1948 yılında Elazığ’da Fotokar isimli atölyesi olan rahmetle andığım Emin Kızılkan’ın yanında işe başladım. Fotoğrafa olan merakım tutkum, bu mesleği seçeceğimin işaretiydi. Böylece fotograf seçeneğini çocukluk yıllarımda yakalamış oldum.
O tarihte, daha ilkokul öğrencisiyken tatil dönemlerinde aile büyüklerim tarafından önüme konulan seçenekler; terzilik, berberlik, demircilik meslekleriydi.

Fotoğrafçı Emin Bey’ in son derece titiz araştırmacı bir tutumu vardı. 1949 yılında, belki ülkemizde renkli fotoğrafın sadece konuşulduğu dönemde, Amerika’dan getirttiği “Ansiko” marka kağıt ile slayttan kızının fotoğraflarını basmayı başarmıştı. Yine o tarihlerde, 1 metreye

Bu gelişmeler olurken Demokrat Partinin iktidara gelmesi ile zamanın Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ ın Elazığ’ı ziyaretlerinde Emin Bey, Bayar’ın fotoğraflarını çekmiş ve bir albüm oluşturarak kendisine verdiğinde Celal Bayar, onu hayranlıkla izlemiş ve Emin Bey’e “sen neden buradasın senin gibi bir sanatçının yeri Ankara veya İstanbul olmalı” demiştir. Emin Bey Cumhurbaşkanı’ nın bu teşvik edici sözlerinden sonra 1950 yılında Ankara’ya yerleşti.


1952 yılında ben de Ankara’ya geldim. Bir müddet Emin Bey’ in yanında çalıştım. Ankara’ da Şinasi Barutçu ile tanıştım. Şinasi Barutçu ile tanışmam benim için dönüm noktası oldu.
|
|
|
Necmettin Külahçı, Şinasi Barutçu ile |

Barutçu, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı “Öğretici Filmler Merkezi’ ni kurdu ve beni yanına aldı. Şinasi hocamla beraberliğimiz 7 yıl sürmüştür. Bu beraberlik benim meslek yaşantımın bir övünç kaynağıdır. Çok büyük usta Emin Bey, daha sonra ülkemizde fotoğrafın öncülerinden olan Şinasi Barutçu. Bu iki ustayı rahmetle, minnet ve şükranla anıyorum.



Tahsilinin bir bölümünü Almanya’da yapmış, bu sırada Almanya ve diğer Avrupa ülkelerini dolaşmıştı.

Şinasi Barutçu 1950 lerde Hakkari, Cilo / Sat dağlarına giden ilk fotografçılardan birisidir. Onun Cilo’dan binlerce siyah beyaz negatifinin olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Bunun yanı sıra Cilo dağlarında yağlı boya tabloları yapmıştı.

Ne acıdır ki; Ankara’da Saraçoğlu evlerinde otururken, o sene çok şiddetli yağan yağmurla evinin alt katının sel sularının basmasıyla bu tablolar ve siyah beyaz negatifler sel sularından harap olmuştur.
Burada “Foto Gen” in kurucuları olan dostlara şunu hatırlatmakta yarar görmekteyim. Hocamla beraberliğimiz 14 yılı geçmiştir. Bu beraberlik içerisinde onunla olan birçok hatıramız vardır. Bunları ilerde anlatmaya çalışacağım. Bilmedikleri yönleriyle hocam Şinasi Barutçu halen o taptaze sıcaklığı, esprileriyle bende yaşamaktadır. Onun adına düzenlenen Şinasi Barutçu kupası yarışmasında Foto Gen dostlarına beni de hatırladıkları için teşekkür ediyorum.

1966’ da profesyonel olarak Ankara’ da ilk renkli fotoğrafı ben yaptım. İstanbul Ordu evinin maketinin 50 x 60 ebatlı fotograflarını yaptım. Renkli baskıda bu boyutlar ilkti ve çok ilgi çekmişti. Bu baskılarımla çok takdir toplamıştım. Daha sonra ülkemizin ünlü mimarları ile çalıştım. Vedat Dalokay, ODTÜ’ nün mimari Berhuz Çinici, Erdoğan Elmas, Fahri Yetman, Ragıp Buluç, Şevki Vanlı ve sonradan dünürüm olan rahmetle andığım Süha Gönendik. Saydıklarım bunlardan sadece birkaç tanesidir.

Vedat Dalokay ile çalışırken anımsadığım bir anıyı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Pakistan’da İslamabad Camisi yapımında Vedat Dalokay’ ı proje çalışması için davet etmişler. Bu proje yarışması için dünyadaki en iyi 15 mimar seçilmişti. Bunlardan biriside Vedat Dalokaydı. Vedat Bey proje çalışmasını bitirmiş maket çalışmasının fotoğrafını çektirmek üzere atölyeme gelmişti. Oldukça büyük bir maketti içine ışık koyarak çok güzel fotoğraflarını çektim. Kendisi yorgun ve uykusuzdu. “Sen git ben beğendiğim bu pozlardan yaparım sabah gelir alırsın” dedim. Ben 3-4 saat fotoğrafları 50 x 60 ebadında bastım saat 05’ te gelip alacaktı. Eve gitmedim. Söylediği saatte de geldi. “Çok güzel olmuş” dedi. Maket fotoğraflarını proje fotoğraflarının içine koydu. Bana; “Ne yapıyorsun hadi bunları hava alanına beraber götürelim” dedi. Birlikte gittik.
Neymiş ? Minareler füzeye benziyormuş. Savunma da bu idi. Kalktım apar topar koşarak büroya geldim. Zili çaldım çocuklar açtı kapıyı, gülüyorlar.
“Abi TRT dış haberlerde İslamabad Camisinin proje yarışmasında Vedat Dalokay senin fotoğraflarınla birinci oldu.” oraya yığılıp kaldım. Çok sevinmiştim. Vedat bey, beni Pakistan’ a götürmedi. Kendisine birkaç kez hatırlattım. “Götüreceğim seni” dese de işlerinin yoğunluğundan olsa gerek birlikte gidemedik. Sevgili Dalokay’ı rahmetle anıyorum…

Berhuz Çinici ODTÜ’ nün mimarı. ODTÜ yapılırken ilk Mimarlık Fakültesi, Kapalı Spor Salonu diğer binaların her aşamasını fotoğraflarını çektim. Berhuz Bey sonradan bir kitap yaptı. Çıkarmış olduğu kitaptaki fotoğrafların yüzde 30 u benim çektiğim fotoğraflardı.
Mimari maket proje çekimi konularında Ankara’ da aranan bir isimdim diyebilirim. Özellikle maket çekimi konularında çok iyi ve başarılı olduğumu söylerler.

1962 yılında Muzaffer Erolgez ile birlikte Munzur dağlarına gittik. Ovacık'tan Kırkmerdivenler vadisinden girerek Munzur dağlarını, yaylalarını, göllerini görme fırsatım oldu.



Kampın dördüncü günü Deli Cafer denilen bir patikadan Reşko’nun doğusuna geçtik. 6 saat yürüyerek bir düzlüğe çıktık. İsmet Ülker birkaç adım attıktan sonra gözlerini kapat bana doğru gel dedi. Bende gözlerim kapalı yürüdüm ellerimden tuttu. Birkaç adımdan sonra açtım gözlerimi olağanüstü bir doğa güzelliğiyle karşı karşıyaydım, büyülenmiştim. Aşağıda

Bir kız çocuğunun gözü kapanmak üzereydi, kızın gözünü temizledikten sonra merhemi sürdük. Ve o ilacı kıza verdik. Bu seferde çadırın sahibi kadın “sırtım ağrıyor, bana da o kıza verdiğiniz ilaçtan verin” diye tutturdu. Kadına o ilacın kendisine yaramayacağını midesi sağlam ise aspirin vermeyi teklif ettimse de, Kadın inatla “kıza verdiğiniz ilaçtan isterim” dedi. Olacak gibi değil bende çıkardım verdim. İlacı bir kızın eline sıktırdı kıza “arkama geç dedi kız da aynen öyle yaptı omzundan başlayarak ilacı sırtına sürdü. Biraz sonra “Oh ağrılarım geçti” demez mi. Yine 12-13 yaşlarında bir kız çocuğu devamlı bizi içerideki bölmeye çağırıyordu. Kız başının örtüsünü ağlayarak çıkardı. Kızın saçları o yaşta dökülmeye başlamıştı. Elimizde bulunan işe yarar ilaçları verdim, yıkamasını ve sürekli bu ilacları sürmesini söyledim. Daha birçok operasyondan sonra işleri bitirdik tam çıkarken 35-40 yaşlarında bir kadın bize bir şeyler söylemek istiyordu. Tercümana döndüm “Sor bakalım ne istiyormuş” . Kadın: “Çocuğumun olmaması için bana ilaç verebilir mi?” diye soruyormuş. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Çok ama çok üzülmüştüm. “Biz doktor değiliz” dedik kadına. “Iraktan veya İstanbul’ dan getirebiliyorsa doğum kontrol hapı var eşin söylesin getirsinler” dedik. Güzel bir kadındı. 5 çocuklu ve 35 yaşındaydı ama kadın 60 yaşında gibi duruyordu. Kadının gözlerindeki o bakışı hiç unutamam. Fotoğraflarını çektim ve o fotoğraflara LEJE KONT adını verdim. Kadının duruşu, bakışı tıpkı LEJE KONT gibiydi.

Serpil yaylasından ayrıldık. Uzun bir yolculuktan sonra Sat dağlarına geçtik. İnanılmaz güzellikler, buzul gölleri, akarsular, yaylalar, çiçekler… Terazin denilen bir gölün kıyısında kampımızı kurduk. Burada 2 gün kaldıktan sonra Baygeveruk gölüne gitmek üzere yola koyulduk. Saat 16.00 sularıydı. Geveruk gölüne gelmek üzereydik. 1 km aşağıda bir yayla gördük. Kalabalık bir yaylaydı. Yirmiye yakın kıl çadır vardı. Göle geldik Çadırları kurduk. Karanlıkta çökmek üzereydi çadırlarda birşeyler yemek için hazırlanırken dışarıdan bir gürültü duyduk ve irkildik. Çadırdan dışarı fırladığımızda göle taş yağdığını gördük. Bunu yapan bir ayı ailesiydi. Rehberimiz havaya ateş açtı. Ama ayılar hiç tınmadan taş atmaya devam ettiler. Burada kalamayacağımızı anladık ve çadırları katırlara yükleyip aşağıya doğru yürümeye başladık. Buraya gelirken aşağıda kıl çadırları görmüştük. Yolun yarısında yaşlıca bir adam elinde fener bize doğru yaklaştı. Selamlaştıktan sonra silah sesi duyduğunu söyledi. Göle giderken bizi görmüşlerdi. Neler olduğunu anlatınca adam birden gülmeye başladı. “Tabi” dedi. “Biz şimdi aşağıdayız 1 hafta sonra göle geçeceğiz ama şu anda oralar ayıların mekanı onlarda daha yukarılara gidecek. Siz 1 hafta önce geldiniz ayıları rahatsız ettiniz o yüzdendir tepkileri. Bizim ayılarla anlaşmamız böyle. Doğayı, tüm canlılarla paylaşıyoruz” diye açıklama yapmıştı. Yaşamımdaki en önemli anılarımdan biri olduğu için sizlerle paylaşmak istedim. 20 günde Yüksekova’dan çıktık. Cilo / Sat dağlarına ait hatıralarım bu kadar değil. Şu anda Cilo / Sat dağlarına ait o tarihlerden kalma bir sergi elimde mevcuttur.

1969'da Meydan Larousse ansiklopedisinin fotoğraflarını hazırlayan rahmetli Nurettin Erkılıç' tan birçok not aldım. Bu notlar hala durur bende. Bu notların birisi benim için çok önemli… Bingöl' de Zerduş dağında güneşin siyah doğmasıydı. Buna tanık olabilmek için tam dört kez gittim. Temmuzun ilk haftasında olan bir olaymış. Bu olay birde Himalayalar` da bir yerde daha görülürmüş. İki defa da Şinasi Barutçu hocamı götürdüm oraya. Gitmeden önce o bölgenin Orman İşletme Müdürlüğü yapan Ahmet Uzel' den bilgi aldık. Ayrıca Karlıova Savcısı rahmetli Müfit Bey'den de bu konu hakkında bilgi aldım. Onlarda güneşin siyah doğduğunu görmüşlerdi. Rahmetli Müfit bana "oturduğum kahverengi koltuk gibi" olduğunu söylemişti. Şinasi Hocamla beraber Zerduş dağına gittik bir gün çadırda kaldık ve makinelerimizi hazırladık. Güneşin doğmasını bekliyoruz. Hocanın
|
|
|
|
Siyah Güneş'in çekimi sırasında Şinasi Barutçu ve Necmettin Külahçı |
Şinasi Barutçu Siyah Güneş'i çekerken |

Akşam üstü Karlıova'dan jip gelip bizi alacaktı. Bu arada hocamı yüksek dağ hastalığı tuttu. Baş dönmesi mide bulantısı başladı hocamda. Hocamın koluna girerek yürümeye başladık. Yaklaşık

Doğuya gittikçe uzanan yaylalar ve siluet halindeki dağlar yaklaşık 40 km uzanan bu yaylalarda karların erimesiyle oluşmuş binlerce gölcük görürsünüz. Sanki özel insan eliyle ekilmiş çim alanları, alabildiğine değişik çiçeklerle kaplıdır bu yerler. Sık sık rastladığım koyun sürüleri, çadırlar, insanlar ve sırtında keçesi olan ve kaval çalan çobanlar gördüm. Siyah güneşi yakalayamadım ama bunlar yeterli benim için. Tekrar gidilebilir bu bölgeye ama terör nedeniyle gidilemiyor.


Yine bir seyahatimde Toros Orman İşletmesine bağlı yedi bölgeyi görme imkanım olmuştu. Sağ olsun ormancı dostlarıma bana öyle bir fırsatı verdikleri için. Mayıs, Haziran arasında çiçek, orman ve dağ görüntüleri doğa fotoğrafçıları için bulunmaz bir fırsattır.


Hemen değirmenin önünden Barazama vadisinden gelen oldukça coşkulu akan bu suyu, Çakıt köyüne bağlayan köprüden geçip 150 metre yükselince yolun sonunda vadide üç şelale görürsünüz. 40 metreden kayaların göğsünü patlatarak dökülen bu şelale tabiat harikasıdır. Rahmetli Şinasi hocayı buraya getirdiğimde, oturdu, bir müddet sonrada “bu yoktu Amerika’da” diye anlatmaya başladı. Amerika’da ülkemizde olan her şeyin var olduğunu, yalnız ölçü olarak daha büyük olduklarını ve Niyagara’ yı gördüğünü söyledi. Ancak böyle bir şelalenin sadece Amerika’ da değil dünyada başka bir örneğinin olmadığını söyledi. Yine ayrı zaman ve ayrı bir günde Adana’dan milletvekili olan İsmet Vursavuş, Pos’ta Bölge şefiydi. Pos İşletmesine gittim. İsmet’ le birlikte şelalelere gittik, fotoğraf çektik. İki gün kaldık. Makineleri ve Malzemeleri topladık. Pos işletmesinden jipin gelmesini bekliyoruz. Boynumda sadece bir makine ile dolaşıyordum. O sırada köylünün birisi yolun üstünde oturmuş bir şeye bakıyordu. Yaklaştım döndü ve bana “gel” dedi. “Şimdi bu dereden iki yılan çıkacak”. Bekledim, hakikaten iki siyah yılan baş kısmı 1 karış açıkta diğer yerleri birbirlerine sarılı çıktılar. Gelip güneşli olan bir yerde durdular. Kafaları ile birbirlerine kur yaparak sevişiyorlardı. Donmuş kalmıştım. Hemen makineyle birkaç fotoğraf çektim. O sırada çocuklar geldi. “Yılan” diyerek taş atmaya başladılar. Bende çok kızdım nasihat ettim. Bu yılanların hiç kimseye zarar vermediğini, yılanlarında bu dünyada yerlerinin olduğunu anlattım. Köylü adam bana “Merak etme şimdi tekrar çıkarlar” dedi. Ben hemen koştum. 16 mm’lik Şinasi Hocanın sinema makinesi çıkardım bekledim. Biraz sonra çıktı yılanlar. Film çektim zoom yaptım yılanları kucağımda zannettim. Hemen zoomu geri aldım. Bu film ve fotolar bende mevcuttur.

Bu şelaleleri ilk ben keşfetmiş oluyorum. Bundan 35 yıl önce buraya gitmiştim. Sonradan Tempo Turizmin sahiplerini de götürdüm. Yahyalı’ dan yol açıldı. Önceden yol olmadığı için orman içinden jiple bu bölgeye gelirdik.

Biraz da ülkemizin doğal değerleri ve potansiyelinden bahsetmek istiyorum. Ülkeyi 50 seneyi aşan gezilerimde görüntülemeye çalıştım. Ancak bu süre içinde bütün ülkeyi gezmeye kalkmanın da insan ömrünün yetmeyeceğini de belirtmek istiyorum. Şöyle bir bakarsanız doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine bir çok doğa harikasının var olduğu ve bu doğa harikalarının biz fotoğraf severler için çok büyük bir imkan olduğunu ifade etmek isterim. Çok önemli doğal ve kültürel değerleri olan Doğu Anadolu. Ben yaşım itibariyle bu yöreyi 1960’larda gezen gören şanslılardan biriyim. Pek çoğunuzun gördüğü Orta Toroslar, Doğu Karadeniz… Cilo Sat dağları, Bingöl yayla ve dağları, Ağrı, Doğu Beyazıt’ın büyük bir bölümü bu saydıklarımdandır. Çok derin vadileri, dorukları 4,5 km olan Reşko’nun doğu buzulu, Sat gölünün inanılmaz güzellikleri, görebildiğim ve beni son derece etkileyen yörelerdir.

Munzur dağları, Munzur gölleri, Ovacık, Tunceli vadileri, nehirleri, gölleri, Bingöl yaylasının o gizemli görünümleri. Rahmetle andığım Şinasi Hocamla beraber görüntüleyemediğimiz siyah güneş.

Botan nehri ve vadisi bir tarih kokan Hasankeyf bunlardan bazıları. Bir değerlendirme yaparsak yeraltı zenginlikleri, mağaralar ve buna bağlı su sistemleri bir rakam vermek gerekirse ülkemizde 40.000 mağaranın oluşumunu sizlere hatırlatmak isterim. Batı ve güney Torosları içine alan bölgede derin vadiler, kanyonlar, mağaralar ilgisini çeken fotoğrafçılar için büyük bir potansiyeldir. Doğayla yaşamak insanın doğasında olan bir tutkudur. Pek çok insan ilgi alanlarının sporlarını yapıp onunla ilgilenirken bazıları da mesleki açıdan araştırma yaparlar. Az sayıda insan ise sanatla ilgilidir.

Tanıdığım ve tanımadığım birçok insan bu sanat dalında, yani fotografta kendilerini yaptıklarıyla kabul ettirmişlerdir. 1987'de Yücel Aşkın ile tanıştım. O da bu ülkeyi benim gibi sürekli gezen insanlardan biriydi. Yücel Hoca ile dostluğumuz gezilerimiz fotoğrafla olan ilişkilerimiz devam etmiştir. 1989’da Doğa Araştırma Sporları Derneğini 7 kişilik bir arkadaş grubuyla kurduk. Başkanlığını bir müddet Yücel Hoca yürüttü. Daha sonra ben ve Mehmet Şahin bu başkanlığı devraldık. 1992’de Yücel Hocanın başkanlığında Kıbrıs’a gittik. Kıbrıs’ı

1993 yılında köprülü kanyon gezisine katılarak 15 günde 37 km lik kanyonlardan geçerek Antalya’dan çıktık. Çok zordu. Bazen botlarla bazen sularla boğuştuk geçit vermeyen kayalıklardan geçerek bu yürüyüşü tamamladık. Bu kanyonların yüksekliği bazen 1000 metreyi buluyordu.

1994 yılında Dağcılık Federasyonu yönetim kurulundaydım. Fotoğraf Sanatı Kurumunun kurucu üyelerinden biriyim.

2000 yılında tanıdığım, doktorların çoğunlukta olduğu bir grupla birlikte DASK’ ın faaliyetlerini hayata geçirmeye başladık. Giderek büyüyen bir dernek haline geldi. Şu anda 50 ye yakın doğasever DASK’ta görev yapmaktadır. DASK Anadolu Dağ Maratonu ve Doğada Görüntü Avcılığı Yarışmaları gün geçtikçe büyüyen organizasyonlar oldu… Ama sponsorluklarla ilgili olarak daha fazla çalışmaya ihtiyaç var. Bunların yapılmasıyla Dask’ın daha iyi yerlere gelmesini bekliyorum.

Her zaman yanımda olan bana büyük destek sağlayan kızım Funda’dan bahsedeceğim. Titizlikle çalışarak emeğini, mesaisini ve her şeyini veren Funda’nın, DOGAY’ın bugünlere gelmesinde en büyük katkısı olmuştur. Kendisini öpüyor ve kucaklıyorum.

Genellikle kapalı bir hava "kötü" duygusunu yaratır insanda. Oldum olası buna kızmışımdır. Hava kapalı olduğunda ışığın doğanın durgunluğu, griliği, canlı olmayan renklerin uyumu, tüm renklere yansıyan mavilik her karede farklı duygular yaratır. Güneş doğanın tüm renklerini tam algılamamızı sağlar. Renklerin her tonunun ışığın karanlığın fotoğrafa verdiği duygu farklıdır. Fotoğrafın temel kuralları içerisinde uyum renk denge ve kompozisyon çok önemlidir. Çektiğimiz her fotoğraf bir düşüncenin bir duygunun ürü nüdür.

Fotoğrafa bir şeyler katmak sizin yaratıcı gücünüzü ortaya çıkaracaktır. Başarının temeli ortaya koyacağınız ürünle mümkündür.

Başarılı bir fotoğraf diğerlerinin de habercisidir. Doğa fotoğraflarıyla uğraşanlar, doğaya bir başka gözle bakarlar. Doğada her şey gözlem içerisindedir. Biz doğa fotoğrafçıları farklı bakarız doğaya… İnsan yaşamını doğadan soyutlayamam. Ağacı, kayası, çiçeği, böceği, dağları, çölleri, denizi, suyu ile birlikte doğanın bir parçasıyız. Fotoğrafta, anlık bütün zamanları yaşarız. Fotoğrafa bakmak ve görmek farklıdır. Bu doğayı nasıl hissettiğimize bağlıdır. 75 yasında olmam ve ayakta kalmam doğanın bana verdiği güçtür.

Sağlıklı bir yaşamın öyküsüdür bu anlattıklarım…
Necmettin KÜLAHÇI
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
28 Kasım 2008 MERSİN VALİLİĞİ 1.ULUSAL FOTOĞRAF YARIŞMASI "Türkiye Mersin'i Tanıyor"
06 Mart 2009 ZEYTİN DOSTU DERNEĞİ 1.ULUSLARARASI FOTOĞRAF YARIŞMASI "Zeytin ve Zeytinyağı"