Bookmark and Share
Ana Sayfa - Main Page > HAZİRAN 2008 SAYISI - JUNE 2008 ISSUE > Reha Ülkü ile Fotoğraf Üzerine
Reha Ülkü ile Fotoğraf Üzerine


Soru:

 

“Her ne kadar insan, her fikri ve görüşü sorgular bir yapıda yaratılmış olsa da, toplumun karar verip geçmesi gereken bazı konulara tekrar döndüğünü ve tartışmaların tekrar sıfırdan başlanarak alevlendiğini gözlemliyoruz.

 

Fotoğrafın sanat olup olmadığının tartışılması da böyle bir örnek.

 

Olaya sondan başa giderek bakmak gerekirse; bir fotoğrafın ‘sanat fotoğrafı’ olarak kabul edilmesi için ne gibi özellikler taşıması gerekmektedir? Bunun fotoğrafı çeken kişinin sanatçı ünvanını taşıyor olması ile alakası ne kadar geçerlidir? Buna kim ve nasıl karar verir ya da vermelidir? Ve nihayetinde fotoğrafın bu şekilde sınıflandırılması gerekli midir? Bu konulardaki görüşlerinizi alabilir miyim?...”

 

Yanıt:

 

Sanat dallarının sınıflandırılması, bilimi ve estetiği (sanatbilimi) başlattığı kabul edilen, Eski Yunan’dan devralınıp, günümüze dek süregelen, kültürel modlar ve tarih içinde epeyi değişegelmiş bir kategorizasyonlar dizisi içeriyor.

 

Eski Yunan’da 6 sanat dalı varmış. Sinemanın 7. sanat sayılması bu nedenledir.

 

Günümüzde 9 sanat dalı var, diye kabul edilir: Edebiyat, heykel, resim, fotoğraf, sinema, tiyatro, dans,  müzik, mimari.

 

Kendi hesabıma, 20. Yüzyıl’da gökdelen gibi önemli bir buluşa imza atmış olmasına karşın, mimariyi 21. Yüzyıl’da sanat saymıyorum, heykelin altdalı olarak kalabilir belki. Resim ve fotoğrafı da birleşik bir sanat dalı sayıyorum ve içine çizgiroman, gravür, minyatür, grafik, karikatür gibi diğer (kimi sanat dalı sayılmayan veya altsanat dalı sayılıp aşağılanan) çeşitleri de katıyorum. Tiyatro ve dansı da, tiyatroyu dansın altkümesi sayarak tek dal sayıyorum.

 

Tüm sanatlar 5 duyu-dili kullanır: Görsel, işitsel, sözel, kimyasal (duygusal), motor (devinim). Yazın sözeli, müzik işitseli, dans motoru, resim ve fotoğraf görseli asal olarak kullandığı için; sinema için, tersine tüm duyu-dilleri birarada kullandığı için avantajlıdır.

 

Yani; hem nesnel, hem de öznel kategorizasyonlar görelidir, çoğuldur, tek kişi yerzamanlar içinde ayrı ölçütleri yeğleyebilir ki estetikçilerin uzun yıllar içine yayılan yapıtlarında buna sıkça rastlıyoruz.

 

Ayrıca, tüm sanat dalları tarih içinde inişler ve çıkışlar yaşarlar, fotoğraf da birkaç kez durmanın eşiğine gelmiştir (konu için bakınız: Gisel Freund, ‘Fotoğraf ve Toplum’.)

 

Fotoğraf benim için sanat mıdır? Evet. Ancak, fotoğrafların % 99,99’u sanat değildir, fotoğrafçıların % 99’u sanatçı değildir, (profesyoneller dahil) ‘zanaatkar’ denebilir.

 

Fotoğrafın sanat dalı sayılıp sayılmamasında, bildiğim öznel ve nesnel ölçütler:

 

Nesnel olarak resiminkine çok yakın: Başustalar Bosch’u ve Bruegel’i geçebilenler, farklı ve yeni şeyler yapabilenler. Burada ‘ne?’ (konu) ve ‘nasıl?’ (teknik, stil ekol / akım, üslup) başlıkları geçerli. Fotoğrafta tanıdığım tek başusta Prokodin-Gorski, o da yöntemini fizikçilerden alıntılamış ama kesinlikle bir avan-gard. (Öncü olmayan sanat dalı ve eseri sanat değildir.) Çekilmemiş bir konuyu çekilmemiş bir biçimde çekmek, diyebiliriz. Sanıldığının tersine, fotoğraf konularının % 99’una henüz el bile sürülmedi, çünkü kimsenin aklı o yönde işlemiyor. Örneğin, eski İstanbul kartpostallarındaki Ayasofya, tüm fotoğrafçılar ve editörler tarafından aynı açıdan alınmıştır. Keza hava fotoğrafı, ülkemizde az çalışılmış bir alan, çünkü askeri yasaklar sözkonusu.

 

Meşhur ‘imagebank’lar vardır. Oralarda milyonlarca ticari fotoğraf yer alır ama konu ne olursa olsun, bugüne dek, ‘aha, fotoğraf’ dedirten bir tek kareye ve kişiye rastlamadım. Keza, bunu kızgınlıkla yazıyorum, ülkemizde ve dünyadaki basın fotoğrafları ödülleri rezalet durumda. 100.000 kez çekilen bir kareye yılın ödülü verilmez, veren de fotoğraf bilmiyordur ya da o işte şike vardır.

 

Yani, resmi fotoğraf söylemi beni zerrece bağlamıyor. Ben ayazlara bakarım, sapalara bakarım. Örnek: Fotoritim’in ‘Graffiti’ röportajı var, 1990’larda ‘duvar yazısı’ diye bir moda çıkardılar, konuyu öldürdüler, şimdi dönüp bakmıyorlar bile; oysa ki o röportaj gibi belli sayıda olanı 1 kitap eder ve şu anda Türkiye’de konuyla ilgili kitap yok. Fotoğraf anı anına, hatta yarını yarınına bir sanat dalıdır. 1970’lerin spor fotoğrafı tekniği, sinemaya ‘stop-motion’ olarak girdi ve o konunun da modası geçince, herkes konuya sırtını döndü. Oysa o teknik, fotoğrafın 4 boyutluluğunu vermenin en uygun yollarından biridir. 4 boyutlu ve/ya holografik fotoğraf, hala avan-gard fotoğraftır ve folklorik fotoğraf sanat dalı değildir.

 

Öznel olarak ayralları yeğliyorum: Araki ve Arbus diyeyim.

 

Türkiye’deki resmi yaşlı ustaların hiçbiri benim için sanatçı değil. Bir tek yurtdışında yaşayan Lütfi Özkök var, o da konusunda uzmanlaşıp sanatçıları ölümsüzleştirdiği için.

 

Fotoğrafın sanat sayılmasını istemeyen fotoğrafçı gördüm ve bu beni şaşırttı. Ancak, cep telefonlarıyla çekilenlerin değil sanat, fotoğraf olmadığı kesin. (Gelecekte durum değişecek ama şu andaki durumu imledim.) Bazı fotoğrafçıların ise, sanatçı-üstü sayılması gerektiği kanısındayım. Yukarıdaki 2 adı yinelemiş olayım. Bana göre fotoğraf hem sanat, hem bilim, hem de düşündür. Bazı fotoğrafları irdelemek günlerimi alabiliyor, Walter Schels’inkiler gibi ki bu yıl (2008) fotoğraf tarihinde bilindiği kadarıyla, bir ilki gerçekleştirdi. İstemeyen, tüm bunları ve tüm fotoğrafı sanat saymayabilir, keyfi bilir. Kimseye fetva vermem, kimseye de kendim için fetva verdirmem.

 

Şerh:

 

Fotoğrafçılar, başka fotoğrafçıları izlemiyor, bunu Türkiye’deki gözlemlerimden çıkardım. Elimden geldiğince Dünya ve Türkiye fotoğrafını izliyorum ama internete karşın, varolanın belki de ancak % 10’una ulaşabiliyorum. Gerçi istatiksel olarak, % 1 örnekleme yeterlidir ama ölene dek her an yepyeni bir fotoğraf ustası ile karşılaşabileceğimi hesaba katıyorum. Bizde de, örneğin İstanbul’un 10.000 sokağının 5.000’inin fotoğrafını hiçbir yerde bulamazsınız, bunu yapan biri çıkabilir pekala.

 

(20 Mayıs 2008)

 

 

Soru 2 :

 

“Toplum psikolojisi olarak, değişimler hep ‘bir felaket’ ya da ‘yozlaşmaya yol açan şeyler’ olarak algılanır. Pek çok örnek vermek mümkün ama fotoğraf açısından bakınca, renkli fotoğraf, aydınlık oda, dijital fotoğraf teknolojisi ve süre giden değişim; bir gelişimden, bir dönüşümden ziyade ekseri kötüye gidişat olarak algılandı ve algılanmaya devam ediyor. Belki de fotoğrafın keşfinde de aynı duyguları ressamlar hissetmişlerdir ve tepki vermişlerdir, kim bilir? Öte yandan da hem teknolojiyi kullanıp hem de ondan şikayet etmek, ‘mecburen kullanıyoruz’, ‘önüne gelen fotoğrafçı oldu’ benzeri söylemler biraz trajikomik kalıyor…

 

Sizce bu gelişmeler, yani fotoğrafın yüksek kalitede ve herkes tarafından üretilir hale gelmesi fotoğrafa zarar veren ve onu yozlaştıran gelişmeler mi yoksa bir dönüşüm mü? Ve bu devam eden teknolojik gelişmeler ile fotoğrafın ve fotoğrafçının neye dönüşeceğini öngörüyorsunuz?”

 

Yanıt 2:

 

Öncelikle söyleyeyim: Dijital teknoloji, ‘bill-board’ reklamların gösterdiği üzere renk kalitesi ve çözünürlük olarak selüloitten üstün değil, en azından şimdi kullandığımız ölçeklerde. Daha yukarı ölçeklerde baskı yapmanın maliyeti ise astronomik oluyor. Dijital görüntü, Google Earth’teki, çözünürlük sokaktaki kedileri bile gösterecek düzeye çıktı. Bunu Dünya haritası diye basmaya kalksanız, trilyon dolarlar eder. Gündelik kullanıcısı açısından da, 36-24 selüloit karenin basımı aynı fiyat, istediğin çözünürlükte olsun, aynı karta basım da aynı fiyat.

 

Gelelim geleneğe:

 

Geleneğin bozulması, gerçekten hem felaket, hem de yozlaşma olarak görülür. Bu ilginç bir sonuca neden olur: En çok değişen kesimlerin, değişime en çok karşı çıkması. Devamında da, değişimi yaratanların, diyelim bilimcilerin, değişimlerin 10-15 adım sonrasını göremediğini biliyoruz. Belki bilseler, icatlarını gömerlerdi, kimse görmesin diye. Örnekse, atom bombası denklemlerini hesaplayanlar, atom bombası atılınca, intihar etmeye kalktılar, çünkü kendilerini sorumlu tuttular (ABD’dekiler değil).

 

Tarihe baktığımızda, durağanlıkların ve değişimlerin ağır bastığı yerzamanlar görüyoruz. Bugün neo-globalizmin değişiminden, aslında Dünya nüfusunun yalnızca üçte biri (diyelim cep telefonlu) etkilenmiş durumda. Geri kalanın üçte biri kent-köy sınırında (gecekondu koşullarında), üçte biri köy koşullarında yaşıyor. Yani, değil dijital, selüloit fotoğraf bile görmeden ölmüş ve ölecek olan milyarlarca kişiden söz ediyoruz.

 

50 yaş eşiğindeyim. Benim yaşımda olup, yaşamında bilgisayara el sürmemiş olmasıyla övünen çok insan tanıdım. (Bu saptama Türkiye için geçerli.) Ancak o insanlar, araba kullanıyor, telefon kullanıyor, vd. Bu bir kapris yalnızca. 30 yaşından sonra, insanlara yeni bir şey öğrenmek zor geliyor.

 

Fotoğrafçılığa gelince:

 

Hala selüloit kullanan fotoğrafçılar var. Bunun maliyeti arttırdığı filan da yok. Daha önce açımladığım gibi, baskı kalitesi de değişmiyor. Ayrıca, bazı makinaların dijital modelleri yok. Fotoğrafçıların önemli bir bölümü marka bağımlısıdır. Eli ona alışmıştır çünkü.

 

Dijital fotoğrafçılık, fotoğrafçılığı değiştirseydi, şimdiye kadar çoktan sonucunu görürdük. Kolaj, montaj, sürreel, fütürist akımlar için dijital teknik birebir ama sonuç çok az. 20. Yüzyıl başında bol bulunan avan-gard sanat akımı ve yaratıcı düşünce bolluğu, 21. Yüzyıl başında pek yok. Post-modernizmin herşeyin sanat eseri olabileceği, herkesin sanatçı olabileceği yutturmacası, post-modern siyasal dönem 1989’da bitmesine karşın, bugün hala kullanılageliyor.

 

1936’da icat edilmesine karşın, holografik fotoğraf bugün bile hala ticari olarak yok. O, hobi ve züccaciye dükkanlarında satılan şeyleri kastetmiyorum. Gerçek ve profesyonel 3 boyutluluktan söz ediyorum. Demek ki o denli hızla seyretmiyoruz. Fotoğraf icat edileli 170 küsur yıl oldu, siyahbeyaz fotoğraf hala var.

 

Fotoğraf tarihine baktığımızda, inişler ve çıkışlar görürüz, demiştim. Nicelik artışı, nitelik düşüşünü getirir genelde, çünkü belli bir yerandaki yaratıcılık sınırlı ve sonludur. Bunu tümdengelimsel değil, tümevarımsal (gözlemsel) olarak söylüyoruz. Şimdiki teknolojinin getirdiği nicelik artışı da, nitelik düşmesi getiriyor, bunu en çok gençlerin ürünlerinde görüyoruz, arayış hiç yok, fotoğraf tarihi bilgisi hiç yok.

 

Fotoğrafta yapılmadık çok şey var. Walter Schels’in onlardan birini yaptığını yazmıştım. Bu yapılmadık şeylerin oranı % 50’nin altına düşmedikçe, fotoğrafın yolunun önü açıktır. Şimdilerde % 10’u kullanılmış durumda sanıyorum.

 

Teknoloji, fotoğrafta ‘nasıl?’ sorusunun yanıtıdır. Aslında ‘ne?’yi de biraz olsun yanıtlar, örneğin gökada fotoğrafçılığını. Ancak, astronomi meraklıları dışında, fotoğrafçı olarak gökada fotoğrafçısı hiç duydunuz mu? Ben duymadım. Çok basit bir şey söyleyeyim: Bugün internette tüm dünya canlılarının fotoğraflı atlasını bulamazsınız. Türkiye’nin 20.000 köyünün fotoğrafını bulamazsınız (Cumhuriyet’in başında) 40.000 idi).

 

Fotoritimi’i de eleştirmiş olayım: Sahhaflar gezisinin Bayazıt’a değil de, Galatasaray’daki Aslı Han’a yapılacağını; o gezi düzenlendiği sırada, Galata Kulesi dibinde, son birkaç on yılın ilk sahhaf şenliği yapıldığını fotoğrafçılar bilmiyordu. Bir fotoğrafçı, fotoğraf çekeceği konuda, önce okumalı, sonra çekmeli.

 

Murdoch diye biri kültürü, kitaplardaki Dewey kodu gibi, 1.000 haneye sınıflandırmış. O her haneden en az 10 portfolyo çıkar. Bu her ülke ve 10 yılda birlik zaman dilimi için de değişir. Milyonlarca altkategori ediyor.

 

Tüm bunlara karşı teknolojik gelişmeler hiçbirşey yapamaz. Teknoloji, insanları daha zeki yapmaz, üniversite sınavına giren 1,5 milyon kişiden 750.000 kişinin 2 çıkarma işlemini peşpeşe, sürekli hesap makinesi kullandıkları için, yapamaması bir örnek.

 

Dijital fotoğraf teknolojisi, daha iyi fotoğraflar çekecek beyinler yaratmıyor, tam tersine beyin tembelliği üretiyor. İnternet cemaatlerinde de, her çekilen karenin altına onlarca övgü düzülüyor ki bu da fotoğrafın gerilemesi için açık bir neden. Kötü bir işe, yapan başusta da olsa, ‘kötü’ diyeceksin.

 

Fotoğrafın gelecek yolu bomboş. Onu parsellemeye, geleceği ipoteklemeye çalışan çok. Ancak, bunu beceremeyecekler. Türkiye’den rahat rahat 100 tane daha Lütfi Özkök çıkabileceğine eminim. Çıkmaması da beni gamlandırmaz.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

Soru 3: 

 

Ülkemizdeki Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin Fotoğraf bölümlerinin fotoğrafa ve fotoğrafçıya katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve diğer fotoğraf eğitimi veren kurumları da göz önüne alarak, bir fotoğrafçı adayının kendisini nasıl yetiştirmesi gerektiğini düşünüyorsunuz? 

 

Yanıt 3:

 

İşin akademik yönü önemli. YÖK, üniversiteleri ne denli batırmış olursa olsun, akademik eğitim alanların bugün en azından teknik malzeme ve kütüphane olanakları var, en önemlisi, düzenli ve uzun süreli bir eğitim programları var. Tabii bununla daha çok büyük kentlerdeki ve özel üniversiteleri kastediyorum. Diğer bir deyişle, istedikleri herşey ellerinin altında. Benim fotoğrafa başladığım 1981’de, Boğaziçi Üniversitesi gibi bir yerde bile öyle değildi. Bu durumda, fotoğrafın akademik yönünün Türkiye’de giderek daha iyiye gittiğini söyleyebiliriz.

 

Bir genç kişi, fotoğrafçı ve ne’ci olmaya niyetliyse, ne fotoğrafçısı olacağını da, üniversite bitmeden kararlaştırmalıdır: Reklam, haber, haberin altdalları (spor, savaş, vd), sanat, akademisyen, galerici, koleksiyoner...

 

Kesinlikle İngilizce öğrenmelidir.

 

Matbu ve dijtal olarak yazılı ve görsel çok iyi bir kütüphane oluşturmalıdır.

 

Kendi işlerini titizlikle arşivlemelidir.

 

Ustaların ve yaşlıların sözünü dinlememelidir, benimkiler de dahil. Kendi yolunu kendi çizmelidir.

 

Portfolyolar oluşturmalıdır ama seçeceği konuda muhakkak en az 1 ay sürecek ön bir çalışma yapmalıdır.

 

Portfolyolar, size başka konularda da yapmak istediklerinizi ve istemediklerinizi çok kolay gösterir.

 

Başkalarının portfolyoları da öyle (aslında resim geleneğine uyarak, buna ‘retrospektif’ denmesine taraftarım, portfolyo bana borsayı anımsatıyor).

 

40 ila 50 yaş arasında bir yerlerde ancak zirveye çıkacağını baştan kabullenmeli, bir tüccarın 3 kez iflas etmeden tüccar sayılmaması gibi, bir sanatçı olarak, kezlerce ruhen iflas edebileceğini baştan kabul etmeli ve yaşam artı yaratı libidosunu ona göre ayarlamalı. Yoksa, bizim yaşlı ustalar gibi 60 yıl aynı kareyi çekerler.

 

Edebiyatta bir kural vardır: 100 oku, 10 yaz, 1 yayınla, diye. Fotoğraf için de, buna benzer bir kişisel ilke oluşturmak uygundur. Zaman içinde bu oranlar değişebilir ama kişinin herhangi bir yeranda biyografik ve fotografik apsis-ordinatını (koordinatlarını) bilmesi ve açımlayabilmesi gerekiyor.

 

‘Avan-gard nasıl olunur?’un formülü yok. Yepyeni ve çok farklı şeylerin avan-gard olduğuna ilişkin, uzun süreli bir tarihsel gözlemimiz var. Ancak ölüm çok eski, bilindik bir konu ve Schels onu ancak 21. Yüzyıl’da gerçekten fotoğrafa geçirebildi. (Burada fotoğrafçının, fotoğrafı çekilenin ve izleyicinin ahlaki sınırları olduğunu baştan kabul ediyoruz.)

 

Parası çok olanlar atölyelere gidebilir, az olanlar kitaptan bilgi edinebilir. O ya da bu zorunlu değil. Ancak, fotoğraf kitaplarındaki bazı temel soyut ilkeler (kadrajlama, simetri / asimetri) gibi konularda epeyi bakış açısı değişimleri olduğunu da hesaba katmak gerekli.

 

Fotoğrafı alaylı olarak da öğrenebilirsiniz, mektepli olarak da...

 

En önemli konuyu en sona bıraktık: Bir fotoğrafçı, 50 yıllık fotoğrafçı bile olsa, yılda 100 resim ve fotoğraf sergisine gidebilmelidir. Öğrenmenin yaşı olmaz. 1950’de fotoğraf denilene bugün denmiyor ve tersi de...

 

Şerh: Epeyi uzun süredir, Türkiye’de epeyi fotoğraf bölümü olduğunu, artı epeyi atelyenin yılda epeyi kurs açtığını ve bu kurslara giden binlerce kişiden, fotoğrafa 10 yıldan fazla süre verecek ancak 3-5 tane kişi çıktığını, hesaba katacak olursanız, konuya bakış açınız oldukça karamsarlaşabilir.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

Soru 4:

 

Fotoğrafta ‘kazanç’ olarak adlandırabileceğimiz, basitçesi fotoğraftan pazar kazanmak olgusu, hem dünyada, hem de ülkemizde zorlu bir iş. Fotoğrafçıların çoğunluğunun ayrı birer asıl meslekleri var. Tüm zamanını fotoğrafa vermiş olanlar ise, destek bulmakta zorluklar çekiyorlar. Dışarıdan bakıldığında ise, fotoğrafın bir piyasasının olmadığı olsa bile, buradaki dengelerin fotoğrafçı lehine işlemediği görülüyor. Sizce, fotoğrafçının emeğinin karşılığını alabilmesi, fotoğraftan kazanarak, bunu yeni proje ve denemelerine aktarabilmesi için, özetle ‘fotoğrafın satılabilmesi’ için neler yapılabilir? 

 

Yanıt 4:

 

Genel saptama: Ortalıkta arz fazlası ve talep eksiği var.

 

Sahhaflık yaparken sattığım bir takvim nü konulu idi. 12 ayın 11’i kadın fotoğraflı idi. 1 tanesi ise, Kırkpınar güreşçilerini belden yukarı çıplak fotoğraflamıştı. Çıkarsama: Bir mal, farklı olduğunda muhakkak satıyor.

 

Ekim 2003’te MÜ Haydarpaşa Kampüsü’nde sinema öğrencilerine şunu belirtmiştim: “Hepiniz sinemayı para kazanmak için yapacaksınız. Benim size gösterdiklerim, ticari filmlerden örnekler, yani acaip şeyler, olağanlıklar arasında da yer bulabiliyor.” Bu durum, sinema için olduğu kadar, fotoğraf için de geçerli. Japon fotoğrafçı Araki, Kitano’dan Miike’ye dek birçok Japon genç sinemacıyı etkiledi.

 

İki durumu birleştirince, ya pazara yeni bir mal sürersiniz, ya da pastadan yer kapmaya çabalarsınız. Seçim sizin.

 

Sizin verdiğiniz örneğin tersini vereceğim: Fotoğraftan para kazanıp, bu parayla başka alanlara geçen 2 kişi tanıyorum. Biri rantiye oldu, biri sinemaya geçti. Yani, fotoğraftan para kazanılmadığı pek doğru değil.

 

Şu anda, fotoğraftan yüzlerce kişi ekmeğinin tümünü kazandığı için, saptamalarınıza tam katılamıyorum. 120 kitap yazdım, 3’ü yayınlanabildi. Vazgeçiyor muyum? Hayır. Yılda 10 kitap daha yazmayı sürdürüyorum. Ekmeğimi de yine kitapla ilgili bir işten kazanıyorum. Fotoğrafçılar da öyle yapabilir.

 

Yaşlı ustalar tekelleşme yarattığı için, pazar dar görünüyor. Yıllık reklam pazarı 3 milyar doları buldu. Bunun 500 milyonu görsel olsa, kaç kişi bu işten beslenir, siz hesaplayın. Millet pasta yeyip, ekmezsizlikten yakınıyor.

 

Ad vermeyeceğim, bir tanıdığım var. Asıl mesleği fotoğrafçılık değil, mesleğinin ne olduğunu yazmayayım, tanınır, polemik çıkar. Bu insan, 24x36 renkli fotoğraflarını 100-200 dolara rahat satıyor. Fotoğraflar sonsuz kez çoğaltılabilir, numaralı değil. Epeyi sergisi oldu ve tüm fotoğrafları satıldı. Neden? Çevresi geniş. Mesleğindeki müşterileri, aynı zamanda fotoğraf müşterileri. Benim gibi birinin ağzına yakışmıyor ama gerçek ortada: Sosyetik olmak gerek, klanlara girmek gerek, beyinsizlere hitap etmek gerek.

 

Bugün her türden ve konuda afiş / poster 10-50 YTL arasında rahatça müşteri buluyor. Fotoğrafların illa ki fotoğraf kartına basılacağı gibi bir zorunluluk da yok.

 

Bunu yapanlar, en azından fotoğrafçıya telif ödüyor.

 

‘Imagebank’lardaki resimler parayla satılıyor.

 

Serbest lisanslı gazeteciler basın fotoğraflarından rahat para kazanıyor. Bunu yapan epeyi Türk olduğunu da biliyoruz. Bazılarının oldukça genç olduğunu da biliyoruz.

 

Takvimcilik epeyi para getiriyor. Eski Pirelli takvimler inanılmaz filatlarla satılıyor.

 

Yarışmalara kimse güvenmesin. Jüriler dönüp dolaşıp aynı kişiler veya fotoğrafla hiç ilgisiz kişiler.

 

Açıkça belirteyim: Yabancı ödüllere de artık antipatim var. Ödül kazanıp, saçımı başımı yoldurtan fotoğraflar gördüm. Yıllık basın ödülleri sergilerinde bunlara çok rastlıyorum.

 

Bunu başka bir profesyonel fotoğraçıdan öğrenmiştim: Kataloğun ve arşivin kalabalık olacak. Yani, basılmaya ve kullanılmaya hazır resmin olacak. Bu adamda her konuda fotoğraf var, diye ünlendin mi aynı fotoğraflardan yaşam boyu çöplenirsin. Böyle yapanlar olduğunu biliyorum.

 

Türkiye’de bir fotoğrafın 10.000 dolar ettiğini, Dünya’da ise 1 milyon dolar ettiğini biliyorum. Fotoğraf tarihine geçeceğini belli eden fotoğraflar şimdiden 1.000 dolar eder. Fotoğraf koleksiyonerleri ortalıkta dolanmazlar, çünkü fiyatların artmasını istemezler, yoksa eski ve yeni fotoğrafın Türkiye’de çok alıcısı var, kesin olarak belirtiyorum. Bir fotoğrafçı onlara nasıl ulaşır? O, onun sorunu.

 

Parasını yetiremeyenler için ise, deklanşöre az basmalarını öneririm. 68 Mayıs sergisinin fotoğrafçısı Bruno Barbey,  o dönemde 7.000 küsur kare fotoğraf çekmiş. Bunu 1.000 fotoğrafçı ile çarpın. 68 Mayıs’ı, ne 7 milyon, ne de 7 bin kare edecek bir konu değildir. Adam gözümün önünde bir araba modeline 30 rulo film, yani 10.000’in üzerinde kare harcadı. Yeniler bilmez, eskiler bilir, Murat 124 modeli idi. O 10.000 fotoğrafı, ne müşteri gördü, ne de reklamcı patronu. Ortalama bir fotoğrafçı için, çektiklerinin yüzde ila binde birini çekmelerini öneririm.

 

Kendimi örnekleyeyim: 100 YTL’lik bir dijital makinem, 300 dolarlık bir bilgisayarım var. Her işimi görüyor. 4 ayda çektiğim 400 kareden hiçbirini bastırmadım. Bunu bugün Türkiye’de yapabilecek insan sayısı milyonlarca.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

Soru 5: 

 

Ülke olarak Türkiye bir fotoğraf ekolü oluşturabilir mi? Sanatın evrensel olduğu fikrine karşılık Türk fotoğrafının önce kendi değerlerini tespit etmesi, kendi tarzını yaratması, kendi dilini oluşturması ve kendi ülkesel disiplini ile dünyaya açılmasına nasıl bakarsınız?

 

 

Yanıt 5:

 

Bir kere fotoğraf için Dünya’da herhangi bir ülke ekolü duymadım. Sinemada var ama fotoğrafta duymadım. Varsa, cehaletimden dolayı özür dilerim.

 

Ülke ekolü oluşturulabilir mi?

 

Evet. Eski SSCB’de öyleydi. Bizdeki atelyelerin hepsini tekelleştirirsin, herkes tek tür fotoğraf çeker, o da ekol olur. Bu arada komünist SSCB ekolünün, faşist Nazi Almanyası’nın, engizitör İran’ın, liberal şirketlerin imajları ile aynı zihniyette ve teknikte olduğunu belirtmek gerek. 

 

Yani ekolleşme, bir standartlaşmadır, bunu modern resim tarihinden biliyoruz. Bence sanat standartlık kaldırmaz.

 

Türkiye’de hala Tanzimat kafalılar var. bunu da açıkça söylüyorlar. Zaten lakapları da ‘Yeni Osmanlıcı’. Fotoğraf da aynı zamanda başladı sayılır. 170 yıl geride kalmış bir konuyla uğraşmak, 8.000 yıllık gelecek yazan, benim gibi bir gelecekbilimciye uymaz.

 

İstiyorlarsa oluştursunlar.

 

Bakın: 1860’larda yazılmış romanları 1960’larda yazan Latin Amerikalı yazarlara Nobel edebiyat ödülleri verdiler. Şimdi de, 1908’de yapılmış filmleri 2008’de yapan 3. Dünyalılar’a ve Türkler’e AB sanat filmi festivallerinde ödül veriyorlar (300 küsur sanat filmi festivali var). Neden? Kötüye ödül vereceksin ki iyi ortaya çıkmasın. Nobel edebiyat ödülü 100 küsur yıl boyunca bilimkurguyu yok saydı, bu yıl bilimkurgu roman da yazmış Doris Lessing’e ödülü verdiler. Ancak 3. Dünyalı bir bilimkurgu romanı yazana vermezler, yayınlamazlar da, zaten oluşmasına da bu davranışlarla izin vermiyorlar.

 

Savaş fotoğrafçısı James Nachtwey belgeselinde izledim: Adam savaş fotoğrafına rötuş yapıyordu. Bu nedir yahu? Bu adama birkaç kez Capa ödülü vermişler.

 

Fotoğrafta da böyle.

 

Her kültürel kimlik bir faşizm içerir. 21. Yüzyıl’da konu böyle tanımlı.

 

Fotoğraf en bireysel sanatlardan biri, çünkü tek başınıza yapıyorsunuz.

 

Makro çekenle mikro çeken, nasıl aynı ekolde yer alacak?

 

Nasıl ki Oscar klanları var, nasıl ki Nobel klanları var, fotoğraf klanları var ama birden çok sayıda. Hepsi birbirinin boğazını sıkıp tek kalmak istiyor. Arada fotoğraf sizlere ömür. Türkiye’de de durum aynen böyle...

 

Dünya’ya açılmaya gelince Çekiyorsun CD’ye gönderiyorsun. Bazıları artık e postayla bile kabul ediyor, sıfır maliyet. Hodri meydan, gençler çıksınlar arenaya, alsınlar global ödüllerini ki en büyük ödülleri almış Türk basın fotoğrafçıları var. Yaşlı ustaların icazetine gerek yok.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

Soru 6: 

 

Bu sorumda fotoğraf medyası hakkında görüşlerinizi almak istiyorum. Hem basılı yayınlar olsun, hem de internet olsun, fotoğraf üzerine istenilen sayıda olmasa da, pek çok medya ürününe ulaşmak mümkün. Dergiler, fotoğraf medyasının neredeyse tamamını oluşturuyor. Ancak okur ve izleyici sayıları çok düşük. Reklamlar ve sponsorlar ile ayakta durmaya çalışıyorlar. Öncelikle mevcut durumdaki dergiler (basılı ve internet) hakkındaki fikriniz nedir? Neler eksik ve neler yapılmalı?

 

Yanıt 6:

 

Türkiye’de 10 milyon sinema seyircisi var ama sinema dergileri 1.000 satıyor. Aynı durum, fotoğraf için de geçerli. Eskiden internet yoktu, sonuç yine aynıydı. Demek ki arz talebe uymuyor ya da Türkiye’deki kültür tüketicisini boğmak gerek. Kişisel kanım, ikincisini yeğlemek yönünde ağır basıyor.

 

İnterneti ancak övebilirim, hatta sarılıp öperim. Şimdi tam huysuz moruk yakınması: Ahh, bunlar bizim zamanımızda olacaktı ki... Şaka yapmıyorum, gerçek bu. Bugün Türk fotoğraf siteleri, birçok gazetenin matbu satışını geçen tıklamalara sahip.

 

Bu konuda, illa ki negatif örnek verme gerekiyorsa, vereyim: ‘Deviantart’. Feci bir site. Adıyla uzak yakın ilgisi olmayan bir oluşum.

 

Gerçekten ayral ve sapkın fotoğrafçıları ve fotoğrafları (pornoyu kastetmiyorum) biraraya toplayacak, ulusal ve global oluşumlara gereksinim var. Ancak böyle bir site Türkiye’de kapatılırdı.

 

Ancak, Türk gibi başla, İngiliz gibi bitir, diye bir özdeyiş vardır. İnternet için de geçerli bence...

 

‘25. Kare’ diye bir sinema dergisi vardı. 350 tirajdan 3.500 tiraja çıktı ve sahibi dergiyi kapattı, malzemeyi internete de yüklemedi. 1.000 makale havaya uçup gitti.

 

‘Fotografim’ diye bir fotoğraf sitesi vardı, günde 10.000 küsur kez tıklanıyordu. 2007’de kapattılar. Niye? Bilen yok. Açıklama da yok.

 

Fotoritim, kütüphane / ansiklopedi tarzında bir derleme peşinde olduğunu belirtti. Umarım, 10 yıl sonra sizi yanaklarınızdan öpüyor olurum. Size günde 100.000’lik tıklamalar dilerim.

 

Matbu fotoğraf dergileri içinde, en çok Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin çıkardığı ‘Geniş Açı’yı olumluyorum. Ulusal ve uluslararası başarılı yaşlı ustaların her 2 türünün de, ad vermeden bu dergiyi olumsuzladığını ad vermeden belirteyim. Demek ki gençler doğru işi yapıyor.

 

Fotoritim matbu olsa, o da 1.000 satar. Günde 10.000 kez tıklansın, gene 1.000 satar. İnternet gençliği böyle bir çeşit altkültüre sahip. ‘Geniş Açı’ da o kadar satıyordur.

 

Burada bir kitapçılık gözlemi: Ödev verilen yazarların okunması gibi, atelyeli gençler de ödev verilen dergileri alıyorlar, diğerlerini ellemiyorlar bile.

 

Eksik olan şey eleştiri ve estetik. Eleştiriler genelde 4 kademeli oluyor: Gündelik (gazete), sanat dalısal (fotoğraf kadrajı, vd), sanatsal kuramsal (estetik), kültürolojik / tarihsel. İnternet sitelerindeki yorumlar, bunların hepsinden aşağıda. Herkes birbirini etekliyor. O kadar çok güzel fotoğraf olsa, Türkiye fotoğraf satarak dış borçlarını öderdi.

 

1.500 dolara satılan bir Kapadokya fotoğraf albümü var, görünce kafamı duvarlara vurdum. Kaç nüsha basıldı bilmiyorum ama o kitabın basımına verilen parayla 10 tane ayrı fotoğraf internet sitesi kurulur ve sözünü edeceğim uzmanlaşmaya gidilir.

 

Buradan geliyoruz uzmanlaşmaya. Fotoğraf temelde onlarca, ayrıntıda yüzlerce altalana sahip ve fotoğrafçıların çoğu tüm yaşamları boyunca yalnızca o alanda çalışıyorlar. Bizde eksik olan bu uzmanlaşma.

 

Rahatça ‘Bilim ve Teknik’ dergisini örnekleyeyim. Derginin fotoğraf bölümü var. Fecaat. İnsanları mikroskopla veya teleskopla fotoğraf çekmeye yönlendir, senin uzmanlık alanın o. Kuş gözlemcisi fotoğrafçı yetiştir. Hayır. Başı yok, sonu yok, yönü yok bir oluşum içindeler, tiraj arttırma kaygısıyla oluşturulmuş sayfalar var, çünkü okur fotoğrafları yayınlıyorlar.

 

Sorun artık kesinlikle para değil ve bugün isteyen herkes, 5 yılını vermek kaydıyla, istediği türden matbu bir fotoğraf dergisinin tirajını, dergiyi uzun süre yaşatabilecek düzeye oturtur.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

Soru 7: 

 

 

Fotoğraf dünyasından beğendiğiniz ve fotoğrafçı gençlere mutlaka çalışmalarını görmelisiniz, dediğiniz isimler kimlerdir?

 

Yanıt 7:

 

Daha önceki yanıtlarımda ve sitenizdeki yorumlarımda yeterince ad andım. Yinelemeyeyim.

 

Onun yerine şunu önereceğim:

 

Kesinlikle belirli bir konuya yoğunlaşsınlar. Sözlükten rastgele bir başlık seçip bile başlayabilirler. O konu bu konuyu çağrıştırır, sonunda sizi gerçekten ilgilendiren konuyu bulursunuz. İlginlendiğiniz konuda da bilgilenirsiniz.

 

Çok uzun, 5 yıl kadar süren internet taraması yapsınlar. Beğendiklerini çok iyi arşivlesinler: Yani, fotoğrafçı, fotoğraf, yer, tarih, vd. O arşive en az 6 ayda bir baksınlar.

 

Gençler, en yavaş 6 ayda bir yeni kişiler olurlar. 30’una kadar öyledir. Bu, 18-30 yaş arasında 25 kişilik eder. Bu 25 ayrı bakış açısını, zihinlerinde veya bilgisayarda tutacakları notlarla korusunlar. Kendilerinin 4 boyutlu modelini çıkarsınlar ki, fotoğrafların ve fotoğrafçıların 5 boyutlu haritalarını oluşturabilsinler.

 

Uçları öneririm ama tehlike sınırlarını iyi bilsinler. Bazı sular, bazı kişilikleri boğar. Herkes de 9 canlı değildir.

 

Türk fotoğraf tarihi için hiçbirşey önermemekle yetineceğim. Gerisi polemik olur.

 

Sahhaflarda 25 YKR’a 1950 öncesi fotoğraflar satıyorlar. Onlardan toplasınlar. Konu derlemesi oluştursunlar. Fotoğrafa bakmayı böyle öğrenirler. 

 

Ben edebiyatı iyi yazarlardan çok, sıradan insanların mektuplarından oluşan koleksiyonumdan öğrendim. Aynı şey fotoğraf için de geçerli: Sıradan insanların çektikleri, kuşkusuz teknik hatalar içeren fotoğraflar, ustaların fotoğraflarından ‘daha fotoğraf’tır. Anadolu ilçelerinin Cumhuriyet dönemi tüm fotoğrafları, 1923-1950 arasında sıradan insanlar tarafından çekilmiştir. Binlerce örneğine tanıklık ettim. Bizim ‘sinek boy’ dediğimiz, daha ince kart ve 6x9 cm ebattan oluşan fotolar ve yine aynı boydaki bayram kartlarındakiler, tümüyle fotoğraf harikasıdır.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

Soru 8:  

 

Siz fotoğrafa nasıl başladınız? Kısaca fotoğraf geçmişinizi paylaşabilir misiniz bizlerle?

 

 

Yanıt 8:

 

Fotoğraf çekmeye Boğaziçi Üniversitesi Fotoğraf Klübü’nde (BÜFK) 1981’de başladım. İlk makinem bir Lubitel idi ve 6x9 cm’lik kullanırdı, filmi elle sarardım. Ancak, o günlerden geriye 3-5 kare kaldı. Gerisi yaşam gailelerinde yitip gitti. 

 

1985-1995 arasında yaşamın belaları (gerçekten belaları) değil fotoğraf çekmek, soluk almaya bile fırsat bırakmadı. 

 

1995-2007 arasında 10 dolarlık bir Minton kullandım. 15-20 rulo çektim. Onların hepsi basılı ve negatif olarak duruyor. Arşivlendiler de...

 

Bulut ve ayna (Boğaziçi’ndeki akıntının ters dönüp su yüzeyini ayna gibi yapması) konusu takıntım, 1993 yılından beri var.

 

Graffiti, İstanbul-Aceze (İstanbul’un uç yaşamlı insanları), Foto-Haber (İstanbul’u gezerken çektiğim ve haber metinlerini yazdığım enstanteneler) gibi, raslantısal oluşan konu derlemelerim var. Eski ahşap evler gibi, Bizans suru kalıntıları gibi, gelecekte örneği kesinlikle silinecek konuları karşılaştığımda muhakkak onların fotoğrafını çekiyorum. Makinamı sürekli üzerimde taşıyorum.

 

2008 başından beridir ayda 100 fotoğrafı aşmama kuralımı uyguluyorum ama buna sahhaflık / efemeristlik işi için çektiğim kareler de dahil. 1 terabaytlık (1.000 gigabayt) arşivleri olanları duyunca, kendimi daha da frenliyorum. 10 MB’lik 10.000 fotoğrafı saklamak için, çok pahalı donanımlar gerekir. Onlara o parayı vermeye niyetim yok.

 

Hem parasal, hem de içeriksel olarak minimalistim. Fakir bir aileden geliyorum. Yeniden fakir kalabileceğimi, değil dijital fotoğraf çekmek, yiyecek ekmek bile bulamayabileceğimi hiç aklımdan çıkarmıyorum.

 

Sonuçta, 10 cildi fotolu ve metinli, 10 cildi yalnızca metinli ve arada tek tük görsel örnekli 20 cilt fotoğraf  kitabı tamamlamış olarak ölmek istiyorum. Yani, fotoğraf çekmekten çok, izlemeyi ve üzerinde yazmayı daha çok seviyorum. Pratik yönünden çok, teorik yönü ağır basan bir kişilik yapım var.

 

(21 Mayıs 2008)

 

 

 

Soru 9: 

 

Girizgah:

 

“Folklorik fotoğraf veya ülke fotoğrafı konusunda gerek belirttiğiniz görüşler gerekse de bu söyleşideki yanıtlarınızdan böyle bir uygulamaya, düşünceye karşı olduğunuzu, bunun sanat için en kötü düşüncelerden biri olan standartlaşmaya yol açacağını düşündüğünüzü görüyorum... Ancak aklıma takılan soru şu; yaşanan yer, ırk, din, dil, folklor, yaşam tarzı, kültür, vs. Etkenler, zaten sanatı biraz yöresel yapmıyor mu? Bu müzikte de, böyle resimde de böyle edebiyatta da böyle... Sanat akımları denen şeyler, bir gün Endonezya'dan bir gün Kanada'dan çıkmıyor ki? ... Viyana'da keman virtüözleri var, Afrika'da tam-tam’lar, ülkemizde ise darbukacılar...”

 

Yanıt 9:

 

“Şartlar ve yerler, sanatı şekillendirmiyor mu?”

 

Toplumsal kültür ve sanatçı zihni ilintileri çok karmaşık. Örneğin, sanat genelde zengin ülkelerde, yerzamanlarda, kültürlerde yukarı çıkıyor ama ABD bunun için ters bir örnek, kendileri de kabul ediyorlar ki 230 küsur yılda ABD’li olan özgün bir sanat akımı hiç olmadı (Holywood tarzının, Almanya’dan ithal edilen melodramlar ve müzikaller üzerine kurulduğunu anımsatayım). Sanatın parayı sevmesinin nedeni, malzemesinin pahalı olmasıydı. Kitaplar ilk basıldığında ev fiyatınaydı, şimdi ekmek fiyatına. Sanat eseri üretmek ucuzlayınca, ürünlerde nicelik artışı olur ama nitelik artışı olmayabilir.

 

Fotoğraf için de aynısı geçerli. İlk makinalar ev fiyatınaydı, şimdi 5 kitap fiyatına, hem de dijitali. Dijital makina 100 YTL’ye düşmeseydi, ben Bulutname’yi yapamazdım, o zaman da Fotoritim’e ulaşamazdım. Bir kesinlik ve belirsizlik aralığı var bu konuda.

 

Sözü bağlayacağım yer şurası: Türkiye’de fotoğraf, parasızlıktan dolayı yok değil, yaratıcı zeka yokluğundan dolayı yok. 10.000 fotoğrafçı 10 konu çekti diyelim, 100.000 konu eder. Oysa, çekilebilecek 1 milyon konunun ancak 5.000’i çekilmiş durumda. Görüntü kendi gelip makinaya girmez. Her eser, önce sanatçısının zihninde var olur, yoksa Beethowen sağırken beste yapamazdı. Minimalistliğim burada da geçerli, oysa Türk fotoğrafçılar yağı bol bulmuş Arap gibi... O nedenle, onlara karşı soğuğum, tamamına karşı. Hak edenin değerini her zaman veririz.

 

“Fotoğraf için de bunu düşünürsek, Türk Fotoğrafı denen bir olgunun oluşması olamaz mı?... Bu, ‘herkes aynı şeyi düşünsün veya çeksin’ manasında değil ama bir Anadolu fotoğrafı yaratıcılığı, tarzı, yaşadığımız coğrafyanın etkisi ile oluşturulacak ortak bir dil neden dünyayı kasıp kavurmasın?”

 

Edebiyattan örnek verirsek: Aziz Nesin Orta Doğu’da en çok okunan yazarlardan biri, hatta Nasreddin Hoca gibi, adını koymadan anonimleştirip bile yayınlıyorlarmış. Neden bu beğeni? Çünkü Doğu’nun rüşvetçiliği, çürümüşlüğü oradaki her ülkede var. Aziz Nesin’in yazdıkları 60 yıl sonra bile aynen geçerliliğini koruyor ama bunun nedeni yerimizde saymamız, onun ileri görüşlülüğü değil. Tanzimat Fermanı ve fotoğrafın icadının aynı zamanlara denk gelmesinden yola çıkarak, o günkü sorunların bugünkülerle aynı olmaması nedeniyle, dünün fotoğrafının bugüne dayatılamayacağını söylüyorum. Aziz Nesin, Türk Edebiyatı ve/ya Ortadoğu Edebiyatı olsun diye yola çıkmadı, zaman içinde onun yazdıkları öyle bir şey oluşturdu.

 

Sonra ne oldu? 1983-2008 arasındaki 3 liberazimle ülkenin yarısı batılılaştı, yarısı doğulu kaldı (teknolojiyi kullanıp kullanmamasından bağımsız kalarak).

 

Batı’nın kültür emperyalizmine karşıyız, çünkü kültür emperyalizmine karşıyız. Türkiye kültür emperyalizmi iyi olacak diye bir şey yok.

 

Anadolu fotoğrafı tarzını Gültekin Çizgen 60 yıl önce zaten oluşturdu. Bu, ‘Mavi Yolculuk’çu kadronun (Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı, vd) devamı bir zihniyet: Evinde kilim bulundurmak, duvara kaşık asmak, Ruhi Su dinlemek (bu arada Ruhi Su berbat bir türkü ve opera sesine sahiptir).

 

Çetin Altan ve bir Türk yazar grubu, İran üzerinden Afganistan’a gider ve dönerler. Şimdilerde, Sarı Otobüs’çüler aynı şeyi yapıyor. 2 kadronun sergilediği tablo aynı. Bu insanlara, alaturkalık ilericilik gibi görünebilir, çünkü İstanbul’un onlara New York gibi göründüğünü, her gün İstiklal Caddesi’nde seyrediyorum.

 

İstenirse yapılır ama ne bunun için uğraşırım, ne de oluştuğunda yanında yer alırım. Ancak, bunun gayet mümkün olduğunu rahatça söyleyebilirim.

 

Bir bireyci olduğumu, toplumcu olmadığımı da belirtmiştim. Avan-gard ekolleri topluluklar değil, bireyler üretegeldi. Bruegel, Bosch’un öğrencisidir ama ilki ilahi olanı çizer (çünkü ülkesi din savaşları Almanya’sıdır), biri insani olanı çizer (çünkü ticari ve hoşgörülü bir toplumda yaşar). Usta-çırak bireysel ilişkisi bile, bu denli değişken olabilir.

 

(22 Mayıs 2008)

 

 

Soru 10:

 

“Fotoğrafın herkes tarafından çekilmesi konusunda değinmiştik önceki sorularımızda. Bunun nitelik ve nicelik durumundan bahsetmiştiniz. Çok şey var ama iyi şey yok diye özetleyebilirim sanırım, burdaki tespitinizi? ... Fotoğrafı müzik ile karşılaştırmak gerekir ise; bir toplumda herkesin bir enstrüman çalmaya özendirilmesi, bunun öğretilmesi, insanların musiki ile uğraşması vs. diye düşünelim. Öte yandan da müzik sanatçılarını düşünelim. Hayır herkes müzik aleti çalmasın, bu sanatçıların işi, denmesi ile yani toplumun illa sanatçı olması şartı ile bundan uzak tutulması ve ortaya çıkan şeylerin yerilmesi durumu ile fotoğraf da aynı şeyin düşünülmesi aynı şeyler değiller mi? Hayır, herkes fotoğraf çekmesin, bir sürü çeken var, ortada bir şey yok denip, bu işin sadece fotoğraf sanatçıları tekelinde ya da bu işi sanatkar olarak yapacak kişilere bırakılması benzer bir düşünce değil mi? ... Sanatın halkın yapacağı kadar basit hale getirilmesi durumunun yergisi ile halkın sanat araçlarından uzak tutulması biraz tezat değil mi? Elbette her eline enstrüman alana sanatçı denemez ancak buna insanların teşvik edilmesi, teknoloji ile bu enstrümanların evlere girmesi (mesela org gibi) kötü şeyler mi?”

 

Yanıt 10:

 

Çok basit gerçek var: Ekonomi. Örnek: Norveç, 1980’lerde Kuzey Denizi’nde petrol ve doğal gaz buldu, bugün gelecekte doğacak Norveçliler için 200 milyar doları bankada tutuyorlar. Bizimkiler aynı sürede ne yaptı? 500 milyar dolar borç. Türk halkı tarihle sınandı ve sınıfta kaldı.

 

Zaten bugün 60 milyon cep telefonunun 20 milyonu fotoğraf makinalı. Kaç tane fotoğrafçı çıktı bu makinalardan? (Bir tek arkadaş uluslararası ödül kazandı ama o, cep telefonundan önce de sanatçıydı). Kalkıp da, cep telefonuyla fotoğraf çektiren kimseye bir şey dedim mi? Hayır. Yalnızca şöyle bir anekdot var: 15 yıl Rumelihisarı’nda yaşadım. Orayı çok severim, arada gider, biralanırım. Her gidişimde birileri cep telefonuyla Boğaz Köprüsü’nü fon alarak fotoğraf çeker ve çektirir ama en kötü kadraj açısıyla. Hiç kimsenin aklına fotoğraf çekerken kadraj aramak gelmez. Binlerce kişilik gözlemimdir.

 

Genel eğitim ilkesidir: İlkokul çağında, hatta bazan daha önceki zamanlar çocuklar standart yetenek testlerine sokulur. Bu sayede de, bizden dahi ressam ve virtüoz çocuklar çıkmıştır. Bu tür halka inişlere tümüyle taraftarım. Yukarıdakine yalnızca gülüyorum.

 

Bunlar birbiriyle çelişmiyor. Moliere’in ‘Kibarlık Budalası’ndaki gibi herkesin kendini nesir yapıyor sanmasına karşıyız yalnızca. Bu, devlet sanatçılarını sanatçı saymamakla aynı şeydir: Adam, saat 5 oldu mu, kapatıyor çalgısının kapağını, evinin yolunu tutuyor.

 

Buna hakkı nasıl buluyorum? Her sanat dalında, bir disiplinlerarasıcı olarak, o sanat dalı uzmanından daha çok bilerek; yani hem daha çok ürün izleyerek, hem de daha çok kuramsal bilgi edinerek.

 

Tüm bu söylediklerim, ben dahil, moruklar için geçerlidir. 30 yaş altı için geçerli değildir. Onlar değişebilir, sanatı ve dünyayı değiştirebilir, ancak gerontokratlar (ihtiyar iktidarperverler) değil, onların amacı üzüm yemek değil, bağcı dövmek.

 

Şerh: Yineliyorum: Hata payım mevcuttur. Hatamdan gocunmam, açıkça belirtirim.

 

(22 Mayıs 2008)

 

 

Soru 11:

 

Bu sorumda ‘fotoğrafta uzmanlaşma’ konusundaki görüşlerinizi almak istiyorum... Elbette bu konuya insanın kapasitesi ne ise o, diye bakılabilir ama ilgilendiği konuda uzmanlaşmanın önemi nedir bir fotoğrafçı için? Fotoğrafçı, herşeyi bilip öğrenmeli ama özellikle bazılarında mı derinleşmeli? Yoksa her daldan aynı derecede mi anlamalı? Örneklemek gerekir ise, ‘doğa fotoğrafçısı’, ‘belgesel fotoğrafçı’, ‘nü fotoğrafçısı’ diye ayrılmalı mı yolunu seçip?

 

Yanıt 11:

 

Zanaatkarlıkta bile, en az 2 meslek öğrenmek önerilir, işssiz kalmayasın diye.

 

Fotoğrafta uzmanlaşmaya kesinlikte taraftarım ama birden çok olmasına da taraftarım. Her konu en az 5 yıl alır ama 5 konuyu da birarada öğrenebilirsiniz, o sizin kognitif yapınıza kalmış.

 

Tamamen rastlantısal olarak, örnek verdiğiniz konulardan 3’ü de çakışmış: Doğa, belgesel ve nü, aslında tek konudur. Hepsini birarada çalışabilirsiniz.

 

Biliyorsunuz, fotoğrafta belli konular zaman zaman moda olur, sonra gelir geçer. Bence yaratıcı fotoğrafçı, moda olan konuya uyan değil, yeni bir moda konu yaratabilen sanatçıdır.

 

Kişisel kesin önerim: İnternet taramasıyla hiç yapılmamış olanı bulup, bir konuya bodoslama dalmak. Onun yanında, çekmekten keyfini tam alacağın bir konu seçmek. Bir de günün genelgeçer konusunu, satacak denli, ortalamanın üzerinde becermek. 3’ü birden. Daha çoğu da gerekir ama gençlerin gözünü korkutmayayım.

 

(23 Mayıs 2008)

 

 

 

 

Soru 12:

 

Bir evvelki sorumun devamı niteliğinde bu sorum, ‘portfolyo oluşturma’... Fotoğrafçılar sizce nasıl portfolyolar oluşturmalılar? Fotoğraf özde belgeleme işi, ancak önlerinde gidebilecekleri binlerce yol var. Öte yandan da pek çok terim ve kavram, tam bir kargaşa. Seri fotoğraf, belgesel fotoğraf, foto-röportaj, deneysel fotoğraf,vs. Bazısında neyin ne olup olmadığı bile birbirine karışmış durumda. Bu da karşımıza ‘temiz, duru, anlaşılır olmayan, amaçsız’ portfolyolar mı çıkarıyor?

 

Yanıt 12:

 

Bu fotoğrafçının kişiliğine bağlı: Kimi projesini başlar ve hemen bitirir, bir diğeri yıllara yayar. Yaşamda da öyledir, aynı konuyu sana şak diye anında sunar veya yıllarca seni arattırır süründürür. İkisinin birarada optimal idaresi gerekli.

 

Sonra insan 70-80 yıl yaşıyor, 60-70 yıl boyunca çekilen fotoğraflar zaten epeyi geniş bir alanda dolanır. Her gün aynı noktayı fotoğraflasan, o bile değişir.

 

Portfolyo deyince, ressamın retrospektifi gibi, illa ki aynı konuda olmak zorunda değil. Ancak, özellikle uzun yıllardır profesyonel olanlar için, herhangi bir konuda seçilebilecek denli geniş bir spektrumda konular oluşturulmalı. Örnekse: ‘Mevsimler’ konusu, 4’ü birden olmadan olmaz, bir portfolyo konusudur. Ancak, ‘kuşlar’ dedin mi, sittin sene bitmez o portfolyo.

 

‘Temiz, duru ve anlaşılır olmayan, amaçsız’ olmak post-modernizmin ilkesidir. Yankiler tarafından kendi dandik ürünlerini kakalamak için icat edilmiştir. Bruegel çıkaramazsan, konserve etiketini sanat diye satarsın. Konserve etiketi de koleksiyon konusudur ama sanatın değil, efemeranın.

 

Atelyelerdeki portfolyoların, sizin dediğinizin tersine, yaşlı usta tarafından, emir ve komuta ile belirlenmiş, seri üretim sonuçlar olduğu gözlemindeyim. Aşırı standartlık sözkonusu.

 

Kendi hesabıma, portfolyo oluşturmanın, yeni kuşak için eksik olan, konsantrasyon, motivasyon, sebat ve kararlılık konusu için, çok iyi bir nefs eğiticisi olduğu kanısındayım. Portfolyo çalışmak, psikoterapiden daha çok kognitif düzelticidir.

 

Bir de sürprizler var: Schels’in ölüm portfolyosu beni vurdu, bazı okurlarımı da vurmuş, öyle tepki aldım. Yakın gündemde olan bir konu olduğu için yineledim. Hem sürpriz, hem de çok eski / bilindik bir konu.

 

O nedenle, zamanı ve parası çok olan fotoğrafçıların, malzemeyi minimalist bir yerleştirmeyle, ister yayan, ister en modern teknolojik araçlarla yola vurup, fotoğraf avına çıkmasının, portfolyo derlemesi için uygun bir yol olduğu kanısındayım. Çok balık tutmak için, çok deniz gezmek gerekir.

 

(23 Mayıs 2008)

 

 

 

 

Soru 13:

 

Sizden fotoğraf ve fotoğrafçılık ile ilgili kitap tavsiyeleri alabilir miyiz?

 

Yanıt 13:

 

Gisele Freund, Fotoğraf ve Toplum.

Derleyen: Caner Aydemir, Fotoğraf Neyi Anlatır.

Roland Barthes, Camera Lucida.

Vilem Flusser, Bir Fotoğraf Felsefesine Doğru.

Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine.

Geniş Açı, tüm sayılar.

 

(23 Mayıs 2008)

 

 

 

Soru 14:

 

Fotoğrafın ister film ile çekilmiş olsun, ister dia olsun, ister dijital olsun, ‘sanal’ olduğunu söylüyorsunuz. Buradaki sanal betimlemesi, fotoğrafın gerçekçi olmaması ilkesi üzerine mi, yoksa elle tutulmayan bir meta olması üzerine mi?

 

Yanıt 14:

 

‘Bir elma’ dediğimizde, gerçek elmayı kastetmeyiz, yaptığımız bir soyutlamadır. Bir elma fotoğrafı, bir elma değildir. Onun için Magritte, bir pipo resminin üzerine ‘bu bir pipo değildir’ yazmıştır.

 

‘Renk’ diye bir şey aslında yoktur. Elektromanyetik dalgaların bir bölümünü renk, bir bölümünü sıcaklık, bir bölümünü çevrilmiş olarak, ses olarak algılarız.

 

Bugüne kadarki her kültürde 7 renk adı yoktur. Daha az olanlar vardır.

 

Gökkuşağının 2 ucunu aynı renk algılarım. Bundan şunu çıkarsadım: Çok ender olarak 2 gökkuşağı içiçe olarak oluşur, o zaman gökkuşağının 2 ucunun gerçekten çok yakın renklerde olduğunu gördüm. Bir neden de, bazı insanların 8. renk algılamak üzere evrildiğine ilişkin bir metindir, ben de öyle olabilirim.

 

Tüm bunlardan, fotoğrafın gerçekçi olmadığı çıkarsanmıyor. Körlerin fili tutup, yakaladıkları yere göre tarifine benzer biçimdeki bir durumdayız. Bugün galaksi fotoğraflarının hepsi sanaldir. Onlarca fotoğrafın işlenmesi, aradaki Samanyolu görsel parazitinin ayıklanması ile oluşturulmuşlardır. Zaten çıplak gözle bir tek Andromeda Gökadası görülür, o da yıldız gibi.

 

1 negatiften farklı kontrastlarda elde edilen 2 fotoğrafın, insanlar üzerindeki bilgisel etksinin farklılığı da, diğer bir örnek.

 

Mantıksal olarak konuşursak, fotoğrafta özdeşlik ilkesi işlemez. Hoş, yaşamın hemen hiçbir yerinde işlemez ama o zaman insanların kafası çok karışır.

 

Asıl sanallik şudur: Kimi rüyanın gerçek mi rüya mı olduğunu ayırsayamamız gibi, sanal deneyimler de gerçek deneyimlerden ayırtsızdır. Bu düalizm hep akılda tutulmalıdır. Fotoğrafı gerçek sanmamız, onu gerçek yapmaz. O bir dolayımdır. Bir polinomun bir değişkenidir. Bir soyutlamadır. Fotoğraflarda bulduğumuzu sandığımız anlam da öyledir. Fotoğrafçısının yüklemediği anlamları, o fotoğraflarda görebiliriz.

 

(23 Mayıs 2008)

 

 

Soru 15:

 

Fotoğraf arşivleri, fotoğraf galerileri, fotoğraf müzeleri, fotoğraf kütüphaneleri ülkemizde yok veya bir elin parmakları kadarlar. Öte yandan rağbet de yok, rağbet olsa bile, bazılarına ulaşma imkanı da yok.

 

Bazı eski fotoğrafçılardan, evlerinin ağzına kadar dia, film, kart, basılı vs. şekilde fotoğraf ile dolduğunu, bu arşivlerini saklayacak yer bulamadıklarını duyuyoruz. Neticede fotoğraf bir ülkenin dönemsel belleği. Korunması, saklanması, arşivlenmesi gereken bir şey midir sizce? Bu konuda neler üretilebilir?

 

Yanıt 15:

 

Yaşamımda ilk koleksiyonum fotoğraf koleksiyonudur. 21 yıl önce, sıradan insanların fotoğraflarını toplamaya başladım. Onlarla gayrıresmi bir tarih yazdım ve panoramaladım. Profesyonel koleksiyonerler dışında, benim gibi 10-100 özel koleksiyoner, 10-100 akademik koleksiyoner olduğunu biliyorum.

 

Bendeniz desentralizasyon taraftarıyım. Biraraya getirilen 3.000 Karamanlıca (Yunan Alfabesi ile Türkçe) kitabın bir yangında kül olduğunu okuyalı ve yok edilen İskenderiye türü kütüphanelerin onlarca olduğunu öğreneli beridir, ‘bırakın, dağınık kalsın’ diyorum. 1 milyar fotoğrafı biraraya koyarsanız, hepsinin yok edilmesi 1 dakika alır.

 

Müzecilik lisansüstü okumuş biri olarak belirtiyorum: Bir müzenin kurulması on milyonlarca dolar demektir. Şimdilik koleksiyonların böyle dağınık kalmasında sakınca yok, çünkü o paralara değmez, Balıkesir’deki değdi mi? (Koskoca Pera Müzesi, özgün ve 100 küsur yıllık İstanbul fotoğraflarını, öyle koşullarda sergiledi ki ikinci sergiden sonra o fotoğraflara ölü gözüyle bakılabilir. İşin bir de saklama bilgisine sahip uzman eksikliği yönü de var.)

 

Ara Güler’in 18x24 cm İstanbul siyahbeyaz fotoğraflarının, 5 yıl önce 25 avroya satıldığını gördüm. Oysa Ara Güler bir söyleşide, kendi ölse, arşivinin çöpe atılacağını söyledi. Bir fotoğrafçı kendini arşivleyemiyorsa, ya fotoğraflarının yok olmasına göz yumacaktır, ya da külli bir miras bırakıp onları korutacaktır, müze olur, arşiv olur, kütüphane olur.

 

Profesyonellere önerebileceğim tek şey şu: Adam başı 1.000-10.000 fotoğraflarını internete yüklesinler, onları ölümsüzleştirsinler. Gerisi zaten çöplüğü boylayacak nasıl olsa.

 

(23 Mayıs 2008)

 

 

 

 

 

 

Soru 16:

 

Fotoğraf eleştirmenliği ve fotoğraf okuma üzerinde fikirlerinizi almak istiyorum. Her eleştirmen veya fotoğraf yorumcusu, ‘iyi fotoğraf’ çeken biri mi olmalıdır? Bu tür bir uzmanlaşmanın ya da bu konu ile ciddi şekilde ilgilenmenin ülkemizde olmadığını görüyoruz. Bunun sebebi acaba; fotoğraf eleştiren kişinin aynı zamanda fotoğrafçı da olması olabilir mi? Buna cesaret edilemiyor olabilir mi? Öte yandan bir sergi eleştirmeni, olsa ne olur olmasa ne olur? Olsa, nasıl olmalıdır?

 

Yanıt 16:

 

Şimdiye dek sorularda, beni en çok ilgilendiren budur.

 

Türkiye’de eleştirmenlik aşağılanır. Tiyatro oyuncusu, yazarı ve yönetmeni Ferhan Şensoy, ‘ne yapamadın da, eleştirmen oldun?’ diye bir söz etmiştir.

 

Ben, yalnızca eleştiri ve deneme yazarım. 20.000 sayfadan söz ediyorum. Eleştiri benim için en önemli edebiyat dalıdır.

 

Kuram ve uygulama ayrımı ve birleşimi, tüm kuramcıların ve uygulamacıların (icracıların) sorunudur.

 

Kuramsız uygulama yolunu yitiriyor. Uygulamasız kuram fildişi kule oluyor.

 

Sanat dalı icracılığı ile, sanat kuramcılığını birarada yapan kişi sayısı, ayrı ayrı yapan kişi sayısından (her 2 kümedekinden de) oldukça düşüktür.

 

Ne ikisinin birlikteliği bir gereklilik, ne de ayrılığı bir gereklilik. Kendi biyografimden örneklersem, sanat dallarındaki icralarımla uygulamalarım, genelde birbirinden ayrı yürümüştür. Ancak, Ocak-Mayıs 2008 süresi ve fotoğraf alanı, bu konuda bir istisna oldu. 5 aylık bir kuram-edim sentezi ve praksisi sözkonusu. Bu, kendi yerzamanım için biricik bir sonuç değil. Fotoğrafçılardan Merih Akoğul, hem çekmeyi, hem yazmayı sürdüren fotoğrafçılardan, gayet de düzgünce gidiyor, ancak kitaplarının 100 (yüz) sattığından yakınmıştı bir kere.

 

Fotoğraf kuramlarının çok azını fotoğrafçılar icat etti. Fotoğrafçıların fotoğraf izleme oranı, işini ciddiye alan bir eleştirmeninkinin % 1’i filandır. Örneğin ben, yılda 100 sergi geziyorsam, Türkiye’deki fotoğrafçılar, eş dostunkiler dışında, yılda 1 sergi geziyorlar, o da belki, çok meşgüllermiş, öyle söylüyorlar.

 

Fotoğraf kuramcısı dünyada da azdır. Sinema gibi kitelesel bir sanat dalı olan fotoğraf, sinemadaki kadar kuram ekolü çıkaramamıştır. Çıkarmamıştır değil, çıkaramamıştır.

 

Türkiye’de 1.000 tane fotoğrafçı varsa, ancak 10 tane fotoğraf eleştirmeni çıkar, buna gazetecileri katmıyoruz.

 

Söz konusu olan cesaretsizlik değil, parasızlık. Eğer fotoğraf eleştirisi, plastik sanatlar küratörlüğü ve eleştirmenliği denli, maddi ve manevi prim yapsaydı, akbabalar çoktan o alana üşüşmüştü bile...

 

Fotoğraf eleştirisi metinlerime gelen tepkilere göre belirtiyorum: Fotoğraf eleştirmeni, izleyiciye bambaşka bakış açıları sunabilir. Zaten bu eleştirmenlikte genel ilkedir: “Bir de bu gözle bakmayı deneyin.” O nedenle fotoğraf eleştirmeni, henüz tamamını üstlenmemişse de, epeyi işlev sahibi bir kişidir. Tabii burada, her alanda olduğu üzere, normal faşizm egemen. Klasik örnek: Herkes 68 Mayıs’ı filmi yaptı, 1 Mayıs Marşı klişesinde; oysa Fassbinder, ortalıkta çırılçıplak dolanıp, yanında erkek sevgilisi ve annesiyle söyleşisini yaptı. Benim de özgün bir saptamam vardır: 68 dönemi için Twiggy, Daniel John-Bendit’e yeğdir; ilki dürüsttü, ikincisi yalan söyledi.

 

Hiçbirşey için ‘-meli’ ve/ya ‘-mamalı’ demem. ‘Benim yolum budur’ derim. Benim gözümde fotğraf eleştirmeni, sıradan insanları, en elektriksiz yaz gecelerinde gökyüzüne baktırabilen kişidir. Onlara evrenin ışığını sunan kişidir. Ben de öyle yapmaya çabalıyorum. Diğerlerinin ne yaptığı da beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor.

 

(23 Mayıs 2008)


 
Röportaj : Levent YILDIZ

 


Reha ÜLKÜ - BULUTNAME

Kış 1


Kış 2


Kış 3


Kış 4


Kış 5


Kış 6


Kış 7


Kış 8


Kış 9


Kış 10


Kış 11


Bahar 1


Bahar 2


Bahar 3


Bahar 4


Bahar 5


Bahar 6


Bahar 7


Bahar 8


Bahar 9 


Bahar 10


Bahar 11


Fotoğrafın Rönesansı



Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved

www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir.

All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved.

Use By Author Permission Only.

Yorumlar - Comments
Toplam 2 yorum, 1-2 arası gösteriliyor, yeni tarihliler sonda.
Çok kısa bir süre önce rastladığım yorumlarınızdan biri beni çok etkilemişti. Görmeyi özlediğim türden bir "bakış ve dürüstlükteydi". Tamda dediğiniz gibi "evrenin ışığı" ile karşılaşmış gibi oldum. O gündür bu gündür vakit buldukça zevkle okuyorum bilgilendirici ve açılımı farklı yazılarınızı.

Bir solukta okudum yukarıdaki etkileyici söyleşiyide. Sanatın dalları kısmına farklı bir açılım getirmişsiniz,o kısım tartışmaya açık olmakla birlikte yazdıklarınız beni çok çok mutlu etti..."benim yolum budur" dediğiniz yolunuzu ve yaklaşımınızı çok sevdim. Fotoğraf yazılarınız sanatla gerçek bir buluşma gibi oldu benim için. Fotoğraf sanatı adına daha çok yazınızla karşılaşmayı diliyorum...

ve yürekten teşekkür ediyorum Reha bey.

Fotoritim'e de ayrıca çok teşekkür ederim bu değerli söyleşi için...

saygılar
güzin tezel eklemiş - adds | 02 Haziran 2008 Saat - Time 11:08
Malum laftır ainesi iştir kişinin kelamına bakılmaz.Onca bilimsel döktürünün yanında ortaya konulan görsellerin hiçliği karşısında sukut-u hayale uğradım.Böylesi öğretkeli döktürülerin kişi kafakarışıklığı ile pasifizelere neden olduğu bilinen bir gerçektir ki bunu Türk gençlerini kafa karışıklığı hastalığına itmek için hazırlanmış bir programın parçası olması yüksek ihtimaldir.Fotoğrafı meslek olarak seçmemin bir nedeni ifade tarzının açıkça anlaşılması içindir.Resm arapça bir kelime olup türkçe anlamı görsel dir. Resm günümüzde de Resm-i geçit,Resm-i Daire,resm-i elbise gibi deyimlerle yaşamaktadır ki bu kelimeden anlaşılan resm kelimesinin in açıkça yani görüntülü anlaşılma görevleri vardır.Fotoğraf ve oynar görüntülü kayıtların anlatım kolaylığı varken anlaşılmaz Reha Ülkü söylevleri ile ne yapılmak isteniyor anlamadım.Boş bulutlarla hiç mevsimler anlatılabilir mi.?.. Kış mevsimi karla,Sonbahar sararmış ağaç yapraklarıyla,ilk bahar ağaçlarda açan çiçek fotoğrafları ile anlatılır uyduruk gök yüzü bulutları ile değil...Kusura bakmayın ama galiba bu konuda söylenmesi gereken sözü söylemek bana düştü...KRAL ÇIPLAK ARKARDAŞLAR...
Kâzım ZAİM eklemiş - adds | 08 Temmuz 2008 Saat - Time 18:22
Yorum Ekleyin - Add Comment
Yorum - Comment
Adınız Soyadınız - Name Surname
Mail
Web Sitesi - Web Site
Beni hatirla - Remember me
Yeni bir yorum geldiginde haber verin. Notify me when new comment is added.

Ara - Search

 

Fotoritim Mail-Grubu

Fotoritim Mail-List

 

 

Arşivimizden  - From Our Archives

 

Jim Zuckerman

 


 

M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı

 

 

FR'yi takip et

Follow us at

 

 

 

 

 

 

  

 

 

  Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved
www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. Eserlerin İzinsiz Olarak Kısmen veya Tamamen Kopyalanması ve Kullanılması, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına Göre Suçtur.
All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.