
2003 yılında başladım fotoğrafa. Üyesi olduğum sivil toplum kuruluşunda amatör çekimler yapardım. İlk önceleri heves ve merakla, sonra daha iyisini arama sürecine girerek. 2005 yılında çalışmalarımı paylaştığım fotoğraf sitesinde eserlerini çok beğendiğim bir ustaya ulaşma fırsatım oldu. İbrahim Peynirci. O’nun yardımları ve önerileri ile İFSAK’ ta aldığım fotoğraf eğitiminin ardından proje çalışmasına başladım.
Bu arada Türkiye’nin birçok iline gitme fırsatı yakalamıştım. Ulusal fotoğraf yarışmalarına katılıyordum. İlk önce Ankara’da düzenlenen Fişek enstitüsü “Çalışan Çocuklar” fotoğraf yarışmasında 3.lük aldım. Ardından Vakıflar Genel Müdürlüğü 2006 yılı “Vakıf ve Medeniyet” konulu yarışmada 1.lik. Birçok yarışmada da sergileme aldım. Bir süredir yarışmalara ara vermek zorunda kaldım.
2006 Temmuz ayında İran maceram oldu. Macera diyorum çünkü dönüşümde her şeye bakışım değişmiş gibiydi. Ya da büyülenmiş olabilirim. Yani siz kilometrelerce ötede bir yere gidiyorsunuz sokağa çıkıyorsunuz insanlar, yapılar farklı başkalık bekliyorsunuz hayır hiçte öyle değil. Orada çok iyi dostluklar kazandım.
Suriye gezim yine fotoğraf adına idi. İstediklerimi tam elde edemesem bile Naûre Çarklarının iniltileri arasında ben de bir şiir okudum. Sırtımı dönüp gelebildim.
Kasım ayında Fototrek’te Özcan YURDALAN ile “Fotoropörtaj Atölyesi” ne katıldım. Özcan Beyden öğrendiğim çok şey var. Atölye çalışması sırasında O’nun düşünce sistematiğini anlayabilmek için gözümü ve kulaklarımı dört açtım diyebilirim. Her fotoğrafçıda olabileceği gibi onunda kendine has bir düşünce ekseni var. Ayakları yere basan; fakat düşlerinin götürdüğü yere gitme cesaretine sahip bir yere basış bu. Dökümcülerin hikâyesi orda başladı.
Birçok kadın fotoğrafçının aksine evet ben doğanın detay fotoğraflarını çekme gayreti ya da pastel ton arayışında olmadım. Hiç makro fotoğraf denemedim örneğin. Mimariyi insan öğesi ile beraber sunmayı tercih ediyorum. Tezatları çok işlerim. Simetriyi. Ters ışığı.
Bu türde tercihler yapmış olmam portfolyomda kaçınılmaz bir sonuca götürüyor beni. İnsan odaklı, yaşamın içinden kareler. Tabi bu makroyu hiç denemeyeceğim anlamına gelmiyor.
Yazışma yaptığım fotoğraf dostları ile ilk diyaloglarımız hep “Esen bey” diye başlar “Esen hanım” diye sona erer. Tanışma fırsatı bulduğum arkadaşlarımız beni görünce “Biz karşımızda bir erkek bekliyorduk” demişlerdir çok kez.
Fotoropörtaj atölyesinde konu araştırmam gerekiyordu. Konuyu açtığım fotoğraf ustası Fehmi İÇYER dökümcülerden bahsetti. Gittik. Umursamaz tavırları vardı. Belki hayata beklide o gün bana karşı idi. Fakat ilerleyen dakikalarda kendimi anlatma fırsatı buldum. Sohbet ettik. Çay içtik.
İkinci gidişim de yalnızdım ve böylece başladı her şey.
Bir bayan olarak onların arasında çok rahattım ve iletişim kurmak hiçte zor olmadı. Elimdeki koca makineye bakıp markasını, nasıl çalıştığını merak etmişlerdi. Adımı bile sormadan ilk soruları şuydu:“Nerelisin bacım?”. Böylece kiminin yengesi, kiminin gelini memleketli olmuştum bile. Bir yerli olmak onlar için önemli olmalı, bir yerlere ait olmak. Defalarca sordukları bu soruyu cevapladım. İlk gittiğim atölyede çok sıcak karşılanmıştım.”Neden dökümcülere gelip fotoğraf çekiyordum ki?” “gelip geçiciydim” onlar için bir iki kare alıp gidecektim. Döküm için kalıp hazırlıyorlardı. Bir yandan yanık bir türkü radyoda çalarken bir yandan eşlik ediyorlardı bilmediğim türkücüye. Oturtacak yer aradılar bana.”iyiyim ben, böyle iyi”. Döküm atölyesi “KUPOL” ocaklıydı. Yani kömürle eritiyorlardı pikleri. Pik ya Rusya’dan geliyor ya da Ereğli’den. Kalitelisi Rus olanı. Ocaklar sabahtan yakılıyor akşam
Kalıplama bitmiş çay molası verilmişti. Çay da çay ama. Sert koyu renkli içtin mi gözünüz açılıveriyor. Çok sigara içiliyor. Sanıyorum çalışanların %
İşçiler korunma amaçlı hiçbir alet ve benzeri şey kullanmıyor. Ellerine bazen eldiven giyiyorlar. 6 ayda bir sağlık bakanlığı tarafından zorunlu kılınan sağlık taramaları düzenli yapılmıyor, önem verilmiyor.
Çekimler sırasında atölye sahipleri beni çok iyi ağırladılar doğrusu. Ben her gidişimde baskısını aldığım fotoğrafları götürüyor onlar da bakıp kendi aralarında gülüşüyorlardı. Sabahın erken saatlerinde atölyeden içeri girdiğimde yüzlerinde gülümseme daha bir renkleniyor. Buyur ediliyordum. 2 ayın bitiminde çok şey öğrenmiştim. Örneğin kalıpların üstüne basmak yasak. Döküm yapıldığında ise bir süre daha basamıyorsunuz çünkü çok sıcak. Bu tecrübeyi edinmem bana bir çift bota mal olmuştu. Tripot kullanmaya kalkışmam diğer bir yanlışlıktı. Onu da “bacım orası sıcaktır” anonsuyla beraber irkilme şeklindeki tepkimle öğrendim. Kalıplar dikkatle korunuyor. Bende tecrübelerimle hareket ediyorum oradan bir işçi “bak nereye basıp basmayacağını biliyor sen 4 senedir buradasın öğrenemedin gitti.”diyerek birbirlerine takılıyorlar. Bense mutlu ve mağrurum. Artık bir dökümcü olabilirim.
Çalışma koşulları oldukça yıpratıcı. Ergiyen maden potalara aktarılıyor. İşçiler bir potada yaklaşık 35 ila
Gidiş gelişlerim devam edince eskisi gibi çekingen değillerdi. Döküm yapan atölye buluyorlar hatta beni teslim ediyorlardı. Mesela “şuraya git, oraya gitme” gibi tavsiyeler, yaptırımlar oluyordu. Yine atölye arayışlarımda bir çocuk çırak koşarak yanıma geldi. Çay içeceklerini gelmemi söyledi. Onu izledim. Aşağıda bir yerdi atölye. Kullanılmış motoryağı yakan sobanın etrafına oturmuş çay içmek için bekler buldum onları. Bekletmeden bardaklara boşaltılan çayın kokusu sohbetinde konusu olmuştu. “Ya abla biliyor musun bizim çayı içmezler öyle sen ilksin.”
Atölyeler aşırı sıcak oluyor. Yazın çekilmez bir hal alıyormuş diyenlerden duydum. Kimi işçiler kışın çalışıp yazın memleketlerine gidiyormuş. Yazın çalışmak zorunda olan işçilerse sıcağın etkisiyle çok hastalandıklarını anlattılar. Ekmek parası burada ocağın ağzındaydı ve ocak pek acımaklı değildi.
Sultançifliği dökümcülerinin çalışma koşullarının ağırlığı yanı sıra daha birçok sıkıntıları var tabi. Bulundukları bölge bir zamanlar kuş uçmaz kervan geçmez yerken 2000’li yılların sonunda yerleşim alanlarının ilerlemesi sonucunda, atölyeleri şehrin göbeğinde kalıvermiş. Yerel yönetimler İkitelli sanayi sitesine kaydırmak istemişler ahaliyi. Fakat buda çok maliyet isteyen bir iş. Çoğunun buna gücü yetmiyor. Ulaşımın hem zor olduğunu hem de kiraların pahalı olduğunu belirttiler. Pik Dökümcüleri Odası’da bu konuda çalışmalar yapsa da pek çözüm olmamış, davalar devam gidiyor.
Hayat sürüyor Sultançiftliği’nde. Onları tanımaktan memnun oldum, umarım onlarda beni tanımaktan? Aklıma “Atom Necdet” lakaplı döküm ustası geldi. Şöyle demişti “Teknoloji yokken, TEKNELOJİ vardı. Artık bizim işimize hiç önem verilmiyor. Hor görülüyor. Biz sanayinin belkemiğiyiz. Biz olmazsak sanayide olmaz”… Sözüne katılıyor ve izin istiyorum yanından ayrılırken. Sizde öyle yapın. Sağlıkla kalın.
N.Esen GÖK
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"