e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
Zigana eteğinde sabah kahvaltısı ve çadırları toparlamamızın ardından günün rotasını çizdik. Önce Trabzon'a gidip Behlül'ün balans ayarını yaptıracağız sonra da benim Ankara'da unuttuğum ruhsat kargo ile Trabzon'a ulaşmış mı ona bakacağız. Ardından Sümela Manastırı ve Uzungöl planlıyoruz. Behlül'ün balans ayarını Trabzon'da yapamadılar ama ben ruhsatıma kavuştum… Trabzon içinde fazla oyalanmadan kendimizi Sümele Manastırı'nın muhteşem yoluna vurduk. Doğu Karadeniz'de hangi yola vurursanız vurun illa ki bir nehir size eşlik ediyor. Şelaleler… iri kayalara vurup etrafında girdaplar yaratan azgın yemyeşil ve tertemiz (izlenimi veren) bir su kenarı boyunca ilerliyorsunuz. Tıpkı aşağıdaki fotoğrafta olduğu gibi.. yalnız yeşillikler arasındaki çanak antenlere dikkat çekerim... lütfen yani...

Mimar değilim ama iyi kötü restorasyonun hangisi iyi hangisi kötü biraz anlarım. Manastıra yapılan restorasyonda eski yapı ile yeni arasındaki kontrastın ölçüsünü biraz kaçırmışlar, yeni yapılan yerlerde neredeyse çelik kapı takacaklarmış tuvaletten kazandıkları para yetmemiş Allahta o kadarını yapamamışlar. Hafta içi olmasına rağmen yerel turist akın akın Manastır'ı geziyor. Tek tük yabancı hacılar da var. Duvarlardaki resimlerin üzerinde vaktiyle buraya gelmiş hıristiyan ziyaretçilerin isimleri ve tarihler kazınmış… bu işi bir tek biz yapmamışız yani… Kiril ve Grek alfabesi ile atılmış imzalar var kimi 1904 tarihli kimi 1970.
Sümela Manastırının aşağısında bir turizm alanı oluşturulmuş. Her türden yerel (?) turistik eşya bulmak mümkün ama bu tür yerlerdense kasabalardan alışveriş etmeyi tercih ediyoruz. Yine de buralarda bir çay içip vakit geçiriyoruz. Sümela'dan Uzun Göl'e sürmek üzere yola düşüyoruz. Yine aynı tatlı virajlar ve su sesi eşliğinde, özellikle Sümela yolunda virajlarda yattık diyemeyeceğim çünkü manzara, şehirde yaşayan ve akar suyu çeşmede gören bizim gibi insanlar için inanılmaz bir zenginlik sunuyor. Kasabaya indikten sonra yönümüzü Uzungöl'e çeviriyoruz, bu sefer de bol mıcırlı topraklı yollar bizi karşılıyor. Sitede okuduğum "mıcırda kullanma tekniği" işimi çok kolaylaştırdı. Motorun arkası zaten gülle gibi gazı veriyorum 60-
Yol boyu yine nehir yanı başımızda. Yolun yüzde otuzu ciddi bozuk yol. Nehir taşmaları nedeniyle olsa gerek yolda yer yer iri taşlanmalar var. Uzun göle yaklaşırken hava iyice kararıyor ve müthiş bir rutubet doluyor kaksın içine. … Beldeye yaklaşırken birden yol değişiyor, genişliyor, Bodrum yollarının aynı, yolların genişliği coğrafyanın yapısına aykırı duruyor. Ama yapmışlar bir şekilde seferberlik söz konusu olmuş bir sebeple!... Uzun göle giriyoruz etkileyici hoş bir manzara göl gerçekten uzun ama dehşet rutubet var ve soğuk. Çadır kuracak yer arıyoruz, bize helikopter pistini tarif ediyorlar… "Nasıl yani?" diyoruz. Başbakan için helikopter pisti yapmışlar, üstelik gölün bir kısmını doldurarak. Milli Park olduğu için balık tutmak izne tabi ama Helikopter pisti yapmak serbest… canım Türkiyem benim.
Önerilen yerde ne su kaynağı ne de tuvalet imkanı yok Uzun gölde bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyoruz. Sinirler tef gibi gerilmiş durumda. Birimiz orada kalalım birimiz yok şurada kalalım diye fikir uçuruyor, hiç biri olmuyor sonunda helikopter pistine razı oluyoruz. Bütün aletlerimin şarjı bitmiş.. sinir krizinin eşiğinde salınıyorum… Kafa lambamı bulamıyorum ve bir an tepem atıp çantanın içinde ne varsa yere atıyorum. Ülgen "Aha Murat Abi delirdi hemen bütün aletlerini şarj edeyim rahatlasın ihtiyar" diye çok içten bir çaba ile telefonu video kameramı ve fotoğraf makinemi şarja alıyor Belki bir saat motorunu boş boş çalıştırıp benin aletleri şarj ediyor. Gece karnımızı nasıl doyurduğumuzu şimdi hatırlamıyorum. Sadece yatmaya yakına saatlerde açtığım bira ziyan olmasın diye onu mideye nasıl devirdiğimi ve sabahın üçünde o biranın başıma dert oluşunu anımsıyorum. O gece çadırda yatmak için son derece soğuktu. Hani 5 mevsim çadır, 7 mevsim uyku tulumları var ya.. bizim malzeme onlardan değil. Bizim malzeme 14 YTL'lik uyku tulumu ve 35 YTL'lik çadırdan ibaret…. Murathan Mungan bir romanında soğuğu tasvir ederken "tilkiye bakır sıçtıran soğuk" diye bir deyim aktarmıştı, niyese aklımda kalmış… o gece değil tilki cümle mahlukat bakır sıçtı… ve dahi biz bile… Ülgen (yine bir teori anlatmıştı ama aklımda kalmamış) çadırın fermuarları açık uyudu, böyle daha az üşürüm diye. (Kızım olsa uçak mühendisine kesin vermezdim, herifler daha kıçını nasıl ısıtacağını bilmiyor)… Sabah takırdayarak uyandık. Güneş yan yan bize bakarken WC sorununu sorun olmaktan çıkarttık… Sonra "bir sucuklu yumurta olsa ne lazım gelir" diye bir cümle kuruldu ve SuperEva sucuğa ve yumurtaya "kaynaşın" dedi… Arkadaşların her biri XXL+ size olduğu için 8-10 yumurta kırdılar… ben kibar bir rider olarak ucundan azıcık nasiplendim….
Çadırları toplayıp Uzungöl'e veda etmeden önce Ankara'da ihmal ettiğimiz bir işi tamamladık. Geziyi anısına armağan ettiğimiz Saruhan için bir plaket yaptırdık. Ankara'da olsa sarı bir levha olacaktı ama burada ahşap üzerine yaptırma fırsatımız oldu ve daha güzel olduğuna inandık.
İkizdere'ye doğru yola çıktığımızda tekrar bozuk, toprak mıcır bir yola girdik. 60-
Vız vız vız bir motor sesi altında dört tane kedi yavrusu viyakliyor. Mecbur geri döndük… İstikamet Ayder Yaylası…
Ayder Yaylası ve Kaçkar Dağları bölgenin incisi. Bütün turistik potansiyelini sonuna kadar kullanırken yerel olanı korumayı becerebilmiş. Daha çok turist ağırlamak, daha çok kazanç elde edebilmek için Uzungöl gibi kendini bölgenin "Bodrum"u yapmalarına izin vermemiş. Hala evlerin gölgesinde kış ayları için torunlarına hırka ören "kendi halinde" teyzeler var.
Doğal güzellikleri ve nadirlikleri ile tanınan bölgelerin en önemli sorunlarından biri buraların hızla "turistik bölge"leşmesi ve halkının kendi halindeliğinden uzaklaşarak, büyük şehir yaşam tarzları ile yarışan, ama yerel değer yargılarının kıskacında yeniliğin bütün olumlu ihtimallerini sıkıştıran bir nevrozla yaşıyor olması.
Gittiğiniz her yerde Algidanın tüm çeşitlerini bulabilirsiniz, ama iki genç kızın bir duvarın dibinde erkek arkadaşları ile dondurma yiyip gülüştüklerini göremezsiniz… Töre ya da gelenek, tüketim kalıplarını satın almayı ve satmaya hiçbir engel koymazken, bunların telkin ettiği yaşayış biçimine yerel bir balta vuruyor ve sosyal olarak güdük, kızgın, başkası ile barışık olmaya pek niyeti olmayan bir yaşam çıkıyor ortaya… Bir yanda TV'de izlenen yaşamlar, bir yanda dedelerin ninelerin söylemini ağdalaştırarak mahalleye dayatan "abi"ler… Onların özdeşlik kurarken kendilerini iyi hissettiği tek yer muhtemelen Kurtlar Vadisi… Aramızda asimetrik bir ilişki var. Biz oradayken oranın yabancısı olduğumuz yüzümüze vuruluyor… ama oralarda yaşayan insanlar Ankara İstanbul İzmir'de bizzat büyük şehirlerin sahibi gibi davranıyorlar… Bu ise klasik gezi yazılarında "saf ve her şeyden bihaber Anadolu insanı" mitosunu çökertiyor zihnimde… Anadolu insanı her şeyden haberdar. Sadece kendi yaşam alanında daha muhafazakar… ama her tür ihtimale de açık bir muhafazakarlık bu… O ihtimaller orada yaşanamıyorsa, hevesler büyük şehirlere taşınıyor… O zaman birbirimize karışmış gibi davranıp garip bir mozaik oluşturuyoruz… Ama bu mozaikten izlemesi keyifli bir desen çıkmıyor ortaya… Bin İstanbul Masalı çıkıyor… Bini de birbiri ile kavgalı masallar…
Ayder Yaylası Kaçkar Dağı'nın zirvelerinden gelen çağlayanları çağıl çağı ayaklarımıza döküyor. Çadırlarımızı bir izci kampına komşu araziye kuruyoruz.
Büyük iri gövdeli çam ağaçlarının gölgesinde yemek hazırlıkları başlıyor. Mangalda tavuk kızartacağız bu kez. Salata ve rakımız var… hatta yoğurt bile var… Çağlayan ve nehrin coşkulu sesine çocuk cıvıltıları karışıyor… Şairin dediği gibi "yaşamak güzel şey be kardeşim" diye geçiyor içimden, kardeşliğimiz asimetrik de olsa seviyorum bu tek taraflı kardeşliğin parçası olmayı. Gece kamp ateşi etrafında sohbeti koyultup arkadaşlığımızı bir kez daha pişiriyoruz. Bu tür uzun geziler birbirine yaklaşmak ve birbirini tanımak için güzel bir fırsat. Ben kendi adıma çok şanslıyım. Gezi boyunca bu fırsat torbasından 3 mücevher çekiyorum…
Ertesi sabah kahvaltıda yerel mutfağın lezzetlerinden olan kaygana ile tanışıyoruz. Senede bir yerseniz iyi ama her gün yerseniz iyi bir kardiyologla dost olmayı ihmal etmeyin. Bize kahvaltı kazırlayan üç kız kardeş, üçü de yerel giysiler içinde ama ayaklarında Adidas ayakkabı var Ah! Cumadan bu yana doğru dürüst sabun yüzü görmeyen vücudumuzu temizlemek üzere kaplıca hamamına geçiyoruz. Her gün nehir yatağında akarken gördüğümüz su bu kez hamam tasında. Nasıl bir gevşeme yaşadığımızı tahmin edersiniz. Hamamdan sonra Çamlıhemşin'de berber koltuğunda kirli sakalımızdan kurtulacağız…
İlk Bölüm : Murat Şahin Öcal - Saruhan'ın Aziz Hatırasına 1
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.