Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > EYLÜL 2009 SAYISI - SEPTEMBER 2009 ISSUE > Oral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak Gerek
Oral Gönenç ile Söyleşi : Bu Hayatı Yaşamak Gerek

“Bu hayatı yaşamak gerek, neyi seviyorsanız, nede aklınız kalıyorsa yapmanız gerek. Ben hep bunu yapmaya çalıştım. Küt diye istemek, küt diye yapmak lazım!”

 

 

Halikarnas Balıkçısı’nın;

 

“Yokuş başına geldiğinde Bodrum'u göreceksin

 

Sanma ki sen geldiğin gibi gideceksin

 

Senden öncekiler de böyleydiler

 

Akıllarını hep Bodrum'da bırakıp gittiler...”

 

dediği yokuşun solunda yer alan tepeden Bodrum’a; Kale’ye, limana, alargadaki guletlere neredeyse kuşbakışı bakan sevimli evlerinde Sevgili Oral Gönenç ve eşi Reyhan Bayındır Gönenç’in konuğuyum.


Oral Gönenç ve Reyhan Bayındır Gönenç


Şebnem Aykol : Merhaba Gönenç Bey, (kendisine Gönenç ismiyle hitap edilmesini tercih ediyor) sizi sırasıyla oyuncak, ahşap ev ve mutfak eşyaları üretimi, fotoğrafçılık, gazetecilik, sonrasında da yazar olarak görüyoruz. Bu süreç nasıl gerçekleşti kısaca bahsedebilir misiniz?

 

Gönenç : Söylediğinizde eksik var, antikacılığı atlamışsınız. 15 yıl boyunca antikacılık yaptığım bir dönemim var J. Şimdi sorunuza dönecek olursak, aslında hepsi yaşamın akışı ile kendiliğinden gelişti diyebilirim. İnsan işin başında, yaşama başladığında parası olmazsa, diploması olmazsa, okulu yarıda bırakmış birisiyseniz çalışıyorsunuz. En basit, en kolay ne yapılır ise onu yapmaktan başlıyorsunuz. Ben 16 yaşında, cep defteri yapıp, okulların önünde cep defteri sattım. Arkadan küçük oyuncaklar geldi... Satılan satıldı satılmayan sobaya gitti. Derken o iş büyüdü, işçilerin çalıştığı bir oyuncak atölyesi haline geldi. Yirmili yaşların sonlarına doğru, oldukça büyük bir atölyede altı, yedi işçi ile birlikte tahta oyuncak yapıyordum. Derken plastik çıktı, değişik oyuncaklar vs. Sonrasında daha çok mutfak ve ev aksesuarı yapmaya başladım, bu yeni bir pazardı. 1979’da bu işi bitirdiğim zaman on, on iki kişinin çalıştığı dört yüz metrekare büyüklüğünde, Türkiye’deki sayılı atölyelerden birine sahiptim. Ama iş sanayileşince keyif vermemeye başlamıştı, bir yanda da fotoğrafçılık başta olmak üzere özlemini çektiğim işler vardı. Atölyeyi ustabaşıma devredip bunu gerçekleştirdim. Fotoğraf, gazeteciliği getirdi.  Basında IFSAK etkinliklerinden söz edilirken fotoğraflarım basılınca alt yazısını, öyküsünü de istediler, öykü röportaj oldu. Bir kaç yıl gazetecilik diyebileceğim işler yaptım. Ardından temelli Bodrum’a yerleşme ve o zaman her şey Bodrum’da yeniden...

 

Bodrum’a geldiğimde ekonomik açıdan sıfırdım. Ama burada deve nazarlığı yapmaktan başlayıp turist gezdirmeye kadar işlerin sonunda Gümüşlük’teki evim Gönençyalı, antikacı oldu. Bu antikacı dükkanı 15 yılın sonunda Avrupa’da bile tanınan bir yer haline gelmişti. Artık Avrupa televizyonlarında bahsedilen, röportajları yapılan, yerli yabancı seçkin müşteri portföyü olan bir antikacıydım. Derken bu süreç de bitti. Çünkü toplumda sürekli bir devinim var; değer yargıları değişiyor, yeni moda yerler çıkıyor vb. Dolayısıyla sürdürmenin doğru olmadığını düşündüm. Ve yaşım da ilerlediği için yaşıma daha çok uyan, eskiden beri yaptığım yazmaya yöneldim. Bu şekilde 2000’den beri kitaplar yazıyorum. Ege, Bodrum kitapları, öykü kitapları, anılar, hatta yemek kitabım bile var. Bunlar devam ediyor. Şu anda kitapçı raflarında sekiz kitabım var,  iki kitabım da hazır, önümüzdeki aylarda onları da basılmış göreceğiz. Bu şekilde devam ediyorum...


 

Şebnem Aykol : Bereketli bir sessizlik dönemi olmuş sizinki... Kaybolmuş görünüp, üretmeye devam etmişsiniz. Gerçi demin değindiniz ama  yine de sormak istiyorum, gündeminiz bambaşkayken (İstanbul, Gümüşlük yaşamı arasında mekik dokurken) fotoğraf yavaş yavaş kanınıza girmiş. Gerçekten de kitabınızda bahsi geçen biçimde, İlyas Göçmen ile kamptaki bir sohbet sırasında mı başladı, yoksa zaten aklınızda var olan bir proje miydi?

 

Gönenç : Önceden birçok genç gibi benim de basit bir fotoğraf makinem vardı. Ama ne zamanki 1979’da atölyemi devredip özgür olabildim, işte o zaman çoktan beridir istediğim fotoğrafı ciddi biçimde ele almayı düşündüm. O sırada Bodrum’da, Ayaz Kamp’ta İlyas Göçmen’le tanıştım, İFSAK diye bir derneğin olduğunu öğrendim, ilk fırsatta kurslarına katıldım ve fotoğrafçılığımı geliştirdim, kısa zamanda İFSAK’ın sayılı fotoğrafçıları arasına girdim.

 

Şebnem Aykol : Fotoğrafa ilk başladığınızda tümüyle amatör ruhla fotoğraf çekiyormuşsunuz; doğal yaşam, Milas bacaları, modelli çekimler vs. Sonra ne değişti, daha doğrusu nasıl değişti de fotoğraf gündeminizin baş sayfasına oturdu  ve profesyonel olarak yapmaya başladınız?

 

Gönenç: Şöyle açıklayabilirim, girdiğiniz bir sanat dalına eğer bütün benliğinizi verirseniz, kaçınılmaz süreç benim fotoğrafta başıma gelen gibi gerçekleşiyor. Bunu bir yerde durdurmak tabii ki olası. Bende şöyle oldu; önce önüme gelen her şeyin fotoğrafını çektim. Yeni amatörlerin yaptığı gibi. Bir de benden deneyimli arkadaşlarım vardı, sözgelimi Cengiz Karlıova, onunla fotoğrafa çıkardık. O ne çekiyorsa, durduğu yerde durur, aynısını ben de çekerdim.  Sonra Cengiz onları basınca yan yana koyar bakardım; Cengiz nasıl görüyor, ben nasıl görmüşüm. Farkı anlamaya çalışırdım. Sonra bazı şeyleri çekmemeye başladım, sözgelimi çiçek, böcek çekmedim, sokak fotoğrafı yapmadım. En çok modelli çekimler hoşuma gitti. Zamanı, mekânı ayarlayıp ciddi bir meydan okuma olan modelli çekimler yaptım. Bir süre sonra insanlar bir fotoğrafı görünce: Oral Gönenç fotoğrafı demeye başlamıştı.


 

Şebnem Aykol : Gazetelerin teklifi ile fotoğraf, sonrasında alt yazı, ardından röportajlar gelmiş, biraz anlatır mısınız? (Cumhuriyet Dergi, Cumhuriyet’in Duyduk Gördük köşesi, Hayat Dergisi, Türsab Dergisi, Sanat Olayı, Milliyet Sanat Dergisi…) Siz buna hazırmışsınız sanki. Adı geçen çalışmalar ciddi mesai isteyen işler, o ara işinizin boşluğu mu vardı?

 

Gönenç : Şöyle diyeyim, yaptığım her şeye kendimi çok veriyorum. Gece gündüz gözüm başka şey görmüyor, bir tutku oluşuyor. Atölye de öyleydi, işten başka şey düşünemiyordum. Ne tatil, ne şu ne bu, iyi değil tabii ki. Ama ne var ki ben böyle yaratılmışım J ... Atölyede çalışırken aklımdan ne geçerdi biliyor musunuz; bir tane Land Rover araba, içinde bir köpek, bir fotoğraf makinesi, cebimde para ve özgürlük. Anadolu’da dolaşmak, Anadolu’yu yaşamak,  fotoğraf çekmek, bakın Ege demiyorum Anadolu...  Şanslıydım kısmen gerçekleştirdim, peş peşine iki tane Land Rover’im oldu o zamanlar. Ancak İstanbul’dan Adapazarı’na, Şile’ye kadar yapabildim gezilerimi. O zamanlar Türkiye’de böyle Atlas, National Geographic gibi dergiler yoktu. Bin bir zorlukla abone olunuyordu, döviz yoktu çünkü ülkede. Oradaki gezginlerin, fotoğrafçıların işlerine imrenerek bakar, ben de yapabilsem derdim... Sonrasında atölyeden özgür olunca, hemen İFSAK’dan fotoğraf eğitimi alıp, işin temelini öğrendim, en kapasiteli ekipmanı da edinip, gezmeye başladım. Gezince güzel fotoğraflar çıkmaya başladı. Basında yayınlansın diye değil, sırf amatör amaçla, sevdiğim için çekiyordum. Ama ne oluyordu; İFSAK’da ayın fotoğrafı, yılın fotoğrafı seçilince, şunu bunu kazanınca, ardından sergiler filân, basın bildirileri ile birlikte fotoğraflarım görülmeye başladı. Sonrasında Gönenç, dediler, şu fotoğrafa alt yazı yaz. Peki tamam… Daha önce kitaplarımda da bahsetmiştim, yine anlatayım: Bir gün, erkek dergisi Bravo, “hovarda yaşam” fotoğrafı istemiş, hovarda yaşam nasıl olur diye arşivimden aradım taradım. Buldum götürdüm öyle bir şey, alıp bastılar. Bir gazeteci dostum vardı, bana dedi ki; sen Bodrum’a gidip geliyorsun, orada evin var madem, Bravo Dergisi için bize bir öykü hazırla; bir turist kız bul, başından bir macera geçmiş olsun, göğüslerini açtır, fotoğraflarını çek, altına da bir öykü hazırla dedi. İyi hoş da aylardan Ocak, olacak şey mi turist kız bulup göğüslerini açtırmak? Neyse efendim, onun yerine kalktım on beş gün uğraştım, kuvvet macunlarıyla ilgili araştırma yaptım. Macunu yapanlarla, doktorlarla röportajlar yaptım, dergiler, kitaplıklar filân. Bravo Dergisi bu yazıyı kendi arşivlerinden bol çıplak kadın fotoğrafı ile bastı J.

 

Sonra o dostum; Lütfü Tunç Cumhuriyet’e geçti. Cumhuriyet Dergi’yi düzenlemeye başladı. Böyle olunca daha çok Bodrum röportajı yapmaya başladım. Bir de Cumhuriyet’te Aydın Emeç’in “Duyduk Gördük” köşesine sürekli malzeme çıkarıyordum, bunlar benim adım olmaksızın basılıyordu. Böyle devam ederken başka dergilerde de yazılarım, fotoğraflarım yayınlanıyordu. Durmadan bir şeyler yazıp üretiyordum o zamanlar...


 

Şebnem Aykol : Gazetelere, dergilere fotoğraf, yazı ve röportaj ürettiğiniz o dönemde, sonrasında ardı ardına yazdığınız kitaplarınızın ön hazırlığı anlamında, kendinize ayırdığınız bir birikim oluşturuyor muydunuz?

 

Gönenç : Tabii ki. Ben sık sık İstanbul’dan kaçıp Bodrum’a kendimi atıyordum. Ve İstanbul’da yapamadığım her ne varsa Bodrum’da yapıyordum. Söz gelimi akşama kadar uyuyup, sabahlara kadar yazmak. Bu öykülerin bazısı ilkel biçimleriyle o sabahlara kadar yazmalar sırasında oluşmuştur diyebilirim.

 

Gönenç Bey’in zarif eşi Reyhan Hanım bu noktada sohbetimize dahil oluyor...

 

Reyhan Bayındır Gönenç :  Ben bir şey söylemek istiyorum. Şu gazetecilik yaptığın dönemdeki iletişim, haber ulaştırma koşullarından biraz bahsetsen...

 

Gönenç : Tabii, bunlar çok ilginçti. Bodrum’da Gümüşlük’te evim olduktan sonra ben çoğunlukla bu bölgede oluyorum, buraya gelen Cumhuriyet’in muhabirleri olduğu zaman bana önceden söylüyorlardı, telefon ediyorlardı diyemeyeceğim, yoktu çünkü.  Gönenç diyorlardı, Sarıgerme’de bilmem ne protestosu var, oraya gidip fotoğraf çeker misin? Bayıldığım iş. Küçük bir Amerikan Jeep’im vardı o sıralar, hemen atlıyordum, Dalaman’da gelen muhabiri uçaktan alıyordum, onunla Sarıgerme’ye gidip röportajları yapıyor, fotoğrafları çekiyorduk. O zaman filmler İstanbul’a gidecek bir otobüsün şoförüne verilir, şoför onu ön gömlek cebine koyar, gazetenin adamı da Topkapı otogarında gelen arabayı bekler, filmleri alır gazeteye ulaştırırdı. O zaman cep telefonları yok, gazeteciler haberi telefona okurlardı. Basın tercihli telefonlar vardı, postaneye gidersiniz basın kartınızı gösterirsiniz, sizi sıranın önüne alırlar. Bu koşullar vardı o zamanlarda...

 

Şebnem Aykol : Ama sonuçta sistem işliyordu değil mi?

 

Gönenç : Evet, hem de gayet güzel işliyordu J. Akşam Bodrum’dan otobüse, hatta garın çıkışındaki oturan adama verdiğiniz film, en çabuk gidecek araca verilir, o araçtan İstanbul’da Topkapı otogarının giriş kapısındaki adama bırakılırdı. Orada bütün gazetelerin filmleri beklerdi. Gazetenin adamı gelince filmi kapar, gazeteye banyoya götürürdü. Böyle çok ilginç bir iletim sistemi vardı işte...


 

Şebnem Aykol: Bir dönem fotoğraf yarışmalarına düzenli olarak katılıp ödüller alıyor,  sık sık sergi açıyormuşsunuz (hem bireysel, hem de Diatek olarak), tüm bu süreci nasıl yaşadınız, ivme nasıl birdenbire yükseldi? Tüm bu süreçte sizi en çok etkileyen anınız nedir?

 

Gönenç : Başka işim yok, cebimde de para çoktu o zaman... Makinelerim var, yolculuk özgürlüğüm var, insanın kendini bir tür ifade etmesi ise sanat; ben de onu o koşullarda fotoğraf ile yapmaya çalışıyordum. Yurtdışındaki yarışmaların tümüne katılırdım, kimine 3 dolar, 5 dolar, 20 dolar para gönderilirdi. Bir de onların tüyosunu alırdık, şu ülkedeki şu yarışma jürisi Türkiye’ye sempati duyar, oraya katılırsan bilirsin ki mutlaka bir sergileme alırsın mesela. Dayanışma vardı fotoğrafçılar arasında. Oraya gönderirdik. Ortak sergilere fotoğraf istenirdi. Büyük bir disiplinle çalışır, tertemiz ve zamanında verirdim işleri. Bu, sanat dışı işlerle yıllarca uğraştıktan sonra bir açlık haliydi aslında. Bunları yaparken 40’lı yaşlarımı sürüyordum. Antalya’da ödül töreni olsa kalkar gider, hiç üşenmezdim. Bu benim için orada gidip ödülü almaktan öte fotoğrafı solumak, oralarda fotoğraf çekmek, bir fotoğrafçı olarak fotoğrafı simgelemek önemliydi...


 

Reyhan Bayındır Gönenç: Eğer bölmüyorsam buna bağlı bir şey sorabilir miyim? Peki, bu yarışmalara katılırken, özellikle bu yarışmalar için hazırlanır mıydın yoksa mevcut fotoğraflarınla mı katılırdın?

 

Gönenç : Bazı yarışmalar konuludur, bazılarında ise konu serbesttir. Konu serbest olanlara kolaylıkla arşivinizden seçip verebilirsiniz. Konulu yarışmaların ise çok önceden açıklaması yapılır ve gezilerinizde ona yönelik fotoğraf arar, ona yönelik fotoğraf çekmeye çıkarsınız.  Ben ikisini de yapıyordum, örneğin Eczacıbaşı albümüne “Camiler” konusu verilmişti o sene. Ben kırk, elli tane cami fotoğrafı çekmiştim, Şakir Bey hiçbirini koymamıştı, koymayabilir tabii seçim onun J.

 

Muğla I. Sanat Kültür Festivali ilginçtir. Fotoğraf yarışması da vardı festival kapsamında, ancak kaç fotoğrafla katılacağımızı söylememişler. Ben otuzdan fazla fotoğraf, iki kaset diapozitif yolladım. Sonuçta on tane ödül kazandım orada (gülüşmeler), üç tane de arkadaşlarım kazanmıştı. Kendim ve onların adına ödül almaya on üç kez sahneye çıktım, arkalardan yuh sesi geliyordu!

 

En çok etkilendiğim anımı sormuştunuz, kesinlikle o on ödülü birden aldığım yarışmadır. Yalnız orada tek bir şeye pişmanımdır. Muğla’nın o Keyfoturağı denen yazlık bölgesinde o akşam tören yapıldı, karikatüristler, fotoğrafçılar, ödüllerini aldı. Ertesi gün Muğla basınında “İstanbullu bir fotoğrafçı arkasından yuh sesleri ile bütün ödülleri aldı gitti” diye haber çıktı. Halbuki ben Bodrumlu, yani Muğlalıydım, Bodrum’da ev alır almaz nüfus kaydımı Bodrum’a almıştım, çıkarıp göstermeliydim, mikrofonu elime alıp: “Sonradan olma da olsa Bodrumluyum, yürekten Bodrumluyum.”  diyemedim, içimde kaldı.



Şebnem Aykol: Fotoğraflarınızın baskılarını siz mi yapıyordunuz?

 

Gönenç : Hayır, hiç bir zaman fotoğraf basmadım. O teknik bir iş, ben kimyayı, karanlık odayı, karanlıkları sevmiyorum J. O işi çok iyi yapan ve seven arkadaşlarım yapıyorlardı. Burada özellikle Cengiz Karlıova’ya bastığı güzel fotoğraflarım için teşekkür etmek istiyorum.

 

Şebnem Aykol : Tüm bu çalışmaların arasında 1984’te Cengiz Karlıova, Metin Cenkmen ve  Cengiz Akduman ile Diatek Diapozitif Merkezi’ni kurmuşsunuz. Bu fikir nasıl oluştu, tümüyle stok fotoğraf amaçlı bir merkez miydi?

 

Gönenç : Evet, dış ülkelerde fotoğraf ve dia arşivleri olduğunu duyuyorduk. Ve basının, broşür yapan firmaların, reklamcıların, ajansların bu arşivlerden fotoğraf aldıklarını biliyorduk. Bizim dördümüzün de güzel birer arşivi oluşmuştu, özellikle turizm fotoğrafları. Aslında en çok da onlara talep vardır. Dedik dördümüzün fotoğraflarıyla bir arşiv kuralım. Biz dört arkadaş bir araya gelip birleştik. Adını da diskotekten alıntı yapıp “Diatek” koyduk. Orada bir buçuk sene yönetici olarak çalıştım. Diatek’te satılacak gibi fotoğraflar da çekiyorduk, medyanın kullanabileceği gibi. Medyada çok fotoğrafımız kullanıldı.

 

Şebnem Aykol : Peki bu merkezde sadece siz, dört fotoğrafçının fotoğrafları mı vardı, yoksa, dışarıdan da arşive katkı kabul ediyor muydunuz?

 

Gönenç : Dışarıdan da alıyorduk, biz kuruculardık. İsteyen herkes Diatek arşivine katkıda bulunabiliyordu. Ama bir fotoğraf, ama bin fotoğraf, alıp satışa koyuyorduk. Satıldığı zaman bizim yüzdemiz vardı, fotoğraf sahibinin payı vardı. Bu şekilde bir kontrat dahilinde sistem çalışıyordu. Güzel işler yaptık. Türkiye’de o zaman birkaç ajans daha oluştu, sonra internet paylaşımı çıktı. O iş farklı hale geldi.


 

Şebnem Aykol : Ben de size bu konuyu soracaktım, aradan gecen 25 yıl sonrasında  stok fotoğrafçılığı ve Türkiye'deki durumu hakkında görüşleriniz nelerdir?

 

Gönenç : Ben o dönemde İstanbul’la ilişkilerimi kestim. Diğer Diatek ortağı arkadaşlarım değişik iş alanlarına girdi, kimisi Türkiye’den ayrıldı. Ben Cengiz’in(Cengiz Karlıova) bu işi devam ettirebileceğini düşünüyordum, Cengiz’in üstlenmesini önerdim. Cengiz bir süre devam etti, sonra o da bıraktı. Ben fotoğraflarımı geri aldım, uzun süre sakladım, hâlâ biraz var. Geçen sene İstanbul’da bir ajansa gönderdim, onlar hepsini taradılar, cd’lere çektiler tüm dialarımı. Ancak bu iş olmayacak, internet çıktığından beri hiçbirisi, kimseninki  satılmıyor dediler ve geri verdiler.

 

Şebnem Aykol : Yine 80’lere geri dönecek olursak, Aynı yıl içinde AFIAP unvanına layık görülmüşsünüz ve İFSAK yönetim kurulunda görev yapmışsınız. Sonra da tüm bunlardan kopuş, Diatek’ten ayrılış... Fotoğraf ile tutkulu bir ilişkiniz olmuş, inişli ve çıkışlı, bu kadar yoğun ve tatmin edici bir süreci yaşarken neden sessizce geriye çekildiğinizi merak ediyorum.

 

Gönenç : Dikkat ediyorum da, yaptığım tüm işlerde zirveye çıkıp, düşmeden kendim iniyorum aşağıya J. Ama tabii fotoğraf öyle bir şey değil, fotoğraf ömür boyu yapılan bir şey. Yalnız İstanbul’dan kopup Bodrum’a geldiğim zaman, buradan da aynı yoğunlukta fotoğraf yapmayı çok denedim. Fakat düşünün o zaman dia banyosu sadece İstanbul’da Hürriyet Gazetesi’nde ve başka bir yerde daha vardı. Filmleri buradan yolluyorum, gelmiyor hemen, bir ay geçiyor. İşte nasıl söylesem, burada yeni bir meslek sahibi olmak lazımdı ekonomik nedenlerle. Ben de antikacılık yapıyorum, Anadolu’da dolaşıyorum, karda kıyamette, kışta. Hem fotoğraf çek, hem o işi yap, olmuyordu. Gittiğim yere yetişemiyorum, ne fotoğrafı tam anlamıyla yapabiliyorum ne antikacılığı. Çok denedim, hem ekonomik hem de duygusal anlamda çok düş kırıklıkları ve kayıplar yaşadım. Yapacak bir şey yoktu, fotoğrafa ara vermek gerekti. Şimdikilere bu çok acayip gelebilir ama o zamanlar her şey analogdu, maddeseldi. Maddeyle yapıyordunuz, internetten tık diye yapamıyordunuz. Olmuyordu, içim yana yana fotoğraf makinemi elden çıkardım. Bir süre sonra bir kez daha denemek istedim, yeniden ekipman edindim,  bir daha denedim. Olmadı da olmadı. En sonunda yapacak bir şey yok, dedim ve küçük bir makine aldım. O hep çantamda, benimle beraberdi. O şekilde kopmadım ama, sanat fotoğrafı da yapamadım. Yakın zamanda yeni bir makine daha aldım, tekrar fotoğraf yapmaya başladım. Ancak şu var ki, şimdi de enerjim eksik, enerjimin yettiği kadarı ile bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama ne olur, bilemem...


 

Şebnem Aykol : En azından vakit ayıramama, fotoğraf yapamama iç huzursuzluğunu çözmüşsünüz, bu bile yeter değil mi?

 

Gönenç : Elbette.

 

Şebnem Aykol: Ve gelelim sonrasına, “Bodrum’da Yeniden” ile başlayan kitap serüveni ardı ardına yayınlanan kitaplarınızla devam etti. Öykücülük nasıl başladı? Hele ki otobiyografik bir başlangıç oldukça zor bir şey. Fotoğrafla bağların zayıfladığı dönemlerde mi gelişti, yoksa öncesinde azar azar biriktirmeye başlamış mıydınız?

 

Gönenç : Çok zor bir soru. Nasıl desem?...

 

Şebnem Aykol : Hayatınızın tümünü gözden geçirip, hesaplaşmak gibi bir durum muydu bu başlangıç?

 

Gönenç : Anlaşıldığı üzere renkli bir yaşamım oldu bu güne kadar. E, tabii bu renkli yaşamda da bir sürü renkli anı oldu. Bunların kaybolup gitmesine, zamanla unutulmasına gönlüm razı gelmiyordu. Bunları belgelemek istedim. En güzel belgelemek de öyküleştirerek oldu. Bu nedenle öykülerimde, bir yerlerde mutlaka bir parçacık anı bulunur, sıkışmıştır orada. Küçücük bir anıdan kocaman öyküler çıkıyor. O öyküler bir kaç kitap oldu, ardından öykü yapmak için anı yaşamak gibi bir şeye girdim. Bu şekilde sürüyor. Oturup masa başında değil de, yaşanmış bir şeyleri öykülemeyi tercih ediyorum.


 

Şebnem Aykol : “Bodrum’da Yeniden”den sonrakilerde, anıları şahsınızdan ötede ama size ait bir şeyleri de içerir halde ortaya koymak gibi mi?

 

Gönenç : Evet, evet... Şimdi de öykülerime bakılırsa; hep bir adam vardır, yalnızdır, yolculuklar vardır, Ege çoktur, ikili insan ilişkileri vardır. Benim öykülerimde kalabalıklar yoktur, örneğin beş kişi birden konuşmaz hiç bir zaman... Bu benim yaşamım zaten, ben evimizde bile iki değil, bir çifti ağırlamayı severim. Çünkü tadına öyle varabiliyorum, öykülerimde öyle.


 

Şebnem Aykol : Peki az önce, bir dönem fotoğraf yapamadım dediniz, fotoğrafla bir şekilde kendinizi ifade ediyordunuz. Fotoğrafla bağlarınızın uzadığı noktada mı öykücülük başladı? Hani kendini ifade etmenin başka bir yolunu bulmuş olmak gibi...

 

Gönenç : Yok, bu bende hep vardı. Dediğim gibi ben hep yazardım. Fotoğraf yaparken de Gümüşlük’e gelip, sabahlara kadar yazıyordum. Ama bir şey yapmak, kitap yazmak amacıyla değildi. Öykü kitapları aklımın köşesinden geçmiyordu. Bir de şöyle bir şey var, bir defada bir iş yapmayı seviyorum. Tutku olunca tek bir şeye kapılıp gidiyor insan... Antikacılık yaptığım dönemde de bu böyleydi, öyle işler yaptım ki... Bodrum’un yirmi beş kilometre ötesindeki bir köyde, Gümüşlük kıyısında, merkezin iki yüz metre ötesinde evlerin arasında böyle bir dükkan nasıl iş yaptı ben hâlâ hayret ediyorum. Öyle zamanlar oluyordu ki, bu kadar parayı ne yapacağım dediğim zamanlar olmuştu. Ama neden? Kendimi çok veriyordum. Bütün benliğimle o işi iyi yapmaya uğraşıyordum. O zaman işte ne öyküye, ne de fotoğrafa yer vardı. Ve antikacılık dönemini kendi isteğimle kapatınca her ikisi de hemen geri geldi J.

 

Son 6 aydır, elim klavyeye değmedi. Yeni taşınmış olduğumuz bu evin işleri ile uğraştım. Ev bitti, eşimle çok yorulduk. Bodrum’dan bu yaşımda arabaya atlayıp on üç saat araba kullanarak İznik’e gittim. İznik’te bildiğim göl kıyısı bir motele yerleştim ve tam bir hafta orada başka bir şey yapmaksızın kitap okudum. Sabah yürüyüşümü saymazsanız, besi kazı gibi elli metrelik bir çemberin içinde akşama kadar kitap okudum. Kapat aç yaptım kendime... Oradan gelir gelmez de hemen yazmaya başladım.


 

Şebnem Aykol : Kitaplarınızda özellikle de Bodrum’da Yeniden kitabınızda fotoğraflara yer vermemişsiniz, neden?

 

Gönenç : Bodrum’da Yeniden’in ilk baskısı fotoğraflıydı. Sonra ikinci baskıyı başka bir yayınevi yaptı. Onlar fotoğraf koymasak olur mu dediler, ben de onayladım. Biraz da kitapta fotoğrafa karşıyım. İnsanlar öyküleri fotoğrafla bütünleştirip hazır görüntü almasınlar, düşlerinde yaratsınlar diyorum.

 

Şebnem Aykol : Geçenlerde elime “Dünden Bugüne Bodrum Manzaraları” isimli fotoğraf albümü geçti, katkıda bulunanlar içinde sizin de adınız geçiyor. Yeni fotoğraflarınızdan mı, arşivinizden mi?

 

Gönenç : Var mıydı o albümde fotoğraflarımdan?

 

Reyhan Bayındır Gönenç : Fotoğraf vermiştin, istemişlerdi ya Gönenç’ciğim... Daha ziyade eski Gümüşlük dialarından almışlardı.

 

Gönenç : Benim arşivimde pek fotoğraf kalmadı. Diatek dönemi satıldı fotoğraflarım. Çoğunlukla Diatek için çekim yapıyordum, kendim için ayrı bir arşiv oluşturmamıştım. Bütün fotoğraflarımı Diatek’e verdim, ve onlarda satıldı hep. Bu nedenle arşiv oluşturacak kadar birikimim yok.

 

Şebnem Aykol : Çok yazık... Çok güzel zamanlarda çok gezmişsiniz. İnanılmaz bir foto belgesel arşivi olacakmış elinizde.

 

Gönenç : Ben arşivci değilim, ben öykücüyüm, gazeteciyim...

 

Şebnem Aykol : Yani günü yaşarım diyorsunuz.

 

Gönenç : Aynen öyle! Bir de yakın tarihi yazarım kendimce...

 

 

Şebnem Aykol : Tekrar fotoğrafa dönecek olursak, filmli makine kuşağından geliyorsunuz. Dijital tercihiniz nedir, kullanıyor musunuz? Şu an kullandığınız ekipmanlar nelerdir?

 

Gönenç : Dijital kullanıyorum. İlk dijital makinem düştü kırıldı. Şimdi yeni bir tane edindim. Olympus SP 590UZ harika bir makine. 26-700 zoom özelliği var. Gerçi fotoğrafçıya pek bir iş bırakmıyor, ama hiç bir şeyi kaçırmamamı sağlayacak kadar da taşıması kolay...

 

Şebnem Aykol : Gönenç Bey, sizce neyi, nereden ve nasıl yakaladınız da böyle her şey hem fotoğrafçılık da, hem de öykücülük aldı başını gitti?

 

Gönenç : Ben kendimi o kadar almış başını gitmiş denecek kadar başarılı hissetmiyorum. Ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum, fotoğrafçıyken neredeyse tuvalete bile sırtımda fotoğraf makinesi çantamla giderdim. Ne oluyor o zaman, iyi iş çıkıyor işte, tüm kapasitenizi ona harcayınca, başka bir şey gözünüzde, gönlünüzde olmayınca, bir de bahsettiğimiz kapasite iyice bir kapasiteyse oluyor.

 

Öyküye dönecek olursak aynı şey, yazdıkça aklıma daha çok şey geliyor, yazdıkça ürüyor ve aklıma yenileri geliyor. Derken yenileri ekleniyor. Yaşam biçimi haline getirip onunla yatıp, onunla kalkınca, evde eşinizle bile öykü konuşunca, bazen bir sözcükten bile bir öykü çıkıyor. Sonuçta eğer işlerim başarılı olarak nitelendiriliyorsa, bunu konuda yoğunlaşmaya bağlıyorum.


 

Şebnem Aykol : Yazılarınızda hep bir naiflik var sanki...

 

Gönenç : Evet ben böyleyim. Ben anlaşılmak istiyorum. Anlaşılmadığım için büyümek istemiyorum. Siz, ben, o beraber okuyalım yazalım, fotoğraf çekelim güzel güzel yaşayalım. Tavır koymalar filan, ne bileyim bana göre değil, ben içtenliği önemsiyorum. Fotoğraflarımda da, öykülerimde de öyle. Sıcak ve güzellikleri çağrıştıran, samimi işler yapmak istiyorum. Ben sıradan bir insanım, sıradan insanların sıradan öykülerini yazıyorum, sıradan fotoğraflarını çekmeye çalışıyorum.

 

Reyhan Bayındır Gönenç : Gönenç’in yaşam tarzı bu zaten. İnsanın yaşam biçimi, yaptığı işin de belirleyicisi oluyor, değil mi?


 

Şebnem Aykol : Bodrum’da Yeniden kitabınızdan okuduğum kadarıyla hep de öyle yaşamaya çalışmışsınız. Son sürat slalomlar yapıp, sıradanmışçasına yaşamışsınız  J.

 

Gönenç : Ben eğer İstanbul’da kalsaydım, belki tanınmış bir profesyonel fotoğrafçı, ama ölmüş bir insandım. Çekler, faturalar, muhasebeciler, şunlar bunlar, bir alay sıkıcı ticari işler içinde herhalde sanatsal faaliyetlerimi yerine getiremezdim. Şebnem Hanım, bu hayatı yaşamak lazım. Neyi seviyorsanız, nede aklınız kalıyorsa yapmanız lazım. Ben hep bunu yapmaya çalıştım. Bir de küt diye istemek, küt diye yapmak lazım. Sözgelimi şimdi ilk fırsatta yapacağım şey; Bodrum otogarına gitmek... Yanımda küçük bir yolculuk çantam ve fotoğraf makinem olacak. Bir de küçük teyp, sayıp bir, iki, üç, dört, beşinci otobüse bineceğim. Nereye gittiği benim için önemli değil, nereye giderse gitsin, gidip bakacağım... Sonunda belki bir şey çıkmaz ama, yine de böyle şeyleri sonunu bilmeden yapabilmek güzel...

 

Ben her şeyi bırakıp İstanbul’dan Bodrum’a gelirken, evi, işi, sevgilileri, fotoğrafı, basını, İFSAK’ı, hepsini geride bıraktım. Beş param da yoktu diyebilirim. Maddi anlamda son derece yüksek standartları olan bir hayatı bıraktım, övünmek gibi olmasın. Çooook da iyi yapmışım, buraya geldim, mantar toplayıp yedim, yoktu param. Öyle inanıyordum ki hayata, yanıltmadı beni... Sarıldınız mı oluyor diyorum J.

 


Biz Gönenç Bey’le söyleşimizi sürdürürken arkadan nefis kokular geliyor, ve Reyhan Hanım bizi çay keyfi için masaya çağırıyor... Çayımız, kekimiz, fırında ekmek üstü yumurtalı peynirler ve daha güzeli gözlerinin içi gülen iki zarif insanla beraber Bodrum’dayım, daha ne isteyebilirim...

 

Şebnem Aykol : Fotoğraf ve yazarlığınız ile ilgili geleceğe dair projelerinizden bahseder misiniz? Ya da şöyle sorsam, fotoğrafla ilgili şunu da yapabilirdim, yapmadım içimde kaldı dediğiniz bir şey var mı?

 

Gönenç : Var... Olmaz mı? Ben iyi bir kadın fotoğrafçısıyım. Nü fotoğrafında başarılıydım bir zamanlar. Kolay değil ama eğer olursa, yine o konuda çalışmak istiyorum. Düşündüğüm mekânlar, oralarda çalışmayı istediğim modeller var. Daha seçerek fotoğraf çekmek istiyorum. Portfolyo çalışmak istiyorum. Şimdi yüzeyleri, duvarları çekiyorum. Yazmaya gelince; bir ayyıldız öyküsü çalışıyorum. Aynı zamanda kitabım devam ediyor. Sürekli yazıyorum, yeterince biriktiğinde kitap olacak şekilde hazırlıyorum, kısaltıyorum, uzatıyorum, sözcük sayılarını kontrol ediyorum. Kendi redaksiyon işlerimi yapıyor, sonra yayınevine basılması için teslim ediyorum. Ve bu şekilde devam etmeyi istiyorum...

 

Şebnem Aykol : Gönenç Bey, bitmesini istemediğim ama tekrarlanacağına inandığım tatlı sohbetimiz, paylaşımınız ve özellikle de misafirperverliğiniz, için size ve Reyhan Hanım’a çok teşekkür ediyorum...

 

Gönenç : Ben de size teşekkür ediyorum.

 

 

Röportaj : Şebnem AYKOL

 

 

Oral Gönenç Kitapları:

 

Bodrum’da Yeniden

Öyküleriyle Uydurma Yemekler

Ege Kokan Öyküler

Ege’ye Bıraktım Kendimi

Senin Tahta Atın Var mıydı?

Mavi Öyküler

Turkuaz Öyküler

Bodrum Otobüsü Kızları

 

 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
bu güzel söyleşiden sonra Oral Gönenç kitaplarını en kısa zamanda okumam gerekecek. yaşamı istediği gibi yaşamak isteyenlerin öyküleride yaşamın ta kendisi olacaktır. sevgilerimle. ali ihsan ökten
ali ihsan ökten eklemiş - adds | 14 Eylül 2009 Saat - Time 23:06
Sebnem Hanim,Oral agbi'ye 23 sene sonra Melbourne dan beni tekrar kavusturdugunuz icin size tesekkurler.

Hasan Yurdakul
Hasan Yurdakul eklemiş - adds | 17 Şubat 2010 Saat - Time 14:32
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Adem Sönmez

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.