
Kendi Doğu'na
Bir Japon arkadaşım kendi haritasını önüme koyup, "neden bütün dünya bize 'uzak doğu' diyor işte dünyanın tam ortasındayız" diye sitem etmişti. Haksız da sayılmaz. Her insan gibi, her toplum ve ulusun da kendini dünyanın merkezine koyma hakkı yok mu? Medeniyetler geliştikçe, kendi egosunu city centre'ın tam da göbeğine koymaz mı? Burası benim ve bana benzeyenlerin demez mi? Ve başkasını dışlayarak kendi sınırlarını çizmez mi? En yoksulundan en zenginine herkesin sallandırdığı bayraklar sınırı değil çoğu zaman bir merkezi simgeler. Caddelerde satılan, yoksul paslı balkon demirlerine asılan bir ortak onurdur. Ben ve benim gibi olanlar işte merkez biziz demenin renkli bir yoludur bayraklar. Bir ulusun onuru, yoksulu ve zengini aynı kazanda kaynatıp aynı duygu kabına bir anda boşaltıveren sihirli semboller…
Hep bir bütünü temsil etmeye niyetlidir. Ama bütün her zaman o kadar da bütün olmayabilir. Bazı an kendi durduğumuz yeri dünyanın merkezi yapar, sıralamaya başlarız. Diğeri, uzakta olan, hal ve davranışları bize benzemeyen ama bizden olan, en azından aynı bayrağı asıp sallayan ve maç gecelerinde ve aynı duyguları paylaştığımız… Hep biraz yabancıdır bize. Biz de ona tanıdık geliriz, ama bazı an orada nasıl davranacağımızı biz de bilemeyiz.
Dünyanın her yerinde herkesin alabileceği ucuzlukta bayraklar satılıyor. Babil Kulesini inşa edenlerin kefaretini ödeyelim diye herkes kendi dilinde sevinip üzülüyor… Ve yetmezmiş gibi her kes kendini bir daha bölüyor… İkiye… Üçe… Dörde.
Boş bir kağıt alın. Yukarıdan aşağıya bir çizgi ile ikiye bölün; sol tarafını batı sağ tarafını doğu diye adlandırın. Kağıt, dünyayı, yan yana kıtaları, şehri, hatta aynı apartmanda yaşayan komşuların yan yana dizildiği hayali bir içtima alanını temsil edebilir… Kolaydır çizgiyle ayırmak. Yine kolaydır, çizgiyle ayrılmış ayrılıklara inanmak!
Beğenilerinize uymadıysa çizginin sağında solunda kalan unsurların yerlerini de değiştirebilirsiniz. Bu orada kalmış ama aslında şurada olması lazım diyerek. Küçük bir çember içine alıp bir ok işareti ile öteki tarafa geçirebilirsin. Misal, Gazi Antep’te bir sokak görüntüsü… Sokak panolarından birinde son derece Avrupai çizgileri ile bir grafiti yapılmış. Bunun gibi yan yana onlarca var. Aynı zamanda şehirde limonlu Meksika birası bulmak ve içerek yolda yürümek de mümkün. Eh bu kadar kanaat yeterliyse çember içine alıp batıya taşıyabilirim Antep'i. (Turist refleksleri böyle acele kararlara neden olabilir, turist gibi değil de seyyah gibi gezmeye hevesliyseniz mümkün olduğunca hızlı sınıflandırmalardan kaçınmakta yarar var). Konuya dönelim.
Şimdi başka bir boş kağıt alın… Buruşturarak avucunuzun içinde kağıttan bir top yapın. Sonra, açıldığında kağıdın tam ortasından geçmek üzere hayali bir çizgi geçirin topun üzerinden. Kağıttan topu açın ve çizginin geçtiği yerleri görmeye çalışın…
Sonuç: buruşuk bir kağıt ve kağıdın her yerinde kesik kesik, yer yer silik, yer yer keskin çizgiler… İşte ülkemin doğusu ve batısı. Her bir çizginin solu batı, sağı doğu… Ülkemin her beyaz sayfası biraz buruşuk… Bu gezi yazısı, böyle buruşuk bir kağıda, bazı an yazabilen, bazı an yazamayan bir kalemle aldığım notları derleme çabası. Şehirler ilçeler ve köylerde konakladım. Herkes bir başkasının doğusunda sürgün ve herkes kendi batısında, mahcup bir acemilikle biraz daha dünyaya karışmaya biraz daha onun olmaya çalışıyor. Dünyayı kucaklamaya çalışan her ademoğlu aynı şefkati göremeyebiliyor. Ve şefkatten yoksun büyümüş insanların sevgisi yırtıcı ve çılgınca olabiliyor. Senden gördüğü samimiyete, hemen bir bıçak darbesiyle sahip olduğu tek hindinin eti ile karşılık vermek isteyebiliyor mesela… Onu kabul ettiremezse, bir fincan kahveyi ikram etmek için üçer dörder seferber olup gönlünü hoş etmeye çalışıyor.
Ülkemde insanların yürekleri buruşturulup top edilmiş kağıtlar gibi. O kağıtlardan okuduklarımı yazdım. Elbette hata ve yanlış okumalar olacaktır. O'na olan sevdamız, bizi bir miktar kör edebildiyse, bu toprağa olan borcumuzun bir zerre hafiflemesi niyetine bu kusurumuz da af ola.
Üstelik bu toprağın bilmecesi yetmezmiş gibi bir de bilmediğimiz bir alfabenin içine daldık. Cüretkarlık nadiren ödüllendirilir ki biz bu anlamda şanslı idik, Gürcistan bize peçesinin altından gülümsedi. Tam göremesek de yüzünü, sıcak tebessümü görmeye değerdi.
--
2007'de yaptığımız gezinin ardından tadı damağımızda kalan Karadeniz'i biraz daha genişleterek dolaşma arzusu depreşti. Önce ilk hedef olarak Karadeniz'in etrafını dolaşma düşüncesi üzerinde yoğunlaştık. Fizibilitesi pek olumlu sonuç vermedi. Üzerinde çalıştıkça, gerek güvenlik gerekse "Karadeniz'in etrafını dolaştık" demek dışında pek bir açılımı olmayacak gibi görünmeye başladı. İzlenecek rotanın coğrafyayı tavaf etmesi pek de "motorcu bir tutum" gibi gelmemeye başladı. Suyun izini takip etmek hoş bir düşünce olabilirdi ama pek bir göstermelik olduğu meydandaydı. Dışa vurumcu motorculuğu oldum olası sevmem.
Eski ekiple yola çıkmak niyetindeydik ama beklenmedik gelişmeler yüzünden ekipte kayıplar oldu. Sabit'in katılması gereken bir organizasyon, Ülgen'in zaman sorunu nedeniyle Behlül ve ben kaldık eski ekipten. Hani ne kadar dışa vurumculuğu sevmesek de geçen yıl çenemizi tutamayıp ballandıra ballandıra anlattığımız için bu seneki geziye talipler de arttı. Çünkü bu sadece fiziksel dayanıklılık değil ondan daha çok psikolojik dayanıklılık gerektiriyor. Bekleme zamanları, konaklama yeri ararken yaşanan ortak şaşkınlık anındaki ruhsal durum, bir şehre girdiğinizde nereye park edip nereye gideceğini bilememe hali, say sayabildiğin kadar. Olumsuzluklar bazen heyelan gibi küçük küçük taşlar halinde sen seyir halindeyken tependen aşağı düşmeye başlıyor. İşte bu nedenle çoğunlukla asfalttan gittiğimiz için hard enduro yapmadığımız söylenebilir ama insani unsurları içine kattığımızda gezimizin hard enduro olacağını baştan biliyordum. Ekipte herkesle uzun yol yapmışlığım vardı, Sedat çok eski arkadaşım ve motora biraz benim yüzümden bulaşmış bir VN 800 kullanıcısı. Fizik kondisyonu ve soğukkanlı yapısı ile içimi rahatlatan biri. Yapacağımız yol VN 800 için pek uygun olmadığından Sedat Suzuki jeep ile geziye katılmak istedi. Hem motorlardaki yükü hafifletmek hem de bir güven unsuru olarak aramızda bir de jeep olması herkesin içini rahatlatıyordu. Sedat her ne kadar jeep içinde kahvesini içerek zaman zaman kask içinde terden sırılsıklam olmuş suratlarımıza bakarak "yorulan varsa jeepi verip motorunu alabilirim" diye iyi niyetli cümleler kurduysa da kimseden anahtar alamadı. Onun için de zevkli bir macera oldu. Bizim motorları tek tek denedikten sonra cruiser motorunu satıp enduro motor almaya karar verdi.
20 Haziran sabahı Ankara'dan yola çıkarken Özgür de bize eşlik etti. Kardeşi Kilis’te askerlik yapıyor onu görmeye giderken beraber sürdük. Özgür de 250lik bir twisterla gelmiş, pek geride kalmadan birlikte Antep'e kadar sürdük. Geceyi Antep mutfağının nefis yemekleri ile taçlandırırken kendi kendime "kolesterolün dibine vuracağız" galiba diye söylendim. Gerçekten de hem gittiğimiz yerin özellikleri hem de gezinin doğası gereği öyle beşamel soslu kabak ya da zeytinyağlı fasulye yeme şansı olmuyor. Hem zaman baskısı hem de "ye ve uza" (fast foot) pratiği nedeniyle kebap türevleri revaçta yemeğimiz oldu. Arada bir kuru pilav ile değişiklik yaptığımız olsa da genel olarak her öğün protein yüklemesi yaptık diyebilirim. Hani bir de kalp hastasıyız ya zaten etrafımdaki insanların "sen deli misin ne işin var otur evinde" bakışları altında yola çıkmışım, bir de bu kebap stresi hiç çekilir gibi değil o yüzden "koyuver gitsin" prensibi ile davranmaya karar verdim. Ölçülü porsiyonlarla her yerin mutfağından bir şeyler tatmaya özen gösterdim.
Antep’te geçirdiğimiz gece maç vardı ekip maça dalmışken Sedat'la ben Antep sokaklarında dolaştık. Şehirleri gece daha çok seviyorum. Şehirler biraz kendi karanlığında kendi edepsizliğini dener geceleri. Sokaklar, daha az, ama daha dışa dönük insanlarla dolar.
Gün ışığının göstermediğini sokak lambaları gösterir. Kabul edilebilir bir edepsizlik hali vardır sokaklarda. Biraz böyle bir şey görebilirim umudu ile gezdim sokaklarda ama lokasyon olarak doğru yer seçmemişiz. Ankara – Antep arası zaten yorucu bir yol olduğu için "daha fazla sosyoloji yapamayacağım Sedat; gidip yatak kardaş" dedim. Misafirhaneye gidip kendimizi uykuya teslim ettik.
Sabah motorları yağlayıp Özgür'le vedalaştık ve kendimizi Nizip, Birecik üzerinden Halfeti'ye gitmek üzere yola attık. Birecik Köprüsü 1956'da Menderes tarafından açılmış, Cumhuriyetin o zamanki prestij projelerinden. En uzun betonarme köprü. Köprü üzerinde yoğun trafiğe rağmen durup biri iki fotoğraf çekiyorum. Ama kamyonculardan işittiğim küfürler yanıma kar kalıyor çünkü fotoğraflar pek bir şeye benzemiyor. Yola devam edip Halfeti'ye varıyoruz. İlçenin girişinde cezaevi var. Zaten girişi de çıkışı da aynı yol. Coğrafi nedenlerle buralarda çoğu yer aynı şekilde.

Murat Şahin Öcal
Honda Varadero 1000XL 06 VAR 99
BMW K 1200S 06 AY 1498 www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"