
Hüznü yaşayıp, acıyı paylaşmak
Bir insanı fotoğraflamak... Dünyanın en zor işlerinden biri. En azından onun hissettiklerini aktarmak. O’na “fotoğrafını çekebilir miyim” dediğimde, “tabii” diye cevap verdi. Ama nasıl poz vereceğini bilmiyordu. Önce objektife baktı. Ama ben o anda hazır olamadığım için basamadım deklanşöre. Sonra nedense içindeki acıyı benimle paylaştı ve yüzünden hüznü okudum. O anda hiç beklemeden kareledim bu an’ı. Belki evinde bekleyen bir eşi ve çocukları vardı. Onlara ekmek götürme tasasındaydı. Kimseye muhtaç olmamak için hep içine atıyordu. Ama o sırada, bana içini döktüğünü bilmiyordu...

Kaynak yansımalarının zincir hasreti
Zincirler birbirlerine sımsıkı bağlanmışlardı. Tıpkı işçiler gibi. Onlar sabahtan akşama kadar aynı teri döküyor, aynı demlikten çay içiyorlardı. Eşi ve çocuklarından bile fazla görüyorlardı birbirlerini. Kimi zaman ufak atışmalar olur, kimi zaman da espri ve şakalar havada uçuşurdu. Başka türlü geçmek bilmezdi ki zaman. Onların tek eğlencesi de buydu. Her sabah zincirler onları bekler, onlar da zincirleri...

Eldivenler bile kenetlenmişti
Kaynağın sıcağını hissetmek. İşte o anda alından terler damlar ateşe. Kimi zaman yetmez o alevleri söndürmeye. Umutları kaybolur dumanların içinde ya da dumanlar umutlarının içinde... Bir çift eldiven tutar onları sıcakta. Hayatın acımasızlığı vurur o eldivenlere. Ama dışardan “kir” gibi görünür. İnsanlar nereden bilsin ki o eldivenlerde umutlarını taşıdıklarını? Bilmezler tabi. Acıyı tatmadan başarıyı yakalamak kolay mı? İşte, asıl başarı budur bence...

Bir adam yaratmak
Uzaklara dalıp gitmişti. Belki yarın alacağı maaşta, belki de bugün bitmesi gereken işteydi aklı. Ama ne olursa olsun hak etmeliydi o parayı. Nasıl hak etmesindi ki. Emeğinin karşılığıydı o. İşte tam uzaklara daldığı o sırada eğilip bastım deklanşöre. O anda sanki yeniden doğuyordu. Gözlerimde daha bir büyüdü. Büyüdü, büyüdü, büyüdü... kocaman oldu. Sanki yetişilmesi imkansız geldi bana. Yetişilmezdi tabi. Sabahtan akşama kadar o soğuğun altında, buz gibi demirlerle içli dışlı olan oydu. Yazın terini demire damlatan oydu. Yeri geldiğinde elini kestirip yinede bu işe devam eden oydu... Nasıl yetişilsin ki...

Zincirler arası yaşamlar
Daha küçük yaşta başlamışlardı bu işe. Okumamış, okuyamamış, babaları da ellerinden tutup vermişti bir dükkana çırak diye. İşte o andan itibaren hayatın ne olduğunu görmüş, bu küçük yaşlarda büyük adam olmuşlardı. Hayatları hep bu zincirler arasında geçiyordu. Kimi zaman sıyrılsalar da bu kafesten, yine zorla dönüyorlardı. Bazen oturur beraber çay içer, memleketi kurtarırlardı. Ama onları kim kurtaracaktı? Bazen de en ufak şeylerle mutlu olurlardı. Mutlu olmasını bildikleri gibi mutlu etmesini de bilirlerdi. Akşam eve götürdükleri bir gofret çocukları için bir bisiklete dönüşürdü. Bir bisiklet ise bir arabaya... Ama tek umutları vardı; çocukları okuyup büyük adam olmalıydı...

Hayata çekiçle darbe indirmek
Hayat çok çetindi. Hele onlar için daha bir çetin. Ama onlar her türlü zorlukların üstesinden gelmiş, ayakta durmayı başarmışlardı. Hayat, onlara bir engel koyduğunda ellerindeki çekiçlerle o duvarı yıkıyor, başka bir engelle karşılaşıyorlardı. Bu engeller hiç bitmiyordu. Kimi zaman amansız bir hastalık, kimi zaman parasızlık oluyordu bu engel. Ama aralarında sevgi vardı ya, bu onlara yetiyor, artıyordu bile. O sevgi, bir çekiç misali, ellerinde hayat buluyor ne engel olursa olsun aşmasını biliyorlardı...

Yeni evlenmişti. Artık o da “başı bağlananlar” grubuna katılmış, çoktan evine ekmek götürme tasasına düşmüştü. Ama hayat sevincinden hiçbir şey kaybetmemişti. Hep gülücükler saçıyordu etrafa. Fotoğrafını çekmek istediğimde hemen kendisini objektifin önüne attı. “şöyle dur, böyle dur” derken, o gülümsemesinden yakaladım bir tane. Hala haberi yoktu çektiğimden. Poz verme çabasından hiç vazgeçmedi. Yakışıklıydı sonuçta. O da güzel bir fotoğrafından olsun isterdi tabi. Ama onu asıl yakışıklı yapan yüzündeki yağlar, elindeki kırışıklıklar, tişörtündeki toz parçaları yani emeğiydi. Gözündeki ışıltının hiç azalmaması dileğiyle...
Yusuf
Bir “Yusuf”un hikayesi. Daha doğrusu nice “Yusuf”ların hikayesi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte uyanır. O sırada eşi kalkmış, ona sıcak bir çay hazırlama telaşındadır. Çocuklar daha uyanmamış, baba da uyandırmaya kıyamamıştır. İki bardak çayını içtikten sonra servisi bekler. İçerisi tıklım tıklımdır. Ama başka çare yoktur. Bir saatlik yolculuktan sonra işyerine varılır. Sıra üst değiştirmeye gelir. Bir dolabı vardır “Yusuf”un. Hayatını içine sıkıştırdığı. Hayatına anlam kattığı. Bir çift terlik, bir ceket, bir de eskimiş pantolon çıkarır. Değiştirir üstünü. Ama umutları kalır içeride. Göstermez kimseye. Çünkü bilir ki gösterdiğinde o umutlar onun olmayacak. Başkaları çalacak umutlarını. Her sabah dolabına atar umutlarını, akşam tekrar götürür evine. Çünkü umutları ailesinin umutlarıdır...
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
Fotoritim e-Panel "Fotoğraf Eleştirmenliği"
TFSF Onaylı Yarışmalar
Photo Contests Under TFSF Patronage
02 Eylül 2009 UMUT VAKFI "Bireysel Silahsızlanma Günü" FOTOĞRAF YARIŞMASI
15 Eylül 2009 GENÇ ÇEVRE GİRİŞİMİ ve MSGSÜ İLETİŞİM KLÜBÜ "Doğanın Direnişi" Fotoğraf Yarışması
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Dask Anadolu Dağ Maratonu