Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > OCAK 2012 SAYISI - JANUARY 2012 ISSUE > Özcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabak
Özcan Ağaoğlu ile Fotoğraf Üzerine : İranabak
 

ÖZCAN AĞAOĞLU İLE FOTOĞRAF ÜZERİNE…

 

“İran, bize en yakın ama en uzak komşumuz.  Bize hep bir tehdit olarak algılatılmış. Bir gün elime bir çalışma geçti. İsmi İRANABAK. Ben baktıkça İran benim algılarımı zorladı ve değiştirdi. Fotoğrafın değiştirici gücünü belki de ilk kez bu kadar fazla hissettim. Özcan Ağaoğlu, İran’ın sosyal yaşamını, dini ritüellerini, insan ilişkilerini, uyuşturucu sorununu ve son olarak da 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kendine özgü bakış açısı ile görüntülemiş. Fotoğraflarında yer alan hikayeler, belgesel fotoğrafın estetik ve evrensel boyutunu açıklıkla ortaya çıkarmış.  Fotoğraflarının bir başka özelliği ise tamamen el işçiliğiyle oluşturmuş olması.  Ağaoğlu, fotoğraf baskılarının tamamını kendi karanlık odasında ve agrandizöründe basılmış olarak bizlere sunuyor.

 

Özcan Ağaoğlu, İran’ı Alaaddin’in sihirli lambasından çıkan cinin gözünden bize anlatmış. Bende fotoğrafları ÖZCAN AĞAOĞLU’nun sihirli fotoğraf makinesinden çıkan cinin gözünden izledim. Sonunda cinin kim olduğuna karar veremedim. Cin İran mıydı? Yoksa Özcan Ağaoğlu mu? Nazan arkadaşımla birlikte o cini bulmak için böyle bir söyleşi gerçekleştirdik.”

 


 

Ali İhsan Ökten : Çalışmanız gerçekten “Aaaaaaaaaaaaaa İran’a bak” dedirtecek bir çalışma. İRANABAK çalışmanız son yıllarda izlediğim en çarpıcı çalışmalardan bir tanesi. Fotoğraflar Doğan Hızlan’ın “İranabak” için yazdığı makalesinde “Kitaptaki fotoğrafları görüp yazıları okuyunca komşumuzu yeterince tanımadığımız kanaatine vardım.” dediği gibi gerçekten İran hakkındaki algılarımızı değiştiriyor. Başlangıçta böyle bir hedefiniz var mıydı? Yoksa bazı şeyleri süreç mi belirledi? 

 

Özcan Ağaoğlu : İranabak projesini yapmamın pek çok nedenleri var. Küreselleşme dalgası ile zıtlaşan Küba üzerine yaptığım çalışmanın ardından, 1979’da farklı bir devrim yaşamış İran gibi dünyanın politik ücrası sayabileceğimiz ülkenin mahremine bir gazeteciden ziyade bir ‘insan’ olarak girmek istedim.

 

İki bin beş yüz yıl aynı topraklar üzerinde yaşamış kaç ülke sayabilirsiniz?

 

Türkiye ve İran coğrafya, dil, din ve kültür benzerlikleri ile birbirlerine oldukça yakınlar. Farklı formlar taşısalar da aynı dinin mensuplarıyız. Şah İsmail, Çaldıran savaşı sırasında Yavuz Sultan Selim’in kendisine Farsça yazdığı mektuplara karşılık ona Türkçe  mektuplar ile cevap vermiş. İran nüfusunun nerede ise yarısı Azeri Türkü ve Türkmen. Türkiye’den sonra kırk milyonla en fazla Türkçe konuşulan ikinci ülke diyebiliriz. İran’da büyük bir Atatürk hayranlığı var. Özellikle Şah döneminin ardından İslam devrimini yaşamış yaşlı insanlar benimle karşılaştıklarında gözleri dolarak ”Atatürk’e selam eyle” diyorlar. Mevlana Anadolu’ya İran’dan geliyor ve Mesnevisi Farsça. Osmanlı’nın Sünni İslam’ına karşılık İran’ı radikal Şii yapan  Erdebil’li Şah İsmail (Hatayi) Türkmen ve çok ünlü bir şairdir. Şiirleri  bizler tarafından okunmakta, besteler yapılmakta. İranlı şair Ömer Hayyam bizden biri gibidir. Ülkemizde en çok bilinen şairler arasında yer almaktadır.


 

A.İ.Ö. :  Küba’dan sonra İran çalışması. İkisi de devrim sonrası. Her ne kadar birisi sosyalist devrim, diğeri İslami devrim olsa da ABD karşıtı olmaları, ABD tarafından sürekli olarak tehlike olarak görülmeleri ve karşı devrimle yıkılmak istenmeleri gibi ortak özellikleri var. İdeolojik olarak  farklı rejimle yönetilmelerine rağmen iki ülke arasında benzerlikler var mı?  Yoksa devrimleri mi takip ediyorsunuz?

 

Ö.A. : Fikir, Küba çalışmamı tamamladığım aşamada aklıma geldi. Farklı devrimler ve uç kutuplarda yaşanan sosyal hayatlar. Devrin liderleri Batista ve Pehlevi’yi birbirlerine benzetmek pek doğru ve hakkaniyetli olmaz düşüncesindeyim.  İki lider arasında  ortak nokta arayacak olursak, yönetimleri süresince batı ülkelerine ve bilhassa ABD’ye koşulsuz teslimiyetleri olmuştur. Ancak her iki ülkede de devrim, ekonomide haksız paylaşımın, baskı rejiminin ve özgürlük sınırlamalarının halklar üzerinde oluşturdukları olumsuzluklar  sebebi ile yapılmıştır. Küba’da Castro, İran’da Humeyni bu söylemlerle yola çıkıp devrimlerini gerçekleştirmişlerdir. Her iki devrimde de ABD’ye başkaldırı politikası halkı daha fazla devrimine sahip çıkmasına ve birbirleri ile kenetlenmelerine neden olmuştur. Daha sonra gelinen noktayı, doğal olarak ülkelerin coğrafik, tarihi ve kültürel farklılıkları etkilemiştir.

 

Her iki ülkede de devrim sonrası ciddi yaşamsal farklılıklar meydana gelmiştir. Küba’da halk Sosyalizmle, İran’da ise siyasal İslam’ın gerçekleri ile yüzleşmişlerdir.

 

Küba’da ABD baskıları ile dış yardımlar kesilmiş ve böylece halk yalnızlaşmış, yoksullaşmıştır. Ekonomi son yıllarda turizm ile sağlanan yukarıya doğru bir ivme kazansa da halen Küba’da yoksulluk sınırlarında yaşayan fazlaca nüfus vardır.

 

Dış yardımların kesilmesi ve ambargolar konusunda  İran’da benzerlikler yaşamıştır. Bu aşamada İran’ın petrol zenginliği devreye girmiştir. Devrim, İran’da başka anlamlarda farklılaşmıştır. Düşünce yapıları aynı olmasa da İran’ın entelektüel, solcu ve akademik kesim devrimin başarı ile gerçekleşebilmesi için  Şah’a karşı Humeyni’nin yanında yer almıştır. Ancak devrim bu kesimler için umdukları gibi sonuçlanmamıştır. Olması için göğüs göğse mücadele verdikleri devrim karşılarına  farklı yapıda çıkmıştır. Humeyni devrim sonrasında halkı özgürlüğüne kavuşturup asıl işi olan camisine çekileceği vaadini yerine getirmeyip İran’da dinin siyasal ve örgütlü hale gelmesini sağlamıştır. Ülke adının “İran Demokratik İslam Cumhuriyeti” olmasını reddedip “İran İslam Cumhuriyeti” demiştir. Bunun açıklamasını da İslam’ın manasında demokrasinin de var olduğu şeklinde yapmıştır. Burada sorgulanmayan tek nokta, muhafazakar bir insanın demokrasiye bakış açısı veya yaklaşımı olmuştur.  Dünyanın petrol rezervleri bakımından üçüncü ülkesi olmalarına rağmen sanayi ve ticaret yeterince gelişememiştir; Halk arasında bu refah paylaşımı sağlanamamıştır. Halen petrol istasyonlarında yakıt alabilmek için araçlar kuyruklar oluşturmakta ve karne ile alım yapılmaktadır. Günün sonunda bakıldığında İran’da halkın iktidarı sorgulamaya iten neden İslami rejimden ziyade, ekonomide gösterdiği başarısızlıktır. Tahran ve Tebriz gibi metropollerin bazı kesimlerinde rejim sorgulanıyor olsa da, ülkenin büyük bir kısmının sistem ile çatışması görünmemektedir.

 

A.İ.Ö : Kitabınızda İran’la ilgili her şey var.  

 

Ö.A. : Ben her şey var diyemeyeceğim. İran’da olduğum 4 yıl süresince bana görünenler var desek daha doğru olur. Kitap üç farklı İran gerçeğini anlatıyor. Aynı bayraklarındaki gibi 3 renkten oluşuyor. Yeşil, kırmızı ve beyaz. Yeşil, İran İslam Cumhuriyeti’nin sosyal yaşamını, kapalı kapılar ardını, ev partilerini vs, Kırmızı, uyuşturucuyu, Beyaz ise seçimleri anlatıyor.


 

A.İ.Ö. : Peki Küba ile benzerlikler var mı? Halkın sorunları, yaşantısı, beklentileri açısından?  

 

Ö.A. : Aslında insanın beklentileri aynı değimlidir? Hangi düzen içerisinde yaşarsanız yaşayın  hepimizin yaşamdan ortak  beklentilerimiz vardır. Nedir bunlar, hakça paylaşım ve özgürlük.  İran ekonomik olarak daha şanslı, çünkü toprak altı zenginliği var. Ancak mevcut idarenin ülkenin petrol varlığından doğan geliri tabana yaydığı söylenemez. İran’daki problem başörtüsü değil, daha çok ekonomik ve sınırlı özgürlük.

 

A.İ.Ö. : Devrimler bir bakıma siyah-beyazdır, çalışmalarınız da mı bu yüzden siyah-beyaz.  

 

Ö.A. : Doğru bir bağlantı kurmuşsunuz. Özellikle Küba çok renkli bir ülke. Küba’yla ilgili belki de yüzlerce fotoğraf gördünüz, ancak az sayıda siyah-beyaz fotoğraf gördüğünüzü tahmin ediyorum. İnsanlar rengin büyüsüne kapılıyorlar. Fakat Küba’da bir devrim gerçeği ve romantik Che olgusu var biliyorsunuz. Küba devrimi dediğinizde aklınıza siyah-beyaz fotoğraflar geliyor. Ben ona gönderme yaptım. Siyah ve beyazın İran çalışmam içinde uygun olacağını düşündüm. Zaten ülkede örtünme anlamında siyahı çok görüyorsunuz. Beyaz da benim için özgürlüğü simgeliyordu. Renklide çalışsanız siyahın ve beyazın anlamı değişmeyecek.


 

A.İ.Ö. : İran bahsettiğiniz gibi 2500 yıllık bir tarih ve kültür. Ve bu kültürün getirmiş olduğu birçok sanatta üst düzeyde. Sinema ve karikatürde takip ettiğim kadarıyla çok iyiler. Edebiyatta oldukça tartışmasız iyiler. Fotoğraf ve diğer sanat dallarında gözlemlediğiniz kadarıyla ne durumdalar?   

 

Ö.A. : Şiir, edebiyat ve sinemada iyi olan bir toplumun diğer sanat disiplinlerinde de geride olamazlar.  

 

A.İ.Ö. : Fotoğrafta bir ekolleri var mı? Yani bir İran fotoğrafından bahsedebilir miyiz? Genel olarak baktığımızda Türkiye fotoğrafında böyle bir şeyimiz yok. Bizdeki gibi üretildiğinden çok tüketiliyor mu?

 

Ö.A. : Fotoğrafta kişilerin bir tarzı veya ekolü olabilir ama ülkenin ekolü dersek pek yanlış olur. National Geographic’in ünlü fotoğrafçısı Reza Deghati’nin İranabak için yazdığı son sözünden bir cümle ile bu sorunuza yanıt vermek isterim. “ Son otuz yıl İran’ı fotoğraflamada muazzam gelişme işaretleri gösteriyor. Mollaların çektirdiği acılar, yaşattığı zorluklar ve çıkardığı engeller, sansürün kılıcı altında doğmuş Şirin Neşat gibi taze bir yaşam soluğu sergileyen meraklı fotoğrafçıları yeni bir fotoğraf üslubu başlatmaya itti.

 

A.İ.Ö. : Ama o kısıtlama bazen sanat da  fışkırmalara neden olabiliyor. Örneğin karikatürde böyleler.

 

Ö.A. : Sanatlarında baskıcı rejimin üstesinden gelmek için çok büyük zeka ve yaratıcılık kullanıyorlar.


 

A.İ.Ö. : Fotoğraflarınızda toplumsal yaşamı, kadın-erkek ilişkilerinden gündelik yaşama ve dini inançlara kadar her şeyiyle görüntülemişsiniz. Ancak kadın-erkek ilişkisine ayrı bir vurgu yapmışsınız. Bu bazı fotoğraflarınızda çok belirgin, kuaförde kadın, estetik ameliyat olan kadın, sevgilisi ile sarılan veya öpüşen kadın bunları nasıl fotoğrafladınız? Yani İran gibi bir ülkede baktığımızda çalışmanız o yüzden bana daha da şaşırtıcı geldi.  

 

Ö.A. : Evet! Dikkat çeken bir proje yapmanız, sizin o proje için ne kadar zor, özverili ve sürpriz fotoğraflar üretmeniz ile ilgilidir. Değil bir yabancıyı, bir İranlıyı bile şaşırtacak fotoğraflar yapmalısınız. Tabii fotoğrafçı şanslı da olmalı.


 

Nazan Gökkaya : Buna fotoğraf melekleri mi demeliyiz?

  

Ö.A. : Melekler olmazsa iyi fotoğraf olmaz. Lokantadaki öpüşen çiftin fotoğrafı buna iyi bir örnektir. Meleklerinize güveneceksiniz ama işinizi de şansa bırakmayacaksınız. Arka masadaki oluşabilecek bir anı başımızın arkasında gözümüz yok ama göreceğiz yada hissedeceğiz. Tabii bu esnada fotoğraf makinemiz hazır olacak. O an karar anıdır. O anı belgelemeli, ardından başınıza gelecek sorunları gidermelisiniz. Fotoğraf “durun bir dakika sizin fotoğrafınızı çekebilir miyim?” diyerek yapılamaz. Çok komiktir bu soru. Bu soru ile tüm atmosferi bozarsınız. Belki size komik gelecek ama önce fotoğrafı yapmalı sonra izin almalısınız. İşte budur dediğim fotoğrafı muhakkak çekerim. Pek fazla çok hikayelerim var bu konuda, çok tutuklandım, alıkondum ama buna neden olan fotoğraflar sergimin ve kitabımın en dikkat çekenleridir. Bir işi yaparken kalbiniz yerinden çıkacakmış gibi oluyorsa bilin ki o fotoğrafı izleyenlerinde kalpleri belki sizinki gibi atmasa da yüksek tempoya çıkıyor.   


 

A.İ.Ö. : Tepki göstermediler mi?  

 

Ö.A. : Görmediler. Görseler kızarlardı belki. İyi fotoğraf yapacağım diye insanların hayatlarını altüst etmem. Dikkat ederseniz o karemde hiç yüz yoktur, erkekte tanınmaz kadında... Yüzlerin tanınabildiği fotoğraflar ise konunun hissetmesi veya bilgisi dahilindedir.

 

Kuaföre gelince! Kuaförde çok ilginç, hamamda,... Kısaca hamamdan bahsedeyim. İsfahan da ara sokaklarda eski bir hamam ararken o mahalleden bir kadın bana yardımcı oldu ve beni hamama kendisi götürdü. Benimle içeri girdi. Ardından bir erkek müşteri girdi ve beni beklemeye başladı. Ben adama bizi beklemeyin soyunun lütfen dedim ve adam soyunmaya başladı. Kadın ve soyunan adam İran’da eski bir hamam da aynı kareye girdiler. Bunun oluşumunu sağlayan bir melek değilse nedir Allah aşkına.

 

Kuaförde de benzer hikayem var. Her İran seyahatimde  kadın kuaför sorarım ve tüm insanlar bana gülerler. Başka bir şey iste ama kuaföre giremezsin dediler. Bense istiyordum ve girecektim. Hatta boş bile olda fotoğraflamak istiyordum.  Şiraz’da kaldığım otelde otururken üniversiteli bir grup ile tanıştım. Beni aileleri ile pikniğe davet ettiler. Ertesi gün beni de otelden aldılar. Anne ve babaları ile sohbetim sırasında İran üzerine çalışıyorum ve bir türlü kadın kuaförüne giremedim dedim. Kocası ile Farsça bir şeyler konuşan kadın bana döndü ve kadın kuaförü olduğunu söyledi. Kalbim duracaktı. Hikayenin devamı kitabımda ve sergimde.

 

Estetik ameliyat olmuş kadına gelince İran’da estetik ameliyat çok yaygın. Sadece yüzleri göründüğü için yüze çok önem veriyorlar ve yüz güzelliği onlar için çok önemli.


Özcan Ağaoğlu

 

A.İ.Ö. : Peki bu çalışmanız İran'da nasıl yankı buldu?  

 

Ö.A. : Daha bulamadı, çünkü kitap yeni yayınlandı ve ilk sergi İstanbul’da olacak. 

 

N.G. : Serginiz ne zaman ve nerede?

 

Ö.A. : 20 Ocak-25 Şubat 2012 Depo İstanbul’da.


 

A.İ.Ö.: Kitabınızı İran’da yayınlamayı ve sergi açmayı düşünüyor musunuz? 

 

Ö.A. : Organizasyon yapılırsa düşünürüm tabii ki.

 

N.G. : Kitabı yayınlamanız zor oldu mu?

 

Ö.A. : Konu İran olunca sponsor bulmak zor tabii. Ama Yazar Ece Temelkuran sayesinde her şey kolay oldu. Osman Kavala Anadolu Kültür adına projeyi destekledi. Mas matbaasında basılan kitabım Masa Yayınları tarafından yayınlandı.


 

A.İ.Ö. : İran çalışmanızda en çarpıcı bölümünü kırmızı dediğiniz uyuşturucu, ilaç ve madde bağımlısı fotoğrafları oluşturuyor. Birincisi nasıl bu kadar fazla? İkincisi İran İslam Cumhuriyetinin bu konuda vatandaşlarına sahip çıkıp onlar için iyileştirici olanaklar sağlaması yani rehabilitasyon evleri, tedavi merkezleri vs. beni şaşırttı, siz nasıl karşıladınız? 

 

Ö.A. : Sosyal yapı ve sorunlarını aşama aşama anlıyor ve belgeliyorsunuz. Afganistan İran’ın sınır komşusu. Dünyadaki afyon üretiminin %92’si komşu Afganistan’da gerçekleştiriliyor  ve bunun yarısı da İran üzerinden batıya naklediliyor. İnsanlığın sorunu uyuşturucu geçiş yolu olarak İran’ı kullanırken zehrini bastığı topraklara akıtıyor. Eroin bağımlıları aralarında  kullanılmış enjektör alış verişi yaptıklarından Aids ciddi boyutlarda artış göstermiş. Bunu önlemek için sağlık kuruluşları bağımlılara günlük enjektör dağıtmaya başlamış. Devlet eroin bağımlılarını tedavi etmek maksadıyla özel evler oluşturuyor. Çalışmamın en güç bölümlerinden biridir uyuşturucu. Onsuzda İran gerçeğini anlatmak olmayacaktı. Tahran merkezde Şuş Park’ta bağımlılarla çalıştım. En çarpıcı fotoğrafım ise parkta enjektör kolunda olduğu halde yatan bir adamın portresidir.  Ayrıca bağımlıların bir kısmının rehabilite edildiği evlere zorda olsa girebildim.

 

N.G. : Bakım evleri gibi yerler mi? 

 

Ö.A. : Evet. Bağımlılar o kadar çoklar ki! Bu sayıyla hastaneler  baş edemiyor. Böylelikle mahallerin arasında özel tedavi evleri oluşturuluyor. Uyuşturucuyu bulmak alkol bulmaktan daha kolay. 

 

A.İ.Ö. : Alkol kullanımı nasıl peki? 

 

Ö.A. : Tabii ki yasak ve zor bulunuyor. Gizli satılıyor ve kullanılıyor. 


 

A.İ.Ö. : Çalışmanızın beyaz sayfasını oluşturan fotoğraflar seçimlerle ilgili olanlar. Bize biraz da İran’daki seçimleri anlatır mısınız? Neden seçimleri beyaz olarak değerlendirdiniz? Bizdeki seçimlerle bir benzerliği var mı?

 

Ö.A. : Demokratik seçimler bana her zaman temiz bir sayfa açılacağını hissettirir. Seçimleri gelişmeye doğru atılan ileri bir adım olarak görürüm. İran’da bugün her ne kadar demokrasiden söz etmek doğru olmasa da bu seçimler uyuyan bir devin bir gözünü açmıştır. Yapacağım açıklamaları okumak belki sıkıcı gelebilir ama onları anlamak için bu vakti kendimize tanımak lazım. Seçim ve sonuçlarını anlayabilmek ve değerlendirebilmek için öncelikle İran’ın siyasi yapılanmasını gözden geçirmek gerekiyor. İran’da Cumhurbaşkanını halk, Cumhurbaşkanı da başbakanı seçiyor. Dolayısı ile başkanlığa bağlı bir sistemle idare ediliyorlar. Sistemin en tepesinde Rehber bulunuyor. Rehber dün Humeyni, bugünse Ali Hamaney’dir. Rehber hem teoride, hem de pratikte rejimin en üst otoritesidir. Rehber sorgulanamaz ve eleştirilemez. Cumhurbaşkanı ve Ordu ona bağlıdır.  Anayasa ve halk egemenliğinin üstünde bir yetkisi vardır. Humeyni’nin karizmatik kişiliğinden dolayı rehberlik kurumu bugüne kadar sorgulanamıyordu.

 

Musavi İslami solu temsil ederken, iç siyaset yanıyla sistemde çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü bir yapı oluşturmak, Rehberlik kurumunda reform yapmak; dış siyaset açısından da Amerika ile ilişkileri iyileştirme yanlısı bir seçim söylemleri ile sokağa indi. Bunun karşısındaki Ahmedinejat geleneksel sağ çıkışları ile kitleleri etkiliyordu.  Reformist Musavi ve Muhafazakar Ahmedinejat arasına İslami devrimi sonlandırmak adına bir çatışma yaşanmıyordu. Her ikisi de yetmiş dokuz İslami devrim öncesi ve sonrasında temel öğretileri bakımdan hemfikir oldukları devrimin başarı ile gerçekleşmesi için önemli görevler üstlenmişlerdir. Seçimleri Musavi kazanmış dahi olsa İran’da İslami düzen anlamda bir değişiklik beklenmiyordu. Seçimi iyi tartamayan dış basın, seçim kargaşasını farklı yönde değerlendirmiştir. Muhafazakarlar ile Reformistler arasındaki temel fark Rehberlik kurumunu ele alış şekilleridir. Rehberlik kurumunun geleceği hiç şüphe yok ki  İran’ın iç ve dış siyasi rotasını da belirleyecektir.


 

Seçim öncesi son derece demokratik bir hava vardı ülkede. Hatta halkın birbirilerine karşı toleranslı tutumu batı toplumlarını kıskandıracak düzeydeydi. İki bin beş yüz yıldır aynı topraklar üzerinde yaşamanın verdiği özgüven, sakinlik ve huzur İran halkının genlerine kazınmış. Bunu İran’a adım atar atmaz fark edebiliyorsunuz. Benzeri az bulunur trafik karmaşasının içinde, hatta şahit olduğum onlarca trafik kazasında dahi insanlar birbirlerinin hatalarını adeta fısıltıyla anlatıyorlar. Bu durum medeni ülkeler diye adlandırdığımız batı toplumlarında bile az yaşanılan bir olay. Lokanta, kahvehane, okul, devlet daireleri vs.. gibi sosyal ortamlarda size en yakın kişinin veya masanın konuşmalarını kulak kabartsanız dahi duyamıyorsunuz. İnsanlar neredeyse karşısındakinin dudağını okuyarak anlaşıyorlar. Türkiye’deki gibi insanların birbirlerini dinlememelerine, nedensiz öfke ve tahammülsüzlükler göstermelerine İran’da rastlayamıyorsunuz. Karşılıklı konuşurken cevap hazırlamak yerine muhatabını dinliyor, birbirilerini anlamaya çalışıyorlar.

 

Seçim propagandaları  da böyle bir dinginlik ve anlayış ortamında başlamıştı. Yetmiş dokuz İslam devrimin ardından otuz yıl geçmiş; halk ilk kez sokaklara dökülmüştü. Halkın sokaklardaki sessiz çığlıkları demokrasi tohumlarının toprağa ilk serpilişiydi. Sokaklar, on binleri bulan Ahmedinejat ve Musavi taraftarlarının karşılaşmalarına sahne oluyordu. İşte şimdi olay çıkacak dediğim anda kümelenen insanlar aralarından tartışıyor ve devlet güçlerinin müdahalesi olmadan birbirlerini yatıştırarak dağılıyorlardı. Dünya üzerinde bunun bir örneğinin daha olmadığını düşünüyorum.

 

Seçimin ardından Musavi taraftarları seçim sonucuna itiraz etmek için devlet güçlerinin tüm engellemelerine rağmen tekrar sokağa çıktılar. Ardından buna karşılık olarak Ahmedinejat taraftarları sokağa döküldüler. Yine sessizce yine kavgasız, yine kan dökülmeden.

 

O gün Musavi, taraftarlarına Azadi Anıtına kadar sessizce yürüyün demişti. Öyle yaptılar… On binlerin bir arada bu kadar sessiz yürüyebilecekleri inanılır gibi değildi. Duyulan sadece devletin helikopterlerinin sesiydi.


 

İşte aynı gün Besij’lerden gelen ilk kurşun, ilk ölüm ve ardından ilk çığlık duyuldu.

 

Ben o ilk çığlığın yanı başında anlamsızca deklanşöre bastım.

 

Seçim sonrasında ölümler ve mevcut iktidara muhalefet edenlerin tutuklanmaları  devam etti. Hapishanelerinde hala tutuklu yazarlar ve basın mensupları bulunmakta. İran’da muhalefet ve sokağa dökülme anlamında geriye dönüşün artık yaşanamayacağını düşünüyorum. Bazılarının seçimlerden sonra sordukları soru şu “Artık İran devrimi tükendi mi?” “Yeni bir devrimin eşiğine mi gelindi?” Bunu cevaplamak çok erken ve güç. Ancak bir gerçek var ki muhafazakarların işinin eskisinden daha zor olduğunu söylemek için elimizde pek çok neden var. İran rejimi varlığını yitirmiş değil, ancak seçimler sırasında Hamaney ve Rafsancani’nin ilk kez karşı karşıya gelmeleri siyasi açıdan dikkate alınması gereken bir durumdur. Bu günden sonra daha fazla çatışma yaşanmaması için muhafazakarların, reformist kesimin demokrasi ve özgürlükler anlamındaki fikirlerini, belki kısmen, benimseyip  adım adım hayata geçirmeye başlamaları gerekecektir. 


 

A.İ.Ö. : Çalışmanız  yaşamın tüm kesitlerinin örneklerinden oluşturulmuş. Bu aynı zamanda çalışmanın uzun soluklu olduğunun da bir göstergesi. Çalışmanız ne kadar sürdü? Nasıl bir yöntem izlediniz?

 

Ö.A. : Tam 4 yıl süren bir çalışma, defalarca gittim. Bazı seyahatlerim araba ile oldu. Önce ülkeyi tam tanımak istedim, ülke çok büyük, Türkiye’nin, iki buçuk katı. Mutlak gezmeniz lazım, çünkü orda çok farklı kültürler, çok farklı toplumlar var. Kürtler, Araplar, Azeriler, Farslılar, Şiiler, Sünniler, vs, vs… Belgesel çalışmak için  tüm dokuyu tanımak gerekiyor. Bu yapıyı anlamak ve anlatmak sorumluluk ister. Ülke çalışmak zor iştir. Bir kere her şeyi belgelemeliyim diye düşünmemelisiniz. Zaten bunu becerebilmek oldukça zordur. Herkesin İran’ı farklıdır. Siz kendi İran’ınızı yapacaksınız. Her yaşanılanı belgeleyemezsiniz. Böyle bir sıkıntıya düşmeniz doğru olmaz. Belgesel fotoğrafçılıkta bu hataya düşmemek lazım.  Ülkeyi çok iyi okumanız ve anlamanız gerekir. Sevmezseniz üretemezsiniz. Hissetmeli içlerine girmelisiniz. Uzakta kalırsanız o da sizi kendinden uzaklaştırır.


 

A.İ.Ö. : İran da bahsettiğiniz gibi birçok kültür bir arada yaşıyor, çalışmanızda bu kültürel farklılığa dikkat ettiniz mi? Gerçi ben baktım birçok şehirden fotoğraf olması aynı zamanda bu kültürel farklılığında göstergesi. Yoksa daha daraltarak mı çalışma yaptınız? Bu kadar kültürü bir araya getirip bir İran çıkartmak zor olmadı mı? 

 

Ö.A. : Zorlukları kısmen anlattım. Projemin başında bütün bu söylediğiniz farklı kültürlerin tamamıyla çalıştım. Bir kere İran topraklarına adım atar atmaz anlayacaksınız ki, bizlerin çok yabancı olduğu bir özgüvenleri var. Azınlıklar ile birlikte yaşama kültürleri var. Parlamento’larında her birey temsil edilebiliyor.


 

A.İ.Ö. : Buna biraz daha paralel olarak kitabınızda yazan Farhad Fakhrian’ında dediği gibi çalışmalarınızda günlük yaşamın saf anlarını yakalamışsınız. Bu yabancı bir ülkede zor değil mi? Çok içinde olmuşsunuz gerçekten, sanki İranlılarında biz bile böyle bir çalışma görmedik gibi bir ifadeleri var. 

 

Ö.A. : Çok sevmek lazım öncelikle. Reza Degath’inin benim için yazdığı yazıdan aldığım örnek bu sorunuzun cevabıdır bence.

 

“O zamandan bu yana fotoğrafçılıkta modern çağı başlatan pek çok fotoğrafçı oldu, ama Özcan’ın fotoğraflarında olduğu gibi, aynı görüşü paylaşan veya İran sokaklarının böylesine gerçek bir betimlenişini gerçekleştiren çok fazla fotoğrafçı yoktur.

 

Yine de ben hep, en iyi fotoğrafçıların ve fotoğrafların, fotoğrafçının her zerresine aşina olduğu bir hikâyeden çıktığı kanaatimi ifade ede geldim. Konu, fotoğrafçı onu içinde yaşatana ve hikâyesini, onun fotoğraf makinesinin mercekleri arasından anlatmaya başlayana kadar fotoğrafçıyla boğuşur ve ona kafa tutar.

 

Bu nedenle şu andan itibaren Özcan’ın Türkiye’deki çalışmalarını daha da yakından takip edecek ve toplumuna ve kültürüne, onun kamerasından bakacağım. İran’da gerçekleştirdiği benzersiz iş fotoğrafçılığın zirvelerine çıkmış fotoğrafçılar arasındaki kesinlikle hak ettiği yeri almasını sağladığı gibi, Özcan’ın Türkiye çalışmalarının da İran fotoğraflarıyla aynı kuvvet ve derinlikte olacağını ümit ediyorum.”


 

A.İ.Ö. : Belki siyasi olacak ama İran’daki kadınların son zamanlarda yüzleri tamamen görünüyor ama saçlarını örttükleri o örtüyü de atmak istiyorlar, onun mücadelesini veriyorlar. Bizim burada tam tersi bir süreç yaşanıyor. Kadınlar giderek türbanla vs. kapanmak istiyor. Bence İran bizden korksun.  Türkiye bu konuda bana çok paranoyak geliyor.

 

Ö.A. : Türk kadının bir kısmının muhafazakar bir hükümetten sonra hızla örtünmesinin altında moda ve ekonomik nedenler vardır. İnsanlar siyasi yapıya ayak uyduruyor veya uydurtuluyorlar.

 

A.İ.Ö. : Bir de insanlar arasındaki ilişkileri medeni toplumlarda daha ileri buluyorsunuz? Örnek verir misiniz? 

 

Ö.A. : Evet kesinlikle öyle. Son derece medeniler. Sokaklarda ve alışverişte çekinmeden kadın erkek çok rahat diyaloga girebiliyor ve şakalaşabiliyorlar. Yanında erkek olsa dahi rahatlıkla bir kadınla konuşabiliyorsunuz. Toplumun başka bir özelliği ise önce dinleyip sonra cevap vermeleri. Bizlerin yaptığı gibi siz anlatırken cevap hazırlamıyorlar. Birde çok sessiz bir toplumlar. Fısıltı ile konuşuyor fısıltı ile kavga ediyorlar.


 

A.İ.Ö. : Fotoğraflarınızda camdan ya da aynadan yansımaları çok kullanmışsınız.  İran’ın göründüğünden daha farklı olduğunu mu yoksa daha dikkatli bakmamızı mı ima etmek istediniz?

 

Ö.A. : İki nedenle yansımaları kullandım. Biri belgesel fotoğrafı gerçek üstü boyutuyla anlatılabilmek; diğeri ise İran’ı masalsı yanını vurgulamak. Camın veya yansının içinde gerçek hayat, dışında ise hallerimiz ve rüyalarımız yer alıyor.

 

A.İ.Ö. : Ön planda netsizlik? Bilinçli bir tercih mi? 

 

Ö.A. : Tabii. Mesela bir fotoğrafımda önde nargile içen bir kadın netsiz, daha küçük alan kaplayan bir erkek ayağı ve ardındaki bir başka kadın net.  Bir anlamla tercih ediyorsunuz net veya netsiz yapacağınız alanları. Fotoğrafta erkek tarafından baskılanan kadın ifade ediliyor. Öndeki netsiz kadının rağmen direnişi, erkeğin ayağının ardındaki kadının ise teslim oluşu anlatılıyor.


 

A.İ.Ö. : Biraz okuyucularımız için bahseder misiniz? Fotoğrafik özgeçmişiniz. Fotoğrafla buluşmanız bilinçli bir tercih miydi? Şuan yaşamınızda nasıl bir yere sahip?

 

Ö.A. : Fotoğrafa 1989 yılında başladım. Bu güne kadar 3 proje gerçekleştirdim.“TRen” 5 yıl, “Sokakların Sesi Küba” 2 yıl ve son projem olan “İranabak” 4 yıl sürdü. Fotoğraf benim günümün büyük bir bölümünü kapsıyor.


 

A.İ.Ö. : Yine bir devrim sonrasıysa sırada çok ülke var?  

 

Ö.A. : Ülke çalışmak oldukça zor. Üzerinde çalıştığım ve yakında bitireceğim projem bir ülkeyi kapsamıyor. Ülke çalışmaktan sıkıldım biraz. Sanırım son ülkem Türkiye olacak. Bu da benim ülkeme borcumdur.

 

A.İ.Ö. : Belgesel fotoğraf görünmeyen şeyleri mi göstermeli midir? Yoksa her şeyi mi göstermelidir. 

 

Ö.A. : Her şeyi göstermek mümkün değildir. Fotoğrafçı kendi istediği, inandığı, kalbini çarptıran olayları ortaya koyar.


 

A.İ.Ö : Herhalde ille de her şeyi gözümüzün içine sokmaya gerek yok sanırım. 

 

Ö.A. : Evet belki her şeyi değil ama fotoğrafçı istediğini gözünüze sokmalı değil mi?

 

A.İ.Ö. :  Bence de. Peki, fotoğraflarınızı sanatsal boyuta nasıl taşıyorsunuz? 

 

Ö.A. : İşin sanatsal boyutunu bilemem. Zaten beni de pek ilgilendirmiyor. Estetik kaygı önemlidir. Kişiyi bir belgesel fotoğrafın önünde uzun süre tutanda budur. Fotoğrafta konunuzun üzerine düşen ışığın büyük önemi vardır. Ayrıca konunuzun daha kuvvetli hale gelmesini sağlayan yardımcı unsurlar çok önemlidir. Hatta konunuzun yanında veya arkasında oluşan başka yaşamlar ve hikayeler tüketiciyi fotoğrafınızın karşısında tutar. Bir mezarlık fotoğrafı bir şey iade etmeyebilir ama mezarda duaya gelmiş bir kadının duruşu ile bir anlam kazanabilir.

 

A.İ.Ö : Fotoğraf eğitimi aldınız mı? Yoksa…  

 

Ö.A. : Ben alaylıyım. İmkanım olsaydı tartışmasız beraber çalışmaktan keyif alacağım hocaların olduğu bir fotoğraf akademisinde eğitim almak isterdim. Bu anlamda almak değil vermek kısmet oldu bana. Birkaç yıldır Çukurova Üniversitesinde fotoğraf dersleri veriyorum.


 

A.İ.Ö. : Fotoğrafa daha çok hakim olan dernekler veya alaylı olanlar. Siz de bir akademisyen olarak akademisyenlerin fotoğrafa olan katkısı az mı? Yoksa biz mi göremiyoruz?  

 

Ö.A. : Hocanızı dinleyin sonra çıkıp bildiğinizi yapın. Hocanızı değil, kalbinizin ve ruhunuzun sesini dinleyin. Biz size kütüphanede aradığınız kitabı nasıl bulabileceğinizi öğretiyoruz. Kitapları raflardan indirmek ve okumak size kalmıştır. Bilmem anlatabiliyor muyum? Kalıplara girmeyin sakın. Sizi bir kalıba sokmaya çalışanların da yanlarından uzaklaşın. Sizi kendilerine benzetirler.

 

A.İ.Ö. : Dernekler konusunda bir şeyler söylemek ister misiniz?

 

Ö.A. : Tüm dünyada varlar ve olmalılar. Fotoğraf kurumlarının tamamına saygım var ve ciddi görevler üstlendiklerini düşünüyorum. Yaptıkları işi küçümsemesinler, azımsamasınlar ve hep üzerine koymaya çalışsınlar. Kültür elçiliği yapıyorlar. Derneklerin hocaları ve yöneticileri kendilerini geliştirmeliler. Bu gelişmeyi sadece fotoğraf olarak anlamayın. Sanatın diğer disiplinleri ve felsefeleri anlamında söylüyorum. Kitap okumuyor, sinema, tiyatro nedir bilmiyor, hatta günlük bir gazeteyi bile takip edemiyor. Sonra eğitim vermeye çalışıyor. Sen kendini yetiştirebildin mi ki öğretme sorumluluğunu alıyorsun. O zaman cahil cesareti oluyor. Sıradan insanlar sıradan eğitim verebilirler ve sonucunda sıradan fotoğrafçılar çıkar ortaya. Ben bunu sadece dernekler için değil üniversiteler için de söylüyorum.


 

A.İ.Ö.: Peki biraz da ülkedeki fotoğraf eksikleri nelerdir. Çünkü siz derneklerin vs dışındasınız. Bazen derneklerin dışında olmak aslında kendinizi kurtarmak gibi mi? Son zamanlarda öyle değerlendiriyorum. 

 

Ö.A. : Yukarıda da söylediğim gibi; “Kendini geliştirmeyen insanların eğitimi altında, kendini geliştirmeyen insanlar çıkıyor”. Fotoğrafa bakış açılarımızı sorgulamalıyız. Bu disiplin dar kalıplara sığdırılamaz. Dar kalıplara sıkıştırılırsa dernekvari işler çıkıyor ortaya.  Hala önde adam arkada başka bir şey fotoğrafları yapılıyor. Bunu daha iyi yapan da FIAP denilen organizasyondan ödül alıp seviniyor. Çocuk incelemiş ve okumuş, yeni bir şeyler ortaya koymaya çalışıyor. Bunu anlayan var mı merak ediyorum. Boş fotoğraftır deyip atarlar bir kenara. İnsansız fotoğraf olmaz diyorlar hala. Ama bilmiyorlar ki nefes aldığın her boşlukta insan var aslında. İlle görecek ya derdi o. Flaşsız fotoğraf olmaz diyorlar. Neden olmasın. Fotoğrafta flaşta bir anlatım dilidir. Magnum’dan Martin Parr’ın fotoğraflarını incelediler mi acaba? Ne düşündüler hakkında? Sally Mann’i tanıyorlar mı? İmmediate Family ne anlatıyor onlara. Daha sonra Sally Mann ne işler yaptı merak ediyorlar mı? Yapılan iyi işleri takdir edip heyecanla çevreleriyle paylaşabiliyorlar mı? Yani kalpleri başka fotoğraflar için çarpabiliyor mu?


 

A.İ.Ö. : Fotoritim’den baktığımda son dönemlerde özellikle belgesel çalışma konusu bulmakta zorlanıyoruz. Özellikle dijitale geçtikten sonra insanlar biraz kolayına kaçtı ve fotoğrafta içerikten çok biçim ön plana çıktı. Zaten tam olarak oturmamış bir yapımız vardı bu düşünme sürecimizi daha da azalttı mı? Sizin geçmişten gelme yapınız olduğu için nasıl bir değerlendirme yaparsınız? 

 

Ö.A.: Kolaycılığa gidiliyor. Belgesel proje dediğiniz zaman yıllarınızı vermeniz, sabırlı olmanız gerekiyor. Ama kimse bu sabrı gösteremiyor. Çabucak pişirilip önümüze konuyor işler. Tabii lezzeti kalmıyor o zaman yapılan işin. Sevmek, hissetmek ve sabır. Bu üçünün sonucunda iyi şeyler olur. Yapacağınız iş kalbinizi çarptırmalı önce.

 

N.G. : Kitabınızın tasarımı? Çerçevelerin seçimi vs? 

 

Ö.A. : Sponsorlar kitabın Joelle İmamoğlu tarafından tasarlanacağını söylediklerinde kendisini hiç tanımıyordum. Joelle, projeyi aldıktan sonra tasarımına başlamadan İran hakkında 1.5 ay çalıştı. Tarihini, sinemasını, edebiyatını, şiirlerini ve eski eserlerini tanıdı. Kitabın tasarımında doğru isim olduğunu o an anladım. İşine önem veriyordu ve iyi iş çıkaracaktı. İranabak’ı  tamamlaması 6 ay sürdü. Bu günler sergi hazırlığını da birlikte yapıyoruz.


Özcan Ağaoğlu ve Nazan Gökkaya

 

A.İ.Ö. : Gerçekten zor bir süreçmiş. Fotoğrafı diğer sanat dalları ile karşılaştırdığımız zaman bana toplum ile bağları kopuk olarak geliyor. Yani biz fotoğrafçılar olarak çok şey yapıyoruz gibi görünse de veya her ne kadar çağımız bir görsel bombardıman çağı olsa da görsel medyayı bir tarafa bırakırsak fotoğraf, fotoğraf dernekleri ve fotoğrafçılar arasına sıkışmış durumda. Fotoğrafta bir sinema, tiyatro, edebiyat hatta heykel gibi kitleselleşmediği sürece ancak sanatın kıyısında dolanıp duruyor. Fotoğrafı bizler nasıl biraz daha kitleselleştirebiliriz. Yani insanlar nasıl “Dedemin İnsanları” filmine gidiyor fotoğrafta öyle olmalı. Özcan Ağaoğlu’nun sergisinin izlenme oranı da daha fazla olmalı.  Sinemaya veya tiyatroya nasıl sadece sinemacılar veya tiyatrocular gitmiyorsa fotoğraf sergilerine de sadece fotoğrafçılar gitmemeli. Fotoğrafları sadece dernek veya sergi salonlarına hapsetmemek biraz daha kitleselleştirmeliyiz diye düşünüyorum. Bu yoruma sizin yorumunuz nasıl olur?

 

Ö.A. : Bu bir gelişim. Sadece Türkiye’nin değil gelişmiş toplumların da sorunudur anlattığınız. Fotoğrafı tüketenlerin sayısı artmakta merak etmeyin. Ben bu konuda optimistim. Artık her üniversitenin fotoğraf bölümü var dikkat ederseniz. Derneklerde canla başla çalışıyorlar fotoğraf kültürünü aşılamak için. Son yıllarda baktığınızda sadece fotoğraf sergisi açan bir sürü galeriler oluştu. Zaten diğer sanat disiplinlerine kıyasla fotoğrafın geçmişi nedir ki…

 

A.İ.Ö. : Ama sinema da aynı dönemde çıktı? 

 

Ö.A. : Sinemayı bir tutmayın. Sinema bir sanayi olmuştur. Milyonların geçim kaynağıdır. Fotoğrafın ekonomik değeri yeni oluşmakta. Artık on binler hatta yüz binlerce dolara satılan bir sürü fotoğraf sayabiliyoruz.


 

A.İ.Ö. : Bu fotoğraflar benim nasıl İran algımı değiştirdi. Bu diğer insanlara da ulaşmalı. Söylediklerim o anlamda. 

 

Ö.A. : Bir Ara Güler olmadığınız için projelerinizi insanlara ulaştırmakta zorlanırsınız tabii ki. Ama olsun ben yinede memnunum durumumdan. İyi işler fazla çaba sarf edilmeden de duyulabiliyor. Fotoğraf uğraşımdan sonra birde yaygın olsun çabasına girme düşüncesi beni yoruyor. Bakın işte sizlerde bir şekilde duyup ziyaretime geldiniz ve uzun bir röportaj yaptınız. Dalga etkisi olacaktır sonuçta. Ben menajerlik müessesine gönülden inanıyorum. Benim fotoğraflarım için birilerinin pazarlama çabasını göstermesi lazım. Belki bundan sonraki adım bu olacak bilemiyorum.

 

A.İ.Ö. : Bir tek Ara Güler var. Koskoca toplumda başkalarının da olması gerekmiyor mu? Aslında varlar da.  

 

Ö.A. : Gerekiyor ama adam dipsiz kuyu ne yapalım. Ara Güler benim çok saygı duyduğum, beğendiğim önemli bir fotoğrafçıdır. Fazlaca tüketildiğini düşünüyorum. Fotoğrafları tekrar olmaya başlıyor kitaplarında. Heyecanını yitiriyor gün geçtikçe. Bunu ancak kendisi engelleyebilir. Genç fotoğrafçılara güç vermesinin zamanı geldi belki geçiyor bile.


 

A.İ.Ö. : O yüzden Türkiye fotoğrafı ortaya çıkmıyor değil mi? Yani sonuçta buna usta fotoğrafçılar öncü olacak ama öyle bir şeyi bende çok göremiyorum. 

 

Ö.A. : Bu bir organizasyon meselesi biliyorsunuz. Türkiye fotoğrafı ortaya çıkıyor aslında ama gerçek yüzü mü o tartışılır. Türkiye fotoğrafını ortaya çıkarmaya çalışan yapının kapasitesini iyi belirlemek lazım. Yukarda söylediğim gibi dar bakış açısı dar sonuçlarla karşınıza çıkıyor.

 

A.İ.Ö. : Şunu demek istiyorum. Özcan Ağaoğlu bir çalışma yapmış. Üstelik yıllardır Adana’da. Ben de sonradan Nazan’dan öğrendim. Eğer ki ben AFAD’ın üyesiysem, ben bunun Adana’da sergisini görmek isterim.

 

Ö.A. : Bakın işte buldunuz beni. Kimselerden uzakta değilim aslında. Neyi aradığınız önemli. İranabak sergisi Adana’da da olur mutlaka merak etmeyin.


 

A.İ.Ö. : Çukurova. Bereketli topraklarından edebiyat, sinema, fotoğraf, tiyatro gibi sanatın farklı renklerinden bereketli sanatçılar çıkmış. Sizde o bereketli sanatçılarından birisiniz? Günümüzde Adana’yı sanat açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Ö.A. : Teşekkür ederim. Önceki jenerasyon hakikaten daha bereketliymiş bu anlamda. Ben şimdi yetişen gençlerden bekliyorum yüksek çıkışları. Gençlerin önünde artık daha fazla örnekler var. Daha şanslılar bu konuda.

 

N.G. : Kitabınız kaç adet basıldı? 

 

Ö.A. : 1500 adet.

 

A.İ.Ö. : Uluslararası dağıtılacak mı? 

 

Ö.A. : Dağılıyor Masa yayınları tarafından.

 

A.İ.Ö. :  “Dijital mi analog mu?” diye sormayacağım. Bildiğim kadarıyla baskıları da kendiniz yapıyorsunuz.

 

Ö.A. : Dijital veya analog bence de  hiç önemi yok. Hangi tual, hangi fırça hiç önemi yok. Fotoğrafçının nasıl yapıldığı değil ne yaptığı önemli. Filmlerimi kendim yıkıyor ve agrandizörümde baskı yapıyorum. Bu bana sonsuz mutluluk veriyor.  

 


 

KARANLIK ODAYA GİRİYORUZ.  

 

Ö.A. : Benim dünyam burası işte! 

 

Odayı  anlatıyor, gösteriyor, fotoğraf çekiyoruz. 

 

Ö.A. : Benim saatlerim burada geçer, hatta aylarım diyebilirim. Seyahatlerimden sonra 1 ay buraya kapanırım, yıkamalarımı yaparım, kontak baskılarımı yaparım, küçük baskılarını alırım, sonra büyük formatta basarım. Siyah-beyaza burada daha hakim oluyorum.  

 

N.G. : Ama siz zevk alıyorsunuz, bundan dolayı mutlusunuz. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Mutluluk ardından gelir nasıl olsa.  

 

Ö.A. : Tabii. Bu da önemli fotoğrafçılıkta, Yapıyorsun yapıyorsun bir yere vardıramıyorsan bırakırsın. Zordur yani değil mi?   


 

A.İ.Ö. : Fotoğraf yarışmaları için ne dersiniz? En son ülkemizde yapılan uluslararası bir yarışmada sergilemelerde dahil olmak üzere 700’ün üzerinde ödül verilmişti. Başka bir sanat dalında böyle bir şey yok. Bir de hiçbir sanat dalında unvan yoktur.  

 

N.G. : Ama o süreci herkes geçirmeli. 

 

Ö.A. : Yarışmaları yadırgamamak lazım. Yarışmalar insana heyecan ve güç veriyor. Şimdi bak neyi yadırgayabiliyor musun? Ona tutunmuşsan yadırga. İnanın bana o bir büyüme, gelişme sürecidir. Doğal bir süreç ve duygudur bu. O periyodu tamamlarsan ne mutlu sana, tamamlayamazsan sorundur. Bu süreci kısa zamanda tamamlamak ve atlatmak lazım. Zaten işin suyunu çıkarıyorlar ülke fotoğraf federasyonları ve FİAP filan. Çok komik durumdalar artık. Her şey maddi inanın.  

 

N.G. : Şinasi Barutçu kupasını sizde almışsınız. Bu güzel bir duygu değil mi?  

 

Ö.A. : Bu doğal süreçten bende geçtim. Hiçbir zaman yadırgamıyor, gülümseyerek anıyorum. Ama söylediğim gibi esiri olmayacaksınız. Şinasi Barutçu kupasını aldığımda sene 1999’du. Hatırlıyorum hiç mutlu olmamıştım. Benimle birlikte birkaç kişiye daha vermişlerdi aynı yıl. Kupa hala semerci, sepetçi fotoğraflarına gidebiliyordu. Bu duyguyla törende bulunmuştum.  


Ali İhsan Ökten ve Özcan Ağaoğlu

 

A.İ.Ö. :  Çok kısa bir yorum yaparak son sözü ben söylemek istiyorum. Dijital teknoloji günümüzde fotoğrafı her geçen gün biraz daha farklı hale getirerek insansızlaştırmakta veya insanı  nesneleştirmiş durumdadır. Teknolojik dünya aslında insansız bir dünyadır. Bu da arka planda düşünsel anlamda yaratı olmadığı için insanı tuzağa düşüren bir durumdur. Fotoğrafı insanla üretim yapan bir sanat dalı olarak kabul edersek, Özcan Ağaoğlu’nun “İRANABAK” çalışması bizim İran hakkındaki algılarımız tamamen değiştirecek bir çalışmadır. Bu söyleşi için Nazan’la birlikte size teşekkür ederiz.

 

A.İ.Ö. : Son sözü  ben söyledim ama Nazan’dan ve sizden son birkaç cümle rica edebilir miyim? 

 

N.G. : Özcan Ağaoğlu’nun çalışması benim sadece İran hakkındaki algılarımı değil, belgesel fotoğrafçılık hakkındaki düşüncelerimi de değiştirdi.

 

Ö.A. : Daha başka bir cümle kurmaktan utanıyorum. Çünkü çok uzun bir söyleşi oldu biliyorum. Zaten kimsenin sonuna kadar bizi dinleyebileceğini de düşünmüyorum. Ama ne yapayım siz sordunuz ben de cevapladım. İtiraf etmeliyim İranabak için onca söyleşi yaptım bu en kapsamlısı oldu. Gösterdiğiniz ilgi ve inceliğinizden dolayı sizlere sonsuz teşekkürler ediyorum. Buraya kadar okuma sabrını gösteren izleyicilerinize de teşekkürler ediyorum. Ben herkesi sağlıklı ve bolca fotoğraflı yeni bir yıl dileyerek Depo İstanbul sergime davet ediyorum

 

 

Röportaj: Ali İhsan ÖKTEN, Nazan GÖKKAYA




Özcan Ağaoğlu
, 1960 yılında Adana'da doğdu. Ç.Ü. Eğitim Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı  Bölümü mezunudur.

 

Fotoğrafa 1989 yılında başladı. Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde projeler gerçekleştirdi. Fotografları bir çok ülkede sergilendi, dergi, gazete ve kitaplarda yayınlandı.

 

İki kez İtalya'ya konuk fotoğrafçı olarak davet edildi. 1993 yılında İtalya Pavia'da kişisel sergi açtı.


Özcan Ağaoğlu

 

Belgesel fotoğraf çalışan Ağaoğlu, beş yıl süren “TRen” projesini 2003 yılında tamamlayıp Turkcell sponsorluğunda kitap ve sergi yaptı. İki yıl süren “Sokakların Sesi Küba” projesini 2006 yılında tamamlayıp Leica / Panatel sponsorluğunda kitap ve sergi yaptı. 2006 yılından beri İran üzerine çalışmakta.

 

Çukurova Üniversitesi’nde fotoğraf eğitimi vermektedir. 



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 16 yorum, 1-16 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
helal sana ..güzel bir çalışma....
cemal düzgünoğlu eklemiş - adds | 08 Ocak 2012 Saat - Time 17:45
çok iyi bir çalışma elinize sağlık
Sinan Vargı eklemiş - adds | 08 Ocak 2012 Saat - Time 22:36
Elinize emeğinize sağlık.Çok dolu çok doyurucu bir çalışma olmuş.Bizleri bu güzel çalışmalardan haberdar eden Fotoritim ekibine de yürekten teşekkürler...
Emin Düzbel eklemiş - adds | 09 Ocak 2012 Saat - Time 02:19
Özcan Ağaoğlu'nu buram buram emek ve sabır kokan etkileyici "İranabak" projesinden ötürü tebrik ederim.Ülke belgesel fotoğrafçlığına önemli ve değerli bir katkı.Ayrıca bu doyumsuz söyleşi için sevgili Ali İhsan Ökten'e ve Nazan Gökkaya'a teşekkürler...Sevgiyle...
Murat ÇİÇEK eklemiş - adds | 10 Ocak 2012 Saat - Time 15:14
Sergi ve kitabın adı; İRANABAK
Yani İran’ı anlatıyor.

Şöyle diyor, Ağaoğlu;

Kitap üç farklı İran gerçeğini anlatıyor. Aynı bayraklarındaki gibi üç renkten oluşuyor.
Yeşil, İran İslam Cumhuriyeti’nin sosyal yaşamını
Beyaz, seçimleri
ve Kırmızı da uyuşturucuyu anlatıyor.

Bayrak bir ülkenin – ulusun sembolüdür. Bu sembol o ülkede yaşayan tüm insanları kapsar.
Renklerden birinin (kırmızının) uyuşturucuyu temsil etmesi ya da böyle sunulması tüm ülkeyi bağlar.

İzlediğimiz fotoğraflar, söyleşi ve bayrağın renklerinin tanımlanmasından benim anladığım; İran halkının önemli bir bölümü uyuşturucu kullanmaktadır. Uyuşturucu, adeta yaşamın bir parçasıdır.
Öyle ki, “Bağımlılar o kadar çoklar ki, bu sayıyla hastaneler baş edemiyor, böylelikle mahallelerin arasında özel tedavi evleri oluşturuluyor”. deniyor.
Fotoğrafların önemli bir bölümünü de uyuşturucu kullanan ya da kullandığı izlenimi veren insanlar oluşturuyor.

Bu, doğru bir tespit midir? (sadece gözlem midir? yoksa kitapta rakamlar ve ülkeler arası karşılaştırmalar var mıdır?).
varsa, paylaşırsanız sevinirim.

saygılarımla

Dr.Ertuğrul Merter eklemiş - adds | 11 Ocak 2012 Saat - Time 15:59
Biz genclere ilham veren, ufkumuzu acan, nefes kesici, heyecan verici bir calisma. Harika bir roportaj !! Sergiyi dort gozle bekliyoruz. Gozlerine, ellerine saglik babacim!
Basak Agaolu eklemiş - adds | 11 Ocak 2012 Saat - Time 18:51
Şiir, edebiyat ve sinemada iyi olan bir toplumun, sanatın diğer alanlarında da iyi olması gerekmez. Ayrıca, İran'ın sinemada iyiliği epeyi tartışılır, 'Persepolis' faciasından biliyoruz. Bir eleştirmen olarak şunu vurguluyorum: Sanatçılar, nedense eleştirmenler gibi, sanata ve kendi sanatlarına dışarıdan ve geniş açıyla / panoramik olarak bakamıyorlar. Yoksa, bir cümlede bu denli hata yapılamaması gerekirdi. Zaten ülkemiz insanında en eksik olan şeylerden ikisi de, özeleştiri ve tarih bilincidir.
Reha ÜLKÜ eklemiş - adds | 13 Ocak 2012 Saat - Time 12:35
Sevgili Reha Ülkü,
Bazen sadece eleştiri yazmak için yazıyorsun. Fotoritim'in temelde bir fotoğraf dergisi olmakla birlikte sanatın diğer dallarından görsel örneklerle birlikte röportajlara, denemelere, sanatın çeşitli dallarından yazılara yer veren bir dergi olduğunu biliyorsun. Arasıra fotğraf eleştirisi yapsan da bu çok azdır, genelde yazıların arasından bir şeyler bulup sadece onu eleştiriyorsun. Bütünlüğe yönelik bir eleştiri yapman gibi eksikliğin var. Bu çalışmada da ben fotoğraflar üzerine eleştiri beklerdim. Sen mazrufa değil zarfa bakmışsın. Bir cümleyi almış onun üzerinden genel değerlendirme yaparak sonra da onu ne alakası varsa özeleştiri ve tarih bilincine bağlamışsın. Tarih bilinci olmayan bir kişi nasıl olacakta gidip bir ülkeyi her şeyiyle çalışabilecek.
İran'ın sinemada iyi olmadığını sadece bir filmle örneklendirmişsin. "Persepolis" bana göre de iyi bir film. O zaman bana o filmin veya herhangi bir çalışmanın neden iyi olmadığını veya neden iyi olduğunu daha detaylı anlatmak durumundasın. Eğer bir ülkenin eğer ki sinema da iyi olmadığını düşünüyorsan bana daha detaylı analizle yapmak durumundasın. Bir filme kötü denilerek öyle eleştirmenlik falan olmaz. O zaman herkesin yaptığı gibi eleştirme nedir? Eleştirmenlik, yapılan, çizilen, yazılan bir şeyi hep olumsuz halinden ele alıp yerden yere vurmakmıdır. Yoksa John Berger'in dediği gibi bir çeşit araya girip yorumlamamıdır. Sanatçılar tabii ki sanata veya kendi sanatlarına eleştirmenler gibi dışarıdan veya geniş açıyla bakamazlar. Bakmak zorunda da değiller. Bırak adam kendi içinden baksın. İçindekini ortaya çıkarsın. O zaman yaptıkları kendi sanatları olmaz. O zaman sanatçılar aynı zamanda eleştirmen olsun. Böyle bir şeyi kabul etmek anlamlı değil ki. Ama sen bunu da kabul ediyorsun.
Bu eleştirinin tek olumlu bir yanı varsa o da yazında aralara hiç duymadığımız veya anlamadığımız kelimeler koymamışsın. Yazdığın her kelime anlaşılıyor. En azından senin yazdıklarını olumlu veya olumsuz anlamda yorumladım. Sonuçta yapılan röportaj veya söylenenler bu çalışmayı tanıtma veya anlatma çabasıdır. Sen zarfa değil mazrufa bak.
ALİ İHSAN ÖKTEN
ALİ İHSAN ÖKTEN eklemiş - adds | 14 Ocak 2012 Saat - Time 06:17
Mazrufa bakan görür: Ancak bu, 'Sarı Otobüs' dizisi nezdinde somutlaşan, neo-alaturka-oryantalizm bakış açısı, şimdiki İran'ı böyle görür ve gösterir. Doğrudan hedef alan metinleri beğenmezsiniz, dolaylı anlatımı beğenmezsiniz. İran'la 4 yıl uğraşıp, bu projeyi çıkartan insana, lisan-ı münasiple eleştiri getirmek istedim. Zaten mazruftan çok zarf, yani içerikten çok, form önde bu projede. Her gün onlarca İranlı görüyorum, ülkelerindeki şeriata gık demeyip, burada para yiyip, mini etekle dolaşan. 'Persepolis'teki büyük gaf, kadının Hristiyan olduğunu belirtmemesiydi ve İran'da molla döneminde 300.000 Hristiyan'ın öldürüldüğünü, oradan kaçan Hristiyanlar'dan doğrudan biliyorum. Bunlar projede nerede? Bunları yazdım. E, ne oldu? Öncekini anladın da, bunu da mı anlayacaksın? Eleştirinin nasıl yapılacağına eleştirmenin kendisi karar verir, okur değil. Ismarlama iş yapmıyorum, yapanlara müracaat edin lütfen.
Reha ÜLKÜ eklemiş - adds | 16 Ocak 2012 Saat - Time 12:22
Mazrufa bakan eğer yazılanları doğru dürüst okumazsa hiç bir şeyi göremez. Ondan sonra hiç gereği yokken araya 'Sarı Otobüs'ü sıkıştırır. Adam başkaları gibi gidip İran'da kara çarşaflıları çekip gelmemiş, İran'da öpüşüp koklaşanı da çekmiş, günlük hayatı da çekmiş, dini ritüelleri de çekmiş, seçimleri de çekmiş, kuaförü de çekmiş, estetik ameliyat olanı da çekmiş, uyuşturucu bağımlılarını da çekmiş. Daha nasıl bir içerik olacak. Bir çalışmada her şey çekilmek zorunda değil ki. Eğer İran'da mini eteklileri görseydi muhtemelen onu da çekerdi ama o görmeyip sen çok gördüğüne göre onu da artık sen çekersin. Tarih bilgin çok olduğuna göre Mollaların Hıristiyanlardan önce devrimi birlikte yaptıkları İran Komünist Partisinin bir çok üyesini öldürttüğünü veya işkenceden geçirdiğini bilmen lazım. Özcan Ağaoğlu İran'da çalışma yapıyor, sen oradan kaçan Hıristiyanlar bu projede nerede diye soruyorsun. E, ne oldu? Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan anlamsızlık. Bundan sonra proje çalışacaklar sana danışsın. Reha abi projede neleri çalışalım diye. Hiç olmazsa senin eleştirilerinden kurtulurlar. Eleştirmen istediği gibi eleştiri yapacak ama okur armut toplayacak. Türkiyenin en büyük sorunu sinema, tiyatro veya resim gibi fotoğrafta doğru dürüst bir eleştiri geleneğinin olmamasıdır. Belki de bunu yapacak olanlardan biri de sensin ama başka şeyleri eleştirmekten fotoğrafa sıra gelmiyor. Maalesef hala zarf'ın üzerinde geziniyorsun. Ismarlama iş yapmıyorsun ama zarfı bir yırtta içine bir bak.
ALİ İHSAN ÖKTEN
ALİ İHSAN ÖKTEN eklemiş - adds | 17 Ocak 2012 Saat - Time 00:23
Tarih bilinci ve özeleştiri...
Benim Özcan Ağaoğlun'da en çok gördüğüm iki şeydi. Belki de biz röportajda yansıtamadık diye düşünmedim değil!! Fotoğrafçı yada eleştirmen yada sanatçı vs... Hangimiz ,İran'a gidip hemde dört yıl başka hiçbir şeye konsatre olmadan , her an tutuklanma, dayak yeme yada uyuşturucu kullanan birinin şırıngasından kaçmaya(aids bulaşmasını göze alarak), sırf fotoğraf çekmek adına cesaret edebiliriz?
Ne olur herkes eleştirmen olmasın. Bakın ben değilim. Sadece olumlu yönünden görmeyi gösterin yeni genç fotoğrafçılara.. Kadın kuaförüne girebilmiş, yada hamamda bir erkekle bir kadını çekebilme başarısını göstermiş bir fotoğrafçının, her fotoğrafın kendi başına bir belgesel olduğu bu röportajı tekrar okuyun lütfen..
Ben bu projeye hayran kaldım. Herkes kalmak zorunda da değil. Ama sırf eleştirmiş olmak adına eleştirmek de çok yanlış. Benim bu ülkede sanatın doğru ellerde olacağına inancım var.
Benim umudum var...
Nazan Gökkaya eklemiş - adds | 17 Ocak 2012 Saat - Time 11:18
çok çok güzel çalışma,röportaj ,anlatım teşekkür edrek başarıların devamlı olacağı inancımı paylaşabilirim

süreyya nebi eklemiş - adds | 19 Ocak 2012 Saat - Time 10:51
Son zamanlarda gördüğüm en sağlam çalışma ve son zamanlarda fotoğrafla ilgili okuduğum en güzel röportajlardan biri. Merak etmeyin sonuna kadar okudum. Özcan Bey'e bu muhteşem fotoğraflar ve bu nefis röportaj için; Ali İhsan Bey'e güzel soruları için teşekkür ediyorum. Sevgilerimle.
H.Bahadır LAÇİN eklemiş - adds | 20 Ocak 2012 Saat - Time 10:49
Güzel bir çalışma olmuş...Mersin forum da dikkatimi çeken bir serginin daha ayrıntılı açıklamasını fotoğrafa ilgisi yeni başlayan biri olarak zevkle okudum...bu arada şu sözü de eklemek istiyorum..."Eleştirmenlerin sözüne kulak asmayın, hiç birinin heykeli dikilmemiştir"
TURGUT EGE eklemiş - adds | 22 Ocak 2012 Saat - Time 23:53
Sanatçı İran a daha ziyade bir batılının objektifiyle bakmış.Bu bağlamda postmodern bir 19 yüzyıl oryantalist ressamı da diyebiliriz. Karelere yansıyan kadın örtünmesi, uyuşturucu müptelası bir halk , haykırışlar sanki arap baharını bekliyorlarmış izlenimi oluşturmuş. İskender e kafa tutan Kral Daryus un ,Şah İsmail in , Büyük Pers uygarlığının, Zerdüş ün, maniheizmin İran ı karelerde yok.
Toros Abahuni eklemiş - adds | 27 Ocak 2012 Saat - Time 11:01
Bence bu bir "Baş Yapıt". Son zamanlarda gördüğüm en emek verilmiş çalışma. Sayın Özcan Ağaoğlu'nu taktir ve tebrik ediyorum. Ancak, aşağıdaki yorumların bazıları üzüntü verici. Elbette herkesin beğenmesini bekleyemeyiz, birileri de eleştirmek isteyecek ve eleştirecektir. Bir eseri halkla paylaşıyorsanız eleştiriyede açıksınız demektir. Sayın Özcan Bey'in de bu eleştirilerden rahatsız olduğunu zannetmiyorum... Selamlar...
Davut Akbulut eklemiş - adds | 06 Şubat 2012 Saat - Time 12:20
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.