"...–kulağa biraz tuhaf geliyor ama- an itibariyle ‘amatör bir kalfa’yım sanırım."
Çocukluğunun değişik illerde geçmesi, ruhuna neler kattı, neler götürdü? Bugünkü sanatsal kimliğine çocukluk ve gençlik yıllarının etkisini anlatır mısın?
Bu sorunun kaynağı sanırım tembellik edip değiştirmediğim “hikayem” olmalı; her yerde ismimin yanında yer alan. Kimilerine göre şans, kimilerine göre şanssızlık olarak nitelendirilebilecek bir şekilde çocukluğum ve gençlik yıllarım Ankara, Rize, Mardin, Tunceli ve Bursa’yı içine alan bir rotada geçti gerçekten de. Nihayet kapağı İstanbul’a atmışken 2009’u da Hakkari’de geçirmekteyim kaderin cilveli yanının bir kez daha yüzüme gülmesiyle.
Mutlaka önemli handikapları olmuştur. Mesela görüştüğüm en eski arkadaşım bazılarının olduğu gibi anaokulundan değil. En sevdiğim ilkokul öğretmenim onlarcası içinde hangisi seçemiyorum bir türlü. Eski mahalle denince aklıma çoğunlukla güvenliği askerlerin sağladığı, soğuk gri binalarıyla lojmanlar geliyor. Nerelisin diye sorulduğunda cevap verirken biraz sıkıntı yaşıyorum falan... Bunları ve belki ilerde bir gün psikiyatrımla görüşeceğim bazı şeyleri geçersek ben yine de bunu bir şans olarak görüyorum açıkçası. Özellikle de konumuz olan fotoğrafçı kimliğim açısından değerlendirince. Bu cümle ile soruyu biraz deforme etmiş olduğumun farkındayım ama fotoğrafın bir sanat olup olmadığından da, eğer öyleyse benim bir sanatsal kimliğimin olup olmadığından da emin değilim. Ama emin olduğum bir şey var, o da çocukluğumun şehirli bir apartman çocuğu olarak geçmediği. Bu sayede –şimdilerde hiçbir şey hatırlamasam da- Mardin sokaklarında Kürtçeyi öğrenecek kadar yaşadığım şehrin çocuğu olduğum. Haddimi aşmak istemem ama bu süreçte Anadolu’yu ve insanını iyi gözlemlediğimi ve tanıdığımı düşünüyorum. Bunun fotoğrafa ne katkısı var diye düşünecek olanlara küçük bir örnek vermek isterim. Bir kuşbazla karşılaştığınızda “abi şöyle geç de afili bir fotoğrafını çekeyim” demek dükkanının önünde terziyi tabelasıyla çekmekten farksızdır. Ama sohbete “abi bu “baştankara” değil mi? Var mı sende paçalı Mardin ya da taklacı?” diyerek başlarsanız, onu ve yaptığı işi, o çatı altında geçen zamanın ne anlama geldiğini bildiğinizi, onu anladığınızı hissettirirseniz o dükkanın içine girersiniz. Öyküsü olan gerçek fotoğraflar çoğunlukla içerdedir. İnsanın bildiği yeri, tanıdığı insanları daha iyi fotoğrafladığı, fotoğraflayacağı doğrudur. İyi bir portre fotoğrafı öncesi kısa da olsa sıcak bir sohbet her zaman işe yarar çektiğiniz fotoğrafın o kişiyi yansıtabilmesi için. Bunun ön koşullarından biri de karşındakini tanımak, nelere ne tür bir tepki verebileceğini öngörmekten geçer biraz da. Aynı şey şehirler için de geçerlidir. Gezi amaçlı gidip en verimli fotoğraf çektiğim yerin Mardin olmasını bir tesadüf saymak haksızlık olur.
Burada İstanbul için ayrı bir paragraf açmak isterim. Bu röportajı okuyanlardan beni tanıyanların büyük kısmı İstanbul fotoğrafçısı diye bilir aslında... İstanbul’u büyük bir Anadolu köyü olarak tanımlama kolaycılığına kaçmayacağım. Belki İstanbul’un büyük insan kalabalığı için bunu söylemek mümkün ama Dersaadet için asla. Beş sene önce “İstanbullu” olduğum ilk zamanlarda da İstanbul’u fotoğrafladığım doğrudur ama doğru fotoğrafları çekmem “İstanbul, Hatıralar ve Şehir”i okumamdan sonradır. Her ne kadar bir biyografi olsa da aslında kendi hikayesinden çok İstanbul'un hikayesini anlatır bu kitapta Orhan Pamuk. Bu sayede zihnimdeki -çoğunlukla hayranlıkla izlediğim- 50’ler ve 60’ların siyah beyaz İstanbul fotoğraflarının arasındaki kopukluğun ortadan kalktığını, hikayenin eksik parçalarının tamamlandığını ve İstanbul’un değişimine şahit olmuş bir kuşağın yazarı olan Orhan Pamuk’un hatıralarından bu şehri gerçekten tanıma fırsatı yakaladığımı söyleyebilirim. Şehrin yıkılmış bir imparatorluktan geriye kalan hüzün duygusunu çok iyi veren bu kitabın “Melankolistanbul”a da sebep olduğunu söylemek çok da yanlış olmayacak sanırım (Bilmeyenler için küçük bir açıklama gerekirse eğer, “Melankolistanbul”: 2008 yılında Sina Demiral ile ortaklaşa açtığımız serginin adı). Bu kitabı tüm yeni kuşak “İstanbullular”a ve olma isteği içindekilere de şiddetle tavsiye ederim.

“Özlediğim bir tek şey var diyebilirim o da geliştirici banyoda fotoğrafın oluştuğu anı izlemek. Her defasında bir mucizeye şahit oluyormuşum hissi verirdi bana..."
Analog makineleri, filmleri özlüyor musun? Dijital’in neticelerinde onların verdiği neticeleri arıyor musun? Ya da şöyle sorayım; fotoğraf çekimlerinde dijital ile binlerce fotoğraf çekebilmek, sonra bu yığının içinden fotoğraf ayıklamak, düzenlemeleri ile uğraşmak, ileride tekrar dönüp atladığım iyi kareler var mıydı bakmak vs.vs. sıkıyor mu? Keşke 36 poza bağlı disiplin içinde olsak ve ne yaptığımızı-aradığımızı daha iyi bilsek dediğin oluyor mu?
“Ah nerde o eski karanlık oda günleri!” demeyeceğim sanırım. Her şey zamanında güzel bence. Elbette çok keyifli bir şeydi fotoğrafın tüm aşamalarına müdahil olmak. Evet, çok güzeldi karanlık odada çalışmak. Ama bir o kadar da zahmetliydi. Genelde iki üç metrekareyi geçmeyen bir alanda, karanlıkta ya da kırmızı ışık altında ve ağır kimyasallar soluyarak geçen saatler bazen hüsranla da biterdi. O günlerde saatler alan bir işlem bugün sayısal ortamda bir iki tıklama süresine indi bazı durumlarda. Kalan saatlerde durmayın fotoğraf çekin işte fena mı? Sonuçta sayısal fotoğrafın getirdiği kolaylıkları yok saymak mümkün değil. Benim için analog makineler güzel bir nostalji, hoş bir anı sadece artık. Özlediğim bir tek şey var diyebilirim o da geliştirici banyoda fotoğrafın oluştuğu anı izlemek. Her defasında bir mucizeye şahit oluyormuşum hissi verirdi bana...
Sayısal fotoğrafın onlarca olumlu yönünden bahsetmek mümkün elbette ama soruyla ilişkilendirmek gerekirse bence en büyük artısı verimliliği arttırmış olması. Hem de herkes için. Açıkçası ben bu binlerce fotoğraf çekebilme özgürlüğünü çok seviyorum. Eskilerde bir klişe vardı mesela: “Bir makaradan bir tane iyi fotoğraf başarıdır, iki olursa kendini şanslı say!”. Şimdilerde buna gülüp geçmemek elde değil. Nihayetinde artan verimlilikle bu lafların sahibi, senede 5-10 kalburüstü fotoğraf üreten ve köşebaşlarını tutan bir zümrenin egemenliği alaşağı edilmiş oldu fotoğraftaki sayısal devrim ile fena mı? Varsın olsun, sıkıntı büyük bir yığının içinden fotoğraf ayıklamak olsun. Buna değer bence. Bu durumun bir disiplinsizlik yarattığına da açıkçası katılmıyorum. Belli bir sayıda sınırlı fotoğraf çekmek bence disiplini değil olsa olsa istediğin kadar deklanşöre basamayacak olmanın ve konuyu yeterince belgeleyememenin stresini getirir beraberinde... İlerde dönüp “atladığım iyi kareler var mı acaba?” diye arşivin tozsuz dosyalarını karıştırmak ise bence sıkıcı değil bilhassa çok keyifli bir uğraş. Hem fotoğraf algının, becerinin, anlayışının nereden nereye geldiğini görmek için bir tür iç hesaplaşma fırsatı veriyor, hem de çoğu zaman geçirdiğin vakti boşa çıkarmayacak karelerle masaüstüne çıkmak mümkün oluyor eğer çalışkan bir fotoğrafçı isen.
Kısaca ben davayı sattım, sayısal fotoğrafa gönlümü kaptırdım çoktan. Çocukluk aşkıma olan hislerimden pek farkı yok analog dönem için hissettiklerimin. Meğer çok çilli, eğri bacaklı ve de şaşıymış demeye başlamadan burada keseyim en iyisi cevabımı.

Belgesel projeler ile tek fotoğraf (fotoğraf gezileri) arasında gidip geliyorsun… En çok hangisi seni çekiyor? Projeler üzerinde çalışmak konusunda seni çeken ve engelleyen neler var?
Sanırım şunu söyleyebilirim: fotoğraf çekmek için geziyorum ve aslında fotoğraf gezilerini de başlı başına bir belgesel proje olarak görüyorum. Belki dışarıdan bakınca böyle bir izlenim vermiş olabilirim ama aslında arasında gidip gelmeler yaşadığım bu ikisi, yani belgesel projeler ve fotoğraf gezileri değil. Ama İstanbul’dan çoğunlukla gezi amaçlı gidip geldiğim doğrudur.
Şaka bir yana elbette ki sosyo-belgesel fotoğrafa bir meylim var ve bu konuda daha üretken olabilmeyi çok isterim. Yaşım yolun yarısına yaklaşsa da konu fotoğraf olunca kendimi hala yolun başında saydığım için bundan sonrası için çok ümitliyim. Fotoğrafı belge olarak görenlerdenim ve değişimin çok hızlandığı yaşadığımız bu yüzyılda çalışılacak tüm projelerin çok kısa sürede önemli belgesel dosyalara dönüşeceği fikri beni heyecanlandırıyor. Biraraya getirdiğim fotoğraflarımın hep birlikte bir hikayesinin olması fikrini seviyorum. Tüketim çağına direnecek olanın “diğerleri” değil belgesel projeler olacağını biliyorum. Tüm bunlar beni çeken nedenler ama diğer taraftan da çekiştiren bir şey var: vakitsizlik. Bir uzman hekim olarak şu ana kadar fotoğrafa ayırabildiğim süreye bile bazen şaşıyorum aslında. Fotoğrafla ilişkim bundan sonra nasıl gelişir bilemiyorum ama yaşam stratejimde ve beklentilerimde bazı küçük değişiklikler yapmak gerektiğinin farkındayım bu kulvarda daha verimli olabilmek için.
Kendini amatör bir sokak fotoğrafçısı olarak tanımlıyorsun... Sence amatörlük - profesyonellik fotoğrafçılıktan para kazanma koşulu ile mi ayrıştırılan bir durum? Amatör sanatçı profesyonel sanatçı diye bir ayrım mı var? Ya da “zaman ayırma” ile mi alakalı? Neden böyle betimlemelere ihtiyaç duydun (veya duyuyoruz)?
Bu konuyla ilgili türlü yorumlar yapılabilir elbette. Ama ben biraz kolaycılığa kaçıp bir alıntı ile cevap vereceğim. Geçenlerde sevgili fotoğrafçı dostum Hakkı Ceylan’ın web sitesinde yaptığı bir yorum şöyle: “Öncelikle amatör fotoğrafçı kimdir diye soran olursa cevabım şöyledir; Fotoğrafı seven, boş vaktini fotoğraf çekerek değerlendiren, mümkün mertebe gezilere, sergilere vb. etkinliklere gitmeye çalışan, fotoğraftan para kazanmak bir yana fotoğraf için para harcayan kişidir. Amatör terimi sizi yanıltmasın, profesyonellik ile amatörlük arasında temelde tek bir fark vardır, profesyonelce yapılan işte maddi bir kaygı vardır, amatörce olanda ise yoktur. Ustalık-acemilik ise ayrı bir konudur. Profesyonel acemi bir fotoğrafçı olabileceği gibi, usta amatör bir fotoğrafçı da olabilir.”
Zaman zaman fotoğraftan para kazandığım oluyor elbette ama ben hala para kazanma kaygısı ile yapmıyorum bu işi. Dolayısıyla “amatör”üm. Sanırım acemi de sayılmam. Henüz usta da değilim. Bu durumda belki kalfalık mertebesi uygun olabilir benim için. TDK sözlüğü şöyle diyor “Kalfa: Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı”. Kendimi tanımlamam gerekirse –kulağa biraz tuhaf geliyor ama- an itibarıyle “amatör bir kalfa”yım sanırım.
Peki, bu tanımlamalara neden ihtiyaç duyuyoruz? Bilmem ki. Belki biraz da biz fotoğrafçılara dışarıdan dayatılan bir şeydir bu. Mesela elinizdeki SLR makineyi gören birinin “profesyonel çekiyorsunuz galiba?” diye sorması olağan bir durum değil mi? Gel de anlat şimdi uzun uzun ben amatörüm aslında diye. Bir de tabi sektörün dayatmaları var. “Profesyonel DSLR makine”, “amatörler için kompakt”... Bunlar tanıdık geliyor mu mesela? Bilemiyorum belki de fazla direnmeden kullanılageldiği biçimde kabul etmek mi gerekir acaba? Ne demişler: "galat-ı meşhur, lügat-i fasihten evladır".
İşin sanatçılık kısmına gelince daha önce söylediğim gibi fotoğrafın sanat olup olmadığı konusunda –öyle olduğu fikrine daha yakın dursam da- halen ciddi şüphelerim var. Ama eğer öyleyse fotoğraf sanatçısının da maddi kaygısının olup olmaması kriterine göre amatör ve profesyonel olarak ayrılması mümkün elbette.
Felsefe Terimleri Sözlüğü’nün “sanat” için yaptığı tanımlardan ikisi şöyle: “Bir şeyi kendi iç yasalarına göre özgürce biçimlendirme yeteneği.”, “İnsanın, yarattığı yapıtlarla kendisini yücelten ve ölümsüzleştiren yaratıcı yeteneği.” Bu tanımlara bakarsak aslen sadece bir görüntü üretme yöntemi, bir teknik olan fotoğraf için sanat demek biraz güç gibi görünüyor. Bu durumda fotoğraf çeken kişiyi sanatçı saymanın Manyetik Rezonans Görüntüleme ya da Bilgisayarlı Tomografi cihazlarını kullanan teknisyen ya da doktorları sırf görüntü ürettikleri için sanatçı saymaktan farkı kalmayabilir. Ama tabi fotoğrafın bir de çekim anındaki yaratıcılık, oluşan görüntüye kendinden bir şeyler katma, fotoğrafı çekilen objeyi olduğundan farklı sunma, bir takım düzenleme ve manipülasyonlar yapmaya açık olma gibi bir tarafı da var. Burdan yola çıkarak belgesel fotoğraflar çeken birini ya da bir kuş gözlemcisini/fotoğrafçısını sanatçı saymak için biraz zorlanabiliriz belki ama dijital düzenlemelerle son ürünü olduğundan farklı sunabilen bir fotoğrafçıyı sanatçı saymak olasıdır. Herkesin bildiği isimlerle örneklemek gerekirse Ara Güler –kendisinin de her daim üstüne basa basa söylediği gibi- bir fotoğrafçıdır ama sanatçı değildir, mesela Erdal Kınacı ise hem bir fotoğrafçıdır hem de –bildiğim kadarıyla para kazanma kaygısı olmadığı için- amatör bir sanatçı sayılabilir portfolyosu bu gözle değerlendirilince.

Eskiden, yani öğrencilik yıllarında kulüp çatısı altında çalışıyorken çektiğim fotoğrafları paylaşabileceğim kişiler çok sınırlı sayıdaydı. Evden, okuldan arkadaşlar –o da fotoğrafa ilgisi olan birkaçı- ve kulüpteki diğer fotoğrafçılar... Bir de bugüne bakalım. Yeri geliyor onbinlerce kişiye ulaşıyor paylaştığım bir fotoğraf. Beş yüze yakın fotoğrafımın yer aldığı uluslarası bir paylaşım sitesinde fotoğraf başına ziyaretçi ortalamamın yaklaşık 900 olduğunu biliyorum. Şimdi bu iki tabloyu kıyaslamak mümkün mü? Hangi sergi salonunda açacağınız sergi bu kadar izleyiciye ulaşabilir? Ben fotoğraflarımı “göstermek” için çekiyorum. Yani benim için –sanatsal olup olmadığını bilemiyorum ama- paylaşım esas. Aksini iddia edenleri de –varsa eğer- pek samimi bulmuyorum açıkçası.
Bir de madalyonun diğer yüzü var elbette. O da fotoğrafın görsel bir iş olması ve çok sayıda iyi fotoğraf görmenin fotoğrafçıya olacak olan katkısı. Eskisi kadar sıkı bir kullanıcı olmasam da bugün halen bu siteler yoluyla dünya üzerine tespih tanesi gibi dağılmış favori fotoğrafçılarım sayesinde her gün farklı coğrafyalardan hiç olmazsa elli altmış tane, bazen yüzlerce yeni fotoğraf görme şansım var. Az şey mi?
Gelelim şu “kritik” meselesine. Önce olumlu görüş bildiren, beğeni ve tebriklerden bahsedelim. Bazen tekdüze olsa da fotoğraflarımı izleyenlerden samimi olduğunu hissettiğim beğeni cümlelerini duymak benim için önemli. Beğenilmek herkes gibi benim de hoşuma gidiyor elbette ve haliyle yeni fotoğraflar için itici bir güç de oluyor bu durum. Yani eğer “bir ego tatmini var mı?” diyor ise bu soru samimiyetle evet demek isterim. Sadece kendi adıma değil herkes adına elbette... Bir de tabi “yön gösteren eleştiri” diye tabir ettiğiniz yapıcı “kritik”ler var bahsetmek gereken. Bu konu biraz karışık bence. Bu tür ortamlarda geçen yılların ardından çıkardığım bir sonuç var: o da kimsenin, ne seviyede olursa olsun olumsuz bir eleştiriden –yapıcı ve yol gösterici de olsa- hoşlanmadığı. Nihayetinde buralardaki büyük kalabalığın hobisi fotoğrafçılık ve kimse konu hobisi olunca keyfi kaçsın istemiyor doğal olarak. Bunu çok iyi anlıyorum. Ve işin bu “ustalardan gelecek olumlu, yapıcı ve yol gösterici eleştiri” kısmının –istisnaları zaman zaman olsa da- bir fantezi olduğunu düşünüyorum artık.
Açıkçası eğer bugün fotoğraf çekiyorsam bunda fotoğraf paylaşım sitelerine üye olmuş olmamın etkisi büyüktür. Tekrar fotoğraf çekmeye başlamam da bir arkadaşımın tavsiyesi ile Fotokritik üyesi olmamladır. Bu sitenin özelinde bir iki şey de söylemek isterim. Son dönemde eski çizgisinin biraz uzağına düşse de Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek gerekir. Öncü sayılabilecek bu platformun Türkiye’de fotoğrafın yaygınlaşmasına katkısı olduğunu, bir ivme kazandırdığını ve büyük bir tekeli kırdığını düşünüyorum. Fotoritik ile fotoğrafa başlayan, benim gibi geri dönüş yapan, bu süreçte büyük başarılar yakalamış ve hatta fotoğrafı profesyonel anlamda iş edinmiş çok sayıda insan tanıyorum. Ve tabi her şeyden önemlisi, belki de başka bir şeyden bahsetmeye gerek bırakmayacak olan, Fotokritik yoluyla tanımış olduğum ve sanal ortamdan gerçek hayata taşıyabildiğim dostlarım var. Daha ne olsun...
Siyah/beyaz çekimlerini çekim aşamasında mı seçiyorsun yoksa renkli çekip sonradan siyah beyaza mı dönüştürüyorsun? Ve her iki durumda da neden?
Elbetteki renkli çekiyorum. Neden aksini yapayım ki? Nasılsa renkli çekilen bir fotoğrafın siyah-beyaz çevrimini yapmak artık bir tıklık mesafede. Ama tersi mümkün mü? Hatta çoğunlukla makinenin görüntü modlarına da (renk doygunluğu, keskinlik, kontrast vs) bir müdahalem olmaz bırakın siyah-beyaz çekmeyi. Nasılsa sayısal fotoğraf çeken herkesin fotoğrafa ulaşabilmesi için bir bilgisayarın aracılığına ihtiyacı var değil mi bir şekilde? Neden daha sonra çok daha ince müdahaleler yapabileceğim ham görüntüyü işleme işini fotoğraf makinesine bırakayım ki? Bir de tabi gerçekten dijital bir fotoğraf makinesi ile siyah beyaz fotoğraf çeken birileri var mı merak ediyorum doğrusu. Varsa eğer sormak isterim: çekim anında neden fotoğrafın renklerinden feragat edelim? Yeri geliyor bir fotoğrafı özel kılan şey sadece renkleri oluyor öyle değil mi? Aslında bununla ilgili “fotoğrafı çekerken siyah-beyaz düşünmek daha yaratıcı olmamı sağlıyor” diyenleri filan duymuştum bir aralar ama açıkçası çok da mantıklı gelmiyor bu senaryo. Olsa olsa eski bir siyah-beyaz 35mm’cinin takıntılı ruh hali olabilir böyle bir durumun açıklaması gibi geliyor bana.

Sina ile tanışıklığımız yine sanal ortama dayanır. Fotokritik’e üye olduğumuz ilk zamanlarda benzer bakış açısına sahip iki İstanbul fotoğrafçısı olarak birbirimizi keşfettik diyebilirim. Sonrasında ise sanal ortamdaki tanışıklığı gerçek hayata taşıdık. Derken bir gün Sina bir sergi projesiyle geldi. Antik Sisterna Sergi Salonunun sanat danışmanı ile bir şekilde tanışmış ve fotoğraf hobisi, sonrasında da sergi fikri gündeme gelmiş. Sina’nın aklına da ben gelmişim. Ben de neredeyse hiç düşünmeden evet dedim teklifine çünkü fotoğraflarımızın bir arada çok iyi duracağından emindim. Nitekim öyle de oldu. 2007 yazındaki ilk sergimizin ismi “İstanbul’da” idi. Sanırım biraz da yaz aylarının sergi trafiğindeki duraklamaya denk gelmesi nedeniyle hem medyadan hem de İstanbullulardan bizi şaşırtan bir ilgi gördü ortakla ilk sergimiz. Tarihi bir Bizans sarnıcı olan mekan da fotoğraflarla çok güzel bir uyum sağlamıştı ve geri dönüşler de hep olumlu yönde olmuştu. Bunun sonucunda da bir sonraki sene yine aynı dönemde ve aynı mekanda ikinci sergi fikri ortaya çıktı: “Melankolistanbul”. İlk sergimizde ağırlıklı olan şehir manzaralarının yerini bu defa İstanbul’dan insan manzaraları aldı. Bu değişiklik aslında bilinçli değil bizim fotoğrafa bakış açımız ve değişimimizle ilgili bir şeydi. 
Aradan geçen bir yıllık sürede biriken kareleri bir araya getirdiğimizde benim yorumum ortak duygunun melankoli olduğuydu; Sina da buradan yola çıkarak Melankolistanbul ile isim babalığı yaptı sergiye. Tamamı siyah beyaz büyük boy baskılarla oluşturduğumuz ikinci sergimizde ise -çalıştığımız reklam ajansının da katkısıyla- ilkinin de üzerinde bir ilgiyle karşılaştık. Hatta bunun üzerine Bursa’dan davet aldık ve sergimiz Kent Meydanı Alışveriş Merkezi’nin sergi salonunda bir de turne gördü. Ve yapılan yorumlarda fotoğraflardaki uyumun hep sanki iki kişinin değil tek bir fotoğrafçının sergisi hissi verdiği yönündeydi. Gerçekten de -aynı ekipmanı kullanıyor olmamızın bu işte ne kadar katkısı var bilemeyeceğim ama- fotoğrafların uyumu üst düzeydeydi. Bugün bile sergiye ait fotoğrafları birbirinden ayıramam ve hepsini bir bütün olarak algıladığımı söyleyebilirim. Sanırım iki “sonradan olma İstanbullu” nun şehre bakışındaki benzeşme bunun en büyük sebebi. İki ayrı egonun bir potada eritilmesi çok zor gibi dursa da her iki sergi sürecinde de karar alma aşamasından, fotoğrafların seçimine, baskıdan açılış kokteyline kadar tüm işlerin organizasyonunda –laz damarımın tuttuğu bazı anlarda Sina’yı birkaç kez ölümle tehdit etmem dışında- nerdeyse hiç bir sıkıntı yaşamadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim. Velhasıl tüm amatör fotoğrafçılara olayı gözlerinde çok büyütmemelerini, -ortak ya da kişisel fark etmez - bir sergi deneyimi yaşamalarını tavsiye ederim.
Sevdiğin, etkisinde kaldığın eski-yeni, yerli-yabancı fotoğrafçılar kimler? Sen de ne gibi etkiler bırakıyorlar, nasıl faydalanıyorsun bunlardan?
Eskilerden bahsetmek gerekirse benim için en önde gelen isim –belki biraz klişe gibi algılanması muhtemel - Ara Güler’dir hiç kuşkusuz. Ara Güler fotoğraflarıyla ilk tanışıklığım lisede iken kitapçılarda satılan tebrik kartlarına dayanır. Hayranlığım ise HÜFK (Hacettepe Üniversitesi Fotoğraf Klübü) üyeliğimin ilk zamanlarına denk gelen 18.yaş günü hediyem “Eski İstanbul Anıları” ile başlar. Birkaç hafta elimden düşürmediğim albümün fotoğraflarını ezberleyinceye kadar hatmettiğimi hatırlıyorum. Halen de arada elime alıp uzun vakitler geçiririm bu kitapla ve daha sonra –yine birçoğu hediye olmak üzere- edindiğim diğer Ara albümleri ile. Uzun yıllar Dost Kitabevi’nden aldığım Ara Güler kartları yurtta dolabımı, öğrenci evinde ise odamın duvarlarını hep “Eski İstanbul Anıları”ndaki fotoğrafların fotokopileri süsledi. Yakın döneme kadar da bu alışkanlığımı sürdürdüm doğrusu (Son dönemde artık sergilerden arda kalan fotoğraflar süslüyor duvarları o ayrı mevzu). Hal böyle olunca ister istemez en çok etkilendiğim isim, “fotoğrafçı” Ara Güler’dir desem yanlış olmaz sanırım.
Bunun dışında başta H.C. Bresson, Josef Koudelka, Bruno Barbey, Economopoulos ve Alex Webb olmak üzere magnum fotoğraf ajansına bağlı çalışan/çalışmış tüm fotoğrafçıların portfolyolarını zevkle ve imrenerek izlediğimi söyleyebilirim. Özellikle Josef Koudelka’ya hayranlığım ve saygım büyüktür. Henüz tanışmamış olanlara “Çingeneler” serisini özellikle tavsiye edebilirim. Romanlara dair gördüğüm en etkili portfolyolardan biridir. Böyle söylüyorum çünkü fotoğrafçılar tarafından sık çalışılmış olan konulardan biri olan romanlara dair tavsiye edeceğim iki çok sıkı portfolyo da, iki Türk fotoğrafçısı olan Halil Koyutürk ve Kutup Dalgakıran’ a ait. Kutup Dalgakıran’ın cezaevleri serisi ve Halil Koyutürk’ün travestileri çalıştığı portfolyosu da görülmeye değerdir. Merak edenlere özellikle travestilerle ilgili olanı araştırıp bulmadan önce bir kez daha düşünmelerini öneririm. Zaman zaman Erdal Kınacı fotoğraflarında oluşan ilk bakışta hafif gerçeküstülükle birlikte suratına inen tokat ve şaşkınlık hissinin birkaç misline ve çok daha gerçeğine hazırlasınlar kendilerini. Foto-muhabirleri içinde ise ismini zikretmeden geçmemem gereken benim için iki büyük isim var: Ali Öz ve Coşkun Aral. Fazla söze gerek yok belki ama olayların içinden özel anları yakalayarak konuşan haber fotoğrafları üretmek herkesin harcı değil bence. Ve elbette bizim kuşaktan olan, fotoğraf paylaşım siteleri yoluyla işlerini büyük beğeni ile izlediğim birçok arkadaşım var. Engin Güneysu, Ömür Değirmenci, Hakan Yılmazer, Hüseyin Solak, Abdullah Coşkun, Gökhan Bedir, Soner Yaman ve şimdi saymaya başlarsam sonunu getirmekte zorlanacağım onlarcası ile kalabalık bir listeden bahsediyorum. Nüfus cüzdanlarına bakarsak henüz olgunluk çağına girmemiş olmalarına rağmen birçoğunun çizgisi ve tarzı oturmuş olan bu fotoğrafçıların gelecekte Türk fotoğrafına yön veren isimlerin arasında yer alacağına hiç şüphem yok.
Büyük saygı duyduğum, işlerinin çok büyük kısmını hayranlıkla izlediğim ve üretkenliğine de hayran olduğum bir büyük usta da yine paylaşım sitelerinden bir isim: Piero Marsili Libelli. İtalyan ustayla sanal tanışıklığımızın öyküsü de oldukça ilginçtir. Flickr’da paylaştığım bir fotoğraf sonrası özelden bir mesaj almıştım kendisinden, İngilizcesi çok iyi olmadığı için istediği gibi ifade edemediğini ama işlerimi çok beğendiğini yazıyordu. Ben de vakit darlığında geri dönüp şöyle bir iki fotoğrafına göz attıktan sonra “Hey dostum, sağol. Sen de hiç fena değilsin. Böyle devam et...” türünden biraz da sarkastik bir cevap yazıvermiştim. O da hiç bozuntuya vermeden teşekkür edip geçiştirmişti büyük ihtimalle çok eğlenerek. Sonrasında geniş bir zamanda portfolyosunu incelediğimde nasıl utandım, tepeden tırnağa nasıl ateş bastı anlatamam. Tahminim 70 yaş üzerinde olan Piero M. Libelli dünya üzerindeki fotoğraf çekilebilecek neredeyse tüm duraklara uğramış, son yüzyılın seyrini değiştiren tüm olaylara, iç savaşlara, işgallere, sosyal olaylara tanıklık etmiş yaşayan dev bir çınar adeta. Sosyo-belgesel ağırlıklı portfolyosundan muhabir olduğu kolayca anlaşılabilecek olan fotoğrafçı; dünyaca ünlü yönetmenlerle dostluklar kurmuş ve bu sayede İtalyan ve Amerikan sinemasının çok önemli isimlerinin portrelerinden oluşan bir portfolyoyu da paylaşmış Flickr’da. Kavramsal fotoğraflar da çeken ismin fotoğraflarına dalıp kaybolmamak neredeyse imkansız. Şiddetle tavsiye ederim. Yaşına, deneyimine ve büyük ihtimalle fotoğrafa dair yaşanabilecek tüm tatminleri yaşamış olmasına rağmen halen bir paylaşım sitesinde fotoğraflarını paylaşabilecek enerjiyi bulabilmesinin ve alçak gönüllüğünün ülkemizdeki “ununu elemiş eleğini asmış” isimlere örnek olmasını dilerim. Flickr demişken aklıma gelen bir ismi daha zikretmeden geçemeyeceğim. O da genç Yunan fotoğrafçı Lukas Vasilikos. Sokak fotoğrafları çeken Vasilikos’un İstanbul’u da içine alan geniş bir portfolyosu ve büyük bir hayran kitlesi mevcut bu platformda. Yakın zamanda Magnum ajans fotoğrafçı listesinde görürsem hiç şaşırmayacağım bir isim Lukas.
Gelelim bu isimlerin bendeki etkilerine ve bu isimlerden nasıl faydalandığıma... Fotoğraf çekmenin büyük bir yetenek gerektirmediğini düşünenlerdenim. Çok sayıda iyi ve doğru fotoğraf görmenin fotoğrafçının “fotoğraf gözü” nün gelişiminde ve çevreyi algılayış biçiminin değişiminde önemli bir faktör olduğuna inanıyorum. Bu açıdan faydalandığım kesin. Ama beğendiğim bir fotoğrafa –en azından bilinç düzeyinde- bir öykünme çabam olmadı hiç. Böyle bir taklit çabasının zamanla yaratıcılığı ve dolayısıyla o fotoğrafçıyı bitireceğini düşünüyorum. Ve maalesef özellikle belli bir şöhreti ve medyatik ilgiyi yakalamış bazı isimlerde taklitçiliğe varan ürünler görünce gerçekten çok şaşırıyor, gelişim sürecini bildiğim için üzülüyor ve örnek alındıklarını görünce biraz da kızıyorum doğrusu.

Bu soruya cevap vermeye kalkışmak benim için haddini aşmak olur sanırım. Bu yüzden ne demeli bilemedim şimdi. Bir tıp doktoru olarak haddimi aşmadan söyleyebileceğim şu olabilir: Bilimsel veriler diyor ki: Yetenek gerektiren sanat dallarında elbette ki kalıtımın etkisi büyük. Tabi eğitimin, usta-çırak ilişkisinin ve çevrenin de bu gelişime katkısı en az genetik yapısı kadar olmalı. Konuyu fotoğraf özeline indirgemek gerekirse-sanat gibi beni yutacak bir konuya girmekten imtina ederim- bence çok önemli bir şey daha var, o da aslında neredeyse tüm alanlarda olduğu üzere kararlılık ve yaptığın işte ısrarcı olmak. Yıllar önce okuduğum bir ders kitabının ön sözü şöyleydi: “Dünyada hiçbir şey azmin yerini alamaz. Yetenek alamaz; başarısız olmuş yetenekten sık başka ne var ki. Deha alamaz; değeri anlaşılamamış deha lafı neredeyse bir atasözü artık. Eğitim alamaz; dünya eğitimli ama ihmal edilmişlerle doludur. Yalnızca azim ve kararlı olmanın gücü herşeye yeter.” Bu sorudan kasıt eğer “iyi fotoğrafçı olmak için ne lazım?” ise cevabı da bence budur: Azimle ve karalılıkla yılmadan fotoğraf çekmek. Zeka, eğitim ve yetenek elbette önemlidir ama iyi fotoğrafı çekmenin yolu en önce bol bol deklanşöre basmaktan geçer. Tabi bence...

“Teknolojinin fotoğrafçılığın biçimini değiştirme ihtimali çok yüksek gibi geliyor bana."
Fotoğraf ekipmanları ve programları üzerinde tüketimi körükleyen hızlı bir teknolojik devinim var... Her şey 3-4 ay içinde eskiyebiliyor... Bununla paralel olarak da fotoğraf makinesi sahiplerinin, fotoğraf sitelerinde fotoğraf paylaşan insanların sayısı çığ gibi büyüyor... Önceki cevaplarında bahsettiğin gibi 2-3 yıl içinde belki de 20-30 yıllık aşamaları kaydeden fotoğrafçılar var. Sen de hızlı aşama kaydeden bir fotoğrafçı sayılır mısın? Kendinin artı ve eksi yönlerini değerlendirir misin?... Geleceğe yönelik olarak sorumun başında bahsettiğim hızlı büyüme (çoğalma) içinde bir fotoğrafçı kendine nasıl bir yol çizmeli? Neleri hedeflemeli? Ve sen geleceğe yönelik hangi hedefler, planlar, projeler içindesin?
Açıkçası ben bu kalabalıktan çok memnunum. Fotoğraf makinesi sahibi arttıkça insanların fotoğrafa olan ilgisi de doğru orantılı bir şekilde artacaktır. Fotoğrafçılığın eskisi gibi sınırlı sayıda insanın sınırlı sayıda üretimiyle süren bir alan olmasındansa çeşitliliğin arttığı daha çok insana ulaşan bir konumda olması neden kötü olsun ki? Belki tek çekincem bu hızlı devinim içinde fotoğrafların da hızla tüketiliyor olması olabilir. Yine de geleceğe taşınacak olan karelerle bazı pop müzik parçaları misali hızlı tüketilmeye müsait fotoğrafları karıştırmamak gerek bu tespiti yaparken... Teknolojideki gelişmeler ise biraz ürkütüyor aslında laf aramızda. Bu hızla giderse üç ana parametreden biri olan ISO seçimi artık fotoğraf çekerken mevzu bahis olmaktan çıkacak korkarım. Bir de şu HD video çekim hadisesi var tabi. Mevcut durumda yeni kuşak D-SLR makinelerin yetenekleri arasına müdahil olan HD videonun durdurulmuş anlık görüntüsünün çözünürlüğü neredeyse ilk kuşak dijital kameralarla aynı. Bu gidişle video çekimindeki çözünürlük biraz daha arttırıldığı takdirde –ki olamayacağını düşünmek saflık olur galiba- kimse “an fotoğrafı” nın peşine düşmeyecek artık. Video çekip beğendiğin anı dondurmak daha kolay olacak haliyle. Teknolojinin fotoğrafçılığın biçimini değiştirme ihtimali çok yüksek gibi geliyor bana. Benim tahminim: “An”dan ziyade fotoğrafın ve fotoğrafçının tarzı, ifadesi ve duruşu farklılığı yaratan faktör olacak çok da uzak olmayan gelecekte... Bahsettiğiniz baş döndüren hızlı teknolojik gelişim sürecinde bir fotoğrafçının öncelikli hedefi de sanırım üretken olabileceği özgün bir tarz ve ifade ediş biçimine sahip olabilmek olmalı.
Falcılığı bırakıp soruya dönmek gerekirse... Evet, kısa sürede çok yol alan fotoğrafçılar var elbette. Ne kadar hızlı bilmiyorum ama, evet kendimi de bu gruba dahil edebilirim sanırım sayısal fotoğrafla haşır neşir olduğum dönemi göz önünde bulundurursam. Bunu beni izleyen herhangi biri de rahatlıkla söyleyebilir aslında son dört beş seneye ait tüm delilleri, pardon fotoğraflarımı uluorta bırakmayı göze aldığım düşünülürse. Kendimi değerlendirme kısmı ise hiç beceremediğim, pek de hoşlanmadığım bir şey aslına bakarsan. Soru ısrarcıysa ve illa bir özeleştiri gerekiyorsa, zaman zaman musallat olan tembelliğimi negatif uca, fotoğraf çektiğim sürede görece verimli bir fotoğrafçı olmamı ise pozitif uca koyabilirim sanırım.
Hayat biz gelecekle ilgili planlar yaparken başımızdan geçenler değil midir? Genel olarak da zaten öyle uzun vadeli planlar yapan biri değilimdir ve yaşadığım günle daha çok ilgilenirim. Dolayısıyla fotoğrafla ilgili de önüme koyduğum, üzerinde ilerlemeyi planladığım, kesinleştirdiğim bir yol haritam yok. Elbette benim de kafamda kuyrukları birbirine dolanan birtakım tilkiler mevcut ama hangi sırayla çözmeye başlayacağımı pek düşünmüyorum. Bir sonraki adımı nasılsa hazır olduğumda atacağım değil mi? Bildiğim bir şey var o da fotoğraf çekmeye devam edeceğim. Bir de sanırım daha çok gezeceğim...
Fotoğraf Altı Diyalogları :

Portreler portfolyonda geniş bir yer kaplıyor... Portre çekimlerinde insan ilişkileri, bazı çekimlerde geniş açıya yönelme, arka plan ön plan anlatımı vs. pek çok olgu söz konusu. Bu fotoğrafında da çok başarılı bir konu ve onu daha da güçlendiren bir arka plan var. Portreler üzerine bu fotoğraftan yola çıkarak düşüncelerini anlatır mısın?
Portre konusunda kafam biraz karışık bu aralar. Aslında sanırım sadece benim değil herkesin de öyle gördüğüm kadarıyla. Geçenlerde portre fotoğraflarından oluşan portfolyoların yarışacağı bir yarışmaya katılmaya niyetlendim ve seçtiğim bazı fotoğrafların portre olup olmadığı konusunda şüphelerim oldu. Önce internette küçük bir araştırma yaptım. Kafam daha da karıştı. Kimi neredeyse bildiğin vesikalık kadrajının dışındaki herşeyi reddediyordu, kimi de başrolde insanın olduğu tüm karelere portre diyordu. Kimiyse yüzün fotoğrafta kapladığı alanın fotoğraf alanına oranı ile ilgili yüzdeler vererek matematik bir formülasyondan bile bahsediyordu. "Şöyle bir görüş alayım, bakalım fotoğrafçı dostlar, abiler, üstadlar ne diyecek?" diyerek gerçekleştirdiğim küçük referandumla da pekiştirdiğim sonuç şu oldu: "portre fotoğrafı nedir?" sorusunun kesin bir cevabı, daha doğrusu üzerinde konsensus sağlanmış bir tanımı yok. Mesela Cenk Gençdiş şöyle diyor: "Sadece çok yakından çekilen, ifade, tavır, bakış, gülüş ya da herhangi bir yüz hattını hedefleyen fotoğrafları portre olarak tanımlamayı yetersiz buluyorum. Ana konusu insan olan, başrolünde bir insanın rol aldığı fotoğraflar için portre fotoğrafı tanımı kullanmayı tercih ediyorum. Örneğin bir göl manzarasında yer alan, fotoğrafın % 10'luk belki de daha küçük bir alanını kaplayan bir insanın varlığı elbet o fotoğrafı portre (ya da insan) fotoğrafı yapmaz. Ancak o adam balık tutuyorsa ve oltayı savurduğu an fotoğraflandıysa bir anda fotoğrafın ilgi merkezi insan olacak, başrole soyunacaktır. Dolayısıyla artık o fotoğrafı insan fotoğrafı kabul etmek ve portre fotoğrafı başlığında incelemek bence daha doğrudur. Burada belki de fotoğrafçının niyetinin ve izleyicinin bakış açısının belirleyici olduğunu kabul etmek gerekir. Eğer fotoğrafçı, örnek fotoğrafta balık tutan adamı vurgulayacak tercihleri yaparak fotoğrafı çektiyse elbette artık o fotoğraf insan fotoğrafıdır. Aynı şekilde izleyici aynı fotoğrafa bakarken ilgi merkezi olarak balık tutan adamı kabul ederek fotoğrafı okuyorsa / izliyorsa yine fotoğrafı insan fotoğrafı başlığında düşünmek gerekir." Belki bu tanım da biraz fazla geniş bir alan bırakıyor "portre fotoğrafı" na. Yani her "insan" fotoğrafını "portre" saymak da yanlış gibi geliyor bana. Eğer bir fotoğrafta kapladığı alanın yüzdesine bakılmaksızın başrol bir insana ait ise ve o kişinin ifadesi fotoğrafı taşıyan ana faktör ise o fotoğrafı portre saymak daha doğru sanırım. Yüzün olmadığı fotoğrafları da portre sayabilme ihtimali de var elbette ama bundan sonrası beni aşıyor. Gelelim bu fotoğrafa... Bazılarına göre portre sayılmama ihtimali de olan bu karenin "portre" eksenindeki bir soruya ön ayak olmasından memnun oldum doğrusu. Aslında iyi portre fotoğrafı kendini çoğunlukla çok uzaktan da belli eder. Yani bulunduğu çevre içinde modelinizi gördüğünüzde hissedersiniz en başında iyi bir portre ihtimali olduğunu. Tıpkı eskici Pala'da olduğu gibi. Mardin eski çarşıda sokağın orta yerindeki dükkanının önünde, mekandaki herşey gibi eskimiş olan koltuğunda devasa pala bıyığıyla eski zamanların muzaffer komutanları edasıyla oturan bu adamı görüp de heyecanlanmamak, fotoğrafını çekmemek mümkün mü? Burada şansım tabii ki arkadaki küçük misafirimizdi. Tek kare olan bu fotoğrafımı ben de çok sever ve beğenirim ama bilemiyorum, belki çok daha iyisini çekmek de mümkündü ama bu an çok kısa sürdü maalesef. Yanımdaki arkadaşımın ufaklığı fark etmeyip Pala'nın sağına doğru geçmeye çalışmasıyla kaçıp gözden kaybolduğunu ve küçük çaplı bir hayal kırıklığıyla karışık öfkelendiğimi de hatırlıyorum laf aramızda. Bir önceki fotoğraf altı sohbetimizde de konuştuğumuz üzere kaçan balık büyük olur. Sokak bu; her türlü sürprize açık ve sokak fotoğrafçısı atik olmalı her daim, öyle değil mi?

Portfolyondan "Taşlar ve İnsan" ya da "Mezar ve İnsan" diye bir fotoğraf grubu çekip çıkarıldığında sanırım afiş olabilecek bir fotoğraf bu... Sessizlik, yalnızlık ve özlem üzerine... Bu fotoğrafının öyküsünü çok merak ettim?
Böyle düşünmene sevindim doğrusu. Hemen anlatayım öyküsünü... Fotoğraf Ahlat Selçuklu mezarlıklarından. Bu yaz başında çıktığımız Doğu turunda rotamızı Van Gölü havzasını turlayacak ve Bitlis'i de içine alacak şekilde genişletme nedenimiz bu mezarlıklardı. Ve gerçekten de buna değdiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Birkaç futbol sahası büyüklüğünde bir alana yayılmış devasa boyutta, bazıları 4,5-

Son olarak şunu sormak istiyorum. Daha evvelden bahsettiğimiz site yorumcuları ve yorumları üzerine. Sol ayak kadrajdan çıkmış, kulak kesilmiş, elektrik telleri girmiş gibi yapıcı (!) yorumlarla mutlaka karşılaşmışsındır. Fotoğrafı, koleksiyon pulu ile karıştıran ve özellikle konunun ortasında yer alan düşünce-duygudan alıp maddi kriterlere taşıyan bu tür durumları nasıl karşılıyorsun? Fotoğrafta müdahalelerin artması ve karşımıza her türlü döndürme ile dört başı mahmur ve çoğunlukla birbirine benzer çekimlerin çıkması genel algıyı kısırlaştırıyor mu? Bir görsel mühendislik mi ortaya çıkıyor hem izleyici hem de fotoğrafçı açısından?
Olmaz mı? Oluyor tabi. "Müthiş, harikulade! Ah bir de şu boyacı sandığı kesilmeseydi!". Ne oldu yahu? Hani müthişti? Belki kesilmeseydi daha iyi olabilirdi ama ya o zaman da bu an kaçmış olsa daha mı iyiydi? Bak sen diyorsun "müthiş" diye. Öyle değil mi?
Bunu yorumcu koltuğuna oturan kişinin biraz da o iktidar hissiyle izlediği fotoğraf hakkında negatif bir şeyler bulup çıkarma çabasına bağlıyorum ben. Adı üstünde, "eleştiri" yapmak fiilinin algılanış biçimiyle alakalı doğal bir durum bu. Ama bu işe kendini kaptırıp fotoğrafın keyfini çıkarmak yerine böyle bir yola sapmanın bir de yan etkisi var tabi; o da eleştirmenin kendisinin de fotoğraf çekerken bu tür kaygıları ön planda tutması. İşte o zaman özellikle yeni başlayan bir fotoğrafçı için konunun özünden uzaklaşıp görseline öncelik vermek ve tornadan çıkmış bolca benzeri olan fotoğraflar çekmek de kaçınılmaz oluyor tabi... Yine de bu aşılabilir bir durum bence. Belki de yaşanılması gereken bir dönem bile diyebilirim. Nihayetinde hepimizin aldığı eğitimde kompozisyon kuralları önemli yer tuttu ve artık bu doğrulara uymak için özel bir çabamız olmasa da bilinçaltımızda uymaya özen gösterdiğimizi söylemek yanlış olmaz sanırım. Tıpkı araba kullanmaya başlanılan ilk dönemlerde debriyaj, gaz ve fren üçlüsüne her defasında düşünerek basarken geçen zamanla bu senkronizasyonun hiç düşünmeden yapılıyor olması gibi... Soruda bahsi geçen "fotoğrafa yapılan müdahaleler ve birbirine benzeyen çekimler" den ne kastediliyor bilemiyorum ama benim aklıma yakın dönemde salgın şeklinde fotoğraf paylaşım sitelerini saran, HDR tekniği ile zombiye çevrilmiş olan fotoğraflar geliyor hemen. Neyse ki son dönemde bu modanın etkisi bitmese de bir nebze hafifledi ve bu teknikle canına okunmuş fotoğraf sayısı da oldukça azaldı. Başarılı örnekler elbette var ama bu istisnalar kaideyi bozmaya yetmiyor maalesef. Genelde ton haritalaması aşırı doygun renklerle sonuçlanan bir garabet hali hakimdi bu fotoğraflara ve açıkçası bir ara gerçekten "doğru fotoğraf" algısının değişmekte olduğundan kaygı duymuştum. Bu söylediklerim ile beni yeniliklere kapalı, örümcek kafalı bir dinozor gibi algılayanlar olacak belki ama ne yapalım, doğruya doğru. Aydınlık odalar, yani fotoğraf işleme programları elbette çok önemli her dijital fotoğrafçı için ama müdahaleleri dozunda bırakmak gerek. Kimin sözüydü hatırlamıyorum şimdi ama şöyle bir söz var hafızamda kalan "iyi fotoğrafı fotoşopla daha iyi bir fotoğrafa dönüştürmek mümkündür ama kötü bir fotoğraf için hiç zahmet etmeyin, en fazla nurtopu gibi bir zombiniz olur". Son kısımını ben uydurdum, idare edin J
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.
Use By Author Permission Only.
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi