Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > ŞUBAT 2008 SAYISI - FEB 2008 ISSUE > Michael Kamber : Askerin Ölümü
Michael Kamber : Askerin Ölümü

Michael Kamber - Askerin Ölümü (Death of a Soldier)

Yıllarca Irak’a dönmekten kaçındım. En son 2004 yılında gerçekleştirdiğim seyahatim sırasında, birçok samimi çağrı almıştım,  Bir çok karmaşa yaşamıştım, ancak bundan fazlası vardı. Savaşın  iğrendiğim bir yanı  vardır – birçok gazete fotoğrafçısı da nefret eder. Ben bunu bir “düğmeye basma savaşı” olarak düşünmeye başladım, bu inanılmaz zor ve karmaşıktı.

 

Bazı büyük operasyonlarla ilgili güç takviyesini fotoğraflamak mümkün değildir.  Çekmeye çalıştığınız asiler, kafanızı koparmaya kalkabilirler. Araba bombalama, hastane ve morg diğer karmaşalardır. Bu nedenle asiler tarafından büyük ölçüde engellenirsiniz.


For several years, I had avoided returning to Iraq. During my last trip, in 2004, I had several close calls: RPGs that sailed just wide, an IED that went off an instant late, mortars that missed by meters. I've covered numerous conflicts, but save for the worst days in Liberia, this violence was on a new level.

 

But there was more to it than that. There was a character to the war that I particularly loathed – that many photojournalists hated. I began to think of it as "the pushbutton war." It was a uniquely difficult and unsatisfying conflict to cover.


There was often no buildup to the violence and there were few big operations to photograph. And the rebels you wanted to embed with – they wanted to cut your head off. The car bomb scenes and hospitals and morgues – in other conflicts, good sources of photographs – were off-limits. So you were largely restricted to embeds. And then there were the ever more draconian embed restrictions.

 

Çok az seçeneğiniz vardı, bu nedenle Yeşil Hat’taki soğuk damgalı formları imzaladınız ve zırhlı bir araçta klostrofobi ile 125-derece ısıda ter dökerek saatlerce dolaştınız. Daha sonra birisi bir düğmeye bastı ve bir ışık yanıp söndü. Ya öldürüldünüz veya hayır. Birliklerin ateş edecekleri hiçbir şey yoktu sizin için de fotoğraf çekeceğiniz çok az şey vardı.

 

Son günlerde Vietnam harbi sırasında Laos’da Larry Burrows ile öldürülen Fransız/Vietnam’lı fotoğrafçı Henri Huet tarafından hayret verici görüntülere ait bir kitap satın aldım. Horst Faas, Tim Page, Nick Ut ve geri kalan Vietnam hikayelerinde olduğu gibi Huet’de de beni şaşırtan şey, kendilerinin Vietnam’a birkaç haftalığına veya bir aylığına gitmemelidir. Huet ve Burrows ve diğerleri altmışlı yılların başlarında gittiler ve senelerce,  sonuna kadar orada kaldılar. Ve ben “Neslimizin en büyük çatışmasının sonuçları nerede?” diye düşündüm.


Böylece Afrika – Somalı, Darfur ve Çad‘ı anlattığım çatışmalardan ayrıldım ve 19 Mayıs, 2007’de Irak Latafiya’da bir başka tur için New York Times’ın Bağdat Bürosuna döndüm.

But you had little choice, so you signed the embed forms in the Green Zone and you drove around for hours, claustrophobic in an armored vehicle, dripping wet in the 125-degree heat. Then someone pushed a button and there was a flash. You were either killed, or not. And there was nothing for the troops to shoot back at, and little for you to photograph.

 

Yet I recently bought a book of astonishing images by Henri Huet, the French/Vietnamese photographer who was killed with Larry Burrows in Laos during the Vietnam War. What struck me about Huet, as with Horst Faas, Tim Page, Nick Ut and the rest of the Vietnam legends, was that they did not go to Vietnam for a few weeks or a month. Huet and Burrows and many others went to Vietnam in the early Sixties and stayed for years on end. And I thought, "Where is our commitment to covering the major conflict of our generation?"

 

So I left the conflicts I'd been covering in Africa – Somalia, Darfur and Chad – and returned to the Baghdad bureau of The New York Times for another tour.


© Michael Kamber for The New York Times

[Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Askerler, yapacakları görevi müzakere etmek için şafak öncesi
brifingi yaptılar. Bu fotoğraftaki adamlardan ikisi kısa bir süre sonra yaralandılar. Önde soldan ikinci asker, bir çok fotoğrafta yaraları tedavi ederken görülen sağlıkçı çavuş Joshua Delgado’dur.
 
Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Alpha Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – Soldiers hold a pre-dawn briefing to discuss the upcoming mission. Two of the men in this photo were wounded a short time later. The soldier 2nd from the left is medic Sgt. Joshua Delgado, seen treating the wounded in many photos.
.

 

19 Mayıs sabahı 10. Dağ Tümeninden bir askeri müfreze ile devriyeye çıkmak üzere kalktım. Bağdat’ın güneyinde Mahmudiye yakınlarında meşhur “Ölüm Üçgeni”’ndeydik. Müfreze, birkaç gün önce esir alınan üç kayıp Amerikan askeri için kırsal alanda arama yapmak üzere erkenden hareket ediyordu. Askerin şöyle bir düsturu vardır: Asla kayıp kardeşlerinizi arkada bırakmayın.

 

Uykum vardı ve uykusuzluktan huzursuzdum. Sabah 5 civarında bir brifing vardı, askerler el feneri ile haritalara ve fotoğraflara bakıyorlardı. Daha sonra kurşun geçirmez ceketlerimizi giydik, Humvees’lere tırmandık ve elektrik direklerini geçerek yola koyulduk.

 

Bir kilometre kadar sonra 50 kadar Irak askerinden oluşan bir gruba rastladık. Herkes etrafta bir süre dolandı ve daha sonra gün ışımaya başladığından, tozlu bir yolda kırsal bölgeye hareket ettik. Bradley’lere ve Humvees’lere tıkılmış vaziyette uzun saatler dolaşarak şehirlerde çok zaman geçirmiştim. Açık arazide bulunmaktan memnundum. Benim kanaatime göre, Irak, dünyanın en çirkin ülkelerinden biridir. Burası kilometrelerce düz, kavrulan, fundalıklarla kaplı düzlükler ve çerçöp dağıtılmış çölden ibarettir. Fakat çiftlik yolunda bereketli yeşil sebzeler ve hurma ağacı arkları bizi kuşatmış durumdaydı. Boğucu sıcak henüz başlamamıştı ve bu durgunluk arasında Irak’ta daha önce hiç görmediğim nadir bir güzellik vardı.


I had gotten up around 3 a.m. on the morning of May 19th to go on patrol with a platoon from the 10th Mountain Division. We were near Mahmudiya in the infamous "Triangle of Death" south of Baghdad. The platoon was leaving early to do a search in the countryside for three missing American soldiers taken hostage a few days earlier. The military has this code: you don't leave behind your missing brothers, ever.

 

I was sleepy and irritable from lack of sleep. There was a briefing around 5 a.m., the soldiers looking at maps and photos by flashlight. Then we put on our flak jackets, climbed into the Humvees and rolled out past the wire.

 

A kilometer or so away, we met a group of about 50 Iraqi soldiers. Everyone milled about for a while, and then, as it began to get light out, we set off down a dirt road into the countryside. I've spent a lot of time in the cities cooped up in Bradleys and Humvees, driving around for long hours. I was content to be out on open ground.

 

Iraq is, in my opinion, one of the ugliest countries in the world. It is largely mile upon mile of flat, parched, scrub-covered plains and trash-strewn desert. But here in the farm belt, there was lush green vegetation and groves of palm trees rose around us. The stifling heat had not yet begun, and in the stillness there was a rare beauty to Iraq that I had not seen before.

 

Bu durgunluk, sadece geviş getirenlerin ayak sesleriyle ve yakaladığımız bir bilginin çalan telefonu ile bozuldu. Bu ses, istihbarat aldığını iddia ettiği evlere doğru bizi yöneltiyordu. O zaman çalan telefondan başka bir şey düşünmedim. Tozlu yoldan devam ettik, herkes bir IED veya bir kara mayını işareti için yere bakıyordu. Çok gitmemiştik, 150 metre kadar. Yolun kenarında tahrip edilmiş bir ev vardı ve ben kırık pencereden fotoğraf çekmek üzere içeride bir adım attım. Eşikten geçerken korkunç, muazzam bir patlama oldu.


The stillness was broken only by the muffled footsteps and by the ringing cell phone of an informant we had picked up. He was directing us to homes he claimed to have intelligence on. At the time, I thought nothing of the ringing cell phone. We continued down the dirt road, everyone staring at the ground for signs of an IED or a land mine.

 

We had not gone far, 150 meters or so. There was a destroyed house by the side of the road and I stepped inside to shoot out through the broken window. As I crossed the threshold, there was a massive, horrific explosion.


© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latifiyah, Irak – Patlamadan sonra yaralı bir Irak askeri yardım etti. Bugünki muharebe devriyemiz, bir kara mayınının veya IED’nin patlamasını takiben bir A.B.D.  askerini ölümü ve dördünün (üç Amerikan ve bir Irak ordusu askerinin) yaralanmasıyla,  trajedi ile sona erdi.

Latifiyah, Iraq, May 19, 2007 – A wounded Iraqi soldier seconds after the blast. A combat patrol today ended in tragedy when one U.S. soldier was killed and four wounded (three Americans and this Iraqi Army soldier) following the explosion of a land mine or IED 

 

Hava toz ve dumanla dolmuştu. Patlamada duvarların arkasına geçerek korunmuştum, fakat toz ve şarapnel parçaları etrafıma düşüyordu. Hiçbir şey göremedim, fakat pencereye doğru hareket ettim ve dumanların arasında yakında yerde yatan yaralı Irak askerini fark ettim.

 

Bu gibi anlarda aklıma gelen aynı düşünce süratle geldi: “Niçin zamanı geri çevirip bu kötü sahneyi süratle geçemiyorum – bu istediğimde önüme çıkmayan kötü bir sahne idi”. Fakat biliyorsunuz ki bunun yeniden gösterimi yok ve kameranızı alıp gidecek ve onunla yüzleşeceksiniz.


The air was full of smoke and dust. I was shielded from the blast by the walls, but dirt and shrapnel were falling around me. I could see nothing, but I moved towards the window, and through the smoke, I caught a glimpse of a wounded Iraqi soldier lying on the ground nearby.

 

I had the same fleeting thought I always have at these moments: "Why can't I turn back time, fast-forward past that one bad scene – this one bad scene – that didn't come out the way I wanted it to." But you know there will be no replay and you have to pick up the camera and go out and face it.

 

Devam eden el bombası veya roket hücumu olasılığı vardı, fakat silah kokusu almadım. Bu geriye bir IED veya bir kara mayını olasılığını bırakıyordu. Ve bir kara mayını varsa, başkaları da olabilirdi. Şansımı denemeye karar verdim ve geldiğim yere doğru, yani toz ve patlayıcı bulutuna doğru koşmaya başladım.


© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latafiya, Irak [Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Bir Amerikan askerinin öldüğü patlamada bir Irak askeri de yaralandı. Birlikler, birkaç gün önce kaçırılan üç Amerikalı arkadaşlarını aramak için operasyona katılmışlardı.


Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Alpha Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – An Iraqi soldier wounded in a blast that also killed an American soldier. The troops were taking part in the search for three U.S. comrades abducted several days earlier.

 

Bir an için çömeldim ve hafifçe yaralanan Irak askerinin fotoğrafını çektim. Daha sonra duman kalktığında, ölmüş bir Amerikan askerini gördüm. O büyük bir olasılıkla toprağa çarpmadan önce ölmüştü. Onun etrafında diğer üç yaralı Amerikalı yatıyordu.


There was the possibility of an ongoing grenade or rocket attack, but I heard no small arms. That left an IED or a land mine. And if there was one land mine, there could be others. I decided to chance it – I couldn't stay in the house – and I began to run towards where I'd come from, towards the cloud of dust and explosives.

 

I crouched for a moment and photographed the slightly wounded Iraqi soldier. Then as the smoke cleared I saw an American soldier, clearly dead. He had died instantly, probably before he hit the ground. Sprawled about him were three other wounded Americans.

 

Ölü asker, kısmen çok kötü bir şekilde yaralanmış askerin üstüne düşmüştü, başı yaralı adamın bacakları üzerindeydi. Birkaç saniye geçmişti, fakat bir sağlık görevlisi onun yanında, sağlık çantasının fermuarını açıyordu.

 

Yapılanları görmek için yaklaştığımda, bir kaç fotoğraf çektim fakat gerçekten bunları tam olarak işleme tabi tutmadım. Bir albay bana fotoğraf çekmemem için bağırdığında hemen hemen yarım düzine fotoğraf çekmiştim. Nasıl cevap vereceğimi düşünürken, sağlık görevlisi bana baktı ve yardım etmemi istedi.

 

Sağlık görevlisinin makasını aldım ve yaralı adamın kurşun geçirmez yeleğini, giysilerini keserek kendisinin nereli olduğunu sordum. Sağlık görevlisinin adı Delgado idi ve ikimiz askeri uyanık tutmaya ve aklını ağrıdan uzaklaştırmaya çalıştık. Şuuru yerindeydi, fakat yüzü korkunç bir şekilde yaralanmıştı. Şişmeye başlamış ve şarapnelle kan içinde kalmıştı ve gözleri ve kulakları tozla kalıp halini almıştı. Gömleğini kestiğim zaman, gövdesinde hiçbir ciddi yara olmadığını gördüm. Ve ne kadar kötü görünse de yaşayacağını düşündüm.


The dead soldier had landed partly on top of a badly wounded soldier, his head on the wounded man's legs. It had only been a matter of seconds, but already a medic was at his side, unzipping his medical bag.

 

I took a few photos as I approached, seeing things but not really processing them completely. I had taken a half-dozen frames when a captain shouted at me not to photograph. As I thought about how to respond, the medic looked up and asked me to help him.


I took the medic's shears and cut away the wounded man's flak jacket and clothes and talked to him, asking him about where he was from. The medic's name was Delgado and the two of us tried to keep the soldier alert and distract him from the pain. He was conscious, but his face was terribly wounded. It was already swelling and covered in blood from shrapnel, and his eyes and ears were caked in dirt. When I cut away his shirt I could see that he had no serious wounds to his torso. And I thought immediately that he would survive, as bad as he looked.

 

Kendisinin ne kadar sakin olduğuna şaştım, Birisinin uzaktan, GPS koordinatlarını vererek, bir kurtarma helikopteri çağırdığını duydum. 19 yaşında görünen yakındaki bir asker, küfür etmeğe başladı ve intikam almaya yemin etti. Delgado ona baktı ve sadece “Şimdi değil, şimdi zamanı değil” dedi ve asker sakinleşti.

 

Kalktım ve albaya koştum ve kendisine orada bulunma iznim olduğunu ve işimi yaptığımı söyledim. İsterlerse daha sonra fotoğraflara el koyabileceklerini anlattım. Başını onaylar gibi öne eğdi. Geri koştum ve sağlık görevlisinin yanında diz çöktüm ve o hayati işaretleri kontrol ederken ve delik yara ararken ben de fotoğraf çekmeğe başladım.

 

Delgado, yaralı adamın kolunu sararken tekrar benden yardım istedi. Bu istekten memnun oldum ve kamerayı bıraktım. Askerin sargısına yardım etmek, kendimi daha az haris hissetmemi sağlamıştı.

 

Arkamda bir başka yaralı asker vardı; dizlerinin üzerindeydi ve gözleri kapalıydı ve yüzünden aşağı kan damlıyordu. Yaralı askerin geçici kör olduğunu ve patlamada işitme duygusunun büyük bir kısmını kaybettiğini bilmiyordum.


I was surprised at how quiet it was. I heard someone in the distance calling for a helicopter evac, giving GPS coordinates. A soldier nearby, who looked to be about 19, began to curse and swear revenge. Delgado looked at him and said simply, "Not now, this isn't the time," and the soldier quieted down.

 

I got up and ran to the captain and told him that I had permission to be there and that I was going to do my job. I said they could seize the photos later if they wanted to. He nodded to me. I ran back and knelt by the medic and began to shoot as he checked vital signs and searched for puncture wounds.

 

Delgado asked me to help him again as he bandaged the wounded man's arms. I was glad for the request and put down the camera. Helping bandage the soldier made me feel like less of a vulture.

 

Behind me was another wounded soldier; he was on his knees, his eyes closed and blood trickling down his face. I did not know the wounded soldier had been temporarily blinded and lost much of his hearing in the blast.

 

Oraya diz çöküp hafifçe öne doğru eğildiğinde, çavuşunun nasıl olduğunu sorup duruyordu. ”Çavuşum için endişeleniyorum”, dedi.  Henüz hiç kimse ona çavuşunun öldüğünü söylememişti. Yaralı adamın fotoğrafını çektim ve hemen uzaklaştım. Bunu yapacak kişi ben değildim.

 

Çok kötü bir şekilde yaralanmış olan adam şimdi bir sedyeye konmuştu ve başka bir asker onun üzerine eğilerek, “Seni seviyorum adamım, seni seviyorum” diyordu. Irak’ta rastladığım askerlerin büyük bir kısmı, homoseksüel fıkraları anlatan bar kavgacıları idi. Fakat asker “Seni seviyorum adamım” demeye devam etti ve sonunda yaralı asker, “Niçin bana beni sevdiğini söylüyorsun? Böyle söylemeyi bırak” dedi.

 

İlk asker incinmiş göründü, “Eğer istersem, seni sevdiğimi söyleyebilirim” diye cevap verdi. Şimdi bir ceset torbası bulmuşlardı ve onun fermuarını açtılar ve cesedin yanına uzattılar. L.T. askerin kurşun geçirmez ceketinden bazı donanımları çekmeğe başladı sonra daha iyi düşündü ve dört adam onu kaldırdılar, ileri doğru götürdüler ve miğferi ve donanımı hala üzerindeyken yavaşça torbaya koydular. Uyuyan bir bebeği yatırırcasına onu yere yatırdılar.

 

Uzun bir süre geçmiş gibi gelen sağlık helikopterini bekledik. Gerçekte, hücum anından sadece 30 dakika geçmişti. Onun uzaktan gelişini duyduk ve bir asker, iniş yerini işaretlemek için kırmızı bir sis bombası attı. Helikopter gelince, hava toz ve çöplerle doldu, ve askerler, yaralı adamın yaralarını temiz tutmak için onun etrafında birbirine sokulup sarıldılar.


As he knelt there, pitched slightly forward, he kept asking how his sergeant was. "I'm worried about my sergeant," he said. No one had yet told him the sergeant was dead. I took the wounded man's photo and moved away. I wasn't going to be the one to do it.

 

The badly wounded man had been put on a litter now and another soldier was bent over him saying, "I love you man, I love you." Many of the soldiers I've met in Iraq are bar brawlers who tell fag jokes. But the soldier kept repeating, "I love you man," and finally the wounded soldier said, "Why are you saying you love me? Stop saying that." The first soldier seemed hurt, "I can tell you I love you if I want to," he replied.

 

They had found a body bag by now, and they unzipped it and laid it next to the corpse. The L.T. began to pull some gear off the soldier's flak jacket, then thought better of it, and the four men lifted him, moved forward and gently lowered him into the bag with his helmet and gear still on. They put him down as you would lay down a sleeping baby.

 

We waited what seemed a long time for the medevac chopper. In reality, it took 30 minutes from the time of the attack. We heard it coming in the distance and a soldier threw out red smoke to mark the LZ [landing zone]. As the chopper came in, the air filled with dirt and debris, and the soldiers huddled around the wounded man to keep his wounds clean.


© Michael Kamber for The New York Times

19 Mayıs, 2007 Latafiya, Irak [Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] –  Güneş doğarken, bir yaralı asker, arkadaşları tarafından sağlık helikopterine taşınıyordu. Kendisi ciddi bir şekilde yaralanmıştı ve Almanya’ya gönderilmişti.

Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Alpha Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – As the sun rises, a wounded soldier is carried by his comrades to a medevac chopper. He was seriously injured and has been evacuated to Germany. A 22-year-old comrade was killed and three other soldiers were wounded when a land mine or IED detonated as they searched for three missing American soldiers.

Üç kayıp Amerikan askerini ararken, bir kara mayınının veya bir IED’nin patlaması sonucu 22 yaşındaki bir arkadaşları öldürülmüş, diğer üç asker yaralanmıştı.

 

Dört asker, sedyeyi helikoptere taşıdı, daha sonra iki yaralı için döndü ve en sonunda ceset torbası için. Hafif yaralı Irak askeri, birliği ile üssüne dönmesi için bırakıldı ve daha sonra otların arasından tek hizada ana yola kadar, öndeki adamın ayak izlerine basmaya çalışarak yürüdük. Geriye dönüp, tozlu yola baktım ve gelip geçilen bir patikaya bir kara mayınını yerleştirip herhangi bir Irak köylüsünü ve hatta Irak askerini öldürmemeyi nasıl becerdiklerini merak ettim. Bir L.T. daha sonra kimi öldürdüklerine bakmadıklarını fakat tam olarak bir şekilde vurmak istediklerini vurduklarını söyledi. Hiçbir tel görmemiştim, gene de patlamanın uzaktan kumanda ile patlatılıp patlatılmadığını merak ettim.

 

Humvees’in yanında, daha önce intikam almaya yemin eden asker, şimdi ağlıyordu, kolları bir başka askere sarılmıştı. Kalçasından bir fotoğraf çektim ve daha sonra kameramı kaldırdığımda, çekip gitti. Yakında askerler, çalan cep  telefonu ile istihbarat bilgisini birleştiriyordu. Telefon çağrıları ile hücumu kurmaya yardımcı olduğuna inanıyorlardı.


Four soldiers carried the litter out to the chopper, then returned for the other two wounded and, lastly, the body bag. The slightly wounded Iraqi soldier was left to return to base with his unit, and then we walked single file through the grass back out the main road, each man trying to step in the footsteps of the man in front of him.

 

I looked back at the dirt road and wondered how they had managed to place a land mine on a traveled pathway and not kill any Iraqi villagers, or even Iraqi soldiers. An L.T. later said they didn't care who they killed, but somehow they had hit exactly whom they wanted to hit. I had seen no wires, yet I wondered if the explosion had been command detonated.

 

Beside the Humvees, the soldier who had earlier sworn revenge was now crying, his arms wrapped around another soldier. I shot a frame from the hip, and then as I raised the camera, he moved away. Nearby, the soldiers were handcuffing the informant with the ringing cell phone. They believed he might have helped to set up the attack through the phone calls.

 

Yolda oyalanırken, (düşmanının uzun bir süredir planladığı bir an) sadece bir anda hayatların nasıl değiştiğini düşündüm.  Bu savaşta hiçbir proses, hiçbir tedrici yol yoktur. İyisiniz, sonra parçalara bölünüyorsunuz. Ve bir şekilde bunun daha da zor olduğunu düşünüyorum.

 

Ve ölen askerin vatandaki ailesini düşündüm ve henüz bilmedikleri için kendimi suçlu hissettim. Sabah saat 6:30’du; zaman farkıyla muhtemelen hala uyanık olup geç saatlere kadar TV seyrediyorlardı veya yatmaya hazırlanıyorlardı. Hayatlarının bu kadar çok değiştiğini bilmeden, hayatlarına devam ediyorlardı – sabahleyin kalktıklarında birisi kapılarını çalacak ve onlara oğullarının veya erkek arkadaşlarının ya da kardeşlerinin dün Irak’ta öldüğünü söyleyecekti.

 

Ölen asker 22 yaşındaydı. Arkadaşları, kendisinin, vatanda bir kız arkadaşı olduğunu ve bir sonraki izninde ona evlenme teklif edeceğini söylüyorlardı.


As we lingered on the road, I thought of how lives change here in just an instant (though it is an instant that your foe has been planning for a long time). There is no process, no gradual way into this fight. You're OK, then you're blown apart. And in some way I think that makes it even harder.

 

And I thought of the dead soldier's family back home and felt somehow guilty that they did not yet know. It was 6:30 a.m. and with the time difference, they were probably still awake, up late watching TV, or getting ready to go to bed. They are going on with their lives, not knowing that already their lives had changed so much – that when they get up in the morning, someone will knock on their door and tell them that their son, or boyfriend or brother died yesterday in Iraq.

 

The dead soldier was 22 years old. His buddies said he had a girlfriend back home that he was going to propose to on his next leave.

 

Beraber olduğum yazar Damien Cave gibi ben de ölümle sarsılmıştım. O gün yaşadıklarımızın yeterli olduğuna karar verdik fakat daha sonra dört yaralı ve ölü veren müfrezenin yerini alacak yeni bir müfrezenin gelmesiyle fikrimizi değiştirdik. Kayıp askerler hala oralardaydı ve arama devam edecekti.

 

Yeni müfreze ile birlikte, ana yola kadar patlayıcıların konduğu yumuşak, kumlu topraklardan uzakta, otlu tarlalar üzerinde yürüdük. Güneş şimdi tam tepedeydi ve az sonra sıcaklık 100 derecenin üzerinde olacaktı. Benim kurşun geçirmez ceketim dahil, 50 pound civarında yüküm vardı. Dakikalar içinde ter bütün gömleğimi ıslatmıştı; daha sonra belimden dizlerime doğru, pantolonumu ıslatana kadar aktı.


I was shaken by the death, as was Damien Cave, the writer I was with. We agreed we'd had enough for the day, but then changed our minds as a new platoon came in to take the place of the one that had suffered the four casualties. The missing soldiers were still out there and the search would continue.

 

With the new platoon, we walked back down off the main road, this time staying to the grassy fields and away from the soft sandy areas where the explosive had been planted. The sun was fully up now and it was soon well over 100 degrees. I was carrying about 50 pounds, including my flak jacket. Within minutes, sweat had soaked through my shirt and then it began to seep down past my waist, towards my knees until my pants were wet as well.


© Michael Kamber for The New York Times
 
19 Mayıs, 2007 Latafiya, Irak [Alpha Co. 2 – 15 Görev Kuvveti, 2. Tugay Muharebe Ekibi, 10. Dağ Tümeni] – Bir Amerikan askerini öldüren ve koalisyon birliklerinden dört tanesini de yaralayan bir patlamadan sonra, üç kayıp Amerikan askeri için devriye devam ediyor; burada kanalı atlayan bir A.B.D. askeri görülüyor.  Orijinal Alpha askeri birliğinin yerini, bu askerin mensup olduğu Bravo askeri birliği aldı. Devriye devam ettikçe, bir A.B.D. sağlık görevlisi alnından bir Irak askeri tarafından pusuya düşürülerek kritik bir şekilde vurularak yaralandı.

Latafiya, Iraq, May 19, 2007 [Bravo Co. 2-15, Task Force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division] – After an explosion that killed an American soldier and wounded four coalition troops, the patrol for three missing American soldiers continues, with a U.S. soldier jumping across a canal seen here. The original company, Alpha, was replaced by Bravo Company, to which this soldier belongs. As the patrol continued, a U.S. medic was critically wounded when an Iraqi sniper shot him in the forehead.
 

Kanalların ve hendeklerin üzerine tırmandıkça çamura düşen insan boyundaki kamış  tarlalarından geçtik ve çitleri iteledik. Bir çiftlik evine geldik. Herkes arandı ve askerlik yaşındaki erkekler toplandı ve ellerinden bağlandı ve daha sonra sorgulanmak üzere bizimle beraber yürümeye zorlandı. Radyodan birkaç yüz metre ötede görev yapan kardeş bir müfrezenin pusuya düşürülerek ateş edildiği duyuruldu.  Sağlık görevlisi  alnından vuruldu ve kritik bir şekilde yaralandı. Adamlar bir kere daha yüksek sesle küfretti ve yorgun bir şekilde tarlalarda yürüdüler.

 

Bomba ile ve pusu ile koalisyon kuvvetleri sadece birkaç saat içinde altı yaralı vermişti. Başımızın üzerinde uzaktan kontrol edilen pilotsuz uçakların vızıltısını ve daha da yukarılarda F-16’ların farklı sesini duyuyorduk. Bu savaşta yüksek teknoloji/düşük teknoloji  iki ayrı unsur var: A.B.D. sınırsız multi-milyon dolarlık makine ikmali ile savaşıyordu; oysa düşman eski havan topları veya kapı zillerine ve kamera flaşlarına bağladıkları C-4 ile ve 50 yıllık tüfekleri ile bizi pusuya düşürmekteydi....


We pushed through hedgerows and head-high fields of reeds, falling in the mud as we climbed over canals and dikes. Occasionally, we came upon a farmhouse. Each one was searched and the military-age males were rounded up, handcuffed and marched off with us to be interrogated later. Word came over the radio that a sister platoon working a few hundred meters away had taken sniper fire. Their medic had been shot through the forehead and was critically injured. The men cursed loudly once more and trudged on through the fields.

 

With the bomb and the sniper, the coalition forces had taken six casualties in just a few hours. No one had so much as set eyes on an attacker. Overhead we could hear the buzz of a remote-controlled drone, and higher still, the distant sound of F-16s. There is a high-tech/low-tech dichotomy to this war: the U.S. with its limitless supply of multimillion dollar machines; the enemy with old mortar shells or C4 wired to doorbells and camera flashes, and shooting at us with 50-year-old sniper rifles.

O gece üs'de yazma ve sansürleme işlemi başladı. Son zamanlarda gizli talimatlar, kendilerinin yazılı izni olmadan, teşhis edilemeyen yaralı askerlere dair hiçbir fotoğrafın yayınlanamayacağı şeklinde değiştirilmişti. Ne de harekat sırasında öldürülen teşhis edilebilen askerlerin. Bunun izahı, bu kuralın askerleri ve onların ailelerini korumak için konduğu şeklinde idi. Bu an itibarı ile işlemez göründü. Daha önce çok kötü bir şekilde yaralanmış olan asker patlama ile geçici kör olmuştu ve uçakla Almanya’ya gidiyordu. Nasıl kendisine bir fotoğraf gösterilip üzerini imzalaması istenebilirdi? 

Back at the base that night, the editing and censoring process began. The embed regulations had recently been changed to say that no photos of identifiable wounded soldiers could be published without their written permission. Nor of identifiable soldiers killed in action. The explanation was that this rule was in place to protect the soldiers and their families. This seemed patently unworkable. The badly wounded soldier I had photographed earlier was temporarily blinded by the blast and on a plane to Germany. How could he be shown a photo and asked to sign off on it?  

 

New York Times Bağdat Büro şefi John Burns’e burada tekrarlayacağım tumturaklı bir soru sordum. Eğer Robert Capa, çıkartma günü kurtarmalar için uğraşırken, Omaha Plajı’ndan aşağı sedyeleri takip etmeye zorlansaydı II. Dünya Savaşı kolektif fotografik tarihimiz neye benzerdi?


Burada, Irak’ta,  halka askerlerin bu savaşta neler feda ettiklerini gösteren en  dramatik fotoğrafları göstermek istedik. Oysa Damien Cave, Bağdat’taki savaş süresince başka bir fotoğrafçı tarafından çekilmiş fotoğraflar yayınlandıktan sonra reddedildi. Bu fotoğraflar sonradan ölen yaralı bir askere aitti.


Damien hikayenin yazarı idi ama ne yayınlandığı konusunda kontrol sahibi değildi fakat aynı zamanda ordu tarafından istenmeyen kişiydi. Şimdi yeniden embed pozisyonlara başlıyordu. Ve benim PAO (online periyodik arşiv) ile uğraştığım için yüksek rütbeli subaylar tarafından New York Times’ın sevilmediği ve güvenilmediği belirgin izlenimini edindim.  

 

I asked John Burns, The New York Times' Baghdad bureau chief, a rhetorical question I repeat here. What would our collective photographic history of World War II look like if Robert Capa was forced to chase stretchers down Omaha Beach on D-Day trying to get releases? What would our history of Vietnam be if Tim Page or Don McCullin carried a clipboard as they worked and presented it for signatures at Khe Sanh or Hué?

 

Here in Iraq, we wanted to show the most dramatic photos, ones that would show the public what the soldiers in Iraq were sacrificing in this war. Yet Damien Cave had earlier been thrown out of an embed after pictures taken by another photographer during a battle in Baghdad were published. Those pictures showed a wounded soldier who later died.
 

Damien was the writer on the story and had no control over what was published, but he was persona non grata with the military just the same. He was just now beginning to get embed positions again. And as I dealt with the PAOs, I got the distinct impression that The New York Times was not liked or trusted by the military brass.


Hassas durumuna rağmen, Damien, bana konunun ana noktalarını hissettiren en dramatik fotoğrafları göstermem için baskı yaptı. New York’taki editörler bizi vazgeçmememiz için destekledi ve cesaretlendirdi. Diğer gazetelerdekiler aynı fikirde değildiler ve askerleri daha fazla öfkelendirme korkusunda bizi uyardılar.


Pek çok fotoğrafı çok kanlı bulduğum için hemen geri çevirdim. Diğerleri ölmüş askerleri gösterdiği için sunulmadı. Kimliği anlaşılır olmamasına rağmen (ve fotoğraf teknik olarak yerleşik kurallara uygun olduğu için) bu fotoğrafların askeriyenin büyük öfkesine neden olabileceğini düşündüm.


Daha sonra, daha az grafik fakat hala oldukça rahatsız edici ikinci bir aşama  vardı.Pek çok fotoğrafta askerin yüzü görünürdü fakat bana göre şişlikler ve kan sebebiyle tanınmaz haldeydi. Ailesi onu ya tanırsa diye teorik sorular sormaya başladık ve kuralların yargıya bağlı olduğunu anladık. Hangi fotoğrafları kullanacağımızı düşünüp taşınırken Damien ve ben PAO’nun farklı seviyeleri ile pek çok konuşmalar yaptık.

 

Despite his vulnerable status, Damien pushed me to show the most dramatic pictures that fell within the guidelines. The editors in New York supported us and encouraged us not to back down. Others on the paper disagreed and counseled caution for fear of further angering the military.

 

Many photos I immediately rejected as being too bloody. Others were not submitted because they showed the dead soldier. Though he was not identifiable, (and therefore the photo technically complied with the embed rules), I thought these pictures would provoke the wrath of the military.

 

Then there was a second level; less graphic, but still somewhat disturbing. In several photos, the soldier's face was visible, but due to the swelling and blood, unrecognizable to me. We began to get into theoretical questions as to whether a family member could recognize him and realized that the rules were dependent on judgment calls. As we pondered which photos to use, Damien and I had numerous conversations with PAOs at different levels.


Üst düzey bir halkla ilişkiler sorumlusu telefon görüşmemizde kuralları daha sıkıya bağladı. Hatta, yaralı askerin yüzü tanınabilir olmamasına rağmen askerin hangi birime ait olduğunun anlaşılabileceği ya da diğer askerlerin yüzlerinin görünür olduğu fotoğrafları yayınlayamayacağımızı söyledi.Öne sürdüğü sebep, ailelerin yaralı kişiyi, birimini ya da tanıdıkları diğer askerlerin yüzlerini görerek anlayabilecekleriydi. Her piyade eri omuzlarında kolaylıkla görülebilen bölümlerine ait bir nişan taşıdığı için bu kural çektiğim her fotoğrafın kabul edilmemesinde etkiliydi…


Bağdat’taki çok uluslu kuruluşların komutanı General Raymond Odierno özellikle yaralı askerleri gösteren imajlara muhalif oluşu ile tanınıyordu. Oğlu Irak’ta çok kötü bir şekilde yaralanmıştı.


PAO’nun telefonda belirttiği kuralları önemsememeye karar verdim ve içinde hikayesini anlatan, yüzü sargılı kötü yaralanmış askerleri gösteren ya da bir kolu ile kafasını kapatan fotoğrafları seçtim.

 

A top-level public affairs officer ratcheted the rules tighter still in a phone conversation. She told us that even if the wounded man's face was not identifiable, we could not publish a photo if the soldier's unit was identifiable, or if other soldier's faces in the photo were visible. Her reasoning was that families could figure out the identity of the wounded man by seeing his unit or by seeing other soldiers that they recognized. Since every infantryman has clearly visible division badges on his shoulders, this effectively ruled out nearly every photo I had taken.

 

General Raymond Odierno, Commanding General of the Multi-National corps in Baghdad, was known to be particularly hostile to images of injured soldiers being shown. His son had been badly wounded in Iraq.

 

I decided to disregard the PAO's phone instructions and chose photos I believed were within the written guidelines, picking ones that showed the badly wounded soldier with his face bandaged, or with an arm obstructing his head.


Defalarca PAO’nın çeşitli üst düzeyindekilere fotoğrafları göstermeyi denedim, onlara onayları için değil, sadece sonradan onlara sürpriz olmaması için neler yayınlayabileceğimizi göstermek için aradığımı söyledim.Hepsi fotoğrafları görmeyi reddetti. Hepsi bana fotoğrafları  itici bulduklarını ve asker ailelerinden güçlü tepkiler alacağımı söylediler.


Sonunda New York Times editörleri yerleşik kuralları yazıldıkları gibi aldılar. Yaralıların pek çok fotoğrafını yayınladılar fakat yönetmeliklere uygun olmaları için dikkatle seçtiler. PAO tarafından itici bulunan iki en grafik iki fotoğraf kullanılmadı.


Yayın günü ordudan beklediğimizin aksine, kazalardan muzdarip olan askerlerin birliğinden teşekkürler geldi. Yaralı bir asker, fotoğrafların kopyasını istedi. Amerikan halkına onların Irak’a ne için gittiklerini ve yaptıkları fedakarlıkları gösterdiğimizi söylediler.

 

I tried repeatedly to show the photos to several high-level PAOs, telling them I was not seeking their approval, but simply wanted to show them what we might publish so that there would be no surprises. They all refused to see the photos. Each told me in no uncertain terms that, from my description, they found the photos offensive and expected a backlash from military families. They in no way wanted to be seen as signing off on the pictures.

 

In the end, The New York Times editors took the embed rules as they were written. They published numerous photos of the wounded but chose them carefully to comply with the regulations. The two most graphic images, the ones the PAOs found most offensive, were not used.

 

Contrary to what we had been led to expect by the Army, the soldiers from the unit that suffered the casualties came to thank us on the day of publication. One wounded soldier asked for copies of the pictures. They said we had shown the American people what they go through in Iraq, the sacrifices they make.


Bir kaç gün sonra ciddi şekilde yara almış bir askerin büyükbabası –Almanya’ya tahliye edilmişti- bana ve Damien’e bir e posta gönderdi. O da gazetenin bir kopyasını istiyordu. Fotoğrafların, torununun iyileşme süreci için gerekli olduğunu söylüyordu.


Daha sonra hafta içinde, birlik bizim ölmüş askerleri anma törenini çekmemizi istedi. Savaşın ilk yıllarında basın bu törenlere davet edilirdi. Şimdi kurallar değişmişti; Ordunun yüksek rütbelileri törenlerde fotoğraf çekmemizi istemiyordu. Bir kere daha, aileleri koruduklarını iddia ediyorlardı.

 

A few days later, the grandfather of the most seriously wounded soldier – the one who had been evacuated to Germany – sent Damien and me an e-mail. He too wanted copies of the newspaper. He said the photos were essential to the healing process of his grandson.

 

Later in the week, the unit asked us to photograph the memorial service for the dead soldier. In the early years of the war, the press was invited to these memorials. Now the rules had changed; the Army brass refused us permission to photograph the memorial. They claimed, once again, that they were protecting the families.

 

Kaynak (from) :
http://dirckhalstead.org/issue0707/a-walk-in-the-sun.html



Sunuş

New York Times için  2004’den beri zaman zaman süregelen  Irak Savaşını kapsayan çalışmalara sahip Michael Kamber serbest çalışan bir fotomuhabiridir ve  çatışmayı  “bilgisayar tuşu savaşı” gözüyle baktığı  için geldiğini söyler.

 

Baskı zamanında bir kere daha Irak’ta görevlendirilen Kamber  “ Genelde şiddette artış yoktur “diye açıklar. “Sonra birileri butona basar ve bir parlama olur. Ve sen ya ölüsündür ya da değil. 29 Mayıs 2007 de Kamber, Bağdat’ın güneyindeki kırsalda  zorla kaçırılan üç arkadaşlarını arayan bir Amerikan müfrezesi ile birlikteyken ve alelacele yapılmış bir  patlayıcı cihaz ya da bir kara mayını patlamasıyla karşılaştıklarında böyle bir sabahtı. “Yoğun ve korkunç bir patlamaydı. diye hatırlar Kamber. “Duman kaybolunca  ölmüş olduğu kesin olan bir Amerikan askeri gördüm. Etrafında yaralı üç asker daha yatıyordu. Bunlardan şarapnel ile kötü yaralanmış ama yaşayacak gibi olanı soldaki fotoğrafta helikoptere götürülmek üzere sedyeye yatırılmış halde yer almaktadır. Hem Times’ta hem de diğer Amerikan yayınlarında yer alan olaya ait dikkate değer bir serinin bir parçasıdır.

 

Tıp öğrencilerine, yaralılar için değişimli olarak yardım ettim ve ortamın fotoğraflarını çektim. Orda olmaya iznim vardı ve işimi yapıyordum. Fakat yaralı askerleri sargılamaya yardım etmek, kendimi bir akbaba gibi hissetmememe yardımcı oluyordu. Daha sonra Kamber olayın ne kadar  çabuk geliştiğini düşündü. “Burada hayatın nasıl bir anda değişiverdiğini düşündüm. Bu savaş için hiç bir süreç  ya da aşamalı bir  yol yoktu. İyisindir ama sonra uçurulursun. İsrail, Haiti ve Afrika kıtası boyunca çatışmalarda bulunmuş biri olarak, Irak Savaşı benzersiz bir şekilde daha zordu” der. Hala neslimizin en büyük çatışması olarak adlandırdığı şeyi kayıt etmeye niyetlidir. “Şimdi Amerikan halkı için bu savaşı sunmaya odaklandım. Boş zamanım olduğunda Birleşik Devletler’e giderek cephede tanıştığım yaralı askerleri ve ölmüş olanların ailelerini ziyaret etmeyi planlıyorum. Irak ve Birleşik Devletler’deki yaşam arasındaki, bir şekilde unutulacağını hissettiğim bağı kurmaya çalışıyorum. 


... 

Article

Having covered the Iraq War on and off since 2004 for the New York Times, freelance photojournalist Michael Kamber says he's come to regard the conflict as "the pushbutton war."

 

"There's often no buildup to the violence," explains Kamber, who was once again on assignment in Iraq at press time. "Then someone pushes a button and there's a flash. And you're either killed, or not." Such was the case the morning of May 29, 2007, when Kamber accompanied a platoon of U.S. soldiers who were searching the countryside south of Baghdad to try to find three abducted comrades, only to be met by a blast from either an improvised explosive device (IED) or a land mine. "Suddenly there was a massive, horrific explosion," Kamber recalls. "As the smoke cleared I saw an American soldier, clearly dead. Sprawled around him were three other wounded Americans." One of these, badly mauled by shrapnel but expected to survive, is loaded onto a stretcher for helicopter evacuation in the photo at left, part of a remarkable series on the incident that ran in the Times and other U.S. publications.

 

Kamber says he alternated between helping medics tend to the wounded and photographing the scene. "I had permission to be there, and I was going to do my job," says the photographer, "but helping bandage the wounded soldier made me feel less like a vulture." Later, Kamber reflected on how quickly the incident unfolded. "I thought of how lives change here in just an instant. There is no process, no gradual way into this fight. You're okay, and then you're blown apart." Having covered conflicts in Israel, Haiti, and throughout the African continent, Kamber says Iraq is "uniquely difficult -- just a tough place to work without much upside in terms of pictures." Still, he intends to continue to record what he calls the major conflict of our generation: "Right now I'm focused on keeping this war present for the American public. When I have breaks, I plan to go back to the States to visit wounded soldiers I've met on battlefields and the families of dead soldiers. I try to make that connection between Iraq and life in the States, which I feel is missing in some way."




27 Ekim 2003, Bağdat, Irak. Bağdata’ki Uluslararası Kırmızı Hat Binasında gerçekleşen intihar saldırısı  bir bir amerikan askeri görülüyor. Bu saldırıda en az 15 kişinin öldüğü bildirildi. Bombalama Bağdat saatiyle sabah 8:15’de gerçekleşti.

27 October 2003. Baghdad, Iraq..An American soldier at the scene of a suicide car bombing of the International Red Cross building in Baghdad. At least 15 people are confirmed dead. The bombing happened at approximately 8:15am Baghdad time...


Haziran 2004 Sadr Şehri. Her ikisi de 759. taburdan iki kardeş, soyadları Vargas.(Biri Spc. Rütbesinde, diğerinin rütbesi  bilinmiyor, ilk isimleri bilinmiyor.) yol kenarındaki patlayan ve taburlarından en az bir kişinin öldüğü bir bombayla savruldular ve soldaki kardeş yaralıydı. Sağ bacağında ciddi bir yaralanma vardı.... Diğeri ” Buna daha fazla dayanamayacağım, Evime gitmek istiyorum” diye bağırıyordu. Yaralı kardeş “Buraya birlikte geldik, görevimizi yapıyoruz ve eve birlikte döneceğiz” dedi. “Annemi ara ve ona iyi olduğumu söyle.”


June, 2004.Sadr City, Baghdad, Iraq.. Two brothers, both members of 759th MP Battalion, last name Vargas (one on left is rank Spc., other unknown, first names unknown) break down in tears following an roadside bomb attack that killed at least one member of their squad and wounded the brother on left in this photo. He has what looked like serious wounds to his right leg...The one on right said, "I just can't take this anymore, I can't take it, I want to go home." ..His wounded brother replied, "We came here together to do a job, we're going to do that job and we're going home together. Call our mother and tell her I'm OK." .
.




(Üç fotoğraf) Kadamiya, Bağdat, Irak, 21 Nisan  2007. 82 Hava Birliği, 1-325, Delta  Şirketi. Delta Şirketinin gece devriyesinden, sabaha karşı Kadamiya sokaklarında. İki gece önce patlayıcı yüklü bir araçla saldırıya uğradılar ve bir asker yaralandı. Fotoğraf çekilen gecede bir şey olmadı.
 

Khadamiya, Baghdad, Iraq.April 21, 2007..82nd Airborne, 1-325, Delta Company..Members of Delta Company on a night patrol early this morning on the streets of Khadamiya. Two nights earlier they were ambushed with an improvised explosive device and one soldier was wounded. On this night, however, there was no contact...



Kadamiya, Bağdat, Irak, 22 Nisan  2007. 82 Hava Birliği, 1-325, Delta  Şirketi. Delta Şirketinin elemanları sabah Kadamiya sokakları sokaklarında.


Khadamiya, Baghdad, Iraq.April 22, 2007..82nd Airborne, 1-325, Delta Company..Members of Delta Company on a patrol this morning on the streets of Khadamiya.



Kadamiya, Bağdat, Irak, 22 nisan 2007. 82 Hava Saldırısı. 1-325 Delta Company.  Delta ekibi sabah Kadamiya sokaklarında.


Khadamiya, Baghdad, Iraq.April 22, 2007.. 82nd Airborne, 1-325, Delta Company.. Members of Delta Company on a patrol this morning on the streets of Khadamiya.



Kuzey Irak, kuzey Musul. Blackhawk helikopterinden. Kuzey Irakta uçan bir Blackhawk helikopterinin kapısında bir kapı nişancısı görünüyor.

Northern Iraq, north of Mosul..A door gunner looks out of a Blackhawk helicopter as it flies over northern Iraq...



Sadr şehri, Bağdat, 6 Mayıs 2007.  Bu sabah erken saatte Amerikan askerleriyle asiler arasındaki çatışma  sonrası enkaz haline gelen arabalar arasında oynayan çocuklar.


Sadr City, Baghdad, Iraq.6 May, 2007..Children near the wreckage of cars destroyed in fighting early this morning between US troops and insurgents...



Rasdimullaj, Irak 18 Mayıs  2007. 4-3110. Dağ Birliği. Amerikan ve Iraklı askerlerin ortak devriyesi. (Ön plandaki Amerikalı, diğer ikisi Iraklı) Bir çatışmada bir hafta önce esir alınan 3 Amerikalı asker hakkında bölgedekilere sorular soruyorlar. Kayıp askerler hakkında yeni bir bilgiye ulaşamadılar.


Rashdimullah, Iraq. May 18, 2007.4-31 (4th Battalion, 31st Infantry Regiment).2nd Brigade, 10th Mountain Division..A joint patrol of US and Iraqi soldiers (US soldier foreground, next two are Iraqis) on a patrol today near their base; they did ask questions of locals about the fate of 3 US soldiers who were captured approximately one week ago in an attack. They gleaned no new intelligence on the missing soldiers.



Latifiya, Irak, 19 Mayıs. 2-15 Görev gücü, 2. Tugay Muharebe Gücü. 10. Dağ Birliği.  Yaralılar ve helikopterde ceset torbasında bir ölü arkadaşlarıyla yeni mevzilenmişler. Güneş yükselirken iki asker diz  çökmüş.

Latafiya, Iraq.May 19, 2007. Alpha Co. 2-15, Task force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division..Having just placed their wounded comrades and a body bag containing a dead comrade on a medevac chopper, two soldiers kneel as it takes off as the sun rises...


Latafiya, Irak, 19 Mayıs, 2007. 2. Tugay Muharebe Birliği. Iraklı askerler araçlarda inmiş arama yapılacak evlere doğru tozlu yolda yürüyorlar. Bu yolda Amerikalı bir asker birkaç dakika sonra öldürülecek...Bugünkü çatışma bir trajediyle sonuçlandı ve bir Amerikalı asker öldürüldü ve dördü yaralandı. Askerler birkaç gün önce esir alınan  üç Amerikalı askerle ilgili araştırma yapıyorlardı. Birlik Amerikalı ve Iraklı askerlerle devam etti ve başka bir Amerikalı  asker Iraklı bir nişancı tarafından alnından vuruldu.


Latafiya, Iraq.May 19, 2007.Alpha Co. 2-15, Task force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division..Iraqi soldiers leave their vehicles and begin the walk along a dirt road towards homes to be searched. It is on this road that a US soldier with them will be killed minutes later...Scenes from a combat patrol today that ended in tragedy today when one US soldier was killed and four wounded (3 US, one I.A.) when the KIA either stepped on a pressure activated land mine or was killed by a command detonated IED buried along a dirt road where the patrol was walking...The soldiers were taking part in the search for the three US soldiers captured several days ago. ..The patrol continued with several other groups of US and Iraqi soldiers and another US soldier was shot in the forehead by an Iraqi sniper and critically injured at another location during the search...




(İki fotoğraf) 2. Latafiya, Irak. 19 Mayıs 2007. Alfa Birligi 2-15 Görev gücü. 2. Tugay Muharebe Birliği.  10. Dağ Birliği. Amerikan askerleri ve Iraklı memur(yakında) ve Iraklı askerler(arka planda uzakta) Koordinatları ve görevi gözden geçiriyorlar. Birkaç dakika sonra Amerikalı asker ölüyor ve 3 tanesi yaralanıyor.

Latafiya, Iraq.May 19, 2007.Alpha Co. 2-15, Task force 2-15, 2nd Brigade Combat Team, 10th Mountain Division..US soldiers and an Iraqi officer (rear) and Iraqi soliders (far background) pause in a field to plan coordinates and their mission. Minutes later one of the US soldiers was killed and 3 wounded...



(İki fotoğraf) Latifya, Irak, 19 Mayıs 2007. Yaralanan bir asker patlamadan saniyeler sonra görülüyor. 3 askerin yaralandığı, birinin öldüğü çatışmadan sonraki görüntüler.  Asker tozlu yolda yürürken bir mayına basmış. Askerler birkaç gün önce esir alınan Amerikan askerlerini arıyorlardı.


Latifiyah, Iraq.May 19, 2007..A wounded Iraqi soldier seconds after the blast...Scenes from a combat patrol today that ended in tragedy today when one US soldier was killed and three wounded (2 US, one I.A.) when the KIA stepped on what is believed to be a land mine as he walked along a dirt road...The soldiers were taking part in the search for the three US soldiers captured several days ago.



20 Kasım 2007 Bağdat, Irak. Iraklı mülteciler Irak hükümetinden 800 USD – bir milyon dinar –(800 USD kadar) bir para  almak için geri çevrildikleri Suriye sınırında bekliyorlar. Son haftalarda Suriye’den geri çevrilen mülteciler bu Bağdat otelinde geliyorlar ve  yeniden yerleşmeleri  için para veriliyor.


29 November, 2007.Baghdad, Iraq.. Iraqi refugees recently returned from Syria stand in a que to get a million dinars--about $800-- from the Iraqi government...The refugees, who returned from Syria over recent weeks came today to this Baghdad hotel where each family was the money to help them get resettled…



27 Mayıs 2004 Bağdat, Irak. Bağdat’taki Um Al Qura camisinde ibadet edip dua dinleyenler; Amerika karşıtı görüşleriyle tanınan Ahmed Abdulgaffar Al Samaari Müslümanları birleşmeye ve birbirlerini öldürmemeye çağırıyor. 30 Haziran’daki devir teslimden sonra Amerikalıların gitmek zorunda kalacaklarını söylüyor.


27 May, 2004.Baghdad, Iraq..Worshippers pray and listen to the friday sermon at Um Al Qura Mosque in Bahgdad as Ahmed Abdulghffour Al Sama?ari, a well-known senior Iraqi cleric known for his anti-American views, preached and called for Muslims to unite and not kill each other. He also called for the Americans to leave Iraq after the June 30th handover...



16 Mayıs 2004, Karbala, Irak. Karbala sokaklarından görüntüler. Göğsünde Muktada Sadr’ın resmini taşıyan bir savaşçı, sağ arkasındaki bir başka savaşçı dua ediyor. Mahti Ordusundan, Şii vaiz  Muhtada Sadr’ı destekleyenler, Karbala’nın merkezindeki İmam Huseyin  türbesi etrafında mevzilenip Amerikan taburunu şehirden atmaya çalışıyorlar.


16 May, 2004.Karbala, Iraq..Scenes from the streets of Karbala:.Fighter with a picture of Muktada Sadr on his chest as another fighter prays in the background (right)...Fighters from the Mahdi Army, followers of the Shia cleric Muktadah Sadr, take up positions around the shrine of Imam Hussein in the center of Karbala as they fight against US troops trying to dislodge them from the city...



2003 Mayıs Lagos, Lagos 200 bin kişinin yaşadığı su kenarındaki köyde Pazar kanoyla giden Nijeryalı kızlar, çoğu Beninden göçeden Fransızca konuşan mülteciler. Bu mülteicler kira vermek için çok yoksullar; bu nedenle Lagos’un varoşlarında okulları, hastaneleri ve marketi olan  ayrı bir topluluk oluşturmuşlar.


May, 2003. Lagos, Nigeria. Girls canoe to market through a Lagos watervillage containing 200,000 people, most of them French-speaking immigrants from Benin. The immigrants are too poor to afford rents on land and so have built an entire community, with schools, hospitals and markets, in the bay on the outskirts of Lagos...

 


27 Mart 2003, Delta State, Niljerya … Okul çocukları Delta State’de silahların gölgesinde Nijerya ordusu kontrol noktasından geçiyorlar.  Ordu şiddeti durdurması için çağrıldı. Batı Nijerya deltasında, savaşan kabileler arasındaki kavga yüzünden petrol üretimi durdu. Kavganın çoğu petrol endüstrisinden elde edilen paranın yönetimi konusunda çıkıyor. Nijerya dünyanın en büyük 6. petrol üreticisi. – petrolün nerdeyse tamamı deltadan geliyor. Shell ve Chevron operasyonlarını durduran iki şirket.

27 March, 2003 Delta State, Nigeria....School boys with arms raised as they pass through a Nigerian Army check point in Warri, Delta State. Army was called to halt violence. .. ..In western Nigerian delta, all oil production has been halted following violence during past week between warring tribes. Much of strife is related to control of money emanating from local oil industry. Nigeria is world's 6th largest oil producer--nearly all of its oil comes from the delta. Shell and Chevron are two largest corporations to have shut down operations.



24 Şubat 2006, Nijer Deltası. Nijerya. Petrol zengini delta da Nijerya Hükümetine karşı savaşan bir gemi dolusu maskeli asi.  Bunlar Nijer Deltasına Özgürlük Hareketi MEND’in üyesi. Bu grup bölgedeki petrol operasyonunun önemli bir kısmının kapanması için çabalayan bu grup petrol araçlarını enkaz haline getirdi. MEND 9 adet esir tutuyor ve Nijerya Hükümetinin ve petrol şirketlerinin talepleri yerine getirilene kadar bölgeyi terk etmesini istiyor. İsyancılar;  Nijerya Hükümetinin şirketlerle işbirliği yaptığını ve Nijer Deltası'ndan milyarlar kazandığı halde su  havzalarını kirlettiğini ve bölgeye çok az yatırım yaptığını söylüyorlar.


February 24, 2006.Niger Delta, Nigeria..A boatload of masked rebel gunment who are fighting against the Nigerian government in the oil rich delta. They are members of MEND which stands for the Movement for Emancipation of the Niger Delta... The group has destroyed oil facilities, forcing the closure of a significant percentage of the area's oil operations. .. MEND is holding 9 foreigners hostage and is demanding the withdrawal of the Nigerian Army and the oil companies from the region until an agreement can be brokered that addresses their greivances...The rebels complain that the oil companies in alliance with the Nigerian government take billions in oil revenues from the Niger Delta but invest little in the area while polluting the waterways...



Nijer deltası, Nijerya. Ebocha’da petrol rafineri yakınında çocuklar. Rafineri petrol ürünü doğal gaz yakıyor ve bu çevre kirliliğine yolaçıyor.


Niger Delta, Nigeria..Children near an oil refinery in Ebocha. ..The refinery burns off natural gas that is a by product of the oil it pumps from the delta. this causes widespread environmental damage...



24 Şubat 2006 Nijer Deltası, MEND (Nijer Deltasına Özgürlük Hareketi) tarafından rehin alınan Macon Hawkins isimli Amerikalı bir petrol işçisi gazetecilerle konuşuyor. MEND  Hawkins’i ve 8 yabancı rehineyi, bir anlaşma oluşturulana kadar Nijerya Ordusunun ve petrol şirketlerinin çekilmesi için tutuyorlar. Gazetecilerin bölgeye gelişi ayaklanan grup tarafından organize edildi.


February 24, 2006. Niger Delta, Nigeria..Macon Hawkins, an American oil worker held hostage by MEND (Movement for Emancipation of Niger Delta), speaks to journalists as his captors train an RPG and an AK-47 on him...MEND is holding Hawkins and 8 other foreigners hostage and is demanding the withdrawal of the Nigerian Army and the oil companies from the region until an agreement can be brokered that addresses their greivances... The journalist passage into the delta was arranged by the rebel group…

 




Michael KAMBER Hakkında

Michale Kamber 1963’te doğmuştur, 1986’dan beri serbest fotoğrafçı ve muhabirdir. Son yıllarda Kamber, Irak, İsrail, Haiti ve Afrika Kıtası boyunca  çatışmaları ile öncelikle New York Times için çalışmıştır. O aynı zamanda Haiti, Irak ve Batı Afrika’dan makaleleri ile The New York Times’a yazılar  yazan bir yazardır. Ödül almış fotoğrafları, Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Avrupa’da pek çok gazetede yer aldığı gibi pekçok da büyük haber dergilerinde görsel olarak yayınlanmıştır. Kamber Kolombiya Üniversitesi’nde eski bir Revson üyesidir. 2003’te Irak haberi ile Denizaşırı Basın Klübü Mükemmellik Ödülünü kazanan New York Times ekibinin bir elemanıdır. Hem fotoğrafçılık hem de röportajları ile Pulitzer’a aday gösterildi. Irak’ta ya da başka bir yerde görev almadığı zamanlarda Senegal Dakar’da bulunur.


www.kamberphoto.com


About Michael KAMBER 

Michael Kamber, born in 1963, has worked as a freelance photographer and journalist since 1986. In recent years, Kamber has worked primarily for The New York Times, covering conflicts in Iraq, Israel, Haiti and throughout the African continent. He has also worked as a writer for The New York Times, contributing articles from Haiti, Iraq and West Africa. His award-winning photos have been published in virtually every major news magazine in the United States and Europe, as well as in many newspapers. Kamber is a former Revson Fellow at Columbia University, and is a member of the New York Times team that won an Overseas Press Club Citation of Excellence for coverage of Iraq in 2003. He has been nominated for the Pulitzer Prize in both photography and reporting. When not on assignment in Iraq and elsewhere, Kamber is currently based in Dakar, Senegal.


www.kamberphoto.com


Çeviriler (translated by) : Hatice KAPUDERE & Berna AKCAN


Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 1 yorum, 1-1 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
son 10 yılın en hazin insanlık dramlarından biri olan Rwanda soykırımını anlatan "hotel Rwanda" filminde, Amerikalı gazeteci çektiği görüntüleri ajansına geçtiğinde; böylesi "itici" ve insanların "midesini bulandıran" görüntülerin; akşam yemek yerken seyredecekleri ana haber bültenlerinde yayınlanamayacağını söylüyordu.

Michael Kamber de buna benzer bir durum yaşamış, gerçi burada asker ailelerinin geçirebileceği bir şok nedeniyle bazı etik kaygılar da etkili olmuş; ama savaşı daha çıplak bir gerçeklik olarak anlatabileceği fotoğraflarını paylaşamamış.

yine de fotoğraf çekerken insanın elinin titreyeceği zor, hüzünlü ve tedirgin edici şartlar altında çok güçlü fotoğraflar çıkarabilmiş ve bunu yaparken kompozisyon baklımından olsun hata bile yapmamış. bu içerik-biçim ve en önemlisi etki/değiştirici güç bütünlüğünü yansıtabilen çok değerli haber/belgesel fotoğraflar çıkarmış.

Darfur'da, Liberya'da, Afganistan'da, Irak'ta, Haiti de dikkat çekmeyen ve üzeri hep örtülen acı gerçekleri gün yüüzne çıkaran namuslu bir fotoğrafın izini sürmüş.

www.kamberphoto.com adresinden diğer fotoğraflarını incelemenizi öneririm.
Fatih Çam eklemiş - adds | 24 Şubat 2008 Saat - Time 12:18
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.