaşan bir olgu mu? Etiketlemek,  sınıflamak, biçimlemek ne kadar doğru ve nasıl yapılmalı?

 

Fotoğraf Avrupa’da doğdu malum, fakat sanat olma yolundaki en önemli adımlar Amerika’da atıldı. O çağın diğer önemli kahramanlarına haksızlık etmekten çok çekinerek, en başlarda iki önemli ismi söylemem lazım; Alfred Stieglitz ve Edward Steichen.

 

Bilmeyenlerin bu isimleri ve diğer çağdaşlarını okuyup anlamalarını öneririm. Fotoğrafın o dönemlerini bilip anlayamazsak, diğer taşları üst üste koyup bugünü inşa edemez ve anlayamayız.

 

Fotoğrafın sanat ürünü olarak kabul görmesi çabalarının Amerika’da başlaması, bu ülkede fotoğrafın neredeyse milli sanat olacağının da ilk ipuçları olmuştur.

 

Alfred Stieglitz’in 1903-1917 yılları arasında yayımladığı “Camera Works” dergisi, ve 1905-1918 yılları arasında sürdürdüğü “The Little Galleries” (Gallery 291 olarak da bilinir) deki çabaları, belki de fotoğrafın sanat ortamına ilk sunuluş platformları olmuştur. Aslen Lüksemburg’lu olan Edward Steichen’in Stieglitz’e katkıları ise, Avrupa sanatı ile Amerika’yı buluşturmak olmuş ve fotoğraf her iki kıtada da sanat ortamının bir parçası olmaya başlamıştır.

 

Bu çabalar sonucunda, fotoğraf sanatı 1924 yılında Boston’da “The Museum of Fine Arts” da, Stieglitz’in bir seri fotoğrafının yer alması ile neredeyse tescil edilmiştir. Bu serüvenin arkası hızlı gelmiş ve kuruluşundan 10 yıl sonra “Museum of Modern Arts” MoMA da, 1940 yılında Beaumont Newhall ve Ansel Adams’ın çalışmaları ile ilk fotoğraf bölümü açılmıştır.

 

Bizim bugün anlamsızca tartıştığımız, kendi sınırlı bilgilerimize göre değerlendirip yargıladığımız bütün kavramlar geçmişte tartışıldı ve yerli yerine konuldu.

 

Bizde ise, müzede ilk fotoğraf bölümü, geçtiğimiz 5 yıl içinde açıldı. Sanırım bu bile kavramsal olarak ne noktada olduğumuzu gösteriyor.


 

Sizce bir fotoğrafçı kendini nasıl geliştirmelidir? İstisnaları göz ardı etmek şartı ile bir genç fotoğrafçı için yol haritası çıkartın desek; gidilmesi, bilinmesi, geçilmesi gereken ne gibi mihenk taşları belirlerdiniz?

 

Bir önceki sorunuzda sanırım bu sorunuza da cevap var.

 

Önce fotoğrafın dünya tarihindeki kilometre taşlarını bilecek, yoksa "ben yaptım oldu" zanneder ve tabii duvara çarpar.

 

Türkiye’deki fotoğrafın başından beri yol haritasını, kim kimdir, ne yapmıştır bunları bilecek.

 

Size acıklı bir örnek vereyim; İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde fotoğraf baskısı hizmetleri de veriyoruz. Geçenlerde, galiba bir fotoğraf yarışmasına katılmak üzere fotoğraf baskısı isteyen gençler geldi. Birisine ne yarışması olduğunu sordum, cevabına yarışmanın ödülüyle başladı. Sonra "jüride kimler var" diye sordum, cevabı "Ara isminde birisi var, diğerlerini bilmiyorum" oldu.

 

Başka söze gerek var mı?

 

Bir de tabii işin teknik yanı var ki bu başka bir konu, fotoğrafını doğru yorumlayıp seyredenlere aktaracak ise, tekniğine çok hakim olmalı.


 

Döneminizin ve günümüzün fotoğrafa bakış açıları arasında ne gibi farklar var? Köylerini şehre taşımış bir toplum, kültürüne, doğasına yabancılaşmış, geçmişini unutmuş bir toplum... Bu temel dinamikler fotoğrafta yansımasını buluyor mu? Batının hem teknoloji hem de fotoğraf alanındaki dominant etkileri ülkemizde fotoğrafçıların bir dil oluştururken önlerine engel olarak çıkıyor mu, yoksa yaşanması gereken bir evre mi sizce?

 

Bu sorularla 20 yıl evvel de karşılaşmış olduğumu düşünürseniz, tekrar ediyorum, değişen hiç birşey yok.

 

Türkiye’yi fotoğraflamak diye kavramlar olagelmiştir. Bu doğru bir kavramdır, ama konuya nasıl yaklaşıldığı önemlidir.

 

Genel olarak, önem sırası olmadan aklıma gelen yaklaşımlar hep şöyle oldu; bütün bu yaklaşımları hem çok kolaycı,  hem de samimiyetsiz olarak değerlendiriyorum.

 

-Turistik, gezi fotoğrafları sırasında fotoğraflar çekildi, sadece "hoş" görseller elde edildi. Benim zamanımda bunlara "takvim fotoğrafları" deniliyordu. Bunlardan kitaplar yapıldı, fotoğraf sanatçısı olundu.

 

-Kültür Bakanlığı’na dia satmak amacıyla fotoğraflar çekildi.

 

-Ansiklopedilere dia satmak amacıyla fotoğraflar çekildi. Bunlar en azından dürüst ticari amaçlarla yapıldı.

 

-Her yıl belli konuda ajanda çıkaran bir holdinge dia satmak amacıyla Türkiye fotoğrafları çekildi.

 

-Yarışmalara katılmak amacıyla fotoğraf çekildi.

 

Ve bütün bu fotoğraflar birbirlerine benzedi. Burada "Batı" ne yapsın?

 

Bizim kendimize ait kültürümüzü, evrensel bir dil ile özgün bir biçimde yorumlayamazsak, sanırım 20 hatta 50 sene sonra da birileri bu soruları bir diğerlerine sormaya devam eder.


 

Yaklaşık 160 yıldır fotoğraf çeken bir toplum ile 50 yıldır fotoğraf çeken ve bunun üzerinde düşünen bir toplum arasındaki fotoğrafa ve yaşama dair farklar sizce nelerdir?

 

Sorularınız gerçekten de yerli yerinde. Ben galiba bazı konulara geniş bakıp bu soruyu da daha önce cevaplamış oldum.

 

Bu sorunun cevabını isterseniz sadece fotoğrafa yükleyerek haksızlık etmiş olmayalım.

 

Moda deyişlerle, "Bilgi toplumu" olmayı kusur sayarsak her konuda sonsuz farklar ortaya çıkar.

 

Sanat deyince zannediyoruz bilgiye gerek olmadan doğal yeteneklerle yapabileceğiz. Yetenek zaten olmazsa olmaz şart, onu saymayalım.

 

Bilgi ve çalışmayı küçümsersek, işte ancak bu konuları konuşur dururuz.


 

Fotoğraf malzemesi olarak çok çeşitliliğe sahip olmamıza rağmen, fotoğraf üretimi konusundaki yetersizliklerimize de biraz değinebilir misiniz?  

 

Cevabı kendinden menkul bir soru.

 

Sirkeci fotoğraf makinası dolu, paranız varsa alırsınız.

 

Perşembe pazarında da torna, freze, vs... var.

 

Tünel civarı, Yüksek Kaldırımda da müzik aletleri.

 

Torna satın alınca tornacı olamıyorsunuz, epey bir süreç, eğitim, çıraklık, vs . gerekiyor.


Gitar veya  piyano satın alınca piyanist olmuyorsunuz, sadece bir piyanoya sahip oluyorsunuz, yoksa bela bir süreçte eğitim, etütler..

 

fakat ne hikmetse fotoğraf makinesi alan fotoğrafçı oluveriyor.


 

İnsanlar yalan söyleyebildikleri için mi fotoğraf da yalan söyleyebiliyor? Sizin fotoğrafta gerçek ve olması gereken arasındaki kıstaslarınız nelerdir? Bunu şöyle de sorabilirim: Sanatın birçok dalındaki özgürlükler fotoğrafta ciddi tartışmalara neden oluyor. Fotoğrafı yaşamdan ayıklarken, renk tercihleri, sunum şekli, fotoğrafa yapılan müdahaleler v.b. Fotoğrafın belli bir tanımı var mı, yoksa bu alanı geniş bırakıp kendi kategorileri içinde mi değerlendirmek gerekir?

 

Fotoğrafa çok geniş bir alanda bakıyorum, sınırlamıyorum.

 

Yapılan işler zaten kendisini sınırlıyor. Bu sınır da, "Ne kadar dürüst olunduğu".

 

Dürüstlükten amacım fotoğrafın müdahalesiz olması değil, zaten ilk müdahale fotoğrafı çektiğiniz anda başlıyor, dürüstlük veya samimiyet, fotoğrafçının bütün işlerinin arkasında nasıl durduğudur.

 

Bu samimiyet duygusu ise, inanın, bir bakışta anlaşılır.

 

Dürüstçe çok naif işler yaparsınız, bakarsınız bir yerlere varır, oradan buradan apartma kopartma iddialı işler yaparsınız, biraz parlar, sonra boyası dökülür, bilemezsiniz.

 

Yaptığımız işler zaten kendimiz kadardır; ne eksik, ne fazla, samimi olalım yeter. Birşey varsa zaten ortaya çıkar.


 

Türk fotoğraf yayıncılığı hakkındaki düşüncelerinizi sormak istiyorum. Kitaplar, albümler, dergiler, internet vb. İFM Yayınları olarak siz de özellikle genç fotoğrafçıların albümlerini çıkartıyorsunuz. Fotoğraf yayıncılığı ile ilgili olarak gözlemleriniz, hatalı bulduklarınız, neleri beğendiğiniz ve nelerin yapılması gerektiği konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

 

Epey bir hareket var doğrusu, bu da tabii ki ümit verici.

 

Dergiler için bir şey söyleyemeyeceğim, netice olarak ticari kurumlar.

 

Ancak fotoğraf albümleri maalesef alıcı bulma konusunda çok yetersiz, tabii ki bu, albümün fotoğrafçılarının veya yayınlayanların eksikliği değil.

 

Türkiye’de kitap okuma oranı dünya sıralamasında kaçıncı sırada, biliyor musunuz?

 

Bu oran içinde acaba fotoğraf kitabının sırası nerede olabilir?

 

Internet tabii ki daha ulaşılabilir bir ortam, dolayısı ile daha çok insana ulaşılıyor. Ancak burada da bir tuzak söz konusu. Çokların arasından iyileri bulup çıkartabilmek maalesef yine bilgimizle orantılı.

 

Görüntü bombardımanının içerisinden fotoğraf dili iyi olan görüntülere ulaşabilmek için bilgi süzgecine ihtiyacımız var. Yineliyorum, öncelikli sorunumuz bilmeyi kusur saymamız. Bu çok doğal, çünkü bilgi sahibi olmamak için hiçbir gayret ve emek gerekmiyor.

 

Arada sırada yabancı kaynaklı fotoğraf forumlarına bakıyorum. Bazen soru soruyor, bazen de biliyorsam katkıda bulunuyorum.

 

Bizdeki fotoğraf forumlarına baktığım zaman,  maalesef çok üzülüyorum.


 

Geçmişte FOG fotoğraf grubu içinde yer aldınız, 2003'de İstanbul Fotoğraf Merkezi’ni kurdunuz, çeşitli sergiler ve albüm çalışmalarında yer aldınız, bize biraz çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Ayrıca uzun süreler varlığını sürdürebilen baskı teknikleri üzerinde de çalıştığınızı biliyoruz.

 

Bu vesileyle FOG grubunu biraz hatırlatmak isterim.

 

1980’ li yılların başında, IFSAK’ ta tanışıp arkadaş olduğumuz 5 fotoğrafçı arkadaşımla birlikte kurduk. Bir grup çalışması yapmak fikri Nevzat Çakır'dan doğmuştu. Diğer arkadaşlarım Bülent Özgören, Ilyas Göçmen, Izzet Keribar ve Yusuf Tuvi ile birlikte birtakım projeler yaptık ki, en önemli saydığım Kazlıçeşme çalışmasıydı. Belgesel diyebileceğim nitelikte bir sergi olarak sonlandı.

 

Birlikte başka birkaç sergi daha yapmıştık, Istanbul Surları gibi.

 

Sonraları birlikte çalışmalarımız sönümlendi ve bireysel olarak, tabii ki dostluğumuz devam ederek, hepimiz ayrı ayrı yollarımıza devam ediyoruz.

 

2003 yılından beri, kurucusu olmaktan büyük bir mutluluk duymakla birlikte, İstanbul Fotoğraf Merkezi’ne yoğun olarak maddi manevi emek sarf ediyorum.

 

Kuruluşunun ilk yıllarında, İFM, İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümünün kurulmasını üstlendi, ben de kişisel olarak ayrıca ilk kurucu kurulda yer aldım.

 

Çok uzun yıllardır da, karanlık oda esaslı siyah beyaz fotoğraf çalışıyorum. Aslında kendime ilk karanlık oda yaptığımda 12 yaşındaydım, fakat bir dönem, 1982-1994 arasında ağırlıklı olarak renkli fotoğraf çalıştım.

 

Bu dönem sonrası yaptığım siyah beyaz çalışmaları, 2000 yılında Kanada Toronto’da önemli bir festivalde "Duality" ismiyle sergiledim, daha sonraki çalışmalarım da 2008 başında ilk olarak İFM Leica Galeride "Distilasyon" ismi ile sergilendi, bu sergi sonra Paris ve Frankfurt' a gitti.

 

Karanlık oda dışında, bazı fotoğraflarımı, "Platin/Paladyum" denilen bir baskı tekniği ile de basıyorum. Bu baskı tekniğinde, çok eski bazı tekniklerle birlikte, dijital fotoğrafın imkanlarından da yararlanıyorum.


 

Karanlık oda ve baskı teknikleri konusunda Türkiye'de sayılı isimlerdensiniz. Dijital ile olan farkları, gelecekte karanlık odanın dijital karşısındaki yeri hakkındaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

 

İstanbul Fotograf Merkezi bünyesinde, arkadaşım Hakan Filiztekin ile birlikte, Labonix baskı laboratuvarını hayata geçirdik ve fotoğrafçılara, ağırlıkla da dijital "Fine-Art" baskı hizmeti veriyoruz. Dolayısı ile karanlık oda olduğu kadar, dijital baskı sistemleri ile de içiçe yaşıyorum.

 

Uzun yıllar, karanlık odada renkli baskı da - renkli negatiften, Diadan, ve Cibachrome -yapmış bir fotoğrafçı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim, renkli baskı olarak karanlık oda neredeyse kalmamaktadır.

 

Ancak siyah beyazda durum daha farklı. Hala, ben de dahil olmak üzere, pekçok fotoğrafçı, karanlık odada kağıt tabanlı bir kağıda yapılan baskının doku ve derinlik duygusunun, en iyi ve uygun kağıda da yapsanız, bugün için dijital baskıda olmadığı fikrinde. Ancak zaman ne gösterir bilemiyorum. Yine de, karanlık odada her baskının tek tek yapılması ileride de ayrı bir kıymet ifade edecek diye de düşünüyorum.

 

Burada, fotoğraf baskısına çok önem veren birisi olarak şunu söylemek istiyorum. Daha önceki sorularınızda, fotoğrafın sanat olma yolundaki gelişmeler vardı. Işte tam bu noktada, fotoğraf baskısının ne kadar önemli olduğunu anlamak için bu konuya tekrar dönmek gerekiyor.

 

Fotoğrafın geliştiği ülkelere baktığınız zaman, fotoğraf baskısına ne kadar önem verildiğini, arşiv-müze kalitesinde baskı gibi kavram ve kuralların oluştuğunu ve yerleştiğini görürsünüz. Maalesef yine bize dönüp baktığımızda, kişisel tecrübelerim ile de çok iyi bilerek, baskı kalitesi dediğim zaman garip, hatta küçümser tavırla karşılaşmışızdır.

 

Umarım yeni yeni bunun önemi bizde de anlaşılmaya başlanmıştır.

 

Dijital baskılara bakıldığında, dijital fotoğraf dosyalarının teknik yapıları iyi kavranmamış olsa gerek, genel olarak baskıların iyi olmadığını, hatta kötü olduğunu söyleyebilirim. Bir fikir vermesi açısından, eski yıllarda da epey baskı görürdüm, sergilerde olsun, yarışma jürilerinde olsun. Baskı çok iyi olmasa da, bir noktaya kadar kötü olurdu, çünkü neticede ana kaynak filimdi ve doğal gren yapısının dışında bozulma ancak baskı tonlarında olabiliyordu. Şimdi ise, baskının kalitesi, doğrudan doğruya fotoğraf dosyasının ne boyutta olduğuna, nasıl bir dosya olduğuna ve bilgisayarda nasıl işlendiğine bağlı. Bu öğelerden herhangi biri kötüyse ki bu iyimser bir durum çünki genellikle hepsi bozuk oluyor, ortaya çıkan baskı pek kötü oluyor.

 

Bu konuda da bilgisayar ekranı ve eksik bilgi bir tuzak, çünkü fotoğrafçılar bir fotoğraf ekranda güzel görünüyorsa, baskıya yeterli sanıyorlar.

 

Çok sık rastladığımız bir durum, 1MB lık jpeg dosyadan 30x40cm iyi baskı olabileceği zannediliyor.

 

Bu sohbeti okuyanları bıktırmak pahasına, bilginin önemini tekrar etmek istiyorum.


 

Geçtiğimiz günlerde İspanyol fotoğraf sanatçılarının Milli Reasürans Sanat Galerisinde ‘Kuşaklar Arası Geçişler’ adlı sergisinde yakından görme fırsatını bulduğumuz fotoğraf baskı tekniklerini fotoğraf sanatının bir parçası olarak izledik. Alüminyum üzerine renkli serigrafi, elyaflı kağıt üzerine siyah beyaz baskı, arşiv kalitesinde selenyum tonerli siyah beyaz baskı, elyaflı kağıt üzerine kükürt tonerli siyah beyaz baskı, pleksi üzerine silikon laklı fotoğraf, pleksi alüminyum üzerine selenyum baskı gibi. Sizlerin üzerinde çalıştığınız teknikler ve neyi hedeflediğiniz ile ilgili genel bir bilgi verebilir misiniz?

 

Değişik taşıyıcılar üzerine ve değişik tekniklerle baskılar hep olageldi, şimdi de var, ve teknolojik imkanlarla da çeşitlendirilebiliyor.

 

Bir sergi neticede bir sunum olduğundan, fotoğrafçıların bu konuda da bir arayış, bir yorum getirme arzusu içinde olmaları tabii ki çok anlaşılır.

 

Ben bu konuda biraz daha klasik yöntemlerde kalıyorum, tabii herkesinki de saygıdeğer bir tercih.

 

Bir de, fotoğraf tarzının da sunum şekliyle bağlantılı olabileceğini kabul ediyorum, sonunda bütün bir sunumun tutarlılığı önemli.

 

Ne olursa olsun, kesinlikle yapılmaması gereken, bir fotoğrafın önüne mat cam koyarak sergilenmesi.

 

Baskı tekniği olarak, çalışmalarımda genel ağırlık siyah beyaz karanlık oda baskısı.

 

Konuyla bağdaştırırsam, Platin Paladyum olarak bastığım fotoğraflar da var. 


 

Okuyucularımıza İstanbul Fotoğraf Merkezi’ni hem biraz tanıtıp hem de amaçladığınız hedeflere ulaşıp ulaşmadığınız konusundaki düşüncelerinizi aktarabilir misiniz?

 

Daha önce biraz bahsettim, İstanbul Fotoğraf Merkezi -IFM- yi 2003 yılında kurdum.

 

Sorularınızın içeriğinde ve cevaplarımda zaten İFM’nin kuruluş amaçları da arka planda gözüküyor.

 

Fotoğraf baskısının da bir sanat ürünü olarak kabul görmesi, yayılması ve fotoğraf koleksiyonu fikrinin yaygınlaşması birincil amaçlardan birisiydi.

 

Bu konuda yoğun çalışmalarımız oldu ve devam ediyor. Türkiye’den 28 fotoğrafçının, müze kalitesinde baskılarından oluşan çeşitli fotoğraflarıyla bir koleksiyon oluşturduk, özel çekmecelerde ve özel kılıf ve kutular içinde saklayarak fotoğraf koleksiyonerlerine sunuyoruz.

 

Bu amaçla özel sergiler açtık ve bu bilincin yayılmasına çalıştık.

 

Zaman ve fotoğraf tarihi buna karar verecekse de, fotoğraf satışı ve koleksiyonu fikrinin, bugün biraz daha fazla konuşulduğunu, başka kurumların da bu konunun peşine gittiğini görerek, bu oluşumda bir biçimde öncülük ederek önemli bir katkımızın olduğunu düşünüyorum.

 

İFM’nin bir diğer amacı, fotoğraf sergilerinin hazırlanış şekliyle, ışıklandırmasıyla, çerçeveleme ve sunum biçimiyle de iyi bir örnek teşkil etmesi idi, bugün önemli bir Leica Galeri olan IFM galerisi ile bu amaca ulaşmış olduğumuza inanıyorum.

 

Bir diğer hedef fotoğrafın daha da çağdaş bilgilerle atölyeler yoluyla yaygınlaştırılması idi ki değişik konular ve seviyelerde yoğun olarak devam etmektedir, geçtiğimiz 6 yıl süresince eğitim yolu ile de önemli bilgi paylaşımları gerçekleştirdik.

 

Siyah beyaz fotoğrafa ayrı önem vermemden dolayı ile de, çok geniş ve profesyonel donanımlı bağımsız 8 agrandisör ve iki ayrı karanlık oda ile karanlık oda eğitimi veriyoruz, ve fotoğrafçılar çok makul ücretlerle bu imkanlardan faydalanabiliyorlar.

 

Dijital fotoğraf alanında ise, eğitimlerin yanı sıra, İFM bünyesi içindeki Labonix Laboratuvarında, standart veya Fine-Art fotoğraf baskısı hizmeti veriyoruz.


 

"Damıtma" adlı serginizin Paris ve İstanbul macerasından bize biraz bahsedebilir misiniz? Her iki şehirdeki yankıları, duruşu, size hissettirdikleri ve bu iki şehrin serginize verdiği tepkiler nasıldı?

 

"Damıtma" ile eşanlamlı, fakat daha çok dilde anlaşılır ve Türkçede de kullandığımız bir kelime olan "Distilasyon" adını verdiğim sergi, geçen yıl Ocak ayında IFM Leica Galeri’de açıldı.

 

Uzun yıllar içinde "damıtarak" oluşturduğum, siyah beyaz fotoğraflar bütünü olan sergi 30 fotoğraftan oluşuyordu. Sergide, 3 fotoğraf dışındakiler karanlık oda baskısı, diğerleri Platin Paladyum tekniği ile basılmışlardı.

 

Istanbul’daki sergi beni mutlu etti, genel olarak anlaşıldığını sanıyorum.

 

Bir diğer yanı da sergimin neredeyse tamamının değişik fotoğrafsever ve koleksiyonerin duvarlarında veya koleksiyonlarında yeni yerlerini alması idi.

 

Kendi çevrenizle paylaştığınız bir sergi aslında değişik açılardan daha heyecan verici. Doğru insanlarla konuşursanız, gerçek eleştiri alabiliyorsunuz, ama yine de kendi çevreniz genellikle sizin yüzünüze alkışlar, ama sonradan eleştirileri size söylemeden kendi aralarında yaparlar.

 

Benim haberim olmadan sergiyi gezmiş, sonradan Cumhuriyet Gazetesinde Kaya Özsezgin'in sergi hakkında uzun uzadıya görüşlerini okuyunca benim anlatmak istediklerimle çakıştığını görüp mutlu olmuştum.

 

Tabii burada Türkiye’de fotoğraf eleştirmenliği, ayrıca konuşulması gereken önemli bir meseledir.

 

Bu sergi, birkaç değişik fotoğrafın ilavesi veya çıkartılması ile daha sonra Paris'te sergilendi.

 

Hiç tanımadığınız bir kitle ile karşılaşmak tabii ki daha farklı. Burada da çok ilgi gördüğünü söyleyebilirim.

 

Daha sonra, geçen yıl Ekim ayında Frankfurt kitap fuarı dönemine rastlatılarak, fuarda Türkiye’nin onur konuğu olması vesilesi ile de, sergi Frankfurt Leica Galeri tarafından istendi ve orada sergilendi.

 

Bu sergide değişik olarak, sergi açılışı ile birlikte bu serginin bir kitabının da tanıtımı yapıldı. Bu kitap, sınırlı sayıda, 50 adet olarak Labonix’te, bizim tarafımızdan çok özel şekilde pamuk elyaflı Fine-Art kağıda basıldı, ciltlendi ve özel kutuya kondu. Sergi kadar kitabın yaptığı etki de çok büyük oldu, beni çok mutlu etti.

 

Geçen yıl, 3 yorucu sergiden sonra şimdilik kendimi nadasa bıraktım, bekliyorum.


 

Sizin aynı zamanda caz tutkunu olduğunuzu biliyoruz.’ Quarted Biz’ topluluğu ile ilişkiniz devam ediyor mu? Fotoğraf ve cazın hayatınızda önemli bir yer tutuyor olması size göre ortak bir çıkarımdan mı kaynaklanıyor? Bir de fotoğrafın diğer sanat dalları ile etkileşimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Quartet Biz - Biz Band- i kurduğumuzda ben grubun ilk davulcusuydum.

 

Epeyce birlikte çaldık, sonra benim biraz başka yoğunluklarımdan, gruptan ayrıldım, fakat tabii ki onlar değişik elemanlarla çok güzel devam ediyorlar. İlk grubun basçısı ve piyanisti de değişti bu arada.

 

Şimdilerde müzisyen arkadaşlarımla yeni bir grup kurma arzusundayım, yoğun olarak da çalışıyorum.

 

Oldum olası caz ile siyah beyaz fotoğrafı hep yanyana koydum, ikisini de belli kurallar içinde kişisel " yorum" olarak görüyorum. Tabii caz çalarken parça içinde yorumda özgürsünüz, diğer elemanların özgürlük alanına girmedikçe. Yani demokrasinin tarifi gibi.

 

Siyah beyaz fotoğraf tabii daha da bir bireysel özgürlük.

 

Müziğin ve tabii diğer sanat dallarının da, farkına varsanız da varmasanız da sizi biçimlendirdiğini, dolayısı ile fotoğrafınızı da bir anlamda etkilediğinden eminim.


 

Sanatınızda bayrağı sizden sonra taşıyabilecek kadrolar yetişiyor mu? Usta-çırak ilişkisi içinde olduğunuz fotoğrafçılar var mı?

 

İFM’nin atölyelerinde zaten yapmaya çalıştığımız da bu. Büyük bir şeffaflıkla, fotoğrafla ilgili ne kadar bilgi ve tecrübeye sahipsem, hepsini gelen arkadaşlara aktarmaya çalışıyorum.

 

Bu bir paylaşımdır, gelenler ne kadar almak isterlerse tabii ancak o kadarını verebiliyoruz.


Birebir doğrudan isim vererek usta-çırak ilişkisi içinde olduğum fotoğrafçıları sayamam, ancak kesin söyleyebileceğim, geçmiş yıllar içinde bizimle birlikte İFM’de bulunarak, kendi yollarını çizmiş fotoğrafçılar olduğunu biliyorum.

 

Bu konuyla ilgili, güncel olarak da bir çalışmamız var.

 

“5 usta 5 atölye” başlığı altında başladığımız programda, Ekim ayında İFM Leica Galeri’de açılacak bir sergi hazırlıyoruz. Bu konu ile ilgili detaylı bilgiler İFM’ nin web sayfasında görülebilir. (www.istanbulfotografmerkezi.com



Röportaj: Mehmet UÇKUN
 


Mehmet KISMET Hakkında

 

İlk orta ve lise öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı. 1975 yılında İ.T.Ü Makina Fakültesi'nden mezun oldu. Fotoğrafla 30 yılı aşkın süredir uğraşmaktadır. Katıldığı Ulusal ve uluslararası yarışmalardan ve etkinliklerden bazıları:

 

1982 IFSAK Ulusal ödülü.

1984 Uluslararası Renkli Baskı Bienali Cumhuriyet Gazetesi ödülü.

1984 Uluslararası Fotoğraf Sanatı Federasyonu FIAP tarafından, AFIAP ünvanı ile onurlandırılmıştır.

1984 Ispanya EUROPA 85 FIAP Madalyası.

1985 Uluslararası yarışma Kültür ve Turizm Bakanlığı ödülü.

1986 Kazlıçeşme Sergisi: Atatürk Kültür Merkezi.

1987 Istanbul Surları Sergisi: Taksim Sanat Galerisi.

1989 Birikimler Fotoğraf Albümü Yayınlandı.

2001 Kanada Toronto Contact 2001 Fotoğraf Festivali " DUALITY" sergisi.

Çeşitli dergi, gazete ve kitaplarda fotoğrafları basıldı, kuramsal yazıları yayınlandı.

1996 yılından beri Tanıtım Fotoğrafçılığı'nın yanısıra özgün Fotoğraf çalışmalarını sürdürmektedir.




Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 3 yorum, 1-3 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
"Fotoğrafın sanat ürünü olarak kabul görmesi çabalarının Amerika’da başlaması, bu ülkede fotoğrafın neredeyse milli sanat olacağının da ilk ipuçları olmuştur."

Burada önemli bir bilgi hatası sözkonusu.

Fransız şair Lamartine daha 1859'da şöyle demiş:

"Fotoğraf bir sanattır, sanattan da ötedir, sanatçının güneşle birlikte işlediği bir ışık olayıdır."

Alıntı kaynağı: Giselle Freund, Fotoğraf ve Toplum, sayfa: 74.

CDV / kabin fotonun ABD'ye 1865'ten sonra (Avrupa'dan 10-15 yıl sonra) girdiğini belirtmiş olalım.
Reha ÜLKÜ eklemiş - adds | 05 Mayıs 2009 Saat - Time 20:53
Lamartine'in fotoğraf adına bu güzel sözleri, ileri görüşlü bir fikir olmasının dışında, fotoğrafın bir "sanat ürünü" olarak ilk kez Amerika'da bir müzeye kabul edilmiş olması gerçeğini değiştirmiyor.
Alfred Stieglitz ve diğer çağdaşı fotoğrafçıların uğraşları ile toplumda sanat ürünü olarak kabul görmesi de yoğun ve daha yaygın olarak yine Amerika'da yer almış oluyor.
CDV denilen (fransızca Carte De Visite -kartvizit- kelimelerinin başharfleri) kimlik kartlarının üzerine fotoğraf koyma tekniği olarak fotoğrafın bir uygulama şeklinin ise, tabii ki bahsettiğim fotoğraf sanatı ile de hiçbir ilgisi yok.
Lamartine' önemli sezgisinin paylaşılmış olması güzelse de, röportajdaki yazıda bir bilgi hatası olduğunu söylemeye yetmiyor.
Mehmet Kısmet eklemiş - adds | 06 Mayıs 2009 Saat - Time 02:03
CDV / kabin foto tekniği, fotoğrafın resimden daha ayrıntılı olmasını sağlayan bir tekniktir, yani fotoğrafı sanat kılan ilk adım odur. Ondan önceki metal baskı (tintype), daha düşük çözünürlük veriyordu, aşırı kontrast kalıyordu. Benim 1860'lardan başlayan CDV / kabin foto koleksiyonum var, her portre bir sanat eseri. Bunlar size yetmiyorsa, 'London School of Photography' logolu, tahminen 1880'lere tarihlenen ama kesin tarihli olmayan bir portreyi anımsatayım: Enseden çekilmiş bir portre. Bu bir 'sanat eseri fotoğraf'tır. Değil gerçeküstücülük, ortada henüz izlenimcilik bile yok iken, bu yapılmış. Modern sanatı ve modern fotoğrafı başlatan Avrupa'dır, ABD 50 yıl geriden gelir.
Reha ÜLKÜ eklemiş - adds | 06 Mayıs 2009 Saat - Time 16:26
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.