e-Panel
21 Şubat Uluslararası
Çocukluk Çağı Kanser Günü
“Fehmi Mine: ‘Göreceksiniz bir gün Ozan’ın fotoğrafları Avrupa mecmualarında yayınlanacak’ demişti. Bu kehanet gibi beyan herhalde bana teşvik oldu...”

Sizin için fotoğraf nedir; anlamlı meslek, bir uğraş, yoksa yaşamınızın vazgeçilmez parçası?
Geriye doğru baktığımda profesyonelce bir amatörlük ve amatörce bir profesyonellik görüyorum. Siz buna “Yaşam boyu safiyane bir tutku” da diyebilirsiniz.

Fotoğraf, yaşamınıza nerede ve nasıl girdi? Fotoğrafçılık geçmişinizden söz eder misiniz?
İlk basit 6x6 kutu makineyle, baba memleketim olan Edremit’te 19 yaşında tanıştım. Çevremdeki görüntüleri çerçevelemeyi kartpostalları, dergi ve kitap resimlerini, hatta pul koleksiyonumdaki fotoğrafları izleyerek öğrendim. Makineyi satın aldığım Fehmi Mine, önceleri fotoğrafçılık yapmış. O tarihlerde gözlükçülük yapıyordu ama aynı zamanda karanlık odasını dağıtmamıştı ve fotoğraf malzemesi de satıyordu. Dükkânına er eğitim alayında yedeksubay olarak görevlerini yapan iki İstanbullu meraklı amatör fotoğrafçı uğramaktaydılar. Birinin adını (daha sonra Hayat mecmuasının fotomekanik atölyesinde çalıştığı için) anımsıyorum: Ferit Can, diğerininkini unutmuşum. Ama o da önemli bir isimdi. Fehmi Mine ilk filmimi yıkamış ve sonuçları görmüştü. O iki meraklı yedeksubaya “Göreceksiniz bir gün Ozan’ın fotoğrafları Avrupa mecmualarında yayınlanacak” demişti. Bu kehanet gibi beyan herhalde bana teşvik oldu.
Kabataş Erkek Lisesi’nde yatılı okuyordum. Liseler tam o yıl üç yıldan dört yıla çıkarıldı. Bir yıl fazla okutulduk. Oldukça başarılı bir öğrenci olduğum halde bu angarya beni okulumdan soğuttu. Kısa yoldan hayata atılmak için yollar aramaya başladım. Kader beni 1955 yılında sembolik bir aylıkla “İstanbul Umum Fotoğrafçılar Derneği”nin kâtipliğine sürükledi. Zamanın profesyonel atölye fotoğrafçılarının hemen hemen hepsiyle tanışmak, işlerini izlemek şansına kavuştum.
Daha sonra 1956 yılında “Amatörlerden fotoğraf alınacak” diyen bir gazete ilânıyla gittiğim Doğan Kardeş Matbaası’nda fotoğraflarım beğenildi. “Pek yakında çıkacak olan Hayat Mecmuası”nda çalışmak üzere, Hikmet Feridun Es’in deyimiyle “Babıâli tecrübesi olmayan taze bir göz” olarak keşfedildim(!). Kısmet foto muhabirliği imiş. 1960’da dergi Ankara’da büro açtı. Ben gönüllü olarak Ankaralı oldum.
Bu süreçte yaşadığınız ve unutamadığınız birkaç olayı anlatabilir misiniz?
İlginç anılar pek çok da, anlatılması uzun sürer. Kısa bir şeyler istenirse: Örneğin, eski tarihlerde Anadolu’yu gezerken, çoğu zaman yabancı turist sanılmamla ilgili pek çok anıya sahibim. Bir keresinde Ihlara vadisinde iki genç bana sırasıyla İngiliz mi, Fransız mı, Alman mı, İtalyan mı, Hollandalı mı, Amerikalı mı olduğumu sordular. Hiç birine olumlu yanıt vermedim. Bir türlü Türk olabileceğim akıllarına gelmiyor. Sonunda “Ya, neyin nesisin be adam” dediklerinde sırf muziplik olsun diye “Japon!” dedim. Hayrettir, inandılar “Tevekkeli değil” dediler.
Tuzhisar Sultan Hanı’nda bir çocuğun, yarısı kemirilmiş karpuz dilimini bana uzatıp da “Mösyö ham yap ham!” deyişini de unutamıyorum. Bir keresinde de yaşlı bir kadının fotoğrafını çekmek istemiştim. Olumsuzluk işaretleri yaptı. Ben ısrarcı olunca da “Göreneksiz şey” deyip sırtını döndü. Beni görgüsüzlükle suçlamıştı.
Hayat Mecmuası için çalıştığınız yıllardan bahsedebilir misiniz?
Hayat, henüz televizyonla tanışmadığımız yıllarda, her eve girebilen ve satışı günlük gazetelerin dört beş katı olan çok etkili bir yayın organıydı. Tifdruk tekniği ile basıldığından o zamana kadar Türkiye’de kimsenin görmediği nefasette fotoğraflar basabiliyordu. Bu, bizim şansımız oldu. Kadrolu ilk iki fotoğrafçı elemanı Ara Güler ile ikimizdik. Sonradan, zaman içinde başka arkadaşlarla da nöbet değişimleri olmuşsa da, sanırım foto-jurnalist olarak akıllarda kalan yalnız ikimiz olduk.
Hayat’a girdiğim günlerde tesislerin her seksiyonunun başında toplam on Alman uzman çalışıyordu. Ben meraklı ve hevesli bir genç olarak her bölümde beş on gün çalışarak, o ortamın havasını koklayarak foto muhabirliğimin yanında iyi bir matbaacılık ve basım organizasyonu eğitimi de görmüş oldum.
Hayat’ta çalışanların en büyük derdi patronla olmuştur. Şevket Rado adeta iki ruhlu bir adamdı. Radyo konuşmalarında kadife yumuşaklığında ve matbaa dışındaki dostluklarında sözü sohbeti yerinde bir Dr. Jekyl idi, ama matbaanın içinde asık suratlı, aksi bir Mr. Hyde’a dönüşüyordu. Kötü yüzünü Ara’dan ve Şemsi Güner’den dinleyin. Ben Ankara’da, yani uzağında bulunduğum için yine de iyi idare ettim sayılır.

O bir yana, Hayat mecmuası içinde birçok değerli insanın dostluğunu kazanmış olmak benim için gurur nedeni olmuştur. Onurlu bir gazetecilik dönemi yaşamak da, hem dışarıdaki dostluklar yönünden hem de benim kişisel gelişimim açısından kazanç hanesine yazabileceğim hususlar.

“…fotoğrafın sualtı ve safari fotoğrafçılığı dışındaki bütün dallarında gayret gösterdim...”
Basın fotoğrafçılığı yanı sıra fotoğrafın hangi türlerinden zevk aldınız?
Yaşadığımız zaman kesitinde, ülkemizde fotoğraf eğitimi olmadığı gibi, pek branşlaşma şansı da yoktu. Hem bu yüzden, hem de kendi kişisel yapımın çok yönlü oluşundan sanırım, ben fotoğrafın sualtı ve safari fotoğrafçılığı dışındaki bütün dallarında gayret gösterdim. Bir de savaş fotoğrafçılığını dışarıda tutmak gerek. Bu konuları başarıyla işleyen arkadaşlara gıpta duyuyorum. Fırsat buldukça alkışlıyorum. Genelde, fotoğraf çekmenin bizzat kendisi bana büyük heyecan veriyor. Fotoğrafın beni en çok çeken yönü, insanın insanla ve doğayla ilişkileri. Ancak soyut bir ayrıntıyı, bir manzarayı, sanayi tesisini ya da mimari eseri, çiçeği, böceği fotoğraflarken de heyecan duyuyorum.
Biraz da Rubailerden bahsedebilir misiniz?
Babam hem şairdi, hem de şiir hocası. Ama ben ondan hiç ders almadım. Bir başka şair bir büyüğümün tavsiyesine uyarak, -kendimi dağıtmamak için- tek yöne yönelmek ve orada başarılı olmak uğruna şiir yazmayı ve hatta okumayı uzun seneler reddettim. “Eğer bende bir şiir gücü varsa, o benim fotoğraflarımda ortaya çıksın” dedim. Fakat insanın genlerinde olan dürtülerin önüne geçilemiyor çoğu zaman. Eski edebiyatımızda ve başka dillerde yazılmış şiirlerin günümüz Türkçesiyle, yani anlaşılır bir dille nasıl söylenebileceği konusunda biraz kalem oynattım. Şairlik taslamayacağım, şairlik iddiasında değilim. Şairler, kalıba düşkün ve içeriksiz örnekler veren meslektaşları için küçümseyerek “manzumeci” derler ya. Ben iftiharla -dilimize yabancı şairleri dillendiren- çok iyi bir “manzumeci” olduğumu söyleyebilirim.

Bana “Rubailerden söz et” diyorsunuz. Ben bir şey söylemiyeyim. Sözü bu konuda söz sahibi olan sayın Talat Halman’a bırakayım: “Mevlâna Celâleddin Rumi’den 1200 rubai çeviren Ozan Sağdıç, bu ceviri türünün bir üstadı. Özellikle Hayyam dörtlüklerinde, başka pek az çevirmenin yaklaşabildiği bir virtüöz...”
Türk siyasi tarihinin canlı tanıklarından birisiniz... Bu nasıl bir duygu? Bu döneme ait anılarınızı yazmayı düşündünüz mü? Bir kitap halinde derlemeyi?
Sadece düşünmekle kalmadım. Yazdım bile, hâlâ da yazmaya devam ediyorum. “Yirminci Yüzyıl Denen O Mazi” anı dizisi üç cilt olarak planlandı. İlk cildi yayınlandı. Kimi nedenlerle üç cildini birden yeniden planlamak gerekiyor.
Hiç fotoğraf yarışmalarına katıldınız mı? Fotoğraf yarışmaları ile ilgili kısacık da olsa görüşlerinizi alabilir miyiz?
Gençlik yıllarımda, bir kaç yarışmaya katılmıştım. Örneğin bir bankanın açtığı bir yarışmada toplam 12 derece ve mansiyon almıştım. Renkli dalındaki birinciliği de Othmar ile paylaşmıştım. İngiliz Photography dergisinin açtığı ilk geleneksel yarışmanın ilk birincisi ben olmuştum. Sonraları, profesyonelliğim ağır basınca kendi insiyatifimle yarışmalara katılmadım. Benim adıma fotoğraflarımı yarışmalara gönderen arkadaşlarım oldu. Sanırım Mehmet Bayhan’ın gönderdiği bir fotoğrafımla Fiap’tan Türkiye’ye ilk madalyayı getiren ben olmuşum. Bayhan’dan aldığım bir mektup öyle söylüyor. Bunların hepsi eski hikaye. Yani ben çok büyük bir yarış içindeyim, rakibim de çok zorlu! Yani hep ve durmadan kendimle yarışıyorum.
Yarışmalar, gençler için düşünüldüğünde, elbette çok yüreklendirici. Ödül kazanmak da herhalde zevkli bir şey olmalı. Bu yüzden o maratona katılmalarını uygun görürüm. Seçici kurul üyelikleri, birçok yeni işler görmek ve fotoğrafı koklayıp iyi malı ortaya çıkarma konusundaki sezgilerimi sınama şansını bana bağışladığı için, doğrusu çok hoşuma gidiyor.

“Yaşamımız boyunca, ‘fotoğraf işine gönül verenler örgütlenmeli’ düşünce ve gayreti içinde olduk.”
Bir Dernek üyesi misiniz? Derneklerin işleyişi ile ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz?
Yaşamımız boyunca, “fotoğraf işine gönül verenler örgütlenmeli” düşünce ve gayreti içinde olduk. Nereden olumlu bir haber gelse, bizde yankısını buldu. AFSAD onursal üyesi olduğumu ilân etmişti. FSK kurulurken kurucu üyeleri arasında bulundum. Bir zamanlar FIJ (Uluslararası Gazeteciler Sendikası) kartını taşıdım, kısa bir süre için ASMP (American Society of Magazine Photographers) üyesi olmuştum. Yine bir süre Gazeteciler Cemiyeti’nin İstanbul Şubesi üyesiydim. Elimde Ankara Gazeteciler Cemiyeti merhum başkanı Beyhan Cenkçi’nin cemiyetin onursal üyesi olduğuma dair bir mektubu var. Halen geçerli midir, bilmiyorum.
Fotoğraf dernekleri, Batı ülkelerindeki kulüplerin işlevini gördüğü sürece yararlı olabilirler. Dayanışma ve saygı esas. Olumlu rekabet de hoş. Bu yönleri bana çekici geliyor. Diğer yandan, kötü rekabet ve klikleşme alâmetleri gördüğüm ortamlar beni çok üzüyor.
Arşivinizi nerede ve nasıl saklıyorsunuz?
Üç mekânım var: Bürom. evim ve depom. Her biri tıklım tıklım dolu. Negatiflerim pergamin kağıttan föylerde klasörler halinde; diyalar da asetat mahfazalarda, çekmece biçimindeki kutularda duruyor. Dört beş yıldır olanak ölçüsünde seçme ve belli portfolyolar içinde yer alabilecek işe yarar negatif ve diyalarımı tarayarak sayısal ortama geçirmeye çalışıyorum. Onlar da konularına göre disklere kaydediliyorlar.

Dijital makine kullanıyor musunuz? Dijital fotoğraf nedir?
Niye kullanmayayım? Fotoğrafın oluşumu fiziksel, yani optik bir olaydır, oluşan görüntünün kayda geçirilmesi ise kısa tarihi boyunca kimyasal bir olaydı. Şimdilerde giderek elektronik, yani sayısal bir olay haline gelmiştir. Bu sürece direnmenin mantıksal bir nedeni yok. Mesele bu kadar basit.
İlk makineniz?
İlk makinam 1953 yılında 30 liraya satın alınmış, sadece tek bir enstantanesi ve sabit iki diyaframı olan, presli saçtan mâmûl ve üzeri çağla rengi pütürlü fırın boyayla boyanmış “Daci” marka Alman malı bir kutu makineydi. Fotoğraftan kazandığım parayla 1955’te satın aldığım ilk makina ise Çekoslavak yapımı çift objektifli refleks makine 6x6 Flexaret idi.
Ailenizin tarihi ile ilgili bir kitap yazıyorsunuz bildiğimiz kadarıyla.. Biraz bilgi verebilir misiniz?
Daha önceki bir soruyu yanıtlarken sözünü ettim; bir zamanlar 2000 yılı bizim için kolay kolay ulaşılamayacak bir yerlerde, milenyum değişimi gibi ideal bir noktadaydı. Oysa, gelip geçiverdi bile.Yirminci yüzyılın üçte ikisine ben kendim tanık olmuştum. Daha öncesi de aile büyüklerimin anılarında canlı olarak yaşamaktaydı. Şimdi geçmiş bir zaman dilimi olan 20. Yüzyıl’da ailemin ve benim başımdan geçenleri anlatırken doğal olarak yaşadığımız ülkenin sosyal evriminin de bir panoraması oluşuyor.
Fotoğraflarınızın da kitaplaşmasını düşünüyor musunuz?
Bu konuda ne çok hazırlığım var bilemezsiniz. Ben proje üretmekten yana oldukça becerikliyim. Ama sponsor bulmakta o derece çekingen ve beceriksizim. O adamlar da, ortalıkta dolaşmıyorlar tabii... Allah kısmet ederse, birçok fotoğraf kitabımı yayınlanmış olarak görebileceksiniz sanırım bir gün.
Röportaj: İmren DOĞAN - Funda GÖNENDİK Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.