…Şimdi bakıyorsunuz Ara Güler .. Ara Güler’in bütün fotoğraflarını koyuyorsunuz önünüze, fotoğraf hocalarının öğrettiği kurallar ile incelediğiniz zaman her fotoğrafta hata bulursunuz. Ama Ara Güler’in fotoğrafında en baskın olan şey ne biliyor musunuz, duygu. Anlattığı... ve hiç kimse buna itiraz edemez.
Mehmet Uçkun: Güncelde göremediklerimizi fotoğrafta yakalama fırsatı bulabiliyorsunuz…
Sami Solmaz: Benim derdim de o zaten… Elbette ki fotoğrafın kadrajına, ışığına vs. sine, zaten bunları bilmeden olmuyor, ama benim için önemli olan anlatmak istediğimi doğru anlatabiliyor muyum, o duyguyu verebiliyor muyum?
Ben belgesel filminde de onu yaptım, ben gazeteciyim ve halen gazetecilik yapıyorum, serbest olarak yapıyorum. Ara ara dergilere bir şeyler yapıyorum. Önemli olan tarafsız olmayı becerebilmek, derdim o… Tarafsız olabilmenin de tek koşulu şu; orayı biliyor olmak… Örneğin Sarf-ı Nazar’ı çekerken ben adada ilk on beş gün fotoğraf çekmedim. Önce bir havayı kokladım, onlarla yemek yedim, rakı içtim, çay içtim, onlarla dertleştim hatta fırça bile attım… Bu sürenin sonunda sana “Hoş geldin Sami ağabey” diyorlar ve işlerine devam ediyorlar. Sana baktığı zaman artık poz vererek bakmıyor bile. Zaten o normal rutinini yapıyor, yemek yerken, atını kaşağılarken de o rutinde artık. Öbür türlü ara-ara gittiğiniz zaman sadece var olan o anı görebiliyorsunuz, oranın bütününü göremiyorsunuz
MU: Konuyu bu şekilde ortaya koyduğunuz zaman ayrı bir emek ve zaman ayırmak gerekiyor bu işleri gerçekleştirmek için, fotoğrafı bir yaşam biçimi olarak benimsemek gerekiyor, sanırım…
SS: Tabii… Parasız kalmayı da göze almak gerekiyor...
MU: Diyarbakır Silvan’da başlayan hayat hikayeniz 1979 yılında Haydarpaşa Lisesi’nde devam etmiş, ardından mapusluk günleri ve derken çalışma hayatı, işe başladığınız yerde fotoğraf ile tanışmanız… Foto muhabirlik ve reklam fotoğrafçılığı… Bize kendinizi tanıtabilir misiniz?
SS: Benim fotoğrafa başlama hikayem çok garip. Bir ithalat şirketinde çalışıyorum, tesadüf bu ya fotoğraf malzemeleri ithal eden bir şirket… Bir Cumartesi adamın biri geldi bir fotoğraf makinesi elinde, hiç unutmuyorum makineyi ilk makinem ‘Pentax ME Süper’. Fotoğraftan da hiç anlamıyorum üstelik de. Belli, çalıntı bir makine ve satıyor, param da var. Bir arkadaşı çağırdım, “Bu makine bu parayı eder mi?” diye Arkadaşım “al hemen” dedi. Kendi kendime başladım bu şekilde. Aradan kısa bir süre geçti, tatile gideceğim, patrondan izin istedim. Patron da arkadaşım; bir hafta sonra dön dedi, ben sekiz ay sonra İstanbul’a geldim… Bütün Ege ve Akdeniz’i köy köy dolaştım. Ondan sonra geldiğimde daha öncesinden bizim müşterimiz olan reklam fotoğrafçısı vardı, Türkiye’nin önemli reklam fotoğrafçılarından Oral Orhon. Gittim onun Şişli’deki stüdyosuna, ben çırak olmaya geldim dedim ve altı ay çıraklık yaptım. Ciddi anlamda çıraklık yaptıktan altı ay sonra “git, yeter sana bu kadar” dedi. Ondan sonra gazetecilik, reklam ajansı, reklam fotoğrafçılığı, 93’ten bu yana da, çok az da olsa reklam fotoğrafçılığı ile beraber tamamen belgesele kaydım. 2004’de reklama tekrar döndüm o da kızım doğduğu zaman. Çok parasızdım, bir sene yaptım ve bir sene sonra yeter bu kadar deyip kaldığım yerden devam ettim belgesel çalışmalarıma. İşte böyle bir yaşam…
“Yılların İzi”






MU: 11 Şubat 2006 yılında ‘Yılların İzi’ adlı fotoğraf serginizi gerçekleştirmişsiniz… Zamanın 20 farklı yüzde bıraktığı izleri yansıtmaya çalışmışsınız… Bu çalışmanızda neyi hedeflediniz? Fotoğrafın bu çalışmanızda amacınıza ulaşmanızdaki katkısı neydi?
SS: Fotoğrafta en zor ve en kolay olan, portre fotoğrafları… En kolay, çünkü bizim gibi ülkelerde ve bizim ülkemizde insan malzemesi çok. Sokağa çıktığınızda binlerce insana rastlayabiliyorsunuz. En zor, o anlatımı verebilmek, ifadeyi doğru verebilmek ve onları var eden koşullar ile birlikte, mekan ile o ifadeyi doğru verebilmek. Değişik değişik zamanlarda değişik değişik ülkelerde altı yılda çektiğim portreler bunlar. Türkiye dışında Almanya, İran, Fransa gibi ülkelerde çekimlerini yaptım. Özellikle yaşlıları tercih ettim, sadece birkaç tane de çocuk vardı. Hatta onunla ilgili benim yazdığım bir yazı vardı, serginin yazısı. Bir yaşam sunuluyor size ya da siz kabul ediyorsunuz bu yaşamı ve bir süre sonra bakıyorsunuz ki yaşadığınız her şey yüzünüze yansımış. Kiminde çok derin çizgiler, kiminde çok güleç bir ifade… Yaşadığınız her şey acı ya da tatlı, iyi ya da güzel veya kötü her şey yüzünüze yansıyor. Çocukları koymamın nedeni ise, (özellikle Diyarbakır’da çektiğim iki tane çocuğun fotoğraflarını koymuştum) daha doğdukları anda ne yaşayacakları belli olduğu için…
MU: Size katılıyorum çünkü bu duyguyu bazen ben de yaşıyorum. İnsan olarak hayatta durduğunuz noktadan batığınız zaman, ülkemizde bu hayat çeşitliliği içinde, bu çocukların bir sonraki ve daha sonraki yaşamlarını görebiliyoruz…
SS: O serideki fotoğraflarımdan birinde Balat’lı bir Rum teyze de vardı. O kadının yüzünde ben hem acıyı gördüm çünkü çevresindeki akrabaları gitmek zorunda kalmış, ama bir tarafta da sevinç de var gitmediği için
MU: Konumuzun tam bu noktasında şunu sormak istiyorum. Ülkeler anlamında baktığımız zaman insanların yüzlerinde oluşan bu izler farklılık gösteriyor muydu?
SS: Örneğin Almanya’da evsizleri çektiğin zaman onun yüzünde her şey ile dalga geçen bir ifade var. Adam sadece bu benim tercihim diyor. Ama İran’da bir Afgan kadınını çektiğin zaman onun gözlerinde ve yüzünde ben hınç gördüm, öfke gördüm. Aynı şekilde Tunceli’de, Ovacık’ta, Frik dedenin fotoğrafını çektiğim zaman aynı ifadeyi gördüm onun yüzünde. Aynı zamanda hikayelerini de öğreniyorsun bu insanların. Örneğin Ovacık’ta fotoğrafını çektiğim Firik dedenin 1985 yılında, oğlu gözünün önünde samanlığa atılıp yakılarak öldürülmüş ve o süreden sonra adam konuşmamış, konuşmayı reddetmiş. İşte bunun yüzünde yarattığı bu ifadeyi, izler olarak görebiliyorsun. Aynı şekilde Afgan kadınının yüzünde de görebiliyorsun. Kendisini hiç ilgilendirmeyen bir savaştan dolayı evinden çok uzaklarda olmanın getirdiği bir hınç var yüzünde. Ama Fransa’daki bir evsizde bu yok, o seçimini yapıyor. Antep’teki bir yemenici amcanın yüzünde ise bilgeliği gördüm, ifadelerinde o bilgeliği görüyorsun, bakarkenki sevecenliğini görüyorsun. Hepsi yansıyor…
“Zerdüştiler”








MU: İran’da Zerdüşti’leri incelediniz 6 yıl boyunca… Ateşe tapmayanlar adlı sergi ve kitabınızda neyi hedeflediniz? Amacınıza ulaşabildiniz mi? Din, sanat ve fotoğraf… Din ve dinlerin fotoğrafa konu olmaları dışında, günümüzün inançları doğrultusunda şekillenen toplumların fotoğraf ile olan ilişkisi, duruşu nelerdir?
SS: Zerdüştler benim için sadece fotoğraf temelli bir şey değil. Zerdüştiler ile ilgili çıkan kitabım bir metin kitabıdır. Fotoğraf sadece onu destekleyen bir unsundur bu kitabımda, ne olduğunu anlatmaya yönelik bir şeydir burada fotoğraflarım… Zerdüştilere başlama nedenim de şu benim; bir ölçüde din sosyolojisi ile de uğraştığım için, Zerdüştiler ile ilgili Türkçe çıkmış doğru dürüst bir kaynak yoktu o zamanlar. Var olanların hepsinde de küçük küçük alıntılar var. Dolayısı ile çok merak ettim bu konuyu. Gidip orda öğrenmek ve görmek istedim. Türkçe kaynakların hepsi bir Fransız’dan alıntı yapıyordu. Orhan Hançerlioğlu olsun, Cemil Sena vb. din sosyolojisi ile uğraşan insanları hepsi 1750-1820 arasında yaşamış bir Fransız araştırmacıdan bir alıntı yapmışlar, alıntı aynen şu; “Hıristiyanlar, Müslümanlar, Museviler iddialarınızın anlamı ne olursa olsun sizler kendi varlık aleminizin içinde Zerdüştün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.” Bu çok iddialı bir laf…
Tek tanrılı olduğunu düşündüğün dinlere baktığın zaman hepsinin Zerdüştiliği yok saydığını görüyorsun, ateşe tapanlar olarak biliyorlar. Bunun üzerine başladım ben… Öncelikle şunu söylemeliyim ki ben sosyalist bir insanın… şu an yer yüzünde var olan dinlerin, insanların yaşamlarını nasıl etkilediği ve hakim sınıfların bunu nasıl kullandığı ve din temelli savaşların insanlığı ne boyutlara getirdiğine tanık olduktan sonra dinin gereksiz bir şey olduğunu, sizin savunduklarınızın bir öncesinde bunları söyleyen zaten başka birilerinin olduğunu, ondan öncesinde mitolojide bunların olduğunu göstermek adına ben bunu yaptım.
MU: Birbirinin türevi adeta…
SS: Tamamen türevi. Bütün kutsal kitapları alın, birbirine çok yakın ve aynı olan şeyler var. Hepsinde de Gılgamış Destanındakine benzer ifadeleri görebiliyorsunuz. Benim bir arkadaşım vardı, Ulus Baker. Ulus’un ODTÜ Sosyolojiyi bitirirkenki tez konusu din sosyolojisiydi. O dönem yazdığı şey şuydu; “Eğer Tanrı 10 emri Musa’nın kulağına fısıldadı ise Tanrı bunu Hamurabi’den çalmış demektir…” Sümer mitolojisinde de ve Sümer mitolojisinden önce de bakıyorsun; Çatalhöyük de var, İnkalar da var. Madem Tanrı yarattı ise insanlığı, niye o zaman tek tanrılı dinler ortaya çıkmamış da niye şimdi çıkıyor ve üstüne üstlük niye hepsi Arap yarımadasında çıkıyor?
MU: Zaman içinde dinlerin şekil değiştirişini, tek tanrılı dinlere doğru gidişini teknolojideki gelişmelere ve sanayi devrimi ile ilişkilendirdiğimiz zaman mantıklı bir süreç çıkıyor mu sizce?
SS: Tabiî ki. Daha öncesini ele alırsak, krallar ya da kabile reisleri kendi hakimiyet alanlarını koruyabilmek ve sürdürebilmek için din, kullandıkları bir araç. 20. yy dan sonra bu daha farklı bir duruma dönüşüyor. 630’lu yıllarda Müslümanlığın ortaya çıkma nedeni de çok farklı değil.
Konunun fotoğraf ile olan ilgisine gelecek olursak; özellikle belgesel fotoğraf ile uğraşan insanların çok okuması gerektiğini düşünüyorum. Bu çalışmaları yürütebilmek için beslenecek alanlarının olması gerektiğini düşünüyorum. Sosyolojiyi, psikolojiyi, sanat tarihini bilmek zorundasın, günlük gazeteleri mutlaka okumak zorundasın, yaşadığın yer ve coğrafya ile ilgili çok fazla şey bilmek zorundasın. Sadece fotoğraf makinesini eline alıp “ben belgesel fotoğrafı çekeceğim” demek ile olmuyor…
MU: Söylediklerinize katılmak ile beraber bir ayrım getirmek istiyorum. Fotoğraf ile ilgili belli bir noktaya gelmiş insanların şöyle bir sürecini gördüğümü söyleyebilirim. Fotoğraf bir sanat dalı olarak, yetişme süreci içinde belli aşamalar gerektiriyor. Sizlerin açıklığa kavuşturduğunuz, genel yaşam içinde insan olmak için gerekli olan bir sürece de denk düşüyor. Günümüzde bu konuda söz sahibi olan kişilerin fotoğrafı sunumlarını ben biraz ürkütücü buluyorum, bunun teşvik edici olmadığını düşünüyorum. O zaman verelim profesörlerin eline fotoğraf makinelerini, onlar çeksin gibi bir mantık ortaya çıkmıyor mu?
SS: Yaşadığın gerçeklik ile ilgili olmak durumundasınız… Burada yaşıyoruz şu an, bu coğrafyada yaşıyoruz. Bu coğrafyadaki insanların gerçekliğini bilmek zorundasın. Bu konu ile ilgili bir örnek vereceğim. Bundan yıllar önce Kocaeli fotoğraftan mezun olmuş bir kız geldi. Fotoğraflarını bir CD’ye yüklemiş getirmiş. Açtım baktım, çok güzel fotoğraflar ama bana bir şey anlatmıyor ve kıza şunu söyledim;” tekniğine dair hiçbir itirazım yok, bundan sonra yapman gereken yaşamını zenginleştirmek, yani daha amiyane bir tabir ile otlaklarını değiştir, kitap oku, insanların içine gir” dedim. Bana verdiği cevap ise fotoğraf çekmek ile kitap okumanın ne alakası var, dedi…
MU: Tabiî ki bu boyutta değil. Aslında benim vurgulamak istediğim şey küçük ama önemli bir nokta. Türkiye’de fotoğrafı bir noktaya taşımış insanların tabiî ki eleştirecek ve karşı duracakları birçok nokta var, bu arada gençlerin de kazanılması gerekiyor. İnsanları kazanmanın sürecinin sadece yerden yere vurmak, aşağılamak olmadığını anlatmaya çalışıyorum.
SS: Ben zaten böyle bir şeyi yapmıyorum, savunmuyorum. Bana gelecek insanın çok net gelmesi gerekiyor. Örneğin tanıdığım bir tane çocuk var, bir sürü insan var da özellikle birkaç kişiyi örnek vermek istiyorum. Bunlardan bir tanesi benim çok sevdiğim bir çocuk, bana bir ekip ile belgesel bir çalışma için Türkiye turuna çıkmayı çok istediğini söyledi. Ben de “asistan olarak gel bizimle” dedim, aslında benim asistanlık bir işim yok ki, dedim görsün, benim ile birlikte dolaşsın yaşasın. İki ay sonra çocuk inançlar üzerine bir çalışmaya başladı. Bir gün tekrar bana gelerek Yahudi ve Musevilerin içine giremediğini söyledi, ben de Musevi fotoğrafçı bir arkadaşımı aradım, onun ile beraber bütün sinagoglara girmeye başladı, Şiilerin içine soktum. Bir taraftan da ona sürekli kitap veriyordum, neyi çektiğini bilmesi gerekiyor. Anlatmaya çalıştığım bu… bir şey ilginç gelir çekersin fakat çektiğin şeyi anlatabilmen de gerekiyor. Örneğin istavroz çıkarılırken bu istavrozun anlamını da bilmen gerekiyor. Reklam fotoğrafçılığı yaparken çektiğin şeyin her türlü özelliğini öğreniyorsun zaten, öğrenmek zorundasın doğru fotoğrafını çekebilmek için…
Tamam, profesör olman gerekmiyor ama en azından onu ifade edebilecek bilgi ve duyguya sahip olman gerekiyor ve bunun için de hakikaten okumak gerekiyor. Başka bir şey daha anlatayım. Dokuz Eylül Üniversitesi fotoğrafı bitirmiş, Marmara Üniversitesi’nde master yapıyor çocuk, hocası da Sabit Kalfagil. Bu çocuk benim bir arkadaşımın yeğeni. Arkadaşımla oturmuş konuşuyoruz, “ya benim yeğen okulu bıraktı gibi fotoğraftan soğudu, bir ilgilensene” dedi. “Beni arasın, gelsin” dedim. Beni aradı ve “son çalıştığın fotoğrafları al ve gel” dedim. Yaklaşık yüz tane fotoğraf, kağıt toplayıcıları çekmiş. Yüz tanesini yemek masasına dizdim, çok seri bir şekilde ayıkladım. En son yirmiye düşürdüm. “Al bunları 30x40 bas” dedim. Özellikle üç tane fotoğrafı seçti ve bana bunları neden seçtiğimi sordu, ben de güzeller de ondan dedim, o da “Sabit hoca bunları çöpe atmıştı “dedi. Çocuğu karanlık odaya soktum, kağıt verdim, banyo verdim vs. “git ve bunlar olana kadar 30x40 bas gel” dedim. Baskıları yapmış gelmiş ve fotoğrafları dizdim ve”şimdi ne düşünüyorsun?” dedim. “Ağabey çok başka oldu” dedi. Ben de “oğlum fotoğraf bir sunumdur” dedim. “Şimdi git bu fotoğraflar ile okula” dedim. Sabit Kalfagil’in dersinde, hoca elindeki fotoğrafları görerek merak edip görmek istemiş ve bakmış “Onur’cuğum ne güzel fotoğraflar bunlar” demiş…
“Balıkgözü”








MU: Biraz da 2004 yılında gerçekleştirdiğiniz “Balığın Gözünden” adlı çalışmanızdan ve serginizden bahsedelim.
SS: 17. yy’ da yaşamış Cornelius Marcus Escher bir ressam, üç boyutlu resimler yapan bir ressam. Escher’in yaptığı resimlerin içine girebiliyorsun. Ben de fotoğrafta bunu yapabilirim deyip başladım.
Es sonunda birçok resim çektim ama bunların içinde bir tanesi var ki tam Escher.
MU: Üç boyutluluğu yakaladığınızı düşünüyorsunuz.
SS: Aynen öyle…
MU: Balıkgözünü tercih etmenizdeki neden bu mu?
SS: Tabii ki.
MU: Geniş açı ile balıkgözü arasında sanki bir samimiyet farkı var gibi geldi bana. Balık gözü ile yapılmış bir çalışmada.
SS: Ben deforme etmiyorum. Hiç birinde perspektif hatası bulamazsın. Çekim açın ve durduğun nokta çok önemli. Bilinçli kullanılması gerekiyor. Bir insanın yüzüne yaklaştırarak onu maymun gibi de çıkarabilirsiniz.
MU: Günümüzün kadına bakış açısını sorgulamak için, bir tepki olarak nü fotoğrafı kullanılabilir mi?
SS: Tabii ki… Nü fotoğrafında da bir şeyler anlatmak gerektiğini söylemek gerekiyor, söyleyecek bir sözünüzün olması gerekiyor. Evet, o fotoğraflarla masturbasyon yapabilecek insanlar da çıkabiliyor. Siz eğer fotoğrafları doğru hedefleyip doğru çekmiş iseniz, bir amacınız var ise, söyleyecek sözünüz var ise nü’yü dediğiniz anlamda da kullanabilirsiniz.
Karşı bir söylemle, kendi silahı ile vurabilirsiniz… Örneğin uygun bir model bulur isem bu konuda yapmak istediğim çalışmalar var. Sırf çıplak kadın, nü çekmiş olmak için değil kadın erkek ilişkisini sorgulamak adına, bu ilişkiyi kadın bedeni üzerinden anlatmayı hedefliyorum.
“Sulukule Düşerken”
















MU: Bize yeni projelerinizden bahsedebilir misiniz?
SS: Sulukule ile ilgili yapmış olduğum çalışmam ile ilgili bir kitap çalışmam olacak. Burada yayınlayacak bir yayıncı bulamayacağım büyük bir ihtimalle ama Amerika’dan birisi istemişti. Zaten şu an tasarımını yapıp göndereceğim oraya ve büyük bir ihtimalle 2010 yılı içinde Amerika’da çıkacak. Hiç olmaz ise para kazanacağım oradan…
MU: Sizin için belki iyi olacak ama ülkemizdeki fotoğraf yayıncılığı ile ilgili durumun bu halde olduğunu bilmek üzücü aynı zamanda…
SS: Bakın ben size çok basit bir şey söyleyeyim. İki tane kitabım var, ikisini de yayın evleri bastı, ben ikisinden de telif alamadım, telif almam gerekirken telif alamadım. Karşılığında 200 adet kitap aldım. O iki yüz kitabı da ben arkadaşlarıma hediye ettim… Bir tek avantajım şu oldu, cebimden para çıkmadı.
MU: Genelde Türkiye’de fotoğrafçıların çalışma şartları bu çerçevede midir?
SS: Hepsi ya kendi parası ile ya da sponsor ile çalışarak yapmaktadırlar… Örneğin sevgili Altan Bal’ın ‘Kamyoncular’ çalışmasına elimizin altında iken bakalım. Promat parasız basmış, BP madeni yağlar… Böyle olduğu için de dağıtım şirketleri kitapları dağıtmıyor. Çünkü yayın evinin fazla kitabının olması gerekiyor ki adam satılmadığı zaman iade edebilsin. Dağıtım şirketleri de bundan dolayı fotoğraf kitaplarını dağıtmıyor. Kendi ilişkileriniz ile dağıtabiliyorsunuz... Benim “Zerdüştiler” kitabım bitti örneğin, bu senenin sonunda yayın evi ikici baskıyı yapacak, ben ona yeni birkaç şey daha ekleyeceğim, bu sefer bir şartım var benim, dört renk. Çünkü ben onları dia çekmiştim, maliyetinden dolayı siyah beyaza dönüştürmüştük ama bu sefer dört renkli basacaklar. Yine telif alamayacağım, yine iki yüz tane kitap alacağım J)
MU: J Gerçekten çok üzücü… Sanırım özellikle fotoğraf çeken arkadaşların bunları ve bu işin alt yapısını öğrenmesi gerekiyor.
SS: Fotoğraf hayatım boyunca hayatımda en rahat ettiğim dönem ne zamandır biliyor musunuz? 2007 yılında Sarf-ı Nazar’ı çekerken ve ondan önceki 3 ay. Çünkü İskoç bir menajer ile çalışıyordum. Herif geldi buldu beni. İki ay İstanbul’u yürüyerek dolaştım, Dusk to Dawn (alaca karanlıktan şafağa) diye bir şey yaptık. Ben, o iki ay boyunca kızımın süt parasını düşünmedim, evimin kirasını düşünmedim, gece dolaşırken çay parası düşünmedim. Sergiyi açarken ha keza öyle… Sergiyi açtığımız zaman da otuz fotoğraftan yirmi altısını Londra ve New York’a sattı. Benim altı, yedi ayımı rahat geçirmemi sağladı. Aynı zamanda bana menajerlik yapan kişinin kendisi de fotoğraf alan bir kişi. Jonathan’ı benim Yılların İzi sergimin son gününde kız arkadaşım getirmişti. Bu kişi yıllar sonra yerleşik hayata ilk defa geçiyor ve evine aldığı ilk şey benim üç tane fotoğrafımdı. Bu üç fotoğraf da Tunceli-Ovacık’ta çektiğim Frig Dedenin fotoğraflarıydı. Üçü de aynı insanın değişik portreleriydi. “Niye aynı adamı alıyorsun?” diye sorduğumda, bana “üçü beraber asılmalı” diye cevap verdi ve serginin afişini de çerçeveli olarak aldı.
MU: O zaman şunu söyleyebilir miyiz? İlk çağlarda insanların resim yapabilmeleri için önce üretimi artırıp resim yapabilecek insanların boş kalmasını sağlaması gerekiyordu. Sanrım günümüzde bu konu fazla evrimleşmedi, aynı.
SS: Tabii ki aynı…
MU: Günümüzde hiçbir toplumun sanata ve sanat ürününe kasıtlı olarak yönelmesi ile ilgili bir problem olduğunu düşünmüyorum. Çünkü insanlar öncelikle karınlarını doyurmak zorunda. Bizim ülkemizde fotoğrafa ve diğer sanat dallarına yeterince vakit ve para ayrılamamasının temel nedenlerinden biri de bu mu sizce?
SS: Değil! Burada biraz mantık farklılığı var… Sonuçta insanlar gazete dahi almıyorlar, bir gazete elli kuruş… Bizim gibi ülkelerde dayatılan bir şeyler var, özellikle 12 Eylül’den sonra gelişen bir süreç, sürekli bir yerlere atlama mantığının geçerli olduğunu görüyorsunuz; sınıf atlama, bir anda para sahibi olmak, köşe dönmek gibi… Öncelikle bunun biçimsel olduğunu göstermeye çalıştılar herkese, bir tüketim toplumu olarak. Bakıyorsunuz 13 yaşındaki bir kız çocuğunun elinde iki tane üç yüz beş yüz milyonluk cep telefonu. Sen ne yaparsın iki tane cep telefonu ile? Ben kullanmamaya çalışıyorum… Bu 12 Eylül’ün getirdiği bir süreç… Doğuya doğru başka ülkelere gittiğiniz zaman, örneğin bir İran böyle değil… Bir İran, o kadar aşağılayarak bahsettiğimiz bir İran’da satılan gazete sayısı ile Türkiye’deki gazete sayısını kıyasladığınız zaman onda bir… Nüfus aynı, insanların kendi gerçeklikleri ile ilgili duyarlılıkları var, muhalif gazeteler de var orada… Bizdeki insanların neler okuduğu malum. İşte bunun sonucudur… Bir de şöyle bir şey var, cep telefonlarının fotoğraf çekiyor olabilmesi bile fotoğrafın küçümsemesini sağlıyor… Herkes fotoğrafçı olabiliyor artık. Ama Avrupa’da böyle bir anlayış yok, herkesin fotoğraf makinesi var ama herkes fotoğrafçı değil.
MU: Toplumumuzun eğitime ve insanlara verdiği değere göre insanlar şekillenmiş ve sanki halinden memnunlar gibi sanırım.
SS: Tabii canım. Yine aynı örneği vereceğim gazete okuyorum: ilköğretim öğrencileri ile lise dahil yapılan bir anket var. %97 sinin tanıdığı iki kişi var: şarkıcı Hadise ve futbolcu Arda…
İran’da ilköğretim düzeyindeki okulların kitaplarına bakıyorum, çok basit, lisede bir tarih kitabında ne öğrenmek zorundasınız biliyor musunuz? Dünyadaki bütün ulusal kurtuluş mücadelelerini, Lenin ve Marx’ı bilmek zorundasınız. Che Guevara’yı bilmek zorundasınız. İran gibi şeriat ile yönetilen bir ülkede… Daha da öteye gider isek, üniversitede felsefe bölümlerine bakıyorum, Türkiye’de hiçbir felsefe bölümünde Fuerbach öğretilmez. İran’da Kum kentinde ilk öğreneceğiniz kişilerden birisi Fuerbach’ tır. İran şeriat ile yönetiliyor ve biz aşağılayarak bakıyoruz bu ülkeye…
MU: Bu durumda şöyle bir ironi ortaya çıkmıyor mu? İnsan uygarlığının kazanımı açısından baktığımız zaman, herhangi bir milliyet ayrımı yapmadan, İran kapalı bir toplum olarak gözüküyor. Toplumların kendi gelişimleri esnasında dünya ile olan ilişkilerinde belli duvarların olması mı gerektiği anlamına geliyor?
SS: Tabii ki yani, tabii şöyle bir şey de var, İran ekstrem bir örnek, diğer Arap ülkeleri gibi değil. Üç bin yıllık bir geçmiş var. Aziz Nesin’in çok güzel bir sözü var “Eğer ben bir Müslüman olsaydım, ki değilim, en radikal İslamcıdan daha radikal olurdum” diyor. Çünkü İslamiyet öyle bir din ki sana sorgulama hakkı tanımıyor, sorgusuz sualsiz kabul etmek zorundasın. İslamiyet’in kelime anlamı zaten teslim olmaktır. Müslüman da bu anlamda teslim olmuş olandır, yani bütün yolları kapatıyor zaten. İran’da diğer ülkelerde farklı olarak bunu bireysel zenginlikler olarak görüyorlar. Örneğin Zerdüştiler İran’da çok rahatlar. Ateşe tapanlar diye herkesin aforoz ettiği bir topluluk ama İran’da 1996 yılından bu yana dünyadaki Zerdüşti kongresi Tahran’da yapılıyor… Tahran’ın göbeğinde sinagog var ve ben tepedeki bir din adamı ile röportaj yaptım. Bu kişi Humeyni’nin dünyadaki yedi temsilcisinden bir tanesi idi. Sinagogun ne işi olduğunu sorduğum zaman bana verdiği yanıt, “biz Museviliğe karşı değiliz, biz Siyonizme karşıyız” oldu. O anlamda ve bir çok anlamda çok netler ve İran’da tartışabiliyorsunuz fakat Suudi Arabistan’da tartışamazsınız, direkt kelleniz gidiyor. Öbür taraftan da şunu söylüyorum; onaylıyor muyum? Hayır. Bütün dinler, bütün ideolojiler ve bütün inançlar azınlık durumundayken çok hoşgörülüdür. Çoğunluk durumuna geçtiği zaman bu hoş görüden eser kalmaz.
“Sarf-ı Nazar”










MU: Biraz da Büyük Ada’daki Faytonlar ve faytoncuların yaşam hikayesini ele aldığınız çalışmanızdan bahsedelim. “Sarf-ı Nazar” adlı serginiz ve ”Sarf-ı Nazar” adlı kitabınız 2008 yılında yayınlandı. Ada yaşantısı içinde pek de göze çarpmayan ahırları fotoğraflamak fikrinin gerisinde yatan şey neydi?
SS: Adadaki bu çalışmama ben tesadüfen başladım. Adaya, adalılar ile ilgili bir çalışma yapmak için gitmiştim. Adada kaldığım yer ahırlara çok yakın bir yerdi. Her gün gördüğüm için ahırları, burasının neden böyle olduğunu merak ettim ve sormaya başladım. Adada arkadaşlarım da olduğu için onlar ve insanlar ile konuşarak oranın neden böyle olduğunu anlamaya çalıştım. Daha sonra onlar ile konuşmayla başladım. Bisiklet ile Aya Yorgi’den geliyorum, ya şuraya bir gireyim dedim. Gittiğimin birkaç gün sonrası idi. Birisi bağırdı, “buraya giriş iki yüz lira” dedi. Ben de “sen makbuzu kes geliyorum” dedim. Gittim selamın aleyküm-aleyküm selam, derken tripotu gördüler. Başladık muhabbet etmeye, adı Almanyalı Kemal. Oturduk beraber yemek yedik, muhabbet ettik. Ertesi gün bir daha gittim, ertesi gün bir daha gittim. Şişman Mustafa’yı tanıdım, papağan Kevork’u tanıdım, en önemlisi Nalbantı tanıdım.75 yaşında bir adam, her akşam bana bir duble rakı içirmeden bırakmadı. Durum böyle olunca oradaki sorunu öğrenmeye başlıyorsunuz. Belediyenin her gün ahırların olduğu bölgeye çöp döktüğünü görüyorsun. Sorun şuydu; belediye ahırların olduğu yeri yıkıp İspark bünyesinde yeni ahırlar yapıp bu bölgeden bir rant elde etme çabasında idi ve mevcut şartları faytoncuların aleyhine ağırlaştırıyordu. Faytoncuları yıldırmak içinde bulundukları bölgeyi çöplük döküm sahasına dönüştürmüşlerdi… Ben her gün fotoğraf çekmeye başladım, günümü ikiye böldüm. Sabah yedide kalkıyorum, günün yarısında adalıları çekiyorum, geri kalan kısmında da ahırlara gidiyorum. Yaklaşık üç hafta sonra Rum cemaatinden birisi polis gecesi davetiyesi verdi, onlarla da bir aile gibi oldum, ben onların en mahrem yerlerinde çektim fotoğraflarımı, yatak odalarında çektim çoğunluğunu. Neyse, sonra polis gecesine gittim. Rumların Metropoliti var, kaymakam var, belediye başkanı var, Rumların Vasilisi var. Metropolit ve Vasilisi ile sarılıp öpüştükten sonra faytoncuların yanına oturdum. Herkes beni merak ediyor, polisi, belediye başkanı… On dakika sonra bir polis geliyor bir polis gidiyor, en son belediyenin halkla ilişkiler müdürü geldi beni belediyeye çağırdı. Birkaç gün sonra gittim. Bana, “Sami Bey bakın adalar ne kadar güzel yerler, şöyle yapalım, böyle yapalım, destek olalım” falan… Olur dedim “fakat ben öncelikle bunları yapıyorum, sizin istediklerinizi de yaparız” dedim. Sonra beni bir daha aramadılar… İki ayın sonunda faytonculardan bir sürü arkadaşım oldu. Burada adanın şöyle bir özelliğinden bahsetmem lazım, adada klan sistemi var. Klanın en üstündekiler tabii Yahudiler, bir altı beyaz Türkler sonra Rumlar, Ermeniler ve esnaf, dördüncü kastlar arabacılar. Hiç kimse kimseye dokunmuyor. Ben faytoncuyu akşam alıyorum, beyaz Türklerin gittiği meyhaneye gidiyorum. Adada yaşayan babası zengin bir arkadaşım var, onu alıyorum esnaf meyhanesine götürüyorum. İnsanların birbirine dokunmasını sağladım. Faytoncuların birkaç tanesini yazar-çizerlerin, kalburüstü insanların gittiği bir meyhaneye götürdüm. Meyhanenin sahibi doğma büyüme adalı, babası da adalı ve gelip faytoncular ile konuştu ilk defa… Meyhanecinin kafasındaki faytoncu imajı gitti, bu adamlar ile sohbet edilebiliri gördü…
MU: Siz bir köprü vazifesi görmüşsünüz.
SS: Aynen öyle ve ondan sonra ben iki aydan fazla bir süre kaldım orda, çalışma bittikten sonra belediye geri adım attı ve bunlar yeni adımlara geçtiler…
MU: Çalışmanızın aynı zamanda bir karşılığı olmuş sanırım. Fotoğraf makinesini eline alan kişinin içinde bulunduğu sürece dahil olması ve bu süreci yaşaması bir zorunluluk gibi gözüküyor sanırım.
SS: Taraf olmak zorundasın… Aynı şekilde adalıları yaparken de, aslında inanmak zor işti… Bir Ermeni’nin değil yatak odası, evine bile giremezsin, bir Rum’un gene öyle. Benim şansım şuydu; iki patriğin de yaveriyle tanışıyordum ben. Dolayısı ile rahat hareket edebildim ve kiliselere rahatça girip çıkabildim. Aslında öyle keyifli anlar var ki, Beyoğlu Turnacıbaşı sokakta bir Rum okulu vardır, 50 yıl orda çalışmış en son oranın müdürlüğünden emekli olmuş birisi. Benim derdim bu adamı çekmek ve kimse de bu adamın telefonunu vermiyor. En sonunda bir ayin sonrasında ben yakaladım bunu, dediler ki işte Dimitri hoca bu, hocam dedim işte ben böyle böyle şeyler yapıyorum, tabii o sırasında şeyi görüyorlar, ayini Metropolit yönetiyor ve benim onunla olan ilişkimi de görüyorlar, daha rahat oluyorsun o zaman. Dimitri hocaya “evinize geleceğim” dedim, o da “tamam yarın saat 15:00 de gel “ dedi. Gene kilisenin bahçesinde insanlar ile sohbet ediyorum, bayağı şişman bir kadın gördüm ama nasıl güzel bir yüzü var kadının, tam annem gibi. Makineyi doğrultum kadını çekeceğim, “çekme” dedi, ben de “peki” dedim. “Gel buraya” dedi, yere diz çöktüm ve elimi dizine koydum. “Sen niye çekiyorsun?” dedi, ben de anlattım, “hatta dedim yarın Dimitri hocanın evine gideceğim, Dimitri hocayı evinde çekeceğim” dedim. “Ben hemen eve gideyim dedi ve evden çamaşırları toparlayayım” dedi. Meğerse Dimitri hocanın karısı imiş J Ertesi gün evlerine gittiğimde kadın öğlen uykusu uyuyormuş, kapıyı açtı ve hiç toparlanmadan “hah bizim oğlan geldi” dedi ve geçti içeri.
“Adalılar”










MU: Sarf-ı Nazar çalışmanızda yer alan bir anektod var. Adaya gelen misafirleriniz ile beraber polis otosu ile rıhtıma kadar yaptığınız yolculuk ile ilgili… Bundan biraz bahsedebilir misiniz?
SS: Bercuhi Berberyan diye, benim ablam gibi olan bir hatun var, adada tanıştım. Bercuhi Burgaz adalı ve babası da Burgaz’da yaşıyor ve ben onun babasının da fotoğraflarını çektim. Sarf-ı Nazar ile ilgili olarak, ben Bercuhi’den bir yazı yazmasını istemiştim ondan “ama gelip burayı görmen gerekiyor “ dedim. Vapura binip iskeleye geldi ve iskeleden arıyor beni.
O sırada da benim arkadaşlarım gelmiş İstanbul’dan, “hadi siz de gelin” dedim ve onları adada yaşayan başka bir arkadaşımla beraber ahırlara götürdüm. Bercuhi’yi tekrar arayarak rakı getirmesini söyledim. Oturduk, ahırlarda 3 tane hatun, ben ve adadan bir arkadaşım faytoncular ile rakı içtik. Papağan Kevork, Şişman Mustafa, Ninja Mehmet. Bir ara kız arkadaşlarımdan biri “burada tuvalet var mı?” dedi. Ben de “gel göstereyim” dedim, tabii her yer tuvalet… O da ormana gidip yaptı tuvaletini. Orada onun başına bir şey gelmesi mümkün değil, tabii benden de aldığı bir rahatlık da var. İçkilerimiz bittikten sonra benim keyif aldığım bir faytoncu var, Ninja Mehmet, beraber iniyoruz rıhtıma doğru bu sırada bir polis arabası geçiyor, Ninja Mehmet bir ıslık çaldı ve polis minibüsü durdu. Hepimiz doluştuk ve aşağıya indik. … Yanımıza adada evinde kaldığım Alman arkadaşım Ludvig ve İrene’de katıldı. Daha sonra Alman arkadaşım “benim ülkemde bir polis arabasına ancak karakola veya hapse giderken binebilirsiniz “ dedi… Sonra onları bir esnaf meyhanesine götürdüm. Benim yanımdaki insanlar normalde oraya asla oturmayacak insanlar. Meyhaneci Sefa bizleri görünce sokağı kapatarak üç tane masa koydu ve biz bir anda on, on iki kişi olduk, gören geldi. Bir taraftan da insanların birbirlerine dokunmasını sağlıyorum.
MU: Sanırım insanlar ile olan iletişiminizde bu önemli bir nokta. Ara noktada bir yerde oluşunuz insanları kaynaşması noktasında sanırım aracılık ediyor.
SS: Ben en alt ve en üst insanlar ile iyi anlaşabiliyorum. Sarf-ı Nazar kitabımı dedeme ithaf ettim. Orada bir şey yazıyor “yaşamda hiç kimse senden farklı değil ve her şey mümkündür”
Samimiyetini gördüğüm herkes ile ben çok iyi ilişki kurarım ama kendini farklı göstermeye çalışan insanlar ile asla iletişim kuramıyorum, konuşacak bir şey de bulamıyorum.
MU: Ülkenizde AFSAD’ın öncülüğünde başlayan fotoğraftaki Toplumsal Gerçekçilik akımının 1960 ve 1970 yıllarındaki kazanımları ve yol alışı daha sonra dünyadaki gelişmelere paralel Türkiye’ye biçilen rol çerçevesinde öz ve içerik olarak değişime yol açtığını görüyoruz… Ülkemizde biz ne isek fotoğraf da o mu?... Fotoğrafın bir tarafı, bir duruşu olmalı mı sizce?
SS: Kesinlikle…
MU: Bu konuyu biraz açalım.
SS: Çok sevdiğim bir Çin atasözü var. “Kuyunun dibindeki kurbağa, ancak kuyunun çapı kadar gökyüzünü görür.” Sen sana dayatılan şeyi kabul etmeyip kuyunun üzerine çıkmaya çalışmazsan göreceğin alan, çap da o kadardır. Çok iyi işler yapılıyor ve yapılabiliyor da. Yalnız, insanların yaptığı şeye inanmaları gerekiyor, koşulları zorlamaları gerekiyor. Benim olanağım bu, böyle bir şey yok, bunu kabul etmiyorum. Bundan birkaç sene önce genç bir çocuğun çektiği inanılmaz fotoğraflar vardı. Sergisini Karşı Sanat’ta yaptı ama çok kötü bir kitap basıldı. “Ulan” dedim “gel bunu bir matbaa ile konuşalım ya da bir sürü yayınevi var adam gibi bir şey yapalım” ve inanılmaz bir çalışma, Türkiye’deki ölüm oruçları. Genç bir çocuk, Gencer Yurttaş diye bir çocuk ve fotoğraflar da inanılmaz iyiydi. Çocuk bütün süreci çekmiş ama kendi mantığından dolayı karşılığını bulamadı, dar bir çevrede kaldı.
MU: Fotoğrafı çekmek işin bir yarısı, diğer bir yarısı da sunumu sanırım.
SS: Tabii ki. Aynı şekilde Sarf-ı Nazarı çekerken kitap yapacağım diye yapmadım ben bunu. Çalışmayı bitirdim ve fotoğraflar ile uğraşırken filmleri banyo ediyorum, kontak baskıları alıyorum. O sırada adada birileri bunun mütalaasını yapıyormuş. Adalılar Vakfı diye bir vakıf beni aradı, kitabını basıyoruz dediler ve bastılar. Benim şartım iyi bir matbaada basılması idi ve 15 gün gittim başında bekledim. Belki benim seçtiğim bir matbaa olmadı, çok daha iyi olabilirdi ama gene dolaşıma girdi, tanıtımı da iyi yapıldı. Yayınevi, dağıtımı ile çok fazla ilgilenmediği için, bir televizyon programına çıktım, bir hafta içinde 400 tane sattı. Çok pahalı da değil, otuz lira kitap. Biraz ilgilenseler bu kitap şimdiye kadar ikinci baskıyı da yapacaktı.
MU: Aslında Türkiye’de böyle bir potansiyel var ve insanlara işin bu boyutunu göstermek gerekiyor sanırım.
SS: Var tabii ki. Ara Güler’ in “Ara’dan Yetmişyedi Yıl Geçti” adlı kitabı üç sene önce çıktı, beşinci baskısını yaptı. İnsanlar alıyorlar sen doğru şekilde sunarsan eğer… Ya benim koşulum bu, ancak bunu yapabiliyorum diyorsan eğer yapma o zaman, yapacaksan da doğru yap. Bizim ülkemizin şartları böyle diye senin kendini ona hapsetmen kadar salakça birşey olamaz.
MU: Sulukule ile ilgili yaptığınız çalışmanın Amerika’da kitaplaşacağından bahsetmiştiniz.
SS: “Dusk to Dawn” sergisini yaptığımda, serginin son günü bir çift geldi, dolaşıyor. Biz de arkadaşlar ile oralardayız. Ben sergiyi eski bir kazma kürek fabrikasında açtım, çatısı olmayan, sadece çatma demirleri olan bir fabrika. Çelik teller ile bağladım, özel ışıklandırma yaptım, her şey denk düştü. O sıralarda menajerim yurt dışında idi, aydınlatma lazım tam o sırada bir aydınlatma firmasının katalog fotoğraf işi çıktı onları çektim. Bir gün karşılığında geldiler aydınlatmayı yaptılar. Sen doğru yolda isen hepsi denk düşüyor. Son gün Amerikalı bir çift geldi, üç kere dolaştılar sergiyi, elime iki kadeh şarap aldım ve ne düşündüklerini öğrenmek için yanlarına gittim. Sohbet etmeye başladık, bize katıldılar. Bir hafta İstanbul’da kaldılar. Bir hafta boyunca, ben de Galata’da oturuyorum, her gün karşılaşıyoruz ve buluşuyoruz, üçüncü gün başka fotoğraflarımı da görmek istediler. Sulukule’yi gösterdim,” ya bunu kitap yapalım” dediler, ben de “daha bitmedi” dedim. Şimdi bitti, kitabın tasarımını yapıp göndereceğim.
MU: Peki Türkiye’de bu sürece dahil olabilecek, rastlantısal bir Amerikalı çiftin çalışmalarınıza gösterdiği bu ilgiyi, böyle bir ilgiyi gösterebilecek bir burjuva kültürü oluşmadı mı sizce?
SS: 12 Eylül’ den sonra öyle bir popüler kültür oluşturuldu ki, öyle bir popülizm hastalığı geliştirildi ki, bizim yaptığımız işlerin popüler kültür ile hiçbir alakası yok. Bir sürü bankanın galerileri var, hepsi enstalasyon yapıyor, hiç biri doğru dürüst sergi yapmıyor. Sanatı bile anlık tüketime yönelik bir araç haline dönüştürmeye çalışıyorlar, bu da insanların düşünmemesine katkıda bulunuyor. Örneğin Altan’ın Kamyoncular çalışması bu ülkenin bir gerçekliği, uzun süreç almış çalışması. Bu gerçek bir belge, buna baktığın zaman yük taşıyan insanların yaşamını öğreniyorsun. İnsanların gerçeklikten kaçmak gibi bir dertleri var. Yani benim kitabımın isminin Sarf-ı Nazar olmasının anlamı da şu; görmezden gelmek… Bir şeyi görmezden geldiğiniz zaman yok sayıyoruz, oysa ki yok olmuyor.
MU: Filmli makine kuşağından geliyorsunuz. Dijital tercihiniz nedir, kullanıyor musunuz?
SS: Kullanıyorum, karşı da değilim. Kendi özel yaptığım işlerde dijitali tercih etmiyorum. Reklam fotoğrafı ya da dergi için yaptığım çalışmalarda dijital kullanıyorum çünkü hızlı olmak durumundasın. Özellikle ben orta format makine kullanıyorum, 6x7 Pentax makinem var, biraz pahalı oluyor çünkü bir makara filmde 10 kare var. Örneğin Adalılar ve Sarf-ı Nazar için 300 makara film çektim. 300 makaranın film, banyo, kontak baskı vs. ile bir tane EOS 5D Mark II alabilirdim. 2000 yılında Nikon DI çıkmıştı 4750$ verip aldım. Üç dört ay sonra ben onu 2750$ a sattım. Sonra şunu söyledim ben, yirmi milyon piksel makine 3000$ a düşer ise alırım dedim. Şimdi on altı milyon piksellik bir makineyi 1000$ a aldım, işimi görüyor. O zaman bu süreci devam ettirmiş olsaydım, her sene bir makine değiştirmek zorunda kalacaktım, oysa ben Pentax 6x7 kullanıyorum, üstelik değiştirmem de gerekmiyor…
MU: Fotoğraf konusunda bu kadar ısrarcı olmanızın temel nedeni nedir?
SS: Benim fotoğrafta bu kadar inat etme nedenlerimden bir tanesi de şudur. Ben fotoğrafa başladıktan bir sene sonra fotoğraf çevresinden ilk tanıştığım insan kimdir biliyor musunuz? Ara Güler. Ama nasıl tanıştım. Adamın bir tanesi ile karşılaştım, oturduk rakı içiyoruz Ortaköy’de. “Hadi delikanlı yürü bize gidiyoruz” dedi. Ayla Algan’ın kocası Beklan Algan. Yeniköy’deki evlerine gittik. “Bak” dedi “kim gelecek biraz sonra”. Telefon etti, on beş dakika sonra Ara Güler geldi. Benim için çağırdı Ara Güler’i… Öylesi bir zamanda Ara Güler gibi bir adam yaşamına girince sen başka düşünmeye, başka bakmaya başlıyorsun. Ben ondan sonra bir dönem eylem fotoğrafları çekmeye başladım. Halen şu anda İstanbul’da var olan bütün eylemleri çekiyorum, yetişebildiğim her eyleme gidiyorum ve çekiyorum.
“Alacakaranlıktan Şafağa”






MU: Bu konularda gene sizin gibi çalışmalar yapan Ali Öz var.
SS: Ali’nin de kitabı çıkacak, ben de
Anlatabiliyor muyum? Ben de artık bu tür şeyler ile ilgilenmeye başladım, mesela şu an yapacağım ilk şeylerden biri Kazakistan’a gitmek. Kazakistan’da bir kent, eski Sovyetler’de nükleer denemelerinin yapıldığı bir kent, özellikle üçüncü dünya ülkelerinde bu kadar nükleer santrallerin gündeme gelmesi, Türkiye’de bile bilmem kaç tane santral ihaleleri yapılırken nükleerin boktanlığını gösterebilmek adına ordaki nükleer denemelerin yapıldığı kentteki genetik deformasyonu çekmek gibi bir derdim var.
MU: Buna ezber bozmak diyebilir miyiz?
SS: Tabii ki, yani insanlara şunu göstermek gerekiyor; tabii ki eylem yapmak gerekiyor, sesimizi yükseltmek, yollarda yürümek de gerekiyor ama her şeyin görselliğe büründüğü bu dönemde insanların gözünün içine bir şey sokmak gerekiyor. Bunu onayladığınız zaman karşınıza çıkacak şeyin ne olduğunu göstermek gerekiyor.
MU: Teşekkür etmek çok olağan bir şey olmasına karşın, teşekkürün olmadığı bir ortamda teşekkür etmek ile aykırı bir şeyler yapmış oluyorsunuz. Aslında çok da aykırı bir şey değil. Bizi insan yapan neden sonuç ilişkisi bu sanırım.
SS: Olması gerekeni yapıyoruz. Çok basit, insan olmanın gerektirdiği şeyler var. Dinsel şeylerden bahsetmiyorum. Örneğin saygı, sevgi gibi şeyler bile öyle anormal duruma dönüşmüş ki birinden özür dilediğiniz zaman garip garip bakıyor yüzünüze, ya da teşekkür ettiğimiz zaman garip garip bakıyor… Ben böylesi bir kültürden gelmiyorum. Ben sadece beni insan olarak var eden koşullarımı sürdürmeye çalışıyorum. Bu bir tercih, haa bunun karşılığında başıma nelerin de gelebileceğini biliyorum, parasız kaldığım gibi. Çünkü ben hayatım boyunca sponsor aramadım. Benim yaptığım işler popüler işler olmadığı için bana sponsorluk yapmayacaklarını biliyorum. Hatta bazı arkadaşlarım denediler, benim adıma sponsor bulmaya çalıştılar. Adamın ilk sorduğu soru, “bana ne getirecek ki bu?” diyor. Bu yüzden de ben kendi koşullarımla yapmaya çalışıyorum. Şimdi Kazakistan’a nasıl gideceğim? Benim bir tane arkadaşım var tesadüfen onunla konuşurken birisi vardı, onun nakliyat firması var, onun tırlarından birisi ile gideceğim. “Hadi sana da 1000$ para vereyim” dedi “git orada bir ay kal.” Böyle çözeceğim yani… Gerçekten istiyorsan yapıyorsun…
MU: Ben üniversiteye 82 girişliyim. Bize eğitime gelen doçent, doçentlik tezi olan bir konuyu tahtada anlatamıyordu, ben konuyu ondan daha iyi biliyordum… Böyle insanların elinden yetişen kuşakların referansları da ona göre oluyor. Bize babamızdan da bu toplumdan da demokrasi kalmadı. 40 yaşında dişimi fırçalamam ile ilgili olarak kendimle mücadele ediyorum, unutuyorum. Diğer taraftan bakıyorsunuz vatandaşa, 10 dakika dişini fırçalıyor, refleks olarak yapıyor bunu, karnının acıkması gibi bir şey. İşte bu demokrasi için de geçerli bir şey. Demokrasiyi de refleks haline getirmek gerekiyor.
SS: Benim yaşamımı değiştiren birkaç tane kitap vardır. Bunlardan bir tanesi Sokrates’ in Bedenin kötülüğü makalesidir, onu okuduktan sonra iflah olmadım… Bedensel zevkler ile mi boğuşmak, kendinle mi uğraşmak? Kendimle, bedenimle uğraşmak yerine beynim ile uğraşmayı tercih ettim. Çünkü ben inançlı bir kuşaktan geliyorum, halen inancım var. Bu bir dine mensup olur gibi değil, bir takım tutar gibi değil… Ben bir sürü insana baktığım zaman küsmüş olduklarını görüyorum. Ben Ahmet’ten, Mehmet’ten, Ayşe’den dolayı sosyalist olmadım, inandığım için sosyalist oldum. O yüzden de birilerinin yaptığı şeyler beni çok ilgilendirmiyor. Bir de çok takıntılı bir adam değilim, örneğin şu an yapmak istediğim bir şey var ve onu yapamıyorsam hemen başka bir şey yaratabiliyorum ve ona yönleniyorum.
MU: Türkiye’deki Fotoğraf Federasyonu yapılanması ile ilgili düşünceniz nedir? Fotoğrafçıların telif haklarının ve benzer konulardaki katkılarının olabileceğini düşünüyor musunuz?
SS: Türkiye’de ben bütün kurumlardan uzak duruyorum, ben hala hiçbir yerin üyesi değilim. Örneğin yirmi senenin öncesi gibi değil İFSAK. Telif hakları benim karşı olduğum bir şey. Kendi fotoğraflarımla ilgili söylediğim şey “Dünyadaki bütün sol, sosyalist, anarşist ve otonom örgütlenmeler benim fotoğraflarımı istedikleri gibi kullanabilirler. Ticari amaçlı kullanacak olanlar ne için kullanacaklarını söylemek durumundadır. Kullanıp kullanmayacaklarına buna göre karar verebilirim. Yani benim için Copyright değil Copyleft vardır.
MU: Fotoğrafa müdahale gerçeğe olan bir müdahale midir?
SS: Dijital fotoğraf çekince, karanlık odayı biliyorsan photoshop ile de ne yapacağını bilirsin.
Kontrastını ayarlarsın, nereyi aydınlatman gerekiyorsa orayı aydınlatırsın, doğru bir sunuma getirirsin. Fotoğrafa müdahale benim için budur, ben bunu zaten karanlık odada yapıyorum. Çok kontrastlı fotoğraf istiyorsam dört numara kağıt kullanıyorum, kimi yerini karatıyorum, kimi yerini açıyorum, grenli bir fotoğraf istiyorsam ona göre banyo ediyorum zaten. Bunları eğer karanlık odada yapabiliyorsan Photoshopta da yapabilirsin. Fotoğraf bir sunumdur ve o sunumu doğru yapmalısın. Manüpilasyona karşıyım.
MU: Henri Cartier Bresson’un başlattığı bir akım olarak 50mm lens, 35mm refleks makine. Örneğin benim 70-300 lensim var kaldırdım attım, kullanamıyorum. Sizce bu bakış açısı dar bir bakış açısı mıdır?
SS: Yıllarca iki tane objektifim vardı. Contax makinem vardı, bir
MU: Çok da abartmanın alemi yok sanırım?
SS: Makineye, objektife hiçbir şeye takılmayacaksın.
MU: Amaç mı araç mı?
SS: Araç tabii. Sen ne çekeceksen ona odaklanacaksın...
MU: Bu güzel ve zevkli söyleşi için çok teşekkür ederim.
SS: Ben teşekkür ederim.
Röportaj: Mehmet UÇKUN
Tüm Hakları Saklıdır © All Rights Reserved www.fotoritim.com Sitesinde Bulunan Yazılı ve Görsel Eserlerin Bütün Hakları ve Sorumluluğu Eser Sahiplerine Aittir. All Images and Text Published in www.fotoritim.com are Copyright © Protected by The Author, All Rights Reserved. Use By Author Permission Only.
e-Panel
M.Emin Tan Fotoğraf Kitaplığı
Türkiye Sanal Fotoğraf Müzesi
Anadolu Fotoğraf Dergisi