e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
GÜN IŞIĞINDA PORTRE
Oktay Çolak
Psikolojinin Portre Fotoğrafındaki Etkisi

“Psikoloji, insan davranışının altında yatan temel nedenleri bulmaya çalışan bilimsel çabaya verilen addır.” 1 Bir portre fotoğrafçısının nesne olarak kendine seçtiği de insan olduğuna göre işe, insan psikolojisini öğrenmek ile başlamalıdır. İnsan davranışlarının temel kaynağının biliniyor olması portrede yansıtılacak kişiliğin daha doğru ve modele has olmasını sağlayacaktır.
İnsanlar arası iletişimde yüz ifadeleri ile bilgi iletme, diğer ifade araçlarına göre oldukça yüksektir. Ancak insan, sosyal bir varlık olması nedeniyle bazen duygularına aykırı gelişen yüz ifadeleri oluşturarak, gerçek duygularını karşı tarafa iletmeme yolunu seçebilmektedir. Bu durum psikolojide “sosyal maske” olarak adlandırılmaktadır (İzleyici portre fotoğrafa bakarak, oradaki duruma göre düşünür ve yorum yapar). Görüntüdeki ifadenin ne kadarının gerçeği yansıttığını, ne kadarının da sosyal maske olduğunu ise fotoğrafçının üzerinde düşünmesi gerekir.
Günümüzde robot üreten araştırmacıların amacı, etraflarındaki insanları rahatsız etmeyecek robotlar yaratmaktır. Araştırmacılar çalışmalarını daha çok “yüz” üzerinde yoğunlaştırıyorlar. Çünkü duygusal mesajların iletiminde, konuşmanın yüz ifadeleri kadar etkili olmadığını düşünüyorlar. Bir insanın; mutlu, sevinçli, heyecanlı, kızgın, gergin veya korkmuş olup olmadığı yüz ifadesinin yorumlanması ile mümkündür. Bu noktadan olaya yaklaşan Japonlar, ürettikleri robotları karşısındaki insanın göz, burun, kaş ve ağzındaki değişimleri algılayarak içinde bulunduğu ruh halini çözmeye çalışacak şekilde tasarlıyorlar. Robot, belleğine araştırmacılar tarafından yüklenmiş olan yüz ifadeleri veri tabanı ile karşılaştığı kişinin yüz ifadesini kıyaslıyor ve o kişinin duygusal durumunu tahmin ediyor. Bu tahmine uygun düşen bir duygusal ifade de robotun yüzünde oluşuyor. Robotun plastikten yapılan yüzüne ifadenin aktarımı ise, ufak basınç yastıkçıklarının ayarlanmasıyla sağlanıyor.
Artık robotların bile yüz ifadesini okumayı başarabildiği günümüz dünyasında, portre fotoğrafçısının bunu çok daha ileriye götürmesi, karşısındaki insanı anlaması yanında, onu sevmesi ve bu sevgisini ona aktarabilmesi gerekir. Empati kurması, insanların farklı ruhsal durum ve tepkilerine karşı nasıl davranması gerektiğini iyi bilmelidir. Kişiliğin portre fotoğrafına aktarımının çok önemli olduğu konusu üzerinde çalışan araştırmacılar, belki de yakın gelecekte en etkili portreleri robotlara çektirmeyi başarırlar!
Portre fotoğrafında karşılıklı göz teması oldukça önemlidir. İlk gördüğümde portresini çekmeyi arzuladığım insan ile yaptığım bu ilk göz teması bana, hiç durmadan yoluma devam etmem gerektiğinin sinyalini verdi. Bazı durumlarda ise, bu göz temasından sonra konuşmaya gerek kalmadan çok rahat çalışmamın mümkün olduğunu öğretti. “Bir şeyi gördükten hemen sonra, aynı zamanda kendimizin görülebileceğini de fark ederiz. Karşımızdakinin gözleri bizimkilerle birleşerek görünenler dünyasının bir parçası olduğumuza bütünüyle inandırır bizi.... Görüşün iki yanlılığı konuşmaların iki yanlılığından daha baskındır. Çoğu zaman karşılıklı konuşma bu görme-görülme işlemini dile getirme çabasıdır.” 2
Portreler, fotoğrafçısına bağlı olarak farklılık gösterirler. Sonuçta makinenin arkasındaki kişinin fotoğraf anlayışı yansır görüntülere. Her insanın kendine has görme biçimi, dünyayı algılama şekli ve nesneleri biçimlendirme yaklaşımı vardır. Portre fotoğraflarında biçimlendirilecek ve yorumlanacak nesne cansız olandan daha zor yorumlanan insandır. “Her imgede bir görme biçimi yatar. Fotoğraflarda bile. Çünkü fotoğraflar, çoğu zaman sanıldığı gibi mekanik kayıtlar değildir. Her bir fotoğrafa baktığımızda, ne denli az olursa olsun, fotoğrafçının sınırsız görünüm olanakları arasında o görünümü seçtiğini fark ederiz. Rasgele aile fotoğraflarında da böyledir bu. Fotoğrafçının görme biçimi konuyu seçişine yansır.” 3 Ayrıca, yüzlerce, binlerce insanın yanından geçerken içlerinden bazılarının model olarak seçilmesinin bir nedeni olmalıdır. Fotoğrafçı model olarak seçtiği kişiyi diğerlerinden farklı kılan bir sinyal alır. Bu sinyal fizyolojik ya da psikolojik olabilir. Bu yaklaşımlar fotoğrafçıdan fotoğrafçıya göre değişiklik gösterir. Fotoğrafını çekmeye karar verdiği modelin duruşu, giysisi, ya da fiziksel yapısı onda sadece geçmişle bağ kuracak bir çağrışım uyandırabilir. Ya da yüz ifadesi veya bir hareketidir onu diğer insanlardan farklı kılan ve fotoğraf çekilmesini sağlayan neden.
İnsanların birbiriyle iletişim kurarken konuşmalarına destek olarak beden dillerini kullandıkları bilinmektedir. Beden dilinden anlayan ve bunu etkili kullanan insanlar karşısındaki kişilerle daha başarılı iletişim kurarlar. “Sosyal psikologların uzun yıllar sürdürdükleri çok sayıda araştırmanın sonucuna göre insanların birbirleriyle yüz yüze kurdukları ilişkilerde sözsüz mesajların etkisi %90 oranındadır. Sözsüz mesajlar jestlere, göz ve baş hareketleri, beden duruşu, yüz ifadeleri, mesafe, temas gibi beden dili öğeleriyle ifade edilir.” 4 İnsanlar ile kurulacak iletişimde bu denli etkili olan sözsüz mesaj kullanımını öğrenmek, portre çalışan fotoğrafçıların öncelikli işlerinden biri olmalı. “Beden dili duyguları yansıttığına göre, başkalarının duygularına duyarlı olmanın yolu (empati) beden dilini anlayabilmekten geçiyor... Bedenimiz iç dünyamızı saran bir eldivendir ve varlığımızın dünyaya açılışıdır. Bu varlık ancak bilinçli bir duyarlılıkla kavranabilir.” 5
Fotoğrafçı, portresini çektiği kişiyi sürekli gözlemlemek zorundadır. Modelin tavırları, hal ve hareketleri o anki ruh halini belirtir. Bazı insanlar çok çekingen yapıya sahiptir ve karşısındaki insana derdini anlatamaz. Bazıları da konuşmaya başlar ama seçtikleri cümleler ruh halleri ile örtüşmeyen türdendir. “Duyguların ve düşüncelerin kelimelere dökülmediği durumlarda bunu çok açık olarak hissederiz. Böyle anlarda bir bakış, başın bir dönüşü, kavrayan bir jest, savunucu bir mimik binlerce kelimeden fazla anlam taşır.” 6 Fotoğrafçı, beden dili ile dışa aktarılan bu durumu anlamalı ve gereğini yapmalıdır. Modelin sıkılmış, gerilmiş ya da kızmış olduğu sinyalini alan fotoğrafçı, çekime ara vermeli veya sonlandırmalıdır. Bunun yanında rahatlamış, huzurlu ve hoşnut bir durum uzun sürecek çalışmanın yolunda gittiğinin göstergesi olarak algılanmalıdır.

“Kızgınlık, hüzün, korku, hayret, iğrenme ve mutluluk gibi temel heyecanları belirten yüz ifadelerinin, kültürden kültüre değişmediği kanaati psikologlar arasında oldukça yaygındır. Fakat her kültür, kendi tarihi içinde kendine özgü bazı ifade tarzlarını daha geliştirmiştir. Kültüre özgü bu ifade tarzlarını başka kültürlerden gelen biri kolay kolay anlayamaz.” 7 Portre çekimlerinde başarı aynı zamanda kültürleri tanımaktan geçer. Farklı kültürlerden insanların portreleri çekilecekse önceden araştırılmalı, kültürel yapı ve özellikleri öğrenilmelidir. Elde edinilen bu bilgiler fotoğrafçıya olumlu katkı sağlayacaktır.
Fotoğrafı çeken kişi ile portresi çekilecek kişi arasında oluşacak iletişimin sağlıklı ilerleyebilmesi ve etkili sonuncun elde edilmesi, fotoğrafçının kişilik yapısı ile doğrudan ilişkilidir. İnsanları sevmeyen bir kişinin portre fotoğrafı çekip başarı elde etmesi tesadüflere bağlıdır. Portre fotoğrafçısının insanları çok seviyor olması da yeterli değildir. Aynı zamanda bu sevgiyi etkili ve hızlı bir şekilde karşıya yansıtmayı da başarması gerekir. Portre fotoğrafçısı “her insan bir dünyadır” cümlesinin açılımından; insanların farklı kişiliklere sahip olduklarını hızlı bir şekilde algılamalıdır. Portre fotoğrafı çekmeye kalkan bir insanın öncelikle kendini, daha sonra da diğer insanların yapısını iyi analiz edebiliyor olması gerekir. Bu açıdan incelendiğinde, bir portre fotoğrafçısı insanı ne denli kolay çözümlüyorsa, o oranda başarılı işler üreteceği açıktır.

Dış mekanda portre çekimleri için fotoğrafçı tarafından önceden belirlenmiş bir kişi yoksa, çevredeki insan kalabalığından modeli seçmek için arayış başlar. Doğru modeli bulma arayışı aynı zamanda iyi bir gözlemci olmayı ve de dengeli olmayı gerektirir. Kalabalık bir çarşı, pazar ya da sokakta yüzlerce insanın arasından tek ya da birkaç kişiye yönelmesi için, onları diğerlerinden farklı kılan bir şeylerin olması gerekir. Bazen bu fark; yüz ifadesi, duruş, bakış, el-kol hareketi veya giyindiği elbise olabilir. Bazen de seçilen kişiyi diğer insanlardan ayıran; kendinden emin tavırları, başını dik tutuşu, gururlu ifadeleri olabilir. Oturma pozisyonları ve insanların bedenlerini kullanmaları da, onları diğerlerinden farklı kılabilir. Özellikle ellerin yüz ile teması, kişinin o anki ruh halini çok kolay anlamayı sağlar. Ellerin çeneye dayanarak duruşu endişeyi, parmağın yanağa doğru uzanması düşünceli bir anın habercisi olarak fotoğrafa yansır. Bu duruşlar aynı zamanda modelin psikolojisini de yansıtır.
Portresi çekilecek kişi, ilk görüldüğü anda, çoğu zaman doğal bir yüz ifadesine sahiptir. Ama fotoğrafının çekiliyor olduğunu fark eden birçok insanın doğallığı bozulur ve onun yerine yapay bir ifadenin geldiği çok net bir şekilde görülür. Fotoğrafçının ilk gördüğü doğal ifadeyi, modele tekrar kazandırması, bazı durumlarda çok uzun zamanın geçmesini gerektirir. Böyle durumlarda fotoğraf çekmeyi bırakıp, sohbet etmek ve modeli tanımaya çalışmak en doğru olan yoldur. İlk anda soru işaretleri ile dolu olan ilgi, bir süre sonra samimi muhabbete ve hoş sohbete dönüştüğünde, gerginlik ortadan kalkacak ve daha doğal davranışlar başlayacaktır. Buna rağmen o doğallıkta ifadenin sağlanması mümkün olmayan kişilerle de sıkça karşılaşmak mümkündür. Bütün bu çalışmalar ve uğraşlar sonunda geriye kaybedilmiş zamandan ve anılardan başka bir şey kalmadığı durumların yaşanabileceği önceden bilinmelidir. Fotoğrafçının insanlarla etkili iletişim kurma yeteneği bu noktada devreye girer.

Zaman zaman ilk görüşte çok etkili olacağı düşünülen ifadeyi ne kadar enerji harcansa da bir daha geri getirilemez anlar, ifadeler ve kişilerle de karşılaşmak mümkündür. Çok etkilendiğim ifadeleri yakalayabilmek için, ertesi gün tekrar gidip şansımı denediğim kişiler de olmuştur. Ama buna rağmen gözümle çekmiş olduğum o ilk ifadeyi yakalayamadığım ve hala portrelerini beynimin bir köşesinde sakladığım kişileri hatırlıyorum.
Bazı fotoğrafçılar diğerlerinden farklı olarak çok kısa sürede ortama uyum sağlar ve kendilerini bir ilizyon gibi görünmez hale getirmeyi başarabilirler. Kalabalığın içinde var oldukları halde birdenbire oradaki insanlardan biriymiş gibi oluverirler. Bu becerileri onlara, diğer fotoğrafçılardan çok daha etkili portreler üretmelerini sağlar.
Fotoğraf çekerken en sık karşılaştığım olaylardan biri de portresini çekmeye çalıştığım insanın giydiği elbise ile barışık olmadığını beden dili ile yansıtmasıdır. Çok iyi tanıdığım insanlardan, dünyanın öbür ucunda hiç tanımadığım başka insanlara kadar benzer hareketlerle karşılaşmış olmam da bu düşüncenin evrensel olduğunu doğruluyor. Fotoğraf kısaca; “anı ölümsüzleştirir” şeklinde tanımlanır. Bu tanıma bakarak insanların tepkileri daha kolay anlaşılabilir. Yaşadığı an, nasıl olsa, geçici bir andır ama fotoğraf onu ölümsüzleştirecektir. “Giydiğim elbise geçici anlar için önemli değil ama ölümsüzleşecek bir anda, daha temiz ve düzgün bir elbise giymem gerek” düşüncesi ile insanlar farkında olmadan tepki gösterebilirler. Oysa mevcut giyimlerinin kişiliklerini daha iyi yansıttığını onlara anlatmak zor iştir ve iyi bir anlatım dili ister. Yapılacak küçük bir dil sürçmesi, telafisi mümkün olmayan bir kırgınlığa sebep olabilir.
Karadeniz’e yayla şenliklerini çekmeye gitmiştim. Karadenizli kadınlar, yöreye has, siyah, kırmızı ve kirli beyaz renklerden oluşan, “keşan” ismiyle bilinen şalı omuzlarına atarlar. Evli olan hanımların hemen hemen hepsi, üniforma haline gelmiş olan keşanı kullanırlar. Çekim yapmak için yüksekçe bir taşın üstüne çıkmış, keşan takmış bir grup kadının fotoğrafını çekmeye çalışıyordum ki, içlerinden biri beni gördü ve arkadaşlarına söyledi. Hepsi sözleşmiş gibi keşanlarını indirmeye başladılar. “Durun, yapmayın, ben bu keşanları görüntülemek için buraya gelmiştim” dediysem de işe yaramadı. Aslında bu insanlar daha modern ve güzel görünerek bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı, kendilerince. Oysa yöresel giysilerinin onlara ait olduğunu ve keşanlı çekimlerin gerçek kişiliklerini daha iyi yansıtacağını dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım ama işe yaramadı. Fotoğrafçı için ideal olan giysi, portresi çekilecek kişi tarafından benimsenmeyebilir. Bu gibi durumlarda, olayın üzerine gitmek yerine, sessizce oradan uzaklaşmayı seçmek daha isabetli bir karar olacaktır.
Portre fotoğrafları, izleyicinin psikolojisini değiştirecek güçtedir. Bunu bilen medya mensupları, hakkında kötü haber çıkan kişinin portresini iyi olmayan görüntülerden seçerken, hakkında iyi haber yazılacak kişinin portresini ise, en iyi olan çekimlerden seçerler. Bu yaklaşım, toplumda fotoğraf yardımı ile psikolojik baskı oluşturur. “Bu fotoğrafların, şahısların ruh halini yansıtmaktaki kuvveti çarpıcı niteliktedir. Mesela Sultan Abdülaziz’in tahttan indirildikten sonra çekilmiş fotoğrafı ki, bilinen iki resimden biridir, bu niteliktedir. O mağrur padişahı aşağılamak için çektirildiğine şüphe olmayan, gayet laubali poz takınan iki bendegân arasında bakışındaki hiddeti ve ümitsizlik, seyredeni bigane bırakmaz. Yusuf İzzetin Efendi ve Dürrüşehvar Sultanın çocukluk portreleri tam bir safiyet ve masumiyet timsalidir. Halil Şerif Paşanın, Rus sefirinin alaycı tabiriyle ‘Le Turc du Boulevard’ halini gayet güzel yansıtan kaykılmış resmi, Serdar-ı Ekrem Ömer Paşanın pür-vakar ve asalet fotoğrafı, Neyzen Tevfik’in kalendermeşrebliğini belki şiirlerden bile daha veciz bir surette aksettiren portresi bu kitabı karıştıranları eminim kayıtsız bırakmayacaktır.” 8
Bazı tür hastalıkların insanın yüzüne vurduğu gerçeği bilinmektedir. Mesela down-sendromu* olan hastalar çoğunlukla birbirine benzerler. “Kamera kayıtlarıyla insanın ruhsal durumunun saptanabileceği gerçeği, tıp bilimiyle uğraşanların da gözünden kaçmamıştı. Fransa, Almanya ve İngiltere’de birçok hastane ve kliniklerde zihinsel özürlülerin ve ağır depresyon geçiren hastaların portre fotoğrafları çekilmiş ve bunlar değişik türlerden rahatsızlıkların analitik olarak incelenmesinde kullanılmışlardı. Daha ilginç olanı, bu hastalıkların tedavilerinde de portre fotoğraflarının kullanılmış olmasıydı. Rahatsızlık içinde bulunan kişilere hem kendilerinin, hem de ailelerinden diğer kişilerin sevinç içinde ve rahat ifadeli portre fotoğrafları gösterilerek yapılan tedavilerde ciddi anlamda başarılar kazanılmıştır.” 9
“Dünyaca ünlü İsveçli oyun yazarı ve ressam August Strindberg (1849–1912) mistik anlamda portre fotoğraflarıyla ilgilenen 19.yy sanatçıları arasında önemli bir yere sahiptir. Strindberg, çoğu zaman kameranın karşısına geçerek oto-portreler çekmiş ve bu fotoğraflarını ‘kendini beğenmişlik’ duygusunu tatmin etmek için değil, bunun tamamen aksine, kendi ruh dünyasını ve o dönemde içinde bulunduğu duygusal durumu analiz etmek için kullanmıştı… 1890’larda bu düşüncelerinde daha da ileri giden Strindberg için insan ruhunun fotoğrafını çekebilmek adeta bir saplantı haline gelmiş ve ‘insanların benim ruhumu görmelerini arzu ediyorum’ diyen sanatçı bu amaçla objektifi olmayan bir kamerayla kendi adlandırmasıyla ‘psikolojik portre’ çekimleri yapmıştı.” 10
“Genç Rembrandt Amsterdam’a geldiğinde, yüksek sosyete portrecisi olmanın elverişliliğini anladı ve görünüşe bakılırsa geleneği değiştirmedi. Bununla birlikte, yavaş yavaş modelinin özelliklerini daha derinlemesine belirtme, dış görünüşünün ötesinde onun için dünyasını ve manevi yaşamını yansıtma gereksinimini duydu; giderek betimlemenin yerini kişisel incelemeler aldı, o zaman da nesnel ve öznel öğeler tıpkı bütün otantik portrecilerde olduğu gibi birbirinden ayrılmaz hale geldi. 17. yüzyılda yetişmiş Hollandalı ikinci büyük porte ressamı olan Frans Hals’a taşkın, dışa dönük kişilerin portresini yapmak daha çekici gelmişti. Sanatçı bu gibi kişilerin canlılığını ustalıkla yansıtmayı bilmişti; buna karşılık Rembrandt, iç dünyası en zengin, en fazla içe dalmış modellere karşı ilgi duyuyordu. Bu durum, neden onun yaşlı kişileri ve vaizleri model olarak kullanmayı yeğlediğini açıklamaktadır; çünkü bu gibi kişiler Pascal’ın ‘bütün saygınlığımız düşünceden ibarettir’ savı üstünde düşünüyor gibiydi… Rembrandt’ın insanı, sanırız kendi büyüklüğünün başka türden olduğunu düşünüyordu. Onun modelleri, kendilerini kesin bir biçimde ileri sürmekten, doğrulamaktan çok, başkalarını anlamaya, düş ve düşüncelere dalmaya, yaşamı benimsemeye yönelik içte var olan yatkınlığa tanıklık ederler.” 11
Oktay ÇOLAK
1 - Doğan CÜCELOĞLU, İnsan ve Davranışı. 22.
2 - John BERGER, Görme Biçimleri, 9.
3 - A.g.k., 10.
4 - Zuhal-Acar BALTAŞ, Bedenin Dili, 5.
5 - A.g.k., 7,11.
6 - A.g.k., 12.
7 - Doğan CÜCELOĞLU, İnsan ve Davranışı. 270.
8 - Bahattin ÖZTUNCAY, Portre Fotoğrafının Cazibesi 1846–1950, 11.
* - Down Sendromu: En basit tanımıyla çocuğunuzun vücudundaki hücrelerin 46 yerine fazladan bir kromozoma, yani 47 kromozoma sahip olmasıdır. Down Sendromu bir hastalık değil genetik bir farklılıktır.
9 - Bahattin ÖZTUNCAY, Portre Fotoğrafının Cazibesi 1846–1950, 19.
10 - Bahattin ÖZTUNCAY, Portre Fotoğrafının Cazibesi 1846–1950, 19.
11 - LEONARDO, P Sanat Kültür ve Antika Dergisi 15, Çev. Sema Rıfat, 42.
Oktay ÇOLAK Hakkında
1970’te Trabzon doğdu. 1997’de İşletme Fakültesi’nde lisansı tamamladı. Bir süre deri sektöründe kendi şirketini kurdu. 1998-2001 Yıllarında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü’nde Yüksek Lisans yaptı. 2001-2006 döneminde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde Sanatta Yeterlik (doktora) eğitimini “portre fotoğrafı üzerine” başlıklı sergi ve tezle gerçekleştirdi.
1998 Yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak göreve başladı. 2001 yılında aynı fakültede Öğretim Görevlisi oldu. 2009 yılında ise Yardımcı Doçentliğe atandı. Verdiği derslerin başında; Belgesel Fotoğraf, Portre fotoğrafı, İş İdaresi dersleri gelmektedir.

Fotoğraf ve kültürel amaçlı ulusal ve uluslararası birçok çalışma yaptı ve Hindistan’dan Amerika’ya kadar değişik ülkelerin kültürel yapısını, yaşadıkları ortamda gördü ve belgeledi. “Doğa”, “On Yılda”, “Portre Fotoğrafı Üzerine” üç kişisel sergiyi Türkiye’nin değişik yerlerinde sergilerdi. “Callan Okulunda Yaşam” ve “50 Ülkeden 50 Yüz” başlıklı sergilerini İngiltere’de gerçekleştirdi. Fotoğrafları karma olarak dünyanın değişik ülkelerinde üçyüze yakın etkinlikte sergilenirken, yurt içinde de birçok karma etkinlikte sergilendi. Slayt gösterileri, seminerler, atölye çalışmalarının yanısıra, konferans ve panellerede katıldı.
Bir dönem katlıdığı ulusal yarışmaların hemen hemen hepsinden ödül almayı başararak, adından sıkça söz ettirdi. Bir süre sonra fotoğraflarını uluslararası platforma taşıyıp, yurtdışında yapılan yarışmaları takip etmeye başladı. Fotoğraflarını, değişik ulusların beğenisine sunduğunda ise, İspanya, Avusturya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerden altın madalyalar aldı ve fotoğraflarının birkaçı uluslarası müzeler tarafından kabul edildi. Evli ve iki çocuk babası olan Çolak, fotoğrafı bir yaşam biçimi olarak benimsemiş olup, hayatını istanbul’da sürdürmektedir.
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.