e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Merih Akoğul ile edebiyata, sanata ve fotoğrafa dair…
“Bir fotoğraf ne kadar geç eskiyorsa, ne kadar uzun dolaşımda kalıyorsa, o fotoğraf o kadar iyidir.”
“Her sanatçı hayata gözlerini biraz buruk kapatır, biraz sancılı belki de. Sanat belki de böylesine bir yangındır yer yer, kim bilir! Ya da yarım bir öyküdür dilinize kadar gelip geri kaçan, tasviri, tabiri olmayan. Aşkküre’de, “mükemmel olanın” çatlaklarını, ‘Sanki’de “tarifsizliğin tarifini” dile getiren, üretenin ve sanatçının ancak ölünce anlaşılabildiğini, değerinin ancak o vakit verildiğini, sancılı bir umutla bilen ve bile bile yola devam edendir “O”
Söyleşi ve söyleşi fotoğrafları: Pınar DAĞ
İş, güç ve şehrin yükünden sıyrılıp, insanların arasına karışmak, Merih Bey’in de belirttiği gibi “ Aylak Adam” olmak, tutkulu olmayı hatırlatıyor, çürüyen, benzeşen ve yok olana karşı. Yağmurlu bir gün daha ve Fransız Kültür Merkezi girişinde karşılıyorum kendisini, gezilen sergi sonrası, sakin olacağına kanaat getirdiğimiz kafeteryaya iniyoruz. İlk 15 dakikadan sonra kayıt cihazı duruyor J ardından küçük Fransız çocuklar susmamacasına bize eşlik ediyor. Biz söyleşiyi bitiriyoruz ama onlar coşkularını saçmaya devam ediyor! Tabii olan bize oluyor, konuşulanlar ancak kayıt cihazında temize çıkıyor! J




Pınar Dağ: Merhaba Merih Bey! Uzun yazışmalardan sonra sizinle bir araya gelmiş olduğumuza gerçekten sevindim. Size dair konuşulacak birçok şey var. Onlar arasında önceliği vermek istediğim, engelli çocuklara yönelik olan projeniz “Ba-şar-mak”. Bu konuyu çalışma nedeninizi, “Gündemde tutmayı hedeflemek ve sosyal duyarlılığı artırmak“ olarak ifade etmiştiniz.
Merih Akoğul: Çocuklardan başlayayım. Ben mutsuz bir çocuktum ve kendi çocukluğumdan hiç keyif almıyordum. Onun da sebebini zaman geçtikçe şöyle anladım. Aslında bugün ne hislerim varsa çocukken de onlar vardı. Ama dile getiremiyordum. En büyük problem buydu benim için. Bir ifade sorunum vardı. Ve bu ifade sorunu bende bir sıkıntı yaratıyordu. Tüm çocukluğum boyunca bunu, bana sıkıntı veren bir pelerinin ağırlığıyla yaşadım ve kendimi hep mutsuz hissettim.
Pınar Dağ: Kendinizden mi sıkıldınız?
Merih Akoğul: Kendimden değil… Anlatmak istediklerim ile dünyayı algılama biçimim ve hissettiklerim, dile getirmek istediklerim arasında büyük bir uçurum yaratıyordu. Bundan ötürü sıkılıyordum.
Pınar Dağ: Kaç yaşında bunu fark etmiştiniz?
Merih Akoğul: İlkokul dönemiydi ve 7 yaşındayım. O tarihten itibaren diyelim. Çünkü o yaşlarda kimse sizi dinlemez. Anneniz-babanız dinlemez, öğretmeniniz dinlemez. Ben de yazardım. Kendimce iyi de yazardım ancak kompozisyon derslerinden, yalnızca ilkokul da değil, ortaokul ve lise yıllarında da umduğum notları alamazdım. Ama ilginçtir ki, ilkokuldan ta üniversiteye kadar tanıdığım arkadaşlarımın arasından tek yazar ben oldum. Demek ki sistem ve sisteminin; özel öğrencilere bakışı çok sıradan. Çünkü ben kendimi özel bir öğrenci olarak görüyorum, yani yazmak konusunda özel buluyorum. Ama sistemler, genelde farklılığın asla altını çizmek istemez. İşte belki de sıkıntımın sebebi buydu. Kendimi ifade edemeyişimin sebebi hem malzememin yetersiz olmasıydı, hem de beni dinleyecek birisinin olmamasıydı. Yani bir platformum yoktu. Bir de 8 yaşında bir çocuk ne kadar yazar olabilir, ne kadar fotoğraf çekebilirdi ki... Şimdi ben 45 yaşındayım, 3 yıldır evliyim ve çocuğum yok. Eşim ile yaptığımız evlilikte de çocukla ilgili bir tasarımda bulunmadık. Yani hiç düşünmedik, belki de biz kendimizi hâlâ çocuk gibi görüyoruz. Ama bu çocuklarla ilgilenmiyorum anlamına da gelmemeli. Komşu çocuklarını, sokakta oynayanları, yeğenimi ve Anadolu’daki çocukları çok seviyorum. İnsanlar çocuk hayalini kurarken asla çok inatçı, çılgın, yaramaz, dahi çocuklar doğabileceğini düşünmüyorlar. Birde engelli çocuklar var. Ben onlara işaretli çocuklar diyorum ve benim hayatımdaki en önemli çocuklar onlardır.
Pınar Dağ: Neden?
Merih Akoğul: Onları, Tanrı’nın işaretlediği çocuklar olarak görüyorum. Daha değerliler. O çocukların hiçbirinin engeli kendilerinden kaynaklanmıyor. Doğum sırasında boyunlarına kordon dolanıyor oksijensiz kalıyorlar, annelerinin kullandığı ilaçlardan etkileniyorlar, akraba evlilikleri var, bazen Down Sendromunda olduğu gibi kromozom sayısı etken oluyor. Şimdi bu çocuklar benim için çok daha özeller. Projelerimi bitirdikten sonra bana “Neden engelli çocuklar?” ya da “Ailenizde engelli kimse var mı?” diye kaç kez soru geldi. İlle böyle bir şey mi beklemek zorundayız. Yani ülkeyle, vatanla ilgili düşünebilmek için bir çocuğunuzun şehit mi düşmesi mi gerekir? Engellilerle, Down Sendromlularla ya da Otizmle ilgilenmek ve bunlara yönelik projeler yapmak için mutlaka ailenizde bir engelli olması gerekmiyor. İnsanoğlunun başına bir şeyler gelmeden olayların farkında olması gerekiyor.
Pınar Dağ: Duygudaşlık (Empati) kurmak yani…
Merih Akoğul: Şöyle ki ben bunu başardım. Zaten projenin adı “Ba-şar-mak” idi ve ben kendi adıma bunu yaptığıma inanıyorum. İlkokul çağındaki engelli çocukların ayakta kalma, başarma, bir şeyleri gelişerek yapma serüvenlerini içeriyordu bu proje. Orada fizyoterapistler, hekimler, öğretmenler, uzmanlar var. Engelli olan çocuklar çevrelerindeki insanlarla ve arkadaşlarıyla ilgili olarak bizlerin asla bilemeyeceğimiz, hissedemeyeceğimiz kadar çok şeyi biliyorlar. Bu tabii ki çok önemli bir şey. İşte onların fotoğraflarını çekerken, belki de çocukların dış dünya ile ilgili olan bağlantılarını biraz daha ortaya çıkarmış oldum.
Pınar Dağ: Sizce nasıl bir etki yaratıyor, engelli çocukların dünyasında,“fotoğraf çekmek”?
Merih Akoğul: Ben fotoğrafları Adana’da, Fehmi Kaya Özel Eğitim Merkezi’nde çektim. En azından kitaba kadar olan kısmı için 2 sene boyunca 8 kez gittim. Daha sonra da devam ettim çalışmama. Ancak birazdan da belirteceğim şartlar izin verseydi, destekler biraz daha fazla olsaydı bu işlerin devamı projeleri de yapmış olacaktım. Şimdi şöyle bir düşünün; Adana’nın, Yüreğir ilçesine, çocukların yanına, üstünde yeleği, boynunda fotoğraf makinesi, ceplerinde filimleri olan bir adam gidiyor. Onlar için alışılmadık bir görüntü. Farklı bir şeyler olduğunu anlıyorlar. Sonra yavaş yavaş senin ne yaptığını görüyorlar, elinde makine bir takım fotoğraflar çekiyorsun. Sonra onlar baskılara, sergilere, kitaba dönüşüyor, çocuklar o zaman kendilerini gazetelerde ya da canlı olarak televizyonda, gazetelerde gördükleri zaman çok mutlu oluyorlar. Mesela açıyor gazeteyi çocuk, İbrahim Tatlıses var, Hülya Avşar var ve bir bakıyor kendisi de onların yanında. Bunların çocuklar üzerinde önemli pozitif etkileri olduğunu düşünüyorum. Düşünün televizyonda o tanıdığı, gördüğü insanlarla birlikte kendini görüyor. Bu muhteşem bir şey!
Pınar Dağ: İç dünyalarını etkileyip, özgüven mi sağlıyor?
Merih Akoğul: İç dünyasını etkilediği kesin. Daha sonra bu projenin sonunda da çocuklara, 5 – 6 tane makine verip, “İki dünya arasında” adlı sergiyi yaptık. İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde, Ara Güler’den sonra bu çocukların fotoğraflarından oluşan bir sergiydi. Onlar dünyalarını filmlerin üzerine çektiler, tam kadraj olarak bastık, müdahale etmedik. İlk proje olan “Ba-şar-mak” ve ardından “İki Dünya Arasında” çalışması çok olumlu tepkiler aldı. Uzun soluklu olması, belgeselliği ve sanatıyla Türkiye’de yapılan en kapsamlı ilk işlerden biriydi. Ve daha sonra bazı fotoğrafçı arkadaşlarım ve öğrencilerimden; yaşlılar, sağır ve dilsizler, Down Sendromlular, kanserli çocuklarla ilgili projeler gelmeye başladı. Eğitimciliğim kadar diğer sevindiğim noktalardan biri de, yaptığım çalışmalarla bu konuda öncülük etmiş olmamdır.
Pınar Dağ: Açıkçası sanat giderek sanatçı için, proje giderek proje takip edenler için yapılıyor hale geldi. Evet, proje harika, sosyal mesaj dolu ancak gerçekten bu çocuklarla ilgileniyor mu sanatçı, sanat yapan sizler. Yankısı ne oluyor… Yarım yankı buluyor olması sizi yaralıyor olmalı…
Merih Akoğul: Tabii ki. Beni yaralayan en büyük şey, etrafımızda bir sürü hayırsever var. Parası olan insanlar var vs. Benim o kitabı çıkarmak ve sergiyi yapabilmek için ne kadar destekleyici peşinde koştuğumu yakın çevrem biliyor. Yani bir kolyeye, 20 kişiye verilen bir akşam yemeğine çok rahat bir kitap çıkıyor ve sergi yapılabiliyor. Yani işte iki tane harcamadan insanlar fedakârlık yapsa neler oluyor. O kadar komiktir ki, hocası olduğum Eyüboğlu Eğitim Kurumları, fotoğraf sergisine sahip çıktı, Bilgi Üniversitesinde, Bilgi Eğitim’de ders verirken de bir Turizmci Bey, öğrencim, orta ölçekli bir şirket sahibi, bu projeye inanarak yakın çevresini işe ortak etti. Kendisinin aracılığı ile o kitabı yapabildik. O büyük holdingler ve daha birçoğuna bu işi para karşılığında yapmadığımızı ifade etmeme rağmen destek verilmedi. O kadar duyarsızlar ki. Bugün o projenin 2. ve 3. ben çıkaramadıysam -ki 2001 de başladı 2003 kadar- sebebi ben değilim. Ben bir hocayım, sanatçıyım. Yani ben yazı yazarım, eğitim veririm, sergilerimden işler satarım ve buradan gelen para bellidir. Gelen para belki yani Adana’ya uçakla götürür ama getirmez. Ya da götürür-getirir ama oteli karşılamaz. Hadi onları da sağladığını düşünelim, ancak sergiye dönüşmesi için daha büyük bir bütçeye gereksinim vardır. Bugün ortalama bir sergiyle, kitap albüm yapmaya karar verdiğinizde, en az 15 bin ile 20 bin Euro’yu gözden çıkarmanız gerekir. Bu çok önemli bir şey, işte bunu sahiplenecek insanlar ne yazık ki yok.

“Bu ülkede karşılıksız hayır işlerinin olacağına asla inanmıyorum.”
Pınar Dağ: Ne öneriyorsunuz...?
Merih Akoğul: Ailelerinde bir engel durumu olmadan bunları fark etmelerini. Mesela bize,
bir araba çarptığında biz hemen heybenin öbür tarafına gidiyoruz. İşte ondan sonra sokakta ki küçük bir tümsek, dağ gibi geliyor insana. Ya da parmağınız kırıldığında, düğmenizi ilikleyemediğinizde, imzanızı atamadığınızda, fermuarınızı çekemediğinizde, saçınızı tarayamadığınızda, yıkanamadığınızda ya da tuvalete gidemediğinizde bunu daha iyi anlıyorsunuz. İşte gerçek duygudaşlık (Empati) denen şey, insanların başlarına bu tarz felaketler gelmeden, işin içinde bulunabilmesidir.
Pınar Dağ: Çok üzücü onca emeğe ve mücadeleye rağmen yapılan işlerin destek göremeyişi…
Merih Akoğul: İşte yaptıklarınızın yeterince karşılık görmemesi, yani hep böyle durumlarla karşı karşıya kalmanız, ülkenizi sevmenize rağmen çoğu kereler keşke başka ülkede olsaydım dedirtiyor. Sosyal yapılanmaları daha sağlam ülkelerde bununla karşılaşmayabiliyorsunuz. Görünüşte çok fazla merhametli bir yapımız var ülke olarak, ama bunu özele indirgediğinizde somutlaştırdığınızda karşılık görmüyor. İnsanlık için yaptığınız işte bile, size hırsız gibi bakıyorlar proje önerip para istediğinizde. O yüzden Türkiye’de sosyal bir kurumdan bir destek almanız (adamınız yoksa ya da oradaki kişiye maddi menfaat önermezseniz) imkânsızdır. Nereden mi biliyorum, bu kadar ortalarda bu işleri yaparken kimsenin oralı olmamasından. Osmanlı’dan gelen çıkarcı, menfaatçi, loncacı, ağalık ve sömürü düzeninin devamı, siyasal oluşumlar içinde bugün dahi aynı biçimde yaşanmaktadır. Bu ülkede karşılıksız hayır işlerinin olacağına asla inanmıyorum.
Pınar Dağ: Yalnızlaştırılıyorsunuz...
Merih Akoğul: Projelere verilen değer ve yaklaşımlara rağmen bu işleri yapmayı neden sürdürdüğünüzü sorguluyorsunuz. Oysa desteklendiğinde öyle çok geri dönüşümü var ki bu sponsorluk işlerinin. Bir gazeteye vereceğiniz tam sayfa ilanın parasıyla, 20 tane fotoğrafın çerçevesini, baskısını yaptırıp küçük ölçekli bir kitap çıkartabiliyorsunuz. Yani siz bunu yaparak hem sosyal bir iş yapmış, hem sanata ve sanatçıya destek vermiş oluyorsunuz, hem de masrafınızı isterseniz vergiden düşebiliyorsunuz. Herhalde birileri zamanında bu insanlardan büyük paralar alıp kötü işler yaptılar ki, onlar da acısını böyle alıyorlar.
Anadolu’nun Modernizm’den, Postmodernizm’e geçtiği, AKP’nin yeni siyasal iktidar olarak gelişiyle, nasıl muhafazakârlaştığının, ister /istemez, hafif bir kara mizah ile görüntülendiği bir iştir ‘Sanki’.”
Pınar Dağ: “Sanki ”projenizle neyi hedeflediniz?
Merih Akoğul: 20. Yüzyıl’da Anadolu’nun, İstanbul hariç, 20 ayrı yerinin, siyah beyaz fotoğraflarından oluşan bir seçkidir, bir panoramadır bu çalışma. Anadolu’nun Modernizm’den, Postmodernizm’e geçtiği, AKP’nin yeni siyasal iktidar olarak gelişiyle nasıl muhafazakârlaştığının, -ister istemez- hafif bir kara mizah ile görüntülendiği bir iştir. Tarihi giderek kaybolan, belleğini yitiren bir Anadolu’nun, derinde yatan bir hüznüyle harmanlanmış bir ağıt, bir çeşitlemedir diye açıklayabilirim. Ya da açıklayamadığım için “Sanki” dedim J
Pınar Dağ: Mizah derken?
Merih Akoğul: Yani çok komik şeyler var ortada. Kurbanlık satılan yerin çiziminin mükemmel oluşu, telefon trafosuna çizilmiş kolları olmayan bir derviş figürü, Erzurum’da bir vücut geliştirme merkezinin tanıtım posterinde zenci bir tipleme kullanılması. Ya da Bush’un bir fotoğrafı üzerine pislemiş güvercinler. O fotoğraf yurt dışında da çok tuttu. Taraf gazetesi bastı burada. Bu tarz şeylerin içersinde işte müthiş bir mizah var. Bakanı gülümsetiyor yani. Yeni oluşumlar, tezler anti-tezler ve değişim!
Pınar Dağ: Ülkelerin popüler yönde değişiminden bahsediyoruz…
Merih Akoğul: Vücuda da yeni bir mikrop girdiğinde, antikorlar hemen ne oluyor burada diyerek devreye giriyorlarsa! İşte her şeyin bir dengesi var. Yani giren madde ile onun vücutta yaptığı rahatsızlık, belirtiler, hastalanma ve iyileşme süreci var. İşte o akışın içinde, anlar üzerinden görüntüler bulmak istedim ve fotoğrafik dengeler kurmaya çalıştım.
Pınar Dağ: Çalışmalarınız hep belgesel odaklı oluyor değil mi?
Merih Akoğul: Genellikle ama başka bir ruhum, ikinci bir dünyam daha var, orada da düşünce ve kavram odaklı başka işler var. Evet, bu tip serilerim belgesel. ‘Sanki’, hepsi film olan 20 bin siyah beyaz fotoğrafın içinden seçildi, içinde belirli bir bütünlüğe bakıldı ve o ortak duyguyu verecekler bir araya getirildi. Böylece hem bir sergi, hem de bir kitap oldu ve Türkiye’de ve Avrupa’da sergilendi.
Pınar Dağ: Tam kitaplarınızdan söz ederken bir şey çok dikkatimi çekti sizinle ilgili. Çalışmalarınızı hiç internete saçmamışsınız. Sanatçı için internet, maliyetsiz reklâm aslında birçok yönüyle. Siz hep kitaplara yönlendiriyorsunuz bizleri. Gelin beni sayfa aralarında izleyin der gibisiniz.
Merih Akoğul: Şöyle belirteyim, sitelere röportaj vermem çok nadirdir. İşte böyle sizinki gibi kıramadığım durumlar olur. İnternet üzerinden web siteleri yol yordam bilmeyenlerin çiftliği gibi kullanılıyor. Bir sürü cahil adam atıp tutuyor, bu platformlar benim çok hoşuma gitmiyor. Gerçek yapıtlara böyle çok kısa sürede zahmetsiz yaklaşıldığında, ulaşan kişi değerini bilemiyor. 10 senede yazılmış şiir kitabı, emeksiz 10 dakikada okunuyor, üzerine ahkâm kesiliyor, canı sıkılan birileri de ona katılıyor ve başlıyor savaş. Gerçekten iyi şeylere zor ulaşılır ve bu kadar kolay tüketilemez. O kişilere sorun, bir kez hiç bir kitabın ardına düşüp kitapçı kitapçı gezmişler mi. Benim elimden, en az 5.000 kitap geçmiştir ve bu benim gururumdur; ama başkaları için külfet ya da enayiliktir. Bazı kitaplar -aynı bazı gizler gibi- asla internette dolaşıma çıkmayacaklar ve yemek ısmarlar gibi bilgileri internetten almaya alışmış insanlar tarafından görülemeyecektir. Şu anda yayımlanan kitap sayım 13 oldu. Sadece fotoğraf kitapları değil tabii ki, çocuk kitabım var, deneme, şiir kitaplarım var. 10 kadar yeni kitap üzerinde de yavaş yavaş çalışıyorum.
Pınar Dağ: Edebiyat ve fotoğraf birlikteliği ile ürünler veriyor gibisiniz?
Merih Akoğul: Bir de müzik var. Yani fonda her zaman müzik vardır. Bir müzik aleti çalmıyorum ancak müzik hayatımın her alanında var. Caz müziği ve klasik müzik daima yaşamımın içindedir. Müzik setim için ciddi yatırımlar yapmışımdır. Mesela telefonumun üzerinde ki görüntüm müzik setimdir. İki pikabım, 2500 tane cd’im ve plaklarım var. İstanbul Hi Fi Kulübü’nün genel sekreteriyim. Dünyada üretilen müzik sistemlerini çok yakından izler ve bilirim.
Pınar Dağ: Türk arşiviniz de var mı, Türk musikisi mesela?
Merih Akoğul: Elbette var... Bülent Ortaçgil de vardır Mercan Dede de. Süryani müziği de vardır, Tamburi Cemil Efendi de, Melihat Gülses de, Bizans müziği de... Ancak ana konum caz ve klasik müzik. Yıllarca bu müzik türleri, konserler ve cd’ler üzerine de hatırı sayılır miktarda yazılar yazdım. Eskiden konser fotoğrafları da çekerdim. Müziği kaçırdığımı görünce, oturup izlemek isterdim. Yine yapamadım, yazarlığa başladım bu kez. Stüdyo İmge, Çalıntı, Jazz gibi dergilerde sürekli müzik yazıları yazdım. Hâlâ haftada ortalama iki konsere giderim. Caz ve Klasik Müzik Festivali’nin müdavimiyimdir. İKSV çalışanları, neredeyse ilk gençliğimden bu yana tanır beni. Hepsi dostlarım, arkadaşlarım olmuşlardır.
Pınar Dağ: Sizde hangisi hangisini doğuruyor; fotoğraf edebiyatı mı, edebiyat fotoğrafı mı?
Merih Akoğul: Bir kitap okuduğumda, bende yarattığı etki ile fotoğraf çekmeyi isterim. Bir müzik dinlediğimde üzerimde yarattığı etkiyi kullanır şiir yazarım. Böyle oluyor. Birçok sanat çeşidinin en güzel yanı, birbirlerini tetiklemeleri ve birbirlerine dönüşüyor olabilmeleridir.

“O kendime ait saatlerim genelde yalnız, tıpkı Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı gibi önümden geçen insanların ardındaki trajedileri görmeye çalışıyorum. Ama belki de hayattan kopukluğumu gizlemek için yapıyorumdur tüm bunları; bilinmez.”
Pınar Dağ: O zaman her şeyden önce düşünce gücü var…
Merih Akoğul: Kesinlikle. Her şeyden önce düşünce gücü var, ardından da fikir, çalışma ve azim var. Her şey bunun ardından geliyor. Sanılanın aksine dünyanın en büyük gücü para değil, bilgidir.
Pınar Dağ: Merih Bey, siz 10 parmağında 10 hüneri olan sanatçılardansınız. Bu biraz zor olmalı?
Merih Akoğul: Bu doğal ve zaman içinde olan bir şey. Ben müzikten de anlıyorum, edebiyattan da anlıyorum, sanat tarihinden de anlıyorum. Yani bunların hepsi bana inanılmaz bir haz veriyor. Bilmenin (ve daha öğrenecek çok şey olmasının) hazzını seviyorum. Çünkü evrendeki her şey birbiriyle bağıntılı. Teknik Üniversite’de öğrendiğiniz, Entropi ya da Görecelilik Teorisi ya da Kuantum Fiziği, bir gün düşüncenin ya da sanatın açımlanmasında kullanılabiliyor. Bir kişi, Stefan Hawking’i kavrarsa, fotoğrafta zaman kavramını daha iyi anlayabilir. Newton’u ya da Barthes’ı da okursa fotoğrafa bakışını daha ileri noktalara götürebilir. Ben her şeyimi kitaplarıma borçluyum. Zengin bir kütüphanem var; eve ayda en az 50 kitap giriyor.
Pınar Dağ: Çok yönlülük bazen hayatla bağları koparabiliyor. Sizde nasıl bu?
Merih Akoğul: Yok aslında hayatla kopuk yaşamıyorum. Her ay en az 3 konferans (Yapı Kredi ve Aksanat’ta sürekli etkinliklerim), duruma göre en az üç okulda ders (ama artık azaltıyorum), Fototrek ya da bazı özel kurumlarda seminerlerim. Ortalama saat 3.00’te uyuyor, sabahları da erken kalkmaya çalışıyorum. Dört ila altı saat arası normalde uykum olur. Gündüz, deliler gibi sokaktayım. Bazen bir yazar, bazen bir fotoğrafçı gibi yaşamın önümden akıp geçişini izliyorum. Toplantılar, görüşmeler ve projelerden arta kalan zamanlarda kıyılarda dolaşıyorum, küçük kahvelerde oturuyorum kitaplarımı okuyorum, yağmurda geziniyorum, fotoğraflarımı çekiyorum, notlarımı alıyorum. O kendime ait saatlerim genelde yalnız, tıpkı Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı gibi önümden geçen insanların ardındaki trajedileri görmeye çalışıyorum. Ama belki de hayattan kopukluğumu gizlemek için yapıyorumdur tüm bunları; bilinmez. Genelde yalnız bir adamımdır ve bilirsiniz ki en büyük yalnızlıklar, kalabalıklar içinde yaşananıdır. Bir de Çehov’un söylediği var, benim çok sevdiğim; “Nasıl yalnız yatacaksam mezarımda, öyle yalnız yaşıyorum.” Ama bunları derken bana beş yıldır sabırla katlanan eşime de haksızlık yapmak istemiyorum.
Pınar Dağ: Sizi ne tetikliyor, çok mu tutkulusunuz yaşama ya da yaptıklarınıza dair?
Merih Akoğul: Üretme heyecanı demeliyim. Üretme heyecanını yapan da, yeryüzünde yapılmış olan güzel eserler ve o eserlerin kişiye verdiği coşkudur. Bana da “benzerlerini yapma isteği” veriyor olmasını söyleyebilirim.
Pınar Dağ: “Ben öleceğim, eserlerim kalacak” gibi bir üretme duygusu sanırım…
Merih Akoğul: Zaten ölünce kalacak, anlaşılacak bunlar; bugüne değil, yarına... Neden Doğu cenazelerinde çok ağlanır biliyor musunuz; çünkü Doğu’da, yaşayan insanlarının varlığına pek aldırılmaz. Yeterli değer verilmez. İşte bu yüzden ölümü kabul etmemeler, tabutlara sarılmalar, ağıtlar yakmalar ve “Beni de yanına al!” demeler, sürüp gider cenazelerde. Benim anlayamadığım, böylesine kaderci toplumların (yani genel olarak Müslümanlardan söz ediyorum Doğu derken), nasıl olup da ölümü kabul etmiyorlar. Bir İngiliz’in ya da bir Japon’un yakını öldüğünde neden bu krizler yaşanmıyor. Onlar daha mı az üzülüyorlar, sevdiklerinin yok oluşlarına... Bir de isyan var doğunun gönlünde.
Sanat yapıtını oluştururken, bugünle birlikte yarını da hedeflemek gerekiyor. Bugün için yapıyorsanız, sizle de onlar da kaybolup gider; ancak yarını unutmadan yapıyorsanız, siz gitseniz de onlar sizin adınıza yaşamaya devam eder. “Sen öldükten sonra eserlerin yaşıyor ise, sen de yaşıyorsun demektir.” Birçok insan var mesela, kendisini yaşıyor sanıyoruz ama ölü. İnsanları ürettiklerinizle coşturmanız, harekete geçirmeniz gerekiyor. Ondan sonra varlığınıza inanıyorlar ve kabul ediyorlar. Ben Orhan Veli’yi tanımadım, Nazım Hikmet’i, Behçet Necatigil’i de... Onların verdiği enerjiyle bir Türk insanı olarak ben, bir şeyler yapmışsam, gelecekte birilerinin de benim yazdıklarımı ve çektiklerimi bulup harekete geçme ihtimali vardır diye düşünüyorum. Bu benim en büyük tesellim. Yoksa gerçekten boşa çalışıyoruz.
Pınar Dağ: Kelebek etkisi aslında…
Melih Akoğul: Evet, bir çeşit... Viyana’yı bir proje olarak çalışmam gibi. Bir Türk Viyana’yı anlatmış; ilginç değil mi... Gelecek kuşaklarda kimbilir ne etki yapacak. Bekliyorum.





Pınar Dağ: Dikkatinizi mutlaka çekmiştir. İnsanlar hobilerini meslek olarak seçme mücadelesi verip, kurumsal işlere bulaşmak istemiyor. Özellikle müthiş bir patlama var gençler arasında güzel sanatlar, fotoğrafçılık, iletişim, sanat tarihi vb... meslek bölümlerine gitmek gibi. Piyasaya her yıl binlerce öğrenci pompalanıyor. Bir eğitimci olarak bunu nasıl görüyorsunuz?
Merih Akoğul: Şimdi size, yani Fotoritim’e yetiştirmeye çalıştığım bir yazı var. Heyecanla yazıyorum. Önce bir fotoğraf eleştirisiydi ancak daha sonra ister istemez bir fotoğrafçı eleştirisine döndü. Orada fazlasıyla detay verdim. Ama bakın dünyada üretimsiz tüketim (iyi anlamda söylüyorum, sanat konusunda muazzam bir şey) isterdim ki ben sadece konserlere gideyim, sadece sergileri izleyeyim, sadece kitaplar okuyayım, sadece filmler seyredeyim, başka bir şey üretmeyeyim. Yani başka işler yapıp, sanat konusunda daha çok keyif alabilmek için de pasif konumda kalıp sadece tüketici olmayı isterdim. Ama insan öyle ilginç ki, hani biraz önce belirttiniz ya “ne sizi ayakta tutuyor ya da ne tetikliyor, nereden geliyor bu coşku diye” bende bunu yapan şey sanat yapıtları. Ama öyle ilginç ki, iyi bir konsere gittiğinde, sonrasında da eve geldiğinde saksafonla aynı şeyi çalmak istersin; bir romanı okuyup bitirdiğinde, ben de öyle yazacağım dersin, bir filmi izlediğinde de yine aynı duyguyu yaşarsın. Bu insanın doğasındadır. Şimdi bunları neden belirtiyorum; bunları yapmanız için illa deha olmanız gerekmiyor. Yeniliklere açık olmanız ve çok çalışmanız gerekiyor. İnsanlar başkalarının fotoğraflarına bakarak üretiyor; o yüzden fotoğraflar birbirlerine benziyor. Özellikle, photoshop’un yaygınlaşması ve hayatların içine girmesi; fikirlerin hep geride kaldığı ve başkasından kopyalanmış işlerin yapılmasına neden oldu. Peki, bunları yapanlar kim? Çoğu amatörler ve bu işi hobi olarak yapanlar. Bakın dünyada ki en güzel şey amatörlüktür ve birçok şeyi ihtirassız biçimde, hobi adına yapmaktır. Ve amatörlerin içinde bilgi ve kültür bakımından o kadar zengin insanlar vardır ki, bunu konularında uzmanlaşmış kişilerde dahi göremezsiniz.
Pınar Dağ: Ancak herkes “amatörüm ben” diyerek sıyrılıyor gibi. Dünyada, amatörlüğe çok da övgüler yağdırılmıyor aslında.
Merih Akoğul: Yok öyle değil aslında. Bizim insanlar kopya işler yaparak amatörlüklerini hiçe sayıp, yetersiz 6 aylık bilgisiyle kendilerini fotoğraf sanatçısı olarak ortaya koyup, ustalarını hocalarını ezip, hiçbir sergiye gitmeyip, kitap okumayı enayilik sayarak, emek vermeden, pişmeyi beklemeden, az önce belirttiğim gibi internet ortamında kopya işlerle uğraşarak site ağabeylerinin gözetiminde, site babalarına, site ağalarına yalakalık yaparak ve kendi fotoğraflarının, ne kadar tıklandığına bakarak hayatlarını geçiriyorlar. Ben bunlara yokum. Gidin onlara Merih Akoğul’u tanıyor musun deyin, Ahmet Elhan’ı, Alp Sime’yi, Kerim Bora’yı, Ömer Orhun’u tanıyor musun deyin; isimlerini duymuş bile olsalar, çoğunun gözlerinin önüne hiçbir fotoğraf gelmeyecek. Ara Güler’i herkes tanıyor, herkes biliyor. Ama bu insanlar da fotoğraf üzerine kafa yoran, emek veren ve sıra dışı işler çıkaran kişiler. Ben bu cahiller ordusunu, (Kusura bakmayın öyle diyeceğim artık) fotoğrafçı olarak nasıl kabul edebilirim, söyler misiniz?
“UFO’ları şiddetle reddeden ama meleklere inanan, paraya tapan ama şiirden nefret eden, internetteki her şeyi koşulsuz kabul eden ama evine son kitabı iki üç yıl önce alan insanların efendileşti(rildi)ği totaliter bir rejime doğru gidiyoruz.”
Pınar Dağ: Serbest piyasa J Bu aslında iyi bir durumda teşkil etmeli... Bir yerde kırılma noktası gerçekleşiyordur aslında!
Merih Akoğul: Tamam iyi de, ortalık karışıyor. 5 yıl sonra vazgeçecektir. Adam günde 500 tane fotoğraf çekiyor, yine de istediği gibi olmuyor; çünkü ne istediğini bilmiyor. Biz eskiden 80’li yılların başında, 500 fotoğrafı bir yılda çekerdik. Yani daha iyi mi oldu şimdilerde. Fotoğraflarla oynuyorlar. Fotoğraf kalitesi mi arttı? Siz bir çocuğun eline renkli boyalar verin ve hiçbir şey yapmayın. Yani aynı şeyi yapıyorlar. Sistem yok, sanat tarihini bilmiyorlar, fotoğraf tarihini bilmiyorlar, hiçbir kimseyi usta olarak bellememişler, hiç bir şeyi beğenmiyorlar, burunları bir karış havada ve üstüne üstlük fotoğrafçıyım diye geçiniyorlar. Böyle bir şey olmaz. Bakın fotoğraf eğitimi de başka bir şey. Kişi sosyoloji okusa, psikoloji, antropoloji, edebiyat okusa, yine fotoğraflarına yansıyacaktır. Burada yanlış olan bir şeyler var; bu insanlar gerçekten üretmek ve geleceğe kalmak adına bir şeyler yapmak istiyorlarsa düzgün hareket etmek zorundalar. Bu arkadaşlarımız en azından kendi gelecekleri için okumalı, çalışmalı, araştırmalı ve bir yol haritası belirlemelidirler kendilerine.
Pınar Dağ: Eskiden az insan vardı, ancak şimdi çok insan var. Önemli insan azdı ama baskındı; şimdi ise çok insan var, temiz işlerin çıkıp çıkmadığını da tartışmalı.
Merih Akoğul: O kadar az insanın olması da belki kötü bir durumdu; yani makinesi olmaması ya da yeterli ekipmanı bulunmayışı da haksızlıktı belki de.
Şu anki durum neye benziyor biliyor musunuz, özel radyolara izin verilmesine. Çok büyük protestolar yapıldı, hatta antenlere siyah kurdeleler takıldı, çoksesliliğin izinde yeni radyolar açılması için. Ben radyo programcılığı ve yayın yönetmenliği de yaptım hayatımın bazı evrelerinde. Şu an felaket bir yayıncılık var. Saçma sapan konuşmaların döndüğü, konuşmayı bilmeyen kişilerin geyik muhabbetleri ile program yaptığı bir radyoculuk anlayışı.
Yani ben şu an ne diyorum biliyor musunuz keşke sadece TRT olsa, 5-6 kanal (Ama şimdiki gibi iktidara peşkeş çekmemesi koşuluyla). Ama giderek uyuşturulan ve zekâ seviyesi sistemli olarak düşürülen halkım ancak bunları anlıyor. Dizilerin, Recep İvedikler’in, mafyatik türkücülerin ve sokak ağzıyla seviyesiz programlar yapan sunucuların ve bazen para, bazen sevgi dilenen omurgasız, sadakaya alıştırılmış toplumun fertlerinin boy attığı televizyonlarda da durum aynı. UFO’ları şiddetle reddeden ama meleklere inanan, paraya tapan ama şiirden nefret eden, internetteki her şeyi koşulsuz kabul eden ama evine son kitabı iki üç yıl önce alan insanların efendileşti(rildi)ği totaliter bir rejime doğru gidiyoruz. Benim teorimdir, insanların birbirlerini yiyeceği “Mad Max” çağına çok yaklaşıyoruz. Herkesin kanallarda radyo programı yapmasından daha farklı bir şey mi sizce, herkesin fotoğrafa soyunmuş olması. “Her ölümlü bir gün fotoğrafı tadacaktır?” öyle değil miydi?

“Maymuna ver makineyi o da çeker; al “P” ayarına, hatta daha bile iyi çeker. Daha yapıcı işler çıkartır çünkü içgüdüsü bizimkinden hep daha ilerdedir. Taklidi de insandan daha iyi yapar.”
Pınar Dağ: Bu bir süre sonra kopup gidecektir öyle değil mi?
Merih Akoğul: Tabii ki öyle. Herkes fotoğrafçı olamaz ki. Şunu atlıyorlar; bu garip bilgisizlikleri ve nesneye yanlış yerden bağlılıkları nedeniyle fotoğraf endüstrisini zengin etmekteler. Cep telefonu değiştirir gibi yeni çıkan makinelerden medet umarak hayallerini kuruyorlar. İnanın bana, bir kamera obscura alıp yani sadece tek delikle, pinhole olarak fotoğraf çekseler; gelmesini bir peygamber gibi bekledikleri makinelerden çok daha fazla yarar görürler. Yine donmamış çocuğa don biçme sendromu!
Pınar Dağ: Öğrencilerinizle nasıl gidiyor?
Merih Akoğul: Vallahi ben anlatıyorum, onlar dinliyorlar; sonuçlarını ilerde göreceğiz. Ben, bu konularda “Adamlar da çıkıp konuşuyorlar!”, biçiminde yanlış anlaşılmalara neden olmamak için dikkatli konuşuyorum. Ancak bazen bu kadar sert ve keskin tepkiler vermemin nedeni, aslında niyetimin iyi olmasıyla ilgilidir. Ara ara hoca arkadaşlarımla konuşuyorum; genel olarak tüm öğrencilerdeki sorun aynı; sıkılıyorlar ve hayattan zevk almıyorlar. Ama defter kalem taşımıyorlar, not almıyorlar, kitap okumak azap veriyor onlara ve hep oldukları yerden farklı yerlerde olmak istiyorlar. Biz böyle değildik, öğrenciyken; en azından umutlarımız vardı. Ben öğrencilerin en fazla %20’sinden verim alabileceğimizi umuyorum, ama en fazla...
Pınar Dağ: Peki dünyada nasıl Avrupa da ya da ABD’de?
Merih Akoğul: Ekonomisi iyi olan ülkelerde bu daha iyi tabii ki, şu an kriz var ama… Ancak beni dışarısı ilgilendirmiyor. Beni Türkiye ilgilendiriyor. Yani Türk fotoğrafçısı ve ilerisi ilgilendiriyor. Yarın öbür gün, Türk fotoğrafçılarının isimlerinin bilindiği bir konuma gelinmesi benim için önemli. İşte bunun için genç arkadaşların bunun peşine düşmesi gerekiyor. Geleneğinin oluşması için, senin bir öncünün, ağabeyinin, hocanın olması gerekiyor. Bunlar olmaz ise hiçbir şey olmaz. Batı’dan alacağımız çok şey var, ama önemli olan onlara neler verebileceğimizdir.
Sistemin çalışması için de birilerinden el almak, birilerine de el vermek gerekiyor. Böylece çark tamamlanacaktır. Hoca ya da öğrenci, usta ya da çırak, okullu ya da alaylı, herkesin bu dünyada bir rolü ve görevi vardır. Bunlar, niceliksel küçük ayrımlardır. Burnu öyle havada insanlar var ki, onların önce yere inmesi lazım, kültürel birikimlerini tamamlamaları lazım. Bir örnek vermek istiyorum, İFSAK benden bir seminer istedi, bu semineri tamamen fotoğraf kültürü üzerine vereceğim. Yani fotoğrafçının kültüre gereksinimi olduğunu, fotoğraflara nasıl bakması gerektiğini anlatacağım. Yoksa artık çekiyorsun, oluyor. Maymuna ver makineyi o da çeker; al “P” ayarına, hatta daha bile iyi çeker. Daha yapıcı işler çıkartır çünkü içgüdüsü bizimkinden hep daha ilerdedir. Taklidi de insandan daha iyi yapar. İşte bununla ilgili hazırlıyorum. Ses getireceğine inanıyorum.

“Fransız şair Paul Valery’nin bir sözü var, şöyle diyor; ‘İlk dize tanrı vergisidir sonrası çaba.’ Ben buna çok inanırım.”
Pınar Dağ: Siz, “Genişaçı, Fotoğraf dergisi ve daha birçok dergiye” ürün verdiniz. Fotoğraf dergileri eriyip gidiyor. Dergiler zor tutunuyorlar, ne diyorsunuz?
Merih Akoğul: Çünkü insanlar sigara alıyor, bira alıyor ama dergi almıyor. Bilmiyorum; belki seyahate, yeni objektiflere ve hafıza kartlarına para veriyorlar ama 6 – 7 liraya dergi almıyorlar. İşte o yüzden cahiller gelişemiyorlar. Genç arkadaşlarımıza da sorduğumuzda, “Ben okumayı sevmem, son okuduğum kitap şu, bilmem ne…” diyerek olayı hemen kapatıyorlar. İşte problem burada başlıyor. Tok insana yemek yediremezsiniz. Bir eleme olacağı kesin. Ancak bu kadar eleştirirken aynı zamanda da çok başarılı insanlar da var.
Yaşı 21 ile 35 arasında genç, başarılı, harika fotoğraflar çeken, röportajlar yapan ve projeler çıkartan gençler var. Yavaş yavaş bu işleri yürüten arkadaşların yakın bir gelecekte, yaşlanarak ya da vazgeçerek oyundan çıkanların yerine geçeceğine inanarak. Şimdiden önemli isimler var. Benim Yapı Kredi, Sermet Çifter Salonu’nda yaptığım programlarda en az iki-üç genç arkadaşı çıkartıp lanse ediyorum. Yaptıkları projeleri ve öznel hikâyelerini veriyorum. Ama gerisi umutsuz bir tablo. Bence onlar hiç boşuna zaman harcamasınlar. Yeni bir makine almasınlar ve gidip kitap alsınlar. Dergi alsınlar, zenginleştirsinler kendilerini.
Pınar Dağ: Fotoğrafta zaman kavramını nasıl ele alıyorsunuz? Zamanın içindeki eylemdir hep pozlanan. Aynı şey birçok kez çekilse de zaman hep aynı fotoğrafın ayrı zamanlarını haykırır durur değil mi?
Merih Akoğul: İnsan zaman içinde aynı noktada çakılı ise aynı noktanın üzerinde başka bir noktadan herhangi bir cisimle yan yana gelemez. Bu balistikte de öyledir. Ne hedefin ne de silahın değişmemesine rağmen hiçbir şey aynı anda, aynı delikten geçmez. Geçmemesi ise her şey aynı dahi olsa bile zamanın farklı olmasıyla ilgilidir. Bununla ilgili, Heraklitos’un da belirttiği gibi, “Aynı ırmakta iki kez yıkanamazsın” der. Herkesin fotoğraf adına aynı görüntüleri çekmelerine rağmen, ya da aynı yeri çekmelerine rağmen, bekledikleri/kullandıkları, ışık, açı, zaman fotoğrafta zamanın aslında hiçbir fotoğrafın aynı olmadığını baştan beri haykırmış olur.
Pınar Dağ: Sizde sezinlediğim bir duygu var, çalışmalarınızla resmen periyodik bir düzen içerisindesiniz. Yani insanın hayatı iniş-çıkışları kapsıyor ancak sizde durum biraz farklı sanki. Sistematik gibi!
Merih Akoğul: Fazıl Say dostumdur. Onunla yaptığımız bir sohbette şöyle sormuştum: “Hiç altından kalkamadığın bir eser var mı?” Yok dedi. Ben emindim bu yanıttan. Ama kendimle ilgili olarak emin değilim. O bir dahi. Ama çok çalışkan ve bedelini çok ağır ödemiş bir dahi. Ve inanılmaz özgün bir repertuarı var Şimdi ben şuna dikkat ediyorum. Düşünceye, gelen ilhamı yapıta çevirmeye, okuduklarınızla, izlediklerinizle, dinlediklerinizle ve yazdıklarınızla onların getirilerine hazır olmanız gerekir. Issız bir parktan geçerken her an bir saldırıya uğrama ihtimalini bilir ve hazır beklersiniz ya; imgeler ve ilham da böyle bir şeydir. Fransız şair Paul Valery’nin bir sözü var, şöyle diyor; “İlk dize tanrı vergisidir sonrası çaba.” Ben buna çok inanırım. İlk dizeyi yakaladığımda bir yerlere not alırım. Bu nedenle yanımda bir sürü kalem, not kâğıdı taşırım. İlk dizeyi yazdıktan sonra hemen arkasının gelmeyeceğini iyi bilirim. Belki bunun için 30 yıl gerekebilir. Yeterince yaşayıp, biriktirebildikten ve bunu yazıya dönüştürebildikten sonradır tümü. Hayatım boyunca gittiğim filmler, okuduğum kitaplar, bana gelecek ilhamın işe yarayacak bir şey olduğunun yardımcısıdır. Birer rampadır. Disiplin konusuna gelince; ben dahi değilim çalışarak buraya geldim. Yeteneğimden emin değilim ama inanılmaz çalıştığımı, çok çalıştığımı söyleyebilirim. Hiçbir zaman başarılı bir öğrenci olduğumu düşünmedim; ancak tanıdığım bir sürü insandan çok daha fazla çalıştığımı rahatlıkla söyleyebilirim.
Pınar Dağ: Bu nasıl bir mesaj veriyor…?
Merih Akoğul: Yani, eğer bir dahi olmadığını bilirsen çalışırsın. Etraf nasıl da kendinin deha olduğunu sanıp, hiçbir şey olmayan ve çalışmayan insanlarla dolu biliyor musunuz? İlham belirli süreden sonra size uğramaz. Çünkü onu, çalışmadığınız için, yeterince hak etmemişsinizdir. Yağan yağmuru biriktirmek istediğinizi düşünün, kovalarınız yoksa bir araya toplayamazsınız. İşte ben hep öyle bir kovayla dolaşırım. Bilgiyi toplayan görünmez çanaklarla dolaşırım. Sizin de gördüğünüz gibi hep sırtımda çantam, yanımda bir sürü kitap, sürekli fotoğraf makinesini taşırım, sabahlara kadar sürekli çalışırım; saat 3,00’te bana mail atsanız 10 dakika içersinde yanıtını alırsınız.
Pınar Dağ: Sürekli ayakta olma hali yani?
Merih Akoğul: Evet! Benim için hayat hep böyledir. Bakın elimdeki kâğıda. Burada yapacaklarımın listesi var (en az 15 madde). Belki birkaçını yapamayacağım. Ancak ben her gün böyle başlarım güne.
Pınar Dağ: Renkli yazılmış notlar, bir sürü kalemler; hep öğrenci halindesiniz…
Merih Akoğul: Tabii. Yıllardır hep böyleyim zaten. Bakın önemli bir şey size; bir şeyi söylüyor isem onu doğru söylemem lazım. Ya da doğruya en yakın olarak söylemem lazım. Deneme ve yanılma da iyi bir yöntemdir bunun için. Kalemlere gelince, bir kere, kalemsiz olan bütün sınıfı, çantamdaki kalemleri vererek sınav yapmıştım. Onlarda şaşırmıştı, çantamdan 20 kalem çıkmasına. J
Pınar Dağ: Merih Bey, sizin başarılarınız sessizce ama ne yöne estiğini gerçekten iyi bilen bir rüzgâr gibi. Fotoğraflarınızda gizli şeyleri barındırıyor gibi. Siz fotoğrafı hep ne için çektiniz?
Merih Akoğul: Yaşamın kendine has bir koreografisi var. O koreografiyi değiştirmeden ben elimdeki makineyle nasıl buna uyarım diye bakıyorum. Öyle bir şey ki yaşamda salsa da var, mambo da, samba da var, tango da, vals de var. Ben bunların hepsini yapamam ama diyelim benim fotoğraf sitilim tango ise ben o tango salonunda olan şeyleri çekerim. Benim yayımladığım kitaplarıma baktığınızda, hem kendi içlerinde hem de birbiri arasında kesinlikle ortak bir şey görürsünüz.
Pınar Dağ: Orhan Pamuk’un kitaplarında olduğu gibi...
Merih Akoğul: Yani işte bunu görürsünüz. Yani her yere gittiğimde başka ben olmam. Ben bana ait olmayanın fotoğrafı çekmem. O çok “ “ ve alışıldık bir söylemle “banko” dahi olsa çekmem. Benim bütün arkadaşlarım, dostlarım, öğrencilerim bunu iyi bilirler. İsmimi fısıldayan fotoğrafları çekerim. Yanı karşınızda önemli bir olay oluyordur ve tüm objektifler oraya döner ancak ben ona yönelmem. Fotoğraftaki başarı, dünya fotoğrafına baktığınızda, benim özellikle aldığım bir ölçü var. Bir fotoğraf ne kadar geç eskiyorsa, ne kadar uzun dolaşımda kalıyorsa o fotoğraf o kadar iyidir. Bakıyorsunuz, 100 yıl önce çekilmiş olmasına rağmen, ancak bugün çekilmiş kadar kıymetli ve değerlidir. Ancak bazı fotoğraflara bakıyorsunuz 3 yarışmadan ödülle dönmüş, herkes tarafından ilgi görüyor ancak bir bakıyorsunuz 3 ay sonrası size hiçbir şey vermiyor. İşte altını çizmek istediğim, bir fotoğrafın çabuk eskimesidir. Bir fotoğrafın; zamana ne kadar dayandığı, içerdiği özelliklerine bağlıdır.

Pınar Dağ: Günbatımı fotoğrafları gibi... Oysa aslında her gün batımı farklı bir günü temsil eder, ben çok severim ama dediğiniz gibi tükeniyor çabucacık.
Merih Akoğul: Bu korkunç bir şey. Benim öğrencilerime yasak gün batımı fotoğrafları. Herkesin çektiği turistik fotoğraflar... Bakın yine bir ipucu; gerçek fotoğraf, turistik fotoğraflarla hatıra fotoğrafları arasında bir yerdedir. Ne ortada ne baştadır. Kesinlikle böyledir. Herkes Pizza kulesini çekiyor vs. Sen oraya bu bildik yerleri çekmek için mi gittin. Sen onları boş vereceksin, başka şeyleri çekeceksin. İşte o zaman fotoğrafçısın. Çektiğin fotoğraf, çektiğin yerlerin ve bize önemi fazlaca dayatılan mekânsal özelliklerin dışında aranmalıdır.
Pınar Dağ: Teyit etmek gibi galiba?
Merih Akoğul: Evet! Yoksa sana seyahat fotoğrafçısı derler. Bakın ben 2 kez Paris’e gittim ancak bir tane bile Eiffel Kulesi fotoğrafım yoktur. İşte bunu ben fotoğraftan değil edebiyat, müzik, şiir ile yola çıkarak yapıyorum. Bakın insan ancak kendini sosyal olarak besler ise gelişir, dolar ve ürün verir. Bu akşam da dâhil haftada bir sürü konsere, etkinliğe ve sergiye gidiyorum. Bunlar benim için önemli şeyler. Yani sen etrafına fotoğraf çalmak için bakıyorsun, insan nasıl başkalarından çalarak, benzer fotoğraflar yaparak ben fotoğraf ürettim, ben fotoğrafçıyım diyerek ortaya çıkar? Bunu anlayabilmiş değilim. Aç bir adamın ekmek çalması değil ki bu mesele.
Pınar Dağ: Var mı bir isim mesela?
Merih Akoğul: Hayır o anlamda değil! Yani bakın girin sitelere hemen hemen kurgu olarak yapılan, renkleriyle oynanan, Photoshoplarla kes biç yapılarak üzerinde oynanan fotoğrafları göreceksiniz. Onların babaları, ağabeyleri ABD’de bir yerlerdedir. Siz daha iyi olanını yapmış dahi olsanız, bir işi kimin önce yaptığı daha önemlidir. Bir kere senin geleneğinle ya da dışa vurumunla bağdaşmıyor bu işler.
Pınar Dağ: Türkiye’de fotoğraf eleştirmenliği ile ilgili yapılanları nasıl buluyorsunuz? Nasıl yararlar sağlar eleştirilen her fotoğraf?
Merih Akoğul: Ben de bir fotoğraf eleştirmeniyim. Ancak dünyada olanlarından farklıdır. Bir Alman galerici yaptığımız sohbet esnasında, ben hocayım, fotoğraf sanatçısıyım ve aynı zamanda yazarım, fotoğraf eleştirisi ve okuması üzerine yoğun bir biçimde çalışmaktayım diyerek kendimi tanıttığımda; “Siz Türkler, kimi tanıdıysam hepiniz en az iki ya da 3 şeyi aynı zamanda yapıyorsunuz.” demişti. Şimdi yurtdışında, hakikaten araba fotoğrafçısı araba çekiyor, still life fotoğrafçısı vardır, mimari fotoğrafçı vardır. Bizde ise bir şeyle doyamazsın, bu nedenle birçok şeyi çekersin. Çünkü paranın dönmesine ihtiyacın vardır. Türkiye’de fotoğraf ve fotoğraf sanatının makine pazarı dışında ki o da (kara piyasadır) % 90 öyle döner, bunun dışında Türkiye’de fotoğrafın endüstrisi yok. Endüstri, üretim demektir ve ülkemizde yoktur. Objektif mi üretiliyor, makine mi, yoksa hafıza kartı mı üretiliyor? Hiçbir şey yok. Görüşler ithal, yani çekilen fotoğrafın benzeri, makineler ithal. Yani yerli iş yapmamak için epey neden var. Ama Türk fotoğrafçılarının epey bir albümü oldu. Onları edinsinler, yeni model makinelerin peşine düşeceklerine...
Pınar Dağ: Bu konuda cidden çok haklısınız. Röportaj yaptığım birçok kişi Türkiye’nin bu anlamda ciddi ürünler verdiği konusunda hemfikirdi.
Merih Akoğul: Evet, kesinlikle. Ben de geçtiğimiz günlerde Magnum’un efsanevi fotoğrafçısı Bruno Barbey ile beraberdim. Bizlerin bilgi birikimleri, galerileri ve albümleri de onları şaşırtıyor. Ayrıca, bizim kendilerini bu kadar iyi bilmemize şaşırıyorlar. Geçenlerde Cristina García Rodero geldi. İspanyolların en önemli fotoğrafçısıdır ve önemli ödüller almış bir kadındır. Ben dedi, şaşırdım gerçekten beni tanıyor olmanıza. 2002 ve 2005 yıllarında kendisi ile ilgili bir yazı kaleme almıştım. Çok şaşırdı ve inanamadı. Bir tane albüm getirmişti ve onu imzalayıp verdi. Kaldığı otelin lobisinde görüştük ve ben de kendisine benim olan çalışmalarımdan verdim. Hatta baskıları görünce çok beğendini söyledi. A4 Ofset’i, tekniklerini, titizliklerini anlattım; hayretle dinledi. Gelin burada basalım kitaplarınızı dedim. Bruno Barbey ile de sergileri gezerken galerilerimiz ve albümler konusunda aynı şeyler konuşuldu.
Pınar Dağ: Merih Bey bu anlattıklarınız gerçekten çok hoş şeyler… Yani sessizce giden anlamlı başarılar, diyaloglar ve anılar.
Merih Akoğul: Evet. Bakın 20–25 sene önce fotoğraflarına bakıp yararlandığımız insanlarla dost oluyoruz. Şimdi eleştirmenliğe gelirsek tekrar, endüstrisi olmadığı için bir yazı yazdığınız yer size 100 ya da 150 Türk Lirası’dan daha fazla para vermez. Şimdi siz oturup çok kapsamlı bir yazı yazdınız, hayatınızı riske edecek kadar kapsamlı diyelim, öncelikle bunun endüstrisinin, ekonomisinin -bu anlamda- olması gerekir. Örneğin kitabının önsözü için bir yazı istenecek ve buna ciddi bir bütçe ayırmak gerekir. Kitapta muhakkak ikinci bir dil olmak zorunda ki, dünya sizi anlasın.
Ben Mehmet Ergüven, Levent Çalıkoğlu gibi bu işin duayenlerinden albümlerim için yazılar rica ettim. Çok da iyi oldu. Bana gelince; ben genellikle beğendiğim işleri yazdığım için olumlu yazarım. Karalamam, saygı gösteririm ve nedenselliğini de açıklamaya yönelik bir yazı stilim vardır. İnsanları sanattan soğutmaya değil, fotoğraf üzerinden sanatı sevdirmeye çalışırım ve buna ciddi mesai harcarım. Bu yüzden özen gösterilmesini ve önyargısız okunmasını yeğlerim. Ciddi dergiler olup eleştirmene iyi paralar verilir ise, ciddi kitap ve sergiler olursa ciddi bir eleştiri mekanizması da olur Türkiye’de. Bakın vizyona yeni bir film giriyor ve insanlar güvendikleri yazarların kaleminden okudukları eleştirilerle filmlere gidiyorlar. Böyle bir mekanizma var işte. Çünkü bir insanın çıkan tüm filmlere gitme ihtimali yoktur; bu yüzden herkes görüşüne güvendiği yazarların eleştirilerine göre filmlerin seçerler.
Pınar Dağ: Siz aslında çözülmesi zor bir şairsiniz. Okurken sizi matematik çözer gibi hissediyor insan. Üzerinde yapboz oynamış gibisiniz mükemmeli arıyormuş gibi.
Merih Akoğul: Yani fena şair sayılmam ben de. Şiir konusunda antolojilere girmiş ve seçkilerde yer almışımdır. Şiir, fotoğraftan daha zevklidir benim için. 1992 yılında ilk şiir kitabım “Son Dokunuş” çıktı ve 29 yaşındaydım. Sonra 1995 yılında 2. şiir kitabım “Kuğunun Ölümü” de yayımlandı. Tam 14 yıl olmuş. İşte bu yıl, en geç sonbahar gibi yeni şiir kitabımı çıkartacağım. Kitap çalışmalarım var farklı konularda. Ama şimdi benim kadınlar üzerinde bir kitabım var yazdığım. Kadın- Erkek ilişkileri üzerine, biraz mizahi bir kitap. Ve tamamen kaynaklar ve olaylar üzerinden bir çalışma. Ressam arkadaşım Mustafa Horasan da şimdilerde benim şiir kitabımı resimliyor.




Pınar Dağ: Bronz Askerler adlı bir dosya konunuz var. Osmanlıyı mı anlatmak istediniz? Ne anlatmak istediniz? Gerçekten çok etkileyici bulduğumu belirtmeliyim.
Merih Akoğul: Şimdi bakın, bu seri güzel bir çalışmadır. Önce anlatayım, satranç takımını yapan sanatçı Rasim Konyar’dır. Bu 10–15 bin dolar değerinde bir sanat işidir. Cumhurbaşkanı alıp, yabancı ülkelerin yine cumhurbaşkanlarına ve başbakanlara hediye olarak bunu alıp götürüyordu. Bir sanat yapıtı ve belirli sayıda yapılmıştır. Figürleri bronz işte bu nedenle Bronz Askerler oldu serimin de adı. Bir tarafı Osmanlı, bir tarafı Bizans ve bütün figürler, Bizans askerleri ve yeniçeriler piyon örneğin. Kalyon Bizans’ta, kadırga Osmanlıda fil yerine. Kale mesela küçük bir mescit, öbüründe kale küçük bir şapel gibidir. Konstantin ve Fatih Sultan Mehmet gibi. Bunu bir iş için çekerken şunu fark ettim bunun Doğu ile Batı, Müslüman ile Hıristiyan, savaş ile oyun arasındaki metaforu içerdiğini gördüm. Hakikaten hâlâ Doğu ile Batı’nın stratejik bir biçimde bazı nedenlerden dolayı savaşı sürer. Dinler arasında büyük bir gerilim var. İşte ben bütün bunları satranç tahtası üzerinde görüntüleyerek tekrar göstermek istedim.
Pınar Dağ: Özellikle kullandığınız renkler bile önem gerektiriyor bence!
Merih Akoğul: Evet, bravo! Bizans mavidir, Osmanlı yeşildir. Toprakların rengi, savaşa hazırlanma, gemilerin sefere çıkması; bunların hepsi bir mantık yoluyla hazırlanmıştır. Ben bu çalışmayı yaparken bir şeyi test ettim. Satranç’ı pek sevmem, eskiden oynardım ama öyle çok fazla değil. Ama ben kime “Haydi oynayalım!” dediysem, herkes Osmanlı tarafına oturdu, bir kişi bile Bizanslı tarafına oturmadı. Onların içinde devrimciler, milliyetçiler, farklı insanlar vardı. Onlardan bir kişi dahi oturmadı. Bu da aslında bizim özümüzde olan Osmanlı torunları ya da Osmanlılık haliyle ilgiliydi. Bazen kızsak bile, bazen Osmanlı olmak güzel bir şey, bazı yerlerde ve zamanlarda da başa bela. İşte benim yaptığım psikolojik bir tahlil aslında. Oyunsa oynayın o zaman; kimse oturmuyor o tarafa. Herkes kovboy oluyor, kimse Kızılderili olmak istemiyor.




Pınar Dağ: Evet, evet iyi anlıyorum... Sizin bilyeleriniz, “Aşkküre” de çok ilginç. Sanırım izleyen herkesi geçmişe götürmüştür.
Merih Akoğul: Aşkküre. Orada bir uhreviyat var. Manevi şeyleri içinde taşımayı hedefleyen bir çalışmaydı. Benim adıma da gerçekten çok önemliydi. Küçücük bilyelerin içinde farklı dünyalar olduğunu ve hepsinin birbirinden farklı olduğunu, hiçbirinin birbirine benzemediğini ve hepsinin bir hatasının olduğunu anladım bu seriden sonra: Bir kabarcık, bir çatlak gibi… Aynı insanlar gibi olduklarını, insanlar gibi çatlakları, delikleri ve kırıkları olduğunu anlıyorsunuz. Bunu görmek benim için bir buluştur aslında. Heyecanlandırır beni. Çünkü bunu, benzer görülenin aslında birbirinden ne kadar farklı olabileceğini göstermek için de yaptım.
Pınar Dağ: Sizinle telefonda konuşurken, “Ara Güler’in akademisyenlerle ilgili yapmış olduğu açıklama hakkında yorumlarınız vardı. Bununla ilgili söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Merih Akoğul: Sözcükleriyle, akademisyenlere sıkı bir biçimde saldırmıştı. Hatta gazeteciler içinde benim de bulunduğum hocaları arayıp cevap vermemizi istemişlerdi. Aslında onun kızgınlığının kendine göre ciddi ve haklı nedenleri var. En azından ben kendimi farklı bir eğitmen gördüğüm için hiç alınmadım. Birazı haksızlıktı ama dediklerinin bir kısmında da çok haklıydı. Ama bazı hocalar belki de söylediklerini hak ediyordur. O zaman ben onları neden savunayım ki...
Ama Ara Güler’in esas sorunu sistemle ve dolayısıyla da devletledir. Şimdi onu birinci sınıf ağırlayan bu devlet, ona zamanında hak ettiği gerçek değeri doğru bir biçimde vermemiştir. Ben kızgınlığının sosyal nedenlerini de haklı buluyorum. Sanatçıyım diye ortada gezinen, yarım yamalak işler üreten fotoğrafçılara çok kızar. Kendisi de söyler, Ermeni diye devlet sanatçısı yapmamışlardır zamanında ama şimdi önünde eğilip, elini öpmektedir. Tartışmasız fotoğrafın kralı Ara Güler’dir. Türkiye’yi, yurtdışında en iyi temsil eden kişilerden biridir. Yapısı farklıdır. Oynadığı ve kendisine çok yakıştırdığı inatçı fotoğrafçı rolü vardır millet ondan bunu bekliyor zaten, o da onu söylüyor. Kızıyor, küfür ediyor. Ben kendim tanık oldum. Bir gün bir görüşme sırasında telefon çaldı, birisi hocam biz şuyuz dedi, sizi şurada şu saatte bekliyoruz tarzı bir emrivaki yaptı. Ara Güler küfür etti, kapattı. Düşünebiliyor musunuz 75 yaşında önemli bir adamı arıyorsun, sorup etmeden kendi ajandana göre hareket etmesini istiyorsun. Olacak şey değil.
Pınar Dağ: Üreten insanın, sanatçının aslında istediği en önemli şey, biraz olsun kadrinin bilinmesi, önemsendiğinin hissettirilmesi. Niceleri hep bunun için ömrünü sanata ve kültüre adamıştır öyle değil mi?
Merih Akoğul: Öncelikle insana davranmayı bilmedikleri için sanatçıya da davranmayı bilmiyorlar. Ve densizce hareket ediyorlar. Bu yanlış bir şey, kişi buna sevinemez ki buna üzülür! Bu kendini bilmez ülkede, dediklerinin çoğu hakkında haklı olduğuna inanıyorum.
Bir de Türkiye de en tescilli fotoğrafçıdır kendisi. Ben insanların Ara Güler dışında isim sayamamalarına da çok kızıyorum. Yanına koyabileceğimiz bir adam ne yazık ki yok. Ama yine de fotoğraf izleyicisinin bazı başka fotoğrafçıları da bilmesi ve görmesi gerekiyor.
“Mensubu olduğun disiplinin asgari bilgilerine sahip olacaksın. Senin doğru açıyı bulabilmen için hayatın koreografisini iyi bilmen lazım.”
Pınar Dağ: Yetişenler ve yetiştirdikleriniz ya?
Merih Akoğul: Daha onlara çok var. “Ara katların” dolması lazım.









Pınar Dağ: TRT için de çalışmalarınız olmuştu. Ondan bahseder misiniz biraz?
Merih Akoğul: Sevinç Yeşiltaş’ın yönetmenliğini yaptığı Güzergâh Edebiyat programıydı. 8 tane yazarımızı, kendi seçtikleri, sevdikleri ve yaşadıkları mekânlarda çektik. Şimdi bunun bir özelliği var; ben yalnızca fotoğraf çekmedim; orada sanat yönetmenliği de yaptım. Açıkçası yazarlarla birlikte olmak çok güzeldi. Mesela bir Adalet Ağaoğlu’yla Ankara’da çok güzel günler geçirdik. Selim İleri ile İstanbul Yedikule’de sevdiği mekânlarda ve Safa Meyhanesi’nde birlikteydik. Nedim Gürsel’i Paris’te çektik; Hilmi Yavuz benim hocamdır. Onu Bodrum’da, Enis Batur’u Eskişehir’de görüntüledik. Demir Özlü ile Stockholm eşsiz bir deneyimdi. Lale Müldür ve Latife Tekin ile de yine İstanbul’un farklı yerlerindeydik. Gerçekten çok güzeldi. İşte öyle 8 bölümlük bir program oldu. Daha önce de TRT’ye edebiyatçı olarak çalışmalar yaptım, örneğin “Okudukça” programı ve daha başka programlar için.
Pınar Dağ: Fotoğraf nasıl okunmalıdır, ya da okunur mu fotoğraf?
Merih Akoğul: Vallahi fotoğraf bilgi ile okunur. Yani bana göre “Kalemsiz kitap okunmaz.” Bu nedenle bilgisiz ve görgüsüz fotoğrafa bakılmaz. Fotoğraflara, yalnızca, tele objektifle mi çekildi, geniş açıyla mı çekildi, hangi makine, kaç mega pikselmiş, burası neresi, bu kim, kaç enstantanede, kaç diyaframda diyerek bakılmaz. Öğrencilerime bunu anlatırım. Birçok sınavım, aslında bir komposizyon, genelde belgesel bir an fotoğrafı ve bunun yazılı olarak yorumudur.
Şöyle bir meseleye gönülden inanırım: “Dilinle yani Türkçenle ifade edemediğim hiçbir şeyi gerçek anlamda kavrayamazsın.” Şimdi bakın çektiğiniz her fotoğraf, fotoğraf tarihinden, fotoğraf sanatından fotoğrafa bir gönderme yapmalıdır; yapar da. En azından bilgili insanlar için. Öncülleri ile ardılları arasında bir yere konuşlanır. Havada kalmamalıdır fotoğraf. Baktığınız zaman dünyaya mal olmuş kişilerden izler taşıyan, bilgi aktaran, mesaj veren bir fotoğraf olması çok önemlidir. Mesela Bruno Barbey’in 60’larda yaptığı İtalyanlar sergisi, İtalya’daki “yeni gerçekçilik” akımıyla paralel bakış açısındaki karelerdir. Bakın bu bir bilgi. Yeni gerçekçiliği bilmez iseniz, 60’lı yıllardaki İtalyan sanatını bilemezseniz ve dolayısıyla da anlayamazsınız. İşte bütün hikâye budur. Kültürlü olacaksın! Mensubu olduğun disiplinin asgari bilgilerine sahip olacaksın. Senin doğru açıyı bulabilmen için hayatın koreografisini iyi bilmen lazım. Yoksa neyin üstüne oturtacaksın her şeyi!





Pınar Dağ: “Fotoğraflar da artık sinemaskop” demişsiniz…
Merih Akoğul: Nerede demişim?
Pınar Dağ: Panoramik fotoğrafla ilgili çalışmalarınızda bunu belirtmişsiniz.
Merih Akoğul: Sinemaskop tekniğinin bulunmasıyla ve yine endüstriyel anlamda panoramik fotoğraflar çekilmesiyle insanlar panoramik görüntüye alıştılar. Artık insanları 2x3 gibi bir oran kesmemeye başladı. İşte o yüzden sinemaskop teknikle birlikte insanlar fotoğraftan da çok medet ummaya başladı. Kare formatı ne yapacağız peki? Onlarında kendi kurgu anlamını ve arka planını yabana atmamak gerekiyor. Fotoğraf tarihinde insanlar, çok uzun zamanlar 6x6 gibi kare bir formatı ve kareye yakın formatları kullandılar (4x5, 8x10 inch, 6x7 cm gibi). Şunu bilmek gerekiyor; fikir panoramik olmazsa yaptığınız iş hiçbir işe yaramaz, Bir manzarayı çekmişsiniz diyelim, sadece ilginç. Dijital programlar var, sıradan fotoğrafları panoramik yapıyor insanlar. Çevren 360 derece dönmüş dönmemiş ne fark eder ki. Böyle bir şey gerekseydi zaten, insanın kıçında gözleri var olarak yaratılırdı. Bu makineleri kullanmak ayrıca zordur, dozunda ve iyi kullanmak gerekiyor. 24x36’ya alışan bir adam için birden fotoğrafın daha fazla sağı-solu var ve daha az altı-üstü var. Bu korkunç zordur. Ona uygun kareleri her zaman bulamıyorsunuz ve saçmalıyorsunuz, panoramik çekeceğim diye. Fotoğrafın dikliğini ayarlamanız ayrıca çok zor. Zevkli ve çarpıcı olduğu gerçek ama konunuzun, tekniğinizden birkaç adım ileride olması koşuluyla.
Pınar Dağ: Hep projeleriniz ve çalışmalarınızla söyleşiyi sürdürüyoruz, ancak ben yaptığınız tüm çalışmaları inceleyince birbiriyle bir bütünlük içinde olduğunu gözlemledim. Bu nedenle kısa da olsa tüm çalışmalarınıza dair bilgi almayı umuyorum J “Şeyler” adlı çalışmanız, hayatlarımıza bulaşan ve onlar için yaşıyormuşuz duygusuna neden olan materyalleri çok farklı bir bilinçaltıyla gösteriyor.





Merih Akoğul: “Şeyler” benim hayatım içinde, ben onlara bakmasam dahi bana bakan nesnelerin bana göründükleri hallerinin fotoğraflarıdır.
Pınar Dağ: Yoklarsa… Ben eşyasız yaşarım diyenlerdenim ama sadece diyorum tabii ki!
Merih Akoğul: Nasıl yoklarsa… Varlar tabii ki. Kitabın sana bakıyor, ayakkabıların sana bakıyor, kirli tabakların sana bakıyor… Yani olmamaları mümkün değil. Nesnenin bir ruhu olduğuna inandığım için değil, var oldukları için varlar. Birileri sizin için üretmiş. Bakın bir şey alırsınız ve onun sağına soluna bakar, onun için en güzel yeri arar bulursunuz. Oysa ben tam tersini yaptım. Bana göründükleri açıdan, görünmek istedikleri gibi. Şeylerin markası olmazsa alış veriş olmazdı. Kapıyı açıp eve gelmem ve sabah kapıdan çıkmam arasında ki zaman dilimini anlatıyor “Şeyler”. Yaptığım çalışmalar hep özgün olmuştur. Ama herkesin bunları gördükten sonra hayal etmiş olduklarını biliyorum; sonrasında benimle paylaşmışlardır.
Pınar Dağ: Renklere gelmek istiyorum biraz… Hayat siyah beyaz değil hep. Kendinden siyah olan ile kendinden beyaz olanın dışında ki her şeyi kendi renkleriyle görüyorum(uz). Neden siyah beyaz illa en çarpıcı olanı ya da ironik olanı versin ki. Renkler varken? Siyah beyaz neden böylesine çok tutulur?
Merih Akoğul: Küçük bir anı. Yıllar önce 1977 yılı, 14 yaşındayım. Renkli film çekerken amcam bana şöyle demişti. Nasıl çekiyorsun fotoğraflarını, diye sormuştu. Ben de renkli demiştim. O da fotoğrafın özü siyah-beyazdır demişti. Bir sürü renk varken bunu inandırıcı bulmamıştım. Ama sonra şunu gördüm ve iki nedenle fark ettim. Bir, fotoğrafın çıkışı, insan başlangıçtan beri renkli görse bile, fotoğrafçının çıkışı siyah beyaz olduğu için ve sinema televizyonun ilkleri hep siyah beyaz başladığından dolayı bir gelenek olmuştur bu iki ton. Yaşamın rengi olmuştur nitekim. İki, renkler aradan sıyrıldıktan sonra, anlama daha fazla ulaşabiliyorsun. Mesela birçok dergiye kanın uyandırdığı vahşet duygusundan dolayı basamayacağın şeyler, siyah-beyaz fotoğraflarda daha bakılır hale gelir, konuları yumuşatır. Kanı kırmızı görmediğiniz zaman biraz daha rahatlayabilirsiniz ve olaya daha geniş bakma şansınız olur. Gerçekçiliği detaylardan kurtararak daha rahat bakmayı sağlar.
Ancak ben renkli çekim de yapıyorum. Seviyorum da. Bir projeye siyah beyaz olarak karar verirsem öyle devam eder. Yarısı renkli yarısı siyah beyaz yapmam. Ancak şöyle olabilir 1960 yılları ile 1980’i siyah-beyaz, 80 sonrasını renkli yaparsınız bu bir geçişi bir tarihi ve bir olayı anlatmak için çok ince bir detaya vurgu yapmış olur.
Pınar Dağ: Fotoğraf için tekniğin önemine siz nasıl bakıyorsunuz?
Merih Akoğul: Vallahi teknik, teknik diyerek kafayı yediler. Ben öğrencilerime önce estetiği anlatıyorum. Yani her fotoğrafın kaldıracağı azami tekniği kullanmak gerekiyor. Bakın tekniğiniz 7 ise fikriniz en az 8 olacak, tekniğiniz 4 ise fikriniz en az 5 olacak. İşte bugün fotoğrafçıların içine düştüğü durum budur. En parlak, en çarpıcı, en iyi renkler benim olsun diyor ama yaptıkları belgesellerde bile, hayatınızda rastlamadığınız öyle bir yüz rengi ve ten rengi görüyorsunuz ki, fotoğrafın gerçekliği tuzla buz oluyor. Yani belgesel gibi çekilen birçok şey fantastik oluyor. Ben o fotoğraflardan tiksiniyorum. Ama şunu söyleyeceğim çağdaş işlere, uçuk işlere varım, adama kanat taksın uçurtsun, ben ona da varım. Ancak belgesel için yapılan işlere oradan kes, oradan biç, onu ekle, bunu çıkar gibi çalışılıyor ise bu neyin fotoğrafı olur? Ben ne yediğimi bilmek istiyorum. Tatlı mı, tuzlu mu, kek mi börek mi, gerekli ve doğru teknik olmadan iskelet çöker.
Pınar Dağ: Türkiye’de sizi mutsuz eden şeyler var mı?
Merih Akoğul: Olmaz mı? Üreten, vazgeçmeyen ve mücadele eden önemli insanlara, sanatçıya gereken değer verilmediği için ve başka katma değerler olduğu için buna bağlı mutsuzluğum var. Ama işte içimde var olan o tutkuyla bunu dengelemeye çalışıyorum. Dostlarımda yakından bilir, şimdi size de belirtmek isterim, hayatımda birçok kereler fotoğrafı bırakmayı istedim ve denedim de. Çünkü maddiyatı geçin, herhangi bir konuda manevi bir karşılık bulamadığınızda nasıl hissedebilirsiniz kendinizi. Düşünün 500 kilo domates almış bir manavsınız. Sadece 50 kilosunu satabildiniz. 450 kilo elinizde patladı! Nasıl bir ruh halinde olursunuz. Mutlu olmazsınız herhalde. Bakıyorsun iyi bir domates almışsın ancak daha kötü domatesler daha iyi paraya gitmiş! Ben 25 senedir bu işin içersindeyim. Sıklıkla hissettiğim bu. Bunlarla yaşamak da çok kolay değil.
Mesela, İstanbul 2010 var biliyorsunuz. İstanbul kitabım yok, Viyana kitabım var. Viyana Dışişleri Bakanlığı, Viyana’nın göbeğinde bana ev verdi atölye verdi. İstanbul’da yaptığımız çalışmalara bağlı olarak, bir adam gelip ya da bizi arayıp randevu alması ve İstanbul projesi için konuşması gerekiyor kanımca. Bunu yalnızca kendim için değil 15 – 20 fotoğrafçı için diyorum. Aptalca formlarla, garip formalitelerle bizi uğraştıracaklarına, gelip şöyle demelerini isterdim. İstanbul için bir şey yapıyoruz, 10 kişi seçtik sizde içindesiniz. Bizim için bir proje yapabilir misiniz? Ee, şimdi bu ülkeye 25 tertemiz yılınızı verip, İstanbullu olup, belli bir konumda olup iki sayfalık özgeçmişinize, onlarca sergiye 13 kitaba rağmen size hâlâ gelinmiyorsa, tabii ki yarın beni Londra’yı çekerken, Barselona’yı kitap yaparken görürsünüz. Hep başka insanları alırlar içlerine ve sizler kadar çalışkan insanları alarak gölgelendirmek istemezler kendilerini. Bir bakın bakalım bu işlerin başında kaç İstanbullu var. Bana sohbet sırasında berberim soruyor; abi diyor sen kitap yazdın, kaç para kazandın diyor. Parayı duyunca şaşırıyor. Kaç yılda yazdın diyor, 10 yılda diyorsun. Nasıl yani bin lira mı kazandın 10 senede diyor. Evet diyorsun. Ee, ne derler ondan sonra! Keriz derler. Şimdi işte buna ailen de, öğrencin de, bakkalın da üzülür, hem de şaşırır. Sanatla ilgili adam, doğrudan yaşam, toplum ve gelecekle ilgilidir. Sen toplum adına toplumsal olayları görür, onun peşine düşer bunu değiştirmeyi, çoğaltmayı ve üretmeyi denersin. Nasıl olsa çok az şey değişecek! Bunu bilmenin rahatlığıyla her yeni proje ve sergide, ölünce anlaşılacağımızın ve değerimizin verileceğine dair umutla yola devam...
Pınar Dağ: Nazım Hikmet’in bir şiirini bir kez daha anımsıyor insan…
Sen yanmazsan,
Ben yanmazsam,
Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…
Merih Akoğul: Evet!
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.